Connect with us

Köşe Yazıları

Tanınmayan Hak: Vicdani Ret

Yayınlanma:

-

Zorunlu askerlik dayatmasının sürdürüldüğü, buna karşılık vicdani ret hakkının halen tanınmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Devletin bu hakkı ısrarla tanımaması bir yana, vatandaşların da, vicdani ret nedir, vicdani retçi kimdir, pek bilgi sahibi olduğu söylenemez.

Vicdani ret, kişinin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dini inançları gereği zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddetmesi olarak tanımlanır. Zorunlu askerliği reddeden kişiye vicdani retçi denir.

Din ve vicdan özgürlüğü kapsamında temel bir insan hakkı olan vicdani ret, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda dayanağı olan, Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerce tanınan bir hak.

Türkiye’de 1989 yılında gerçekleşen ilk vicdani ret açıklamasından bu yana yüzlerce insan vicdani retçi olduğu gerekçesiyle askerlik yapmak istemediğini ilan etti.

Bugün askerlik çağı gelmiş olmasına rağmen yasal bir mazereti bulunmayan erkekler, bakaya veya yoklama kaçağı olarak adlandırılır, herhangi bir yerde GBT (Genel Bilgi Taraması) uygulamasına takıldıklarında, zannedildiği gibi, zorla askeri birliğe teslim edilmezler. Kendilerine, “15 gün içinde askerlik işlemlerini başlatacaklarına” dair, önceden hazırlanmış bir tutanak imzalatılır. Bunun gereğini yerine getirmeyenler idari para cezası ile karşı karşıya kalırlar.

Türkiye’de vicdani retçiler bugün 90’lı yıllardaki kadar ağır yaptırımlara maruz kalmıyorlarsa da yaşadıkları, bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında “sivil ölüm” olarak nitelendirilmiştir. Bunun anlamı, kişinin biyolojik olarak yaşıyor olsa da “hukuken ölü” kabul edilmesidir.

Vicdani retçilerin temel hak ve özgürlüklerinin, “özüne dokunacak” derecede kısıtlanması anlamına gelen hukuka aykırı yaptırımlar, idari para cezaları ile sınırlı değil. Banka hesaplarına el konulması, işten çıkartılma, sigortalı bir işte çalışamama, eğitim hakkının engellenmesi, aynı suçlamayla birden çok kez yargılanma gibi cezalarla vicdani retçilerin hayatları abluka altına alınıyor.

Zorunlu askerliği reddetmek Hukuk’a ve Anayasa’ya uygun olmakla birlikte Haziran 2019’da yürürlüğe giren 7179 sayılı Askeralma Kanunu’na aykırı bir eylemdir. Amerikalı filozof John Rawls’ın tanımına uygun ifadeyle; devlet politikası ve uygulamasının değiştirilmesini hedefleyen, kamuya açık, aleni, şiddet dışı, meşru bir eylem, örnek bir sivil itaatsizliktir vicdani ret. Kamu vicdanına çağrıdır.

2013 yılında vicdani reddimi beyan eder, İslam inancım gereği bu ülkede askerlik yapmayacağımı açıklarken şu cümlelere yer vermiştim:

“Bir Müslüman olarak teorisini ve pratiğini tasvip etmediğim bir orduya katılmaya zorlanmam bir zulüm; bu zulme boyun eğmem ayrıca bir zulümdür.

İnsani ve İslami değerleri baskılaya gelmiş, sayısız darbelerle milyonlarca insana işkence etmiş, on binlercesini ‘meçhul’ etmiş, bu ülkedeki çoğunluklara ve azınlıklara, Müslüman olanlara ve olmayanlara türlü türlü eziyetler etmiş, geçmişi ve bugünü hak ihlalleriyle, hukuksuzluklarla dolu bir orduya katılmam düşünülemez.”

