Connect with us

Köşe Yazıları

Nekbe’den Şeyh Cerrah’a Filistin’de Etnik Temizlik

Yayınlanma:

-

Birkaç günden beri Mescid-i Aksa’ya hem işgal güçleri, hem de İsrailli yerleşimciler tarafından düzenlenen saldırılar gündemin üst sıralarında yer tutuyor. Bu yazının kaleme alındığı saatler itibariyle, Kudüs genelindeki çatışma ve saldırıların yoğunluğu giderek artmakta ve Gazze’ye yansımaktaydı. Önümüzdeki günlerde süreç farklı boyutlara doğru evrilebilir. Bununla birlikte bugüne kadar yaşananlar da, 15 Mayıs’ın yıldönümünün de yaklaşması sebebiyle, kapsamlı bir şekilde değerlendirilmeyi hak ediyor.

Kuşkusuz Mescid-i Aksa Filistinli Müslümanlar için taşıdığı dini önemin yanında, dindar olmayan ve hatta Hıristiyan Filistinliler için de önemli bir ulusal sembol ve bir sivil direniş merkezi özelliği taşıyor. Bu sebeple Mescid-i Aksa’ya düzenlenen saldırıların Kudüs’teki ve diğer bölgelerdeki Filistinlilerin öfkesini daha da arttırması son derece doğal ve anlaşılır.

Burada, “arttırması” kelimesini kullanmamızın sebebi ise son yaşanan gerilimin aslında haftalardır devam etmekte olan bir başka sürecin devamı ve sonucu olmasıdır. Bahsettiğimiz süreç, işgal altındaki Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinli ailelerin zorla evlerinden çıkarılmak istenmesidir. Diğer yandan Şeyh Cerrah’ta yaşananlar, tam da yıldönümüne varmak üzere olduğumuz Nekbe’nin süregiden bir gerçeklik olduğunun da apaçık bir tezahürüdür. Nitekim sürgün, toprağa el koyma, mülksüzleştirme, demografi değişikliği ve bu amaçlara hizmet eden sistematik şiddet, 1948’den beri değişmeyen gerçeklik olmuştur. Bu gerçekliğin adını “etnik temizlik” koymak ise yanlış olmayacaktır.

Filistinlilerin “Büyük Felaket”i: Nekbe

1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile Siyonist hareketin liderlerine “Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva” kurma vaadinde bulunan ve aynı yıl içinde Osmanlı Filistin’ini askeri güç yoluyla işgal eden İngiltere, San Ramo Konferansı sonrasında bölgede resmen kurduğu manda yönetimi boyunca Filistin’e Yahudi/Siyonist göçlerini teşvik etti ve Arap nüfusun önüne kabul edilemez “teklifler” sunarak yerli Arapların yönetim mekanizmalarından fiilen dışlanmasına yol açtı. İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında çeşitli sebeplerden ötürü Filistin’de kontrolü kaybettikten sonra ise meseleyi Birleşmiş Milletler’e götürdü. Birleşmiş Milletler Genel Meclisi, son derece adaletsiz bir taksim planıyla Filistin’in bir “Arap devleti” ve bir “Yahudi devleti” şeklinde ikiye bölünmesini kararlaştırdı. Görevlerini tamamladıklarını düşünen İngilizler, sonraki dönemlere ilişkin hiçbir düzenleme yapmadan, 14 Mayıs 1948 günü Filistin’i terk etti. Aynı gün David ben Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi.

Bu tarihten bir gün sonrası, büyük bir kırılma noktasının başlangıcı oldu. Kendileri de bağımsızlığını yeni kazanmış zayıf ve tecrübesiz Arap devletleri İsrail’in devlet ilanına “Birleşik Arap Gücü” çatısı altında askeri müdahaleyle karşılık verdi, ancak sonuç tam bir fiyasko oldu. Yıl sonunda Rodos’ta ateşkese varıldığı tarih itibariyle İrgun ve Hagana isimli Siyonist örgütler “İsrail Ordusu”na dönüşmüş, Arap güçlerini yenilgiye uğratmış ve BM Taksim Planı’ndaki sınırların da ötesine geçerek Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu mahalleleri hariç Filistin’in tamamını işgal etmişti.

Ancak yaşananlar bunlardan ibaret de değildi. 15 Mayıs gününden itibaren yaklaşık 800 bin Filistinli, yaşadıkları yerlerden zorla çıkarıldı. Hayfa ve Yafa gibi önemli şehirler, haftalarla ifade edilen kısa sürelerde tamamen İsrail güçlerinin eline geçti ve Arap nüfustan büyük ölçüde “arındırıldı”. Yirmiden fazla katliam gerçekleşti, 400 civarında Filistin köyü haritadan silindi. Yüz binlerce Filistinli için, nesiller boyu devam edecek mültecilik hayatı başladı.