Bu satırları kaleme alırken aklımın ucundan geçmemiştir 3 yıl sonra darbe olacağı, “gerektiğinde ölmek ve öldürmek için” bizi çağırdıkları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinden bir “terör örgütü” (“FETÖ”) çıkacağı, 15 Temmuz’un karanlığında parasını milletin verdiği silahların millete doğrultulacağı, 300 kişinin öleceği, öldürüleceği, 1500 kişinin yaralanacağı, ülkenin milyar dolarlar kaybedeceği, olağanüstü hal rejimine geçileceği, halen içinden çıkamadığımız derin bir hukuksuzluk girdabına çekileceği…

Bugün buradan bakınca olan biten hafızalarımızı tazelememize fazlasıyla imkân veriyor. Militarist devlet, askerlikle ilgili rıza devşirirken İslam’dan masum bir biçimde istifade etmenin çok ötesine geçmiştir her zaman. Başta “peygamber ocağı”, “şehitlik” gibi kavramlar olmak üzere her vesileyle İslam’ı istismar etmiştir. Vahiy dışı bir akılla tesis edilmiş bir rejimin din istismarına en başta Müslümanların itiraz etmesi gerekmez miydi?

Askerlik, mesleklerden bir meslektir. Profesyonel olarak icra edilmelidir. Gönüllü olarak katılmak isteyenlere kimsenin bir diyeceği olamaz. Yeter ki ehliyet ve liyakat, bir hak ve hakikat olsun, “Hukuk” konulsun ve korunsun.

Vicdani Ret zorunlu askerlik dayatması, angaryası karşısında naif bir meşru müdafaadan ibarettir bana kalırsa. Kadınların vicdani ret beyanlarını da önemsiyor, üçüncü kişi lehine meşru müdafaa olarak görüyorum.

Zorunlu askerlik kaldırılana kadar cezalandırma anlamına gelmeyecek, sivil, gerçekten faydalı bir kamu hizmeti ile geçiş süreci oluşturulmalı. Yoksa zaten kapitalist düzen içinde yoksul bırakılmış geniş halk kitleleri nefes almak için bile olsa, bu yıl 40 bin liraya tekabül eden bir bedeli ödemek zorunda.

Bir hakkı almak için mücadele etmemenin bedeli olarak “haraç” ya da “gizli vergi”, 40 bin lira, iyi para.

https://serbestiyet.com/haberler/taninmayan-hak-vicdani-ret-59678/

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Ulan Devleti

Yayınlanma:

-

Önceki hafta Ankara’nın göbeğinde yaşanan bir olay Türkiye’nin Hukuk’tan ne denli uzaklaştığını, neredeyse tümden bağını kopardığını, “dipte, sonda ve depresyonda” olduğunu göstermesi bakımından ibretlikti.

Afrika kökenli vatandaşlara yapılan düpedüz ırkçı, ayrımcı uygulamaları engellemek, hiç değilse protesto etmek isteyen insan hakları aktivisti, hak savunucu ve milletvekili Mustafa Yeneroğlu’na bir polis memuru “sen” diye hitap ediyor, “lanlı lunlu” konuşuyor, hakaret ediyor, “böcekmiş” gibi muamelede bulunuyordu. Silah kullanmaya yetkili kişinin sahne performansı cuntacıları hatırlattı.

Müthiş derecede rahatsızlık verici, küstahça bir tavırdı polisinki. Elbette, adı önemsiz o kişi bir sembol, fabrika hatası değil, bir zihniyetin temsilcisi. Arkasında onu “pışpışlayan” amirleri olmasa o cüreti nereden bulacak?

Son yıllarda yaygınlık kazanan bir moda bu. İktidar milletvekilleri huzurunda el pençe divan duran, olması gerektiği gibi, saygıda kusur etmeyen polisler diğer partilere mensup vekiller karşısında kabadayı kesiliyor, hak’mış hukuk’muş umursamaz, saygısız tavırlar sergiliyorlar. Kabul etmek gerekir ki farklı bir “delikanlılık” anlayışları var.

Görüntüleri izleyince şunu sormadan edemedim: Milletin vekiline kameralar önünde kabadayılık taslayan polisler sıradan vatandaşa neler yapmazlar? Hele de tenhada?

Tahayyül etmek zor değil. Üstelik çok da geçmişe gitmeye gerek yok ne yazık ki. Türkiye’nin yakın, yapyakın tarihi hak ihlalleriyle, işkencelerle, utanç tablolarıyla dolu. KHK mağduru binlerce vatandaş aramızda bulunuyor, değillerse bile, fazla uzaklaşmış olamazlar!

Polisin geniş mi geniş pervasızlığı üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yaptığı resmi açıklama ise seviyenin yerlerde olduğunun sağlaması oldu adeta. Açıklamada, bu milletin halen meclisteki hukukçu vekili “düşman” olarak nitelendirildi ve hedef gösterildi. Akıl alır bir durum olmadığının farkındayım. Açıklama Ak Parti’nin herhangi bir ilçe teşkilatındaki herhangi bir yeniyetme tarafından kaleme alınmış gibiydi.