Nekbe olarak adlandırılan bu sürecin Birinci Arap-İsrail Savaşı bağlamında gerçekleşmiş bir olay ve çatışmaların doğal sonucu değil, planlı ve sistematik bir etnik temizlik süreci olduğunun pek çok doğrudan ve dolaylı kanıtı bulunmaktadır. Bunların en başında ise, henüz savaş patlak vermeden gerçekleşmiş olan, 9 Nisan 1948 tarihli Deir Yasin Katliamı gelmektedir. Bu tarihte Kudüs’ün batısındaki Deir Yasin köyüne saldırı düzenleyen İrgun ve Lehi örgütleri, köy nüfusunun büyük bölümünü katletmişti. Bu şekilde Kudüs’ün merkezine giden yol da açılmıştı. Ancak katliam, köyün “stratejik” konumundan daha büyük bir önem de taşıyordu. Bir ay sonra Siyonist askeri gruplar Filistin’in öteki köy ve kasabalarını birer birer istila etmeye başladığında, yerli halk Deir Yasin katliamının yarattığı dehşet duygusuyla kaçarak yaşadıkları yerleri terk etti. Gelecekte İsrail başbakanları arasında yer alacak Menahem Begin, sözünü ettiğimiz durumların her ikisi sebebiyle açıkça “Deir Yasin olmasaydı İsrail olmazdı” diyecekti. Gerçekten de bu söz, İsrail’in hangi temellerde kurulduğunun en “veciz” ifadesidir.

Eğer Nekbe gerçekten de savaş koşullarının “kaçınılmaz” bir sonucundan ibaret olsaydı, ateşkes sağlandıktan sonra mültecilerin terk ettikleri bölgelere geri dönüşüne izin verilmesi gerekirdi. İsrail ise Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’nin 194 sayılı kararına rağmen bu hakkı hiçbir zaman tanımadığı gibi, bunu imkansızlaştıracak pek çok adım attı. Dahası 1950 tarihli ve 5710 sayılı Gaiplerin Mülkleri Yasası kapsamında, 1 Eylül 1948 ve öncesi itibariyle ikamet ettiği yerde bulunmayan Filistinliler gaip addedildi ve mülkleri devlet mülkü haline getirildi. Böylelikle, yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin evlerine ve diğer mülklerine resmen el konulmuş oldu.

Etnik temizlik sürecinin kapsamı ve niteliğine dair verilebilecek çok sayıda örnekten biri de, Selame köyünün akıbetidir. Nekbe öncesinde yaklaşık 7 bin sakini bulunan Selame köyünde yaşayan Filistinliler 15 Mayıs 1948 sonrasında Yafa ve civarındaki köylerdeki yoğun çatışmalar arasında Ürdün’e kaçtı. Takip eden on yıllar içinde bu köyde Filistinlilere ait evler ve diğer binaların çoğu yıkılırken, İsrailliler tarafından bunların yerine inşa edilmiş çok katlı binaların arasında kaybolan mezarlıklarda bulunan ölüler de 1993 yılında mezarlarından çıkarılarak taşındı ve Filistinlilerden kalan son geçmiş izi de ortadan kaybolmuş oldu.

İsrail rejimi, son yıllarda Batı Şeria’daki yeni Yahudi yerleşimleri ve buna eşlik eden ilhak planlarıyla işgali ve demografi değişikliğini yoğunlaştırırken, özellikle Netanyahu yönetimi altında Kudüs’ün Arapsızlaştırılması politikasına hız verildi. Son yıllarda Filistinlilere ait çok sayıda ev yıkıldı, çok sayıda araziye el konuldu ve sudan bahanelerle Filistinlilerin “oturum izinleri” iptal edildi. Bu zincirin son halkası ise, Şeyh Cerrah’ta yaşananlar oldu.

Şeyh Cerrah’ta zorla tahliye ve direniş

Nekbe sonrasında İsrail kontrolü altında kalmış bölgelere geri dönüş hiçbir zaman mümkün olamazken, Arap devletlerinin kontrolü altındaki bölgelere kısmi bir dönüş sağlanabilmişti. Bunlardan biri de, Kudüs’ün (o tarihte Ürdün kontrolünde kalan) doğu kısmında yer alan Şeyh Cerrah mahallesiydi. 1956 yılında 28 mülteci ailesi, 8 yıl önce terk ettikleri mahallelerine ve evlerine geri dönebildi. Bu ailelerin yıkılan evlerinin yeniden inşası, Birleşmiş Milletler’in sunduğu finansmanla gerçekleşti. Ne var ki 1967’deki Altı Gün Savaşı sürecinde İsrail, Kudüs’ün doğusunu da işgal etti ve bu ikinci işgal, bölgedeki evlerin tapu sicil işlemlerini imkânsız hale getirdi.

2008 yılından itibaren mahalledeki evlerin mülkiyetine dair yeni tartışmalar başladı. Bizatihi Doğu Kudüs’teki varlıkları bile Dördüncü Cenevre Sözleşmesi hükümlerine ve genel olarak uluslararası hukuka aykırı olan İsrailli yerleşimciler, bölge üzerinde hak iddia etmeye başladı ve İsrail mahkemelerinden de destek buldu. 1967 yılında çıkarılan Hukuki ve İdari İşler Kanunu hükümlerinden istifade edilerek, mahallede yaşayan ailelerden bazıları, evlerinin mülkiyetine sahip olmadıkları gerekçesiyle mahalleden çıkarıldı.