Acı olan şu ki, kendimi de içinde gördüğüm “zayıf” bir azınlık, ipin bir ucundan tutmuş, devleti, hukuk devleti safına çekmeye çalışırken, diğer ucundan tutmuş “palazlanmış” bir kesimse, hukuk’tan uzaklaştıkça uzaklaşarak, devleti polis devletine doğru çekiştiriyorlar iyiden iyiye.

Korkarım ki, ip koptuğunda -yakındır- hukuk devleti’ni geçtim, polis devleti bile kalmayacak.

Kala kala, dünyada kimsenin itibar etmediği, etmeyeceği bir “ulan devleti” kalacak elde. (Eli silahlılar milletin vekiline “ulan” diye hitap ediyorsa, onlarınki bir ulan devleti olsa gerek) Gücü yetenin, güç yetirebildiğine horozlandığı, hukuk’la yüzleşme ve hesap verme endişesinin tümüyle karşılıksız kaldığı, uyduruktan bir ülke: Talanistan.

Ne alakası var yahu, iyice abarttın” diye sitem edecek ve beni koyu bir muhalif olarak etiketleyecek okurlar vardır. Etiketlemenin dayanılmaz hafifliği ile yanılsama içine düşecekler… Zart diye etiketlediği için anlama, kavrama ve düşünme zahmetine azcık olsun girmeyecekler… Böyledir: Yaftalamak kolay, anlamak zordur.

Dün kaç kişi bu ülkede haksız ve hukuksuz olarak zindanlara atıldı, haberi olan var mı? Devletin bile bundan haberi olduğunu, kaydını doğru düzgün tuttuğunu sanmıyorum.

Arif Gündüz, Ahmet Çelikten ve Fatih Mehmet Kara dün gece Osmaniye 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin, TÜRK MİLLETİ ADINA verdiği kararla, “Görevi Yaptırmamak İçin Direnme” (Polise mukavemet) suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklanıp cezaevine gönderildiler.

Osmaniye’de basın açıklaması için bulunuyorlardı ve polisin ani, apar topar müdahalesi sonucu gözaltına alınmışlardı. Polise karşı herhangi bir müdahalede bulunmadılar. Kesinlikle!

Polisler, al gülüm ver gülüm, “dayanışma” içinde tutanak tutmuş, aşina oldukları usulle gerekli raporları almış, şikayetçi olmuş, yargı mensuplarını harekete geçirmiş, talimat trafiği neticesi, herhangi ama herhangi bir delil olmaksızın “düşmanları” arasından bu üç ismi, bu üç gariban vatan evladını hapse yollamışlardı.

Avukatları Alişan İnci ile görüştüm ve bu zulmün zaptını edindim. Talimatların vicdanlara ağır bastığı yerde, yüreği “adalet, adalet” diye atan şüphelilerden Arif Gündüz de savunmasında, ısrarla, kamera kayıtlarına bakılmasını istemiş ve “bakıma muhtaç annem ve yeni doğmuş bir bebeğim vardır. Onların bakımı ile ben ilgilenmekteyim” demiş, serbest bırakılmasını talep etmişti.

Nafile.

Haber değeri taşımadığından, bu zulümden ancak çok çok az kişinin haberi oldu. Eğer gerçekten polise mukavemet, saldırı vs. olsaydı, görüntüler basına hızlıca servis edilecekti. Böylelikle, “Furkancılar” denen gruba mensup kişilerin ne kadar kötü insanlar olduğu propagandası tüketime hazır hale gelecekti. Olmadı.

28 Şubat zihniyetinin 20 Mart 2022’de Adana’da sahneye koyduğu oyun fazla gürültüye yol açmıştı. Bu defa avcılar işlerini sessiz sedasız gördüler.

Ne de olsa burası Türkiye. Yeteri kadar insansızlaştırıldıktan, müslümansızlaştırıldıktan sonra, zulmün insafına terk ediliyordu arazi.