Geçtiğimiz günlerde ise İsrailli yerleşimcilerin bir kez daha benzer iddialarla mahkemeye başvurması, son sürecin fitilini ateşledi. İsrail mahkemesi, toplam sayıları 550 kişiyi bulan çok sayıda Filistinli aileden evlerini derhal terk etmesini istedi ve aksi halde zorla tahliye edilecekleri duyuruldu. Mahallede yaşanan çatışmalar esnasında bir İsrailli yerleşimcinin kibir ve nefret dolu bir ses tonuyla Filistinlilere seslenerek, “sizin evinizi biz almasak bile başkaları alacak” demesi de, on yıllardır devam eden yerleşimci sömürgeciliğinin bir başka veciz ifadesi oldu. Yerleşimciler ayrıca, dünyanın gözleri önünde Kudüs sokaklarında “Araplara ölüm” sloganlarıyla yürüdü.

Apartheid kanunları doğrultusunda Filistinlilerin bu tür mülkiyet konularında İsrail mahkemelerine itiraz imkânı bulunmuyor. Ayrıca Şeyh Cerrah’tan çıkarılması istenen sekiz aile, Kudüs’te ikamet etme “izinlerini” de kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Sonuç: Nekbe devam ediyor

Şu anda Mescid-i Aksa etrafında devam eden gerilimin, yahut Kudüs genelinde yaşanan ve Gazze’ye de yansıyan çatışma ve saldırıların ne kadar süreceği ve hangi boyutlara geleceği belirsiz. Şeyh Cerrah’taki girişimin de önümüzdeki günlerde nasıl bir sonuç alacağını kesin olarak kestirmek zor. Ancak her türlü tartışmaya kapalı bir gerçeklik önümüzde açık seçik bir şekilde duruyor: İsrail, kuruluşu ve temelleri itibariyle yerleşimci sömürgeciliği ürünüdür ve bu, 1948’de kalmış bir olgu değildir. Nekbe devam eden bir süreçtir ve etkin ve sonuç alıcı bir direnç gösterilmediği takdirde etnik temizlik devam edecektir. İsrail’in hakim ideolojisi ve tüm pratiği açıkça buna işaret etmektedir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Köşe Yazıları

Zalimlerden Berî Olmak – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bir türlü üstesinden gelinemeyen o derin unutuluş veya insanlık haysiyetinden yoksunlaşmışlık, Kur’ân’ı ölülerin gözüyle okumanın yarattığı o travmatik bilinç kaybı, nasıl bir (zihinsel) sefalete yol açmıştır ki dünyanın en büyük petrogelirleri bile bu açığı kapatamaz! Müslüman ülkelerde kilise gibi devlete karşı özerk cemaatleşme modelleri vücut bulmadığı gibi, belirgin bir siyasal özgürlük ve farklılıklarla iş birliği modeli de olmadığından kapitalizme karşı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi sosyalistlerle ortaklaşa direniş biçimlerini esas alan hareketler yerine bölünmüş ve birbirlerine karşı saha üstünlüğü sağlamayı esas alan çatışmalar yürütülmüş; bu ise cârî bağımlılık ilişkilerinin daha da derinleşmesine yol açmıştır. Filistin mücadelesinin bölünmesi ve ortaya çıkan vahim sonuç, bunun en bariz örneğidir.

Küresel sömürgeciliğin Ortadoğu’yu güvence altına almak için bölgeye yerleştirdiği İsrail’den istediği verimi alamaması nedeniyle bölgede eşgüdümlü yerellikleri de sürece dahil etmesi, paydaşları değişse de değişmeyen oyunun yeni bir uyarlamasıdır. İsrail, vahşî ve hoyrat bir ortak; akıldışı emelleri nedeniyle öyle de olmak zorunda! Sömürgeciliğin o ağır ve acı deneyimini yaşamış İran ise sadece tarihsel birikimiyle değil, gücüyle de orada; bölgenin tam merkezinde. Şiiliğe karşı silahlandırılacak olan Sünnilik(!) ise Ali Şeriatî’nin deyişiyle dîne karşı din savaşı adına sahaya sürülen yapay bir karakteristik. Cârî gerçeklik, İsrail’i perdeleyen ve dolaylı bir biçimde korumaya alan bir kurgu… Pastadan pay kapma çabasıyla birlikte bölgedeki yerel çatışmada İsrail’i biraz geriletmek biraz da dinlendirmek için sahaya sürülmüş piyonların oyunu ne kadar sürdürebileceği ise belirsiz.

Her ne kadar bu oyun defalarca tekrarlansa da her defasında değişen mizansenler balık hafızalılar için yeterli bir yem. Bu kez ölçek biraz genişletilerek, İran’ı çevrelemek için işin içerisine Pakistan da katılmış bulunmakta. Böylece Hindistan’a da küçük bir kılçık atılmakta. Yerel ölçekli çıkarlarının peşinde koşan ulusal devletçikler adeta bu sömürgeci güçlerin piyonu olarak, sahada arz-ı endam etmekte ama bir kez dönüp de kendilerinin ortaya sürüldükleri oyunun bir önceki sürümüne bakma ve oradan dersler çıkarma zahmetine katlanmamaktalar. Üstelik bu muhterisler, öylesine deneyim yoksunları ki ne yapacaklarına dair sürekli tâbi oldukları aklın eline bakmaktalar!