Allah’tan başka gören yoktu. Varsa bile, önemi yoktu!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mülteciliğin Muhacirliğe Evrildiği Aşama

Yayınlanma:

-

Mülteciler mevzuunda derli toplu düşünebilme imkân ve kabiliyetinden son derece uzak fevrî, popülist beyan ve değerlendirmelerin tam ortasındayız. Avrupa’da da olduğu gibi bu meseleden yola çıkarak ırkçı popülizm yüksel(til)ecektir. Buna hazırlıklı olunmalı. Bu damarın her durum ve şartta vâr olduğunu bilerek hareket etmek işimizi kolaylaştırabilir ancak herhangi bir ihmal beklenmedik toplumsal sonuçlar da üretebilir. O nedenle elbette müteyakkız bir pozisyon elzem.

Mültecilik meselesi Türkiye’deki insanların zihninde “Suriyeliler” toplumsallığından yola çıkan bir kavramsallaştırma ile algılanıyor. Son zamanlarda hem sınırlardaki hareketlilikleri hem de birtakım toplumsal hadiselere sebebiyet verdikleri iddialarıyla Afganlılar gündeme gelse de Suriyeli mültecilerin varlığı bu denli sorunsallaştırılmasaydı sanırım onlar pek o kadar bahse mevzu edilmeyeceklerdi. En nihayetinde, özellikle Anadolu’da Kenan Evren’den bu yana hatırı sayılır bir Afgan nüfus var ve görünen o ki halkımız bu kitleyle uyum içinde yaşıyor ancak yeni durum başka zaviyelerden değerlendirmeyi hak etmektedir.

Dünyada tahmin edilemeyecek ölçüde büyük bir mülteci hareketliliği var.  Marc Engelhardt’ın iki sene önce Türkiye’de yayımlanan “Sığınmacı Devrimi”[1] adlı kitabını okurken bunu bir kez daha idrak etmiştim. Kitapta dünyanın başka coğrafyalarındaki mülteci hareketliliğinin toplumları nasıl etkilediğine dair çalışmalar var ve açıkçası en azından adı ve alt başlığı ile benim için epeyce heyecan uyandıran bir kitaptı: Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?

Son yıllarda iyice yoksulluğun pençesine düşen ve bu sebeple AKP’ye oldukça kızgın Türkiye halkı içinde mültecilere karşı öfke dili yaygınlık kazanmış durumda. Örgütsüz geniş halk kitlelerinin sermaye ve iktidardan hesap soramayan karakter aşındıran çaresizliği ülkedeki en zayıf ve korunaksız halkaya yöneliyor. Bu durum, tarihin pek çok tecrübesinin tekrarıdır. Allah’ın arz ve mülkünü gücü oranında çevrelemek isteyen herkes, her kademedeki kişi ya da gruplar, o zayıf halkanın imhasıyla işlerin düzeleceği zehabına kapılıyorlar ama bunun böyle olamayacağını biraz dikkatli bir şekilde dünyaya, iktidar ve sömürü ilişkilerine bakabilseler esasen görebileceklerdi lâkin hâl-i hazırda köreltilmiş bilinçlerinin kurbanı olmayı tercih ediyorlar.

Az önce bahsettiğim kitap, çok hoş dokunuşları hikâye etse de benim baktığım pencereye pek odaklanmıyor. Türkiye’de özellikle Suriyeli mültecilere yönelik öfkenin tam olarak görüp kavrayamadığı, önümüzdeki on yıllar içinde büyük bir ihtimalle bütün dünyayı alt üst edecek bir mülteci hareketliliği söz konusu olacaktır. Sadece savaşlar yüzünden değil -elbette o neden hep sürecektir- iklim krizleri gibi başka sebeplerle de kitlesel mülteci hareketlilikleri bütün dünyayı, özellikle kuzey ve batı coğrafyalarını etkileyecektir.

Büyük kuraklıkların hüküm sürdüğü ve nüfus yoğunluğunun had safhada olduğu İran-Afganistan-Pakistan-Hindistan hattından ve elbette Afrika’dan yüz milyonlarca insan önümüzdeki on yıllar içinde işaret ettiğimiz güzergâhlara yönelecektir. Küresel ısınmayla birlikte tarım için elverişli hale gelecek Sibirya mıntıkası ile kaçınılmaz olarak Avrupa coğrafyası bu yönelişlerden etkilenecektir.

Bütün bunlardan dünyadaki kurulu düzenin köklü ve sarsıcı bir şekilde etkilenmesi mukadderdir. Bu sürçte kurulu düzen(ler) bence ağır bir darbe alacak ve hatta yok olacak. Bu insan hareketliliğinin önünde herhangi bir siyasi gücün durabileceğini zannetmiyorum. Ulus devletlerden müteşekkil dünya düzeni için en büyük tehdit budur. Halkımızın ve siyasetçilerin çok büyük oranda bu gerçeğe yabancı oluşları şaşkınlık vericidir. Irkçılık ateşini harlayarak sorun çözeceklerini zannedenler bütün halklarla birlikte nasıl bir geleceğe uyanacaklarının şu an hiçbir şekilde ayırdında değiller.

Mültecilerin bu hareketlilik içindeki tarihsel rolleri bağlamında bazı çevrelerin yanlış bir şekilde “mültecilik” yerine “muhacirlik” kavramını öne çıkarttığını, bunun siyasal olandan kopukluğu, özne yerine nesne oluşu imleyen, edilgen hâline değinmekte fayda var. Muhacirlik, İslam tarihindeki eşsiz örneklikte de görüleceği üzere kurucu misyonu beraberinde taşımayı içkin bir kavramsallaştırmadır. Hicret kavramıyla birlikte okunduğunda fevkalâde devrimci bir pozisyonu karşılar fakat mültecilik sığınma maksatlıdır. Kurucu bir öz taşımaz. Güvende olana kadar sığınmaya dönük arayışın peşinden gitmeyi, o menzile varıncaya değin hareketli olmayı ifade eder. Muhacir, ileri ya da geri; olmadı başka bir tarihsel misyon, ayrım gözetmeyen bir bilinçliliği ifade eder. Yerellerdeki devrimci güçlerle irtibatlıdır. Onları da başka küresel direniş ağlarına bağlar, hepsini birbiriyle irtibatlandırır. İşte az önce bahsettiğim kitapta da bu yetersizlik vardı ve “devrim” diye nitelediği şey kendiliğinden gerçekleşen birtakım güzelliklerdi ve onlar da çoğu zaman sistem içi değişim ve dönüşümlerdi.

Mülteciliğin muhacirliğe evrildiği aşama bambaşka bir geleceğin işaret fişeği olacaktır. Bu, unutulmasın. Bunun mümkün pek çok yol ve usûlü vardır.  Mültecilik bahsinde bu perspektifin derinlemesine, etraflıca tartışılmasını ilgili taraflardan bekliyorum doğrusu.

Ülke içi ve dışında mülteci ya da muhacir kitle, grup ya da kişilerle ortak iş yapanların, farklı çalışmalar yürütenlerin bu siyasal hedefi nazar-ı dikkate almaları lüzumu vardır. Suriye savaşının yarattığı yıkımın faturasının hesabını ilgili mercilerden sormayı da ihmal etmeyecek mülteci veya muhacir çalışmalarına ihtiyacımız var. Buralardan yola çıkarak bu vesilelerle dünyanın nasıl değiştirilip dönüştürüleceğine dâir yol haritaları oluşturmaya gayret eden perspektifler olmazsa onca emek yine egemenlerin inisiyatiflerine bırakılmış olacaktır. Memleketteki organizasyon ve saha gerçekliği bunu bize bağıra bağıra söylemektedir.

İslami hareket(ler) dolayımında irade beyan etmek isteyenlerin yerel ve küresel sorumluluğu bu mesele çerçevesinde oldukça ağırdır ancak buradan bunca ağırlığa rağmen bütün yeryüzü halklarını rahatlatacak ve gerçekten “devrim” diye anılabilecek büyük neticeler devşirilebilir. Bunun için titiz çaba ve organizasyonlara ihtiyacımız var.

[1] Marc Engelhardt, Sığınmacı Devrimi – Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?, YKY, 2020

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yozlaşma ve Çürümeye Karşı İmanî Gerilim ve Hassasiyet

Yayınlanma:

-

Allah bu ilâhî kelamda size buyurmuştur ki ne zaman Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız, başka şeyler konuşmaya başlayıncaya kadar bunu yapanların yanından ayrılmalısınız, yoksa kesinlikle onlar gibi olursunuz. Bakın, Allah, ikiyüzlüleri hakikati inkâr edenlerle birlikte cehennemde toplayacaktır, onlar ki, sadece başınıza gelecekleri görmeyi beklerler: Böylece, eğer Allah’tan size bir zafer ihsan edilirse, “Sizin yanınızda değil miydik?” derler; hakikati inkâr edenlerin şanslarının yaver gittiğini görünce de [onlara dönüp]: “Şu müminlere karşı sizi savunarak sevginizi hak etmedik mi?” derler. Ama Allah, Kıyamet Günü aranızda hükmünü verecek; ve hakikati inkar edenlerin müminlere zarar vermelerine asla izin vermeyecektir. (Nisâ Sûresi, 140-142)

Daha çok siyasal bir tavır olarak algılanan bu ayetler hakikatte bambaşka bir bağlama işaret etmektedir.