Günümüzde insanlık, tarihin farklı bir aşamasında; kapitalist küreselciliğin üretimsel ve tüketimsel baskısının altında biçimlendirilmek ve kalbi sökülerek yerine tüm duyarlılıklarını yitirmiş bir makine (üretim ve tüketim aygıtı) yerleştirilmek istenmekte. Bu şartlar ise geçmiş dönemlerde peygamberlerin tarihe müdahil olduğu, Allah’ın vahyi ile hareket ederek insanlığın kurtuluş mücadelesini başlattıkları şartlara benzemekte. Son Peygamber’in insanlığa söylediği son sözlerle sorumluluk artık özellikle de âlim (aydın) ve fâzıl (erdemli) şahsiyetlere, dahası ise tüm ezilenlere (mustazaflara) bırakılmıştır. Aslında bu sorumluluk, temelde insanlığın ortak sorumluluğudur ancak köprülerin altından çok sular akmış ve maalesef erdemlilik ile zulüm, birbirine karışmıştır. Küreselleşen günümüz dünyasında egemenler, parçalanarak ulusallaştırılmış halklarla belirli bir bağımlılık ilişkisi oluşturarak bu toplumları sömürmekte ve mustazaflaştırmaktadır. Mustazaflar ise tarihin her döneminde olduğu gibi el ve gönül birliği yapmak yerine birbirleriyle didişmekten ve yer yer egemenlerle de bu yerel konumlarını pekiştirmek için iş birliği yapmaktan geri durmamaktalar! Kendilerine özgü bir akıldan yoksun oldukları için çoğu kez piyon işlevi görmekte, kimi yerel çıkarlar karşılığında küresel stratejilere boyun eğmekteler.

Aslına bakılırsa Ukrayna-Hürmüz Boğazı hattında doğu ile batıyı ayıran bir eksen üzerinde adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı sürmekte. Bu savaşı çetrefil kılan ise İsrail’in oynadığı roldür. Destekçileri olan Siyonist Hıristiyanlarla birlikte, kendilerine vâdedildiğini ileri sürdükleri topraklarda yurtlanma kurgusunun kurbanları ise Filistinliler. İsrail’in asıl işlevi ise sömürgeciliğin bölgedeki yerel işbirlikçiliği. Oysa yurt, tıpkı zeytin ağaçları gibi toprağı derinlemesine kavrayarak orada köklenen ve bunu onurla savunanlarındır. Kaldı ki kutsal olan bu toprak değil, o toprağı sıkıca sarmalayan yürekte atan duygulardır.

Bir türlü İsrail’i mûkimleştiremeyen ABD ise Filistin’e olan yerel desteği kesebilmek için farklı senaryolarla Filistin halkıyla Müslümanların (Şiilerin, Sünnilerin, yeryüzünün her yerine dağılmış duyarlı yüreklerin) arasını aralamaya çalışmakta. Öyle ki yerel ve küresel tüm aktörler bunun için seferber kılınmış durumda! NATO gösterilerinden mezhepçi tuluatlara değin içerisinde bir yığın figüranın rol aldığı şaşaalı oyunlar sanki sahici olgularmış gibi ısrarla sahneye sürülmekte. Askere yazılanından tutun da seferber olanına değin adları bir kuşak sonra unutulacak bir yığın aktör, bu kirli oyunda rol kapmak için hevesler içinde.

Yeni sürüm bu oyunu kavramak için sadece kimlerin içlendiğini değil, dışlanmaları da dikkate almak gerekir ki kurgulanmaya çalışılan siyasî mekân kavranabilsin. Zira cârî savaşı sürdüren iki temel aktör, İsrail ve İran dışlanmış durumda ama İsrail kenara alınırken İran, karşıya oturtulmakta. Bu ise kurgunun sınırlarını belirlediği gibi riske de etmekte! İran’ın dışlanması sadece mezhebî değil, siyasî bir dışlanma; Avrasyacı bir siyasetin dışında durmaya dair stratejik bir kararlılık. İran zaten tarihinin en başından beri Asyatik mekânına sabitlenmiş ve bu konumu savunmaya dair bir kararlılık içerisinde ve bu tür bir dışlama onu rahatsız etmez, tam aksine yerine daha da sabitler. İsrail’in dışlanması ise onu sınırlamaya dair taktik bir tutum. Demek isteniyor ki “Bölgede kalmak istiyorsan sınırlarını bileceksin!” Tabii bu, açık seçik bir biçimde söylenmiyor. İsrail’in ise “temel karakteristiği” kendi kurucu ütopyasının tahayyülüne dayanıyor ve oraya varıncaya kadar durdurulması zor göründüğünden bu kurguyu zorlayacağı açık.

Bu koşullar altında, tıpkı resûllerin ve yetkinleşmiş düşünsel öncülerin yaptığı gibi biçimsel ayrımlara bakmaksızın erdemli toplulukların bir araya gelerek bir cephe oluşturması, yerel ve küresel ölçekte bir kurtarıcı ümmet/toplum sözleşmesiyle harekete geçmesi gerekmekte. Medine Sözleşmesi’nde de olduğu gibi bu ümmet; farklı inançlar, ırklar ve kültürlerden oluşabilir. Önemli olan insanlığın temel ortak paydasına aitliktir. O da erdemlilerin dayanışması ve küresel zorbalığa karşı hakkaniyetin yanında saf tutabilmesiyle gerçekleşir. Bu koşullar içerisinde saflar sürekli yeniden belirlenir, cepheler yeniden oluşur, düşünceler ve duyarlılıklar yeni baştan gözden geçirilir. Öyle ki Gandi, Abdulgaffar Han, Gustave Guiterrez, Edward Said, Ali Şeriati, Zapatista lideri Marcos, Seyyid Kutub, Garaudy, Aliya ve Nelson Mandela gibi isimler ve onların temsil ettiği eğilimler, zulme ve sömürüye karşı ve insanların bir kere daha aydınlatılması ve özgürleşmesi için aynı safta yer alır.

Özgürleşmeci ya da kurtuluşçu bir dinî söylem ise öncelikle buna uygun bir okuma sürecinden geçmelidir. Zira imanın ve erdemi savunmanın farklı yolları ve katmanları vardır; ittifakların ve selametlerin, ubudiyetin ve velayetin, cehaletin ve zaaflara yenik düşmenin de! Bütün bu okumalar, oluşturacağı eylemlerle bireyi ve toplumu farklı güzergâhlara taşıyacaktır. Pratiklerin gerçekleşmediği yerde, okumalar da anlamına ve amacına kavuşmadığından yenilenmeli, her daim yeni sularda arınılmalıdır. Sözgelimi İbn Haldun, Marx’la; Foucault, Seyyid Kutub’la; Aliya, Kant’la; Molla Sadra, Hegel’le; İkbal, Bergson’la; Şeriatî, Sartre’la; Humeynî, Gandi’yle; Malcolm X, Mandela’yla; Tolstoy, Bookchin’le birlikte okunabilmelidir.

Anlamaların ve eylemelerin katmanlılığına binaen bir ümmet olmanın farklılıklarla birlikte çoğul bir yaşama olduğu asla unutulmamalıdır. Yoksulları muhtaçlığa düşürmeyen bir adalet ve varsılları kibirlendirmeyen bir eşitlik çizgisi gözetilmeli; tıpkı Muhammed (as)’in Medine’yi kabile tahakkümünden kurtardığı gibi sömürge halklar da farklı maskelerle sömürüsünü sürdüren kolonyalizmin tahakkümünden, yani farklılıkların kozmopolitizmi yerine ikame edilmeye çalışılan birörnek mekânların ve sömürgen zorbalıkların tahakkümünden/faşizminden kurtarılmalıdır. Eğitim özgürleştirilmeli, fıkıh sivilleştirilmeli, askerî fütuhatçılık arzuları yerini düşünsel derinleşmelere bırakmalıdır. Mülkiyetçilik daraltılarak kamusal yararlanma alanları genişletilmelidir. Siyaset ise otokrat zorbalıklardan ve güç metafiziğinin etkilerinden kurtarılarak toplumsal ilişkiler, aileden itibaren başlayan ve etkinleşen istişârî ve eleştirel düşünceyle müzakerelere yöneltilmeli ve çoğulculaştırılmalıdır.

*Yazı görseli: Hz. Peygamber’in Kâbe’ye girerek müşriklerin putlarını yıkması (Bazil’in Hamla-i Haydarî’si, 1808)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Erdoğan Otoriterliğinin Yapısallığı, Oligarşik Sermaye Düzeni ve Toplumsal Muhalefet – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

1980’lerden itibaren Dünyayı etkisi altına almaya başlayan ve 2000’lerde yalancı baharını yaşayan neoliberal düzen, “2008 Küresel Finans Krizi”nden sonra sürdürülemez oldu. Bazı sosyal bilimciler içinde bulunduğumuz dönemi, “1929 Buhranı”yla başlayıp İkinci Cihan Harbinin kopuşuyla neticelenen “canavarlar zamanı”yla[1] kıyaslayan analojiler kuruyorlar. Bu yorumların yerindeliği bir tarafa, en azından kapitalizmin taşlarının yerinden oynadığı ve küresel istikrarsızlığın dramatik gelişmelere gebe olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bir ülkede askerî-endüstriyel kompleksin şahlandırılmasının ulusal düzeydeki sermaye birikim krizlerini aşmak, toplam sanayi üretimini ve istihdamı arttırmak için faydalı bir yol olarak görüldüğü vâkidir. Peki, yaşanan, sermayenin küresel birikim krizi ise ve dolayısıyla egemen sınıf tarafından paylaşılmayı bekleyen toplam pasta eskisi kadar hızlı artmıyor ise? Bu durumda ya üretim teknolojisinde çığır açan bir gelişimin peyda olması beklenir, bu olamıyorsa maalesef askerî-endüstriyel kompleks çarklarının dünya çapında hızlandırılmasına tanık olunur. Bu durum aynı zamanda halk kesimlerinden çalınan refahın, ekonomik kaynakların silahlanmaya aktarılması manasına gelir. Elbette bu vurgunu, mevzubahis kesimlerin rızasını alarak yapabilmek pek de mümkün olmadığından liberal demokratlığın, devletin ideolojik ikna güçlerinin yaldızları dökülürken otoriterliğe doğru bir süzülüş başlar çünkü emeğin toplam refahtan aldığı pay günden güne, kepçe kepçe azalırken buna gösterebilecek reaksiyonları belli ölçüde devletin zor güçlerini kullanarak törpüleme ihtiyacı doğmuştur.

Toplam pastanın yeterince hızlı büyümemesi aynı zamanda uluslararası paylaşım rekabetini de peşinden sürükleyecek, devletler arası ve devletler ile -proto-devlet sayılabilecek- silahlı örgütler arası sürtünmelerin katsayısı ve bundan doğabilecek kıvılcımların ihtimali artacaktır. Yine tüm bu koşullar altında bir kez silahlanma yarışı ve militaristleşme başladı mı, arzın talebi doğurması yani askerî-sanayi komplekslerin savaş istenci maksimize olacaktır. Ünlü Rus öykücü Çehov’dan ilhamla biraz değiştirerek söylersek “Duvarda asılı yeni silahlar varsa hikâyenin ilerleyen kısmında o silahlar patlayabilir.”

2022 NATO(Ukrayna)-Rusya bilek güreşi başladığından beri mevzubahis kızışmaların özellikle Batı Asya’da ve Çin odaklı olarak Pasifikte de frekansının arttığını müşahade edebilmekteyiz. Ayrıca NATO ittifakı kapsamında eşgüdüm arayışının ve ittifakın rolünün Çin, Rusya ve İran tehditlerine karşı yeniden tanımlanması ihtiyacının artışıyla eşzamanlı olarak Çin-Rusya-İran arasındaki askerî yakınlaşma ve teknoloji transferinin de arttığı gözlenmekte, birbirini besleyerek kutuplaşma derinleşmektedir. Sosyal demokrasinin parlayan yıldızları olarak gösterilen İsveç ve Finlandiya dahî NATO ittifakının birer üyesi olarak askerî harcamalarını arttırma sözü vermişler ve -kamusal sağlık hizmetleri dahil- sosyal harcamalarda dramatik kesintilere gitmeye başlamışlardır.[2] Bölgesel gerilimler, çatışmalar, savaşlar ve yükselen cihan harbi ihtimali, hükümetler için politik homojenlik ihtiyacını arttırdığından ve bu gidişata yönelik çatlak seslerin çıkmasına tahammül edilemeyeceğinden otoriter konsolidasyon eğilimleri de güçlenmeye başlamıştır. Özetle günümüzdeki otoriterleşmenin iki başat kaynağı olarak askerî-endüstriyel kompleks kapitalizminin yaygınlaşmasını ve emperyalist savaş politikaları ile buradan neşet eden teyakkuz halini ileri sürebiliriz. Türkiye’de Kürt meselesine dair tartışmalarının üzerine iki seneye yakındır “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemlerinin gölgesinin düşmesini bu minvalde kavramak mümkündür.

Dolayısıyla özellikle 2016 darbe girişimi ve 2017 Anayasa referandumu ile birlikte Türkiye’nin girdiği otoriterleşme rotasının arızi bir durum olmadığının, esas olarak AKP-MHP kadrolarının veya tek başına Erdoğan’ın birtakım keyfe keder tercihlerinden, hoyratlıklarından, iktidarda kalmak için “bütün tuşlara aynı anda basmasından” kaynaklanmadığının, aksine küresel otoriterlik rüzgârlarına dayandığının altını çizmek lüzumludur. Yaklaşık bir yıl evveline kadar NATO-Rusya kapışmasında nispeten dengeli bir rol sergilemeye çalışan Erdoğan iktidarı, özellikle ABD ile Trump-Erdoğan görüşmesi esnasında Vaşington’da yapılan müzakerelerden sonra dümeni Rusya’ya karşı hızlı bir biçimde Batı ittifakına doğru kırmaya başlamıştır. Bu çerçevede Adana’da kurulması planlanan NATO kolordusu ve özellikle İstanbul-Beykoz’da Anadolu Kavağı’nda Ukrayna’ya fiili destek sunmak için kurulması plânlanan Deniz Unsur Komutanlığı, Türkiye’nin kuzeyindeki savaşta aktif roller üstlenmeye başlayacağının kuvvetli emareleridir.

Üstelik carî otoriterleşme, NATO ittifakının gerekleriyle çelişmemektedir. Çelişmek bir yana Türkiye’den beklenen müttefiklik rolünün dar bir iktidar kliğinin hükümranlığı vasıtasıyla gerçekleşmesi ve buna karşı halk arasında yeşeren tepkilerin -NATO Zirvesi öncesi ve esnasında görüldüğü üzere- yargı ve kolluk marifetiyle zorbalıkla susturulması, ittifakın bölgemizdeki çıkarlarıyla iç içe geçmektedir. Dolayısıyla taze YENİ Parti’nin Genel Başkanı Özgür Özel’in henüz CHP’nin başında iken Newsweek ve Financial Times’a[3] yazılar yazarak “Otoriter Erdoğan’ı alma, demokrat olan bizleri al!” minvalinde dilenmelerinin Batı nezdinde hiç ama hiçbir karşılığı olmayacaktır. Keza 1949’da 12 kurucu üyesinden birinin Salazar diktası altındaki Portekiz olduğu bilinen NATO’nun bir “demokratik hükümetler ittifakı” olduğu iddiası da en baştan çürüktür.

Erdoğan otoriterleşmesinin bir taşıyıcı sütununun “yerli ve millî” savunma sanayii olduğu kuşku götürmüyor. Damadının şirketi Baykar Teknoloji’den devlet iştirakleri Aselsan’dan Roketsan’dan aşağıya iktidardan beslenen girişimcilere ve oradan en küçük taşeron üreticiye kadar inen geniş bir askerî-endüstriyel kompleks, azametli bir makine olarak işliyor ve Türkiye kapitalizmine, sermayenin birikim krizine can suyu olurken belli ölçüde istihdam olanakları da sağlıyor. Kamu kaynakları silah sanayiine daha yüksek oranlarda aktarılırken emekçilerin refahından ve halihazırdaki kısıtlı sosyal haklarından vedahî evinde yiyip içtiğinden çalınmaması mümkün olmadığından emekçilerin eylemlerine karşı iktidarın sopası da eşzamanlı olarak daha bir beliriyor. 2017’den beri sadece Cumhurbaşkanının kararı ile birçok işçi grevi “erteleme” adı altında yasaklanmış, grev yapmakta kararlı olan işçilerin üzerine kolluk kuvvetleri salınmıştır. Hatta bizzat Erdoğan 2019 yerel seçim kampanyası esnasında yerli ve millî silah sanayiini bizzat gıdadaki enflasyonun karşısına koyarak “Patatesçilere, domatesçilere sesleniyorum; bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” diyebilmiş, sonraki dönemde de bazı iktidar temsilcileri ve iktidara yakın kalemler tarafından halkın alım gücündeki erime, askeri sanayideki atılımlarla, İHAlarla SİHAlarla yan yana konarak hafifsenmeye çalışılmıştır.

İktidar mekanizması, yürütme gücünün en tepesine göbekten bağlı olan -ve en meşhurları yani öne çıkanları Beşli Çete olarak bilinen- bir sermaye gücü toplamı üzerinde yükselmekte ve bu zemin, farklı ekonomik sektörlerde dur durak bilmeden genişlemeye çalışmaktadır. İktidar tarafından siyasi rasyonalitenin ötesinde korunan ve kollanan bu hormonlu ve de oligarşik sermaye kesimi, emekçilerin en temel haklarını dahî esirgeyebilmekte; emekçiler, hakları için eyleme geçtiklerinde ise karşılarında devletin zor aygıtlarıyla yüzleşmektedirler. Aylarca işçilerine maaş ödemesi dahî yapmayan ve buna rağmen iktidarın kolu kanadı altında hareket edebileceğine güvenen holdingler, mevcut oligarşik sermaye düzeninin birer numunesi olarak tebarüz etmekteler. Bu tür holdinglere her tür kamu kaynağı teşvik, vergi affı, yatırım kolaylığı adı altında peşkeş çekilmekte; ülkenin havası, suyu, toprağı hibe edilmektedir! Örneğin bu holdinglerin biri olan Yıldızlar SSS Holding, son zamanlarda sıklıkla farklı şirketleri altında çalışan emekçilere aylarca maaşlarını vermediği gerekçesiyle gündem olmakta fakat buna rağmen eski bir AKP milletvekili olan holding patronu Sabahattin Yıldız, yeni maden alanlarının peşkeşi ile ödüllendirilebilmektedir.[4]

Tasvir etmeye çalıştığımız militer-otoriter kapitalist devlet, bir makine gibi işlerken özellikle 19 Mart 2025’ten beri bir iktidar değişikliği umudunu taşıyabilecek muhalif siyasi aktörlere ve muhalefet belediyelerine yoğun bir saldırı kampanyası başlatmıştır. İlk aylarda özellikle öğrencilerin ve sol-sosyalist grupların hareketlenmesi ve dönemin CHP yönetimini ittirmesiyle başlayan toplumsal direniş, birkaç ay içerisinde kontrol edemeyeceğini düşündüğü kitlelerden ürken ve sokak eylemlerini parti mitinglerine evrilten aynı yönetimin marifetiyle sönümlenmiştir. Mutlak butlan kararıyla parti teslim edilene kadar Özel-İmamoğlu hattının sergilediği mücadele, yasayı ve yargıyı ezip geçen bir iktidar makinesine karşı merkez siyasetin alışılageldik manevralarının ve hukuki haklılık söyleminin ötesine geçememiştir. Otoriterliğini NATOculukla pekiştiren ve oligarşik sermaye düzenini her geçen gün katmerleyen bir iktidara karşı “Biz daha iyi NATOculuk yaparız!” veya “Biz daha kurallı bir serbest piyasa uygularız!” denerek mücadele edilemeyeceği gibi bunun otoriter kapitalizmin mağduriyetlerini yaşayan halk kesimlerinde hiçbir karşılığı olmayacağı da açıktır.

CHP’nin yargı sopasıyla terbiye edilmesi sonrası kurulan YENİ Parti, muhalif kesimler arasında belli bir heyecan dalgası yaratmışa benziyor. Yine “ilk seçimde gidiciler!” benzeri söylemlerin sıklıkla tedavüle sokulduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz fakat şu sualin cevabı bulanık kalmaya devam ediyor: “Mart 2025’ten beri favori cumhurbaşkanı adayının yarıştan egale edilip hapse atılmasına engel olamayan, seçimle kazandığı birçok belediyesine operasyon yapılıp başkanlarının hapse atılmasına engel olamayan vedahî birinci derece mahkemesinin mutlak butlan kararıyla Türkiye’nin en eski partisinin elinden alınmasına engel olamayan bir siyasal akıl, aynı hoyrat iktidar yöntemlerinin YENİ Parti’ye de yönelmesi durumunda yaklaşık 1,5 senedir yaptığından neyi farklı yapacak da bu kuşatmayı yarabilecektir?” Mesela, Erdoğan karşısında faraza başka bir favori cumhurbaşkanı adayını yarışa sokmaya çalıştığı anda iktidar makinesinin aynı eziciliğiyle sahne alacağını öngörmek için ârif olmaya gerek yoktur.

Dolayısıyla yersiz umuttansa gerçekçi bir kötümserliğe daha fazla alan açmak gerekir. Muhalif kesimler arasındaki yakın vadede, birkaç sene içerisinde seçimle iktidarın değişebileceği yanılsamasının, illüzyonunun parçalanması, duvara toslaması hepimizin hayrına olacaktır. Türkiye’de oy vererek, seçmen kellesi sayarak iktidarın barışçıl değişimi yöntemi bizzat devletin güncel otoriter-militer kapitalist yapılanması tarafından en azından bir süreliğine askıya alınmıştır. Bu realiteyi göz önüne almadan ve halk kitlelerine, sermaye düzenine diz çökmeyen emekçilere, NATO ittifakına karşı çıkan bağımsızlıkçı yurtseverlere, öğrencilerin/gençlerin dönüştürücü dinamizmine yaslanarak sınıf ve sokak siyasetini güçlendirmeden, hayatı kilitlemeye çalışmadan -alışıldık muhalefet pratikleri üzerinde biçerdöver gibi çalışan- Erdoğan oligarşisiyle gerçek bir mücadele verebilmek mümkün değildir. CHP’den YENİ Parti’ye geçen kurmayların, kadroların, belediye başkanlarının ve teşkilatların ne böyle bir kapasitesi ne de böyle bir niyeti vardır. Aynı gün öğlen madenci direnişi ziyaret edip akşam Koç Holding’in 100.yıl kutlamasına katılan Özgür Özel’in pragmatizmi ve sosyal demokrat tandanslı ekonomi politikalarını savunan isimlerin ne Özel CHP’sinde ne de YENİ Parti’de ön saflarda yer alabilmesi menfi çıkarımımıza temel teşkil eden en güncel misallerdir.

Dipnotlar:

[1] İki Cihan harbi arası dönemin ‘Canavarlar zamanı’ ifadesiyle nitelendirilmesi yanlışlıkla Antonio Gramsci’ye atfedilir ancak onun mevzubahis bağlamı kasteden orijinal cümlesi aşağı yukarı şu şekildedir: “Kriz, tam olarak eski dünyanın öldüğü ve yenisinin doğamadığı gerçeğinde yatmaktadır; bu fetret döneminde çok çeşitli patolojik belirtiler ortaya çıkar.

[2] Finlandiya örneği, “Finland Agrees on Austerity…”

https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-04-22/finland-agrees-on-austerity-as-iran-war-seen-postponing-recovery

“Finlandiya, 2030 yılına kadar savunma harcamalarını %3,2’ye çıkarmayı plânlıyor.”

https://www.koha.net/tr/bote/finlanda-planifikon-ti-rrise-shpenzimet-e-mbrojtjes-ne-32percent-deri-me-2030

[3] Özel, “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis”

https://www.newsweek.com/turkeys-democratic-crisis-is-becoming-a-security-crisis-opinion-12015939

Özel, “Erdoğan’s assault on democracy is a threat to Turkey’s allies”

https://www.ft.com/content/f89e648a-a06b-4ae1-9fb0-12d30e00cd6d

[4] Doruk işçisinin alacaklarını ödememişti: Bakanın ‘artık ruhsat yok’ dediği gün yenisi verildi.”

https://www.evrensel.net/haber/5981830/doruk-iscisinin-alacaklarini-odememisti-bakanin-artik-ruhsat-yok-dedigi-gun-yenisi-verildi

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x