Kur’an mesajının alaya alınması nasıl mümkün olmaktadır? Elbette farklı usullerle…

Doğrudan, hakaretâmiz beyanlarla yapılabileceği gibi bu eylemler, birçok dolaylı usulle de yapılabilir, dünya tarihi boyunca da yapılagelmiştir.

Cenâb-ı Hak, neyi vurguluyor peki burada? Meselenin künhü nedir?

Yozlaşma ve çürümeye karşı Müslümanca bir duruşa davet ediyor Kur’an. İç içe geçilmiş toplumsallıklarda dikkat edilmesi gereken çok temel bir hususiyetle karşı karşıyayız burada ve tam olarak da içinden geçtiğimiz dönemselliğe esastan bir dokunuş yapılıyor vahiy tarafından.

İdeolojik/itikadî hassasiyet ve gerilim, yoz ve çürümüş ortamların tesiriyle aşınabilir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bunu iliklerimize kadar hissettik, ikna olacak seviyede gözlemlerde bulunduk.

Ayet, siyasal bir tepki ve tavrı fazlasıyla elbette içkin ancak burada bambaşka bir pozisyona işaret edilmektedir. Çok daha kuşatıcı bir çerçevede akıp giden egemen çürüme ve yozlaşı havasının, yaşam tarzının Müslümanları içten içe nasıl zayıf düşürebileceği, düşürdüğü gerçeğini tesirli bir şekilde ortaya koyuyor.

Bir yandan da toplumsal münasebetleri kökten ve hayatın bütün alanlarını kuşatacak şekilde yasaklamıyor ayetler, buna dikkat edilmeli. Belli bir ölçüye davet ediyor. O ideolojik/akidevî gerilim ve duyarlılığa… O tutumun kaybedilmesinin neticesinde vahiy, mü’minlerin, -Allah muhafaza- “kesinlikle onlar gibi olacağına” işaret ediyor.

Münafıklar ya da başkaları, hiç önemli değil. Bu kişilerin niyet ve amaçlarını kestiremediğimiz durumlar olabilir ancak “Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız” hâlini pek kolay bir şekilde tespit edebiliriz.

Bu hâl, alternatif siyaset diye tanımlanan siyasi hareketler bünyesinde, farklı platformlarda, gündelik hayatın herhangi bir ânında karşımıza çıkabilir. Bu hâllere karşı büyük bir hassasiyet ve özen sahibi olunmalıdır. İslami söylemin, mesaj ve ilkelerin aldığı her yara hakikatsizlik çukuruna yuvarlanmak demektir. Bunun tarihsel aşamalarda tecrübe edildiğini okuyup öğrendik, şimdi de kendi hayatımızda bizler tecrübe etmekteyiz.

Müslümanların siyasal pozisyonlarındaki netlik ve kararlılığın nasıl mümkün olabileceğine dair temel ölçütlerden birini vermektedir bu ayetler. Allah’ın mesajlarının inkâr edilmesi ya da hafife alınmasının biliyoruz ki farklı yöntemleri vardır. Bunlar fevkalâde ciddi usullerle de mümkün olabilir, icra edilebilir.

Tevhid-şirk, iman-küfür, adalet-zulüm çelişkilerinin neşv ü nemâ eylediği zeminlerde vahiyle donanmış bilinçlerin yapması gerekenler bellidir. Vahyî ilkelerin aşındırılmasına izin verildiği ya da o süreçlerin bir şekilde meşrulaştırıldığı dönemler mü’minler için yıkımın başladığı anlar olacaktır.

Siyasal alandaki teorik ve pratik çabalardan başlayıp çürümüş, ilkesiz ve sorumsuz ortamlara/münasebetlere uzanan geniş yelpazenin her bir katmanı bu yazıdaki endişenin muhatabıdır ve yozlaşmanın bir bütün olarak vücut bulduğu açıkça görülebilir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM