Connect with us

Köşe Yazıları

Nekbe’den Şeyh Cerrah’a Filistin’de Etnik Temizlik

Yayınlanma:

-

Birkaç günden beri Mescid-i Aksa’ya hem işgal güçleri, hem de İsrailli yerleşimciler tarafından düzenlenen saldırılar gündemin üst sıralarında yer tutuyor. Bu yazının kaleme alındığı saatler itibariyle, Kudüs genelindeki çatışma ve saldırıların yoğunluğu giderek artmakta ve Gazze’ye yansımaktaydı. Önümüzdeki günlerde süreç farklı boyutlara doğru evrilebilir. Bununla birlikte bugüne kadar yaşananlar da, 15 Mayıs’ın yıldönümünün de yaklaşması sebebiyle, kapsamlı bir şekilde değerlendirilmeyi hak ediyor.

Kuşkusuz Mescid-i Aksa Filistinli Müslümanlar için taşıdığı dini önemin yanında, dindar olmayan ve hatta Hıristiyan Filistinliler için de önemli bir ulusal sembol ve bir sivil direniş merkezi özelliği taşıyor. Bu sebeple Mescid-i Aksa’ya düzenlenen saldırıların Kudüs’teki ve diğer bölgelerdeki Filistinlilerin öfkesini daha da arttırması son derece doğal ve anlaşılır.

Burada, “arttırması” kelimesini kullanmamızın sebebi ise son yaşanan gerilimin aslında haftalardır devam etmekte olan bir başka sürecin devamı ve sonucu olmasıdır. Bahsettiğimiz süreç, işgal altındaki Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinli ailelerin zorla evlerinden çıkarılmak istenmesidir. Diğer yandan Şeyh Cerrah’ta yaşananlar, tam da yıldönümüne varmak üzere olduğumuz Nekbe’nin süregiden bir gerçeklik olduğunun da apaçık bir tezahürüdür. Nitekim sürgün, toprağa el koyma, mülksüzleştirme, demografi değişikliği ve bu amaçlara hizmet eden sistematik şiddet, 1948’den beri değişmeyen gerçeklik olmuştur. Bu gerçekliğin adını “etnik temizlik” koymak ise yanlış olmayacaktır.

Filistinlilerin “Büyük Felaket”i: Nekbe

1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile Siyonist hareketin liderlerine “Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva” kurma vaadinde bulunan ve aynı yıl içinde Osmanlı Filistin’ini askeri güç yoluyla işgal eden İngiltere, San Ramo Konferansı sonrasında bölgede resmen kurduğu manda yönetimi boyunca Filistin’e Yahudi/Siyonist göçlerini teşvik etti ve Arap nüfusun önüne kabul edilemez “teklifler” sunarak yerli Arapların yönetim mekanizmalarından fiilen dışlanmasına yol açtı. İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında çeşitli sebeplerden ötürü Filistin’de kontrolü kaybettikten sonra ise meseleyi Birleşmiş Milletler’e götürdü. Birleşmiş Milletler Genel Meclisi, son derece adaletsiz bir taksim planıyla Filistin’in bir “Arap devleti” ve bir “Yahudi devleti” şeklinde ikiye bölünmesini kararlaştırdı. Görevlerini tamamladıklarını düşünen İngilizler, sonraki dönemlere ilişkin hiçbir düzenleme yapmadan, 14 Mayıs 1948 günü Filistin’i terk etti. Aynı gün David ben Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi.

Bu tarihten bir gün sonrası, büyük bir kırılma noktasının başlangıcı oldu. Kendileri de bağımsızlığını yeni kazanmış zayıf ve tecrübesiz Arap devletleri İsrail’in devlet ilanına “Birleşik Arap Gücü” çatısı altında askeri müdahaleyle karşılık verdi, ancak sonuç tam bir fiyasko oldu. Yıl sonunda Rodos’ta ateşkese varıldığı tarih itibariyle İrgun ve Hagana isimli Siyonist örgütler “İsrail Ordusu”na dönüşmüş, Arap güçlerini yenilgiye uğratmış ve BM Taksim Planı’ndaki sınırların da ötesine geçerek Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu mahalleleri hariç Filistin’in tamamını işgal etmişti.

Ancak yaşananlar bunlardan ibaret de değildi. 15 Mayıs gününden itibaren yaklaşık 800 bin Filistinli, yaşadıkları yerlerden zorla çıkarıldı. Hayfa ve Yafa gibi önemli şehirler, haftalarla ifade edilen kısa sürelerde tamamen İsrail güçlerinin eline geçti ve Arap nüfustan büyük ölçüde “arındırıldı”. Yirmiden fazla katliam gerçekleşti, 400 civarında Filistin köyü haritadan silindi. Yüz binlerce Filistinli için, nesiller boyu devam edecek mültecilik hayatı başladı.

Nekbe olarak adlandırılan bu sürecin Birinci Arap-İsrail Savaşı bağlamında gerçekleşmiş bir olay ve çatışmaların doğal sonucu değil, planlı ve sistematik bir etnik temizlik süreci olduğunun pek çok doğrudan ve dolaylı kanıtı bulunmaktadır. Bunların en başında ise, henüz savaş patlak vermeden gerçekleşmiş olan, 9 Nisan 1948 tarihli Deir Yasin Katliamı gelmektedir. Bu tarihte Kudüs’ün batısındaki Deir Yasin köyüne saldırı düzenleyen İrgun ve Lehi örgütleri, köy nüfusunun büyük bölümünü katletmişti. Bu şekilde Kudüs’ün merkezine giden yol da açılmıştı. Ancak katliam, köyün “stratejik” konumundan daha büyük bir önem de taşıyordu. Bir ay sonra Siyonist askeri gruplar Filistin’in öteki köy ve kasabalarını birer birer istila etmeye başladığında, yerli halk Deir Yasin katliamının yarattığı dehşet duygusuyla kaçarak yaşadıkları yerleri terk etti. Gelecekte İsrail başbakanları arasında yer alacak Menahem Begin, sözünü ettiğimiz durumların her ikisi sebebiyle açıkça “Deir Yasin olmasaydı İsrail olmazdı” diyecekti. Gerçekten de bu söz, İsrail’in hangi temellerde kurulduğunun en “veciz” ifadesidir.

Eğer Nekbe gerçekten de savaş koşullarının “kaçınılmaz” bir sonucundan ibaret olsaydı, ateşkes sağlandıktan sonra mültecilerin terk ettikleri bölgelere geri dönüşüne izin verilmesi gerekirdi. İsrail ise Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’nin 194 sayılı kararına rağmen bu hakkı hiçbir zaman tanımadığı gibi, bunu imkansızlaştıracak pek çok adım attı. Dahası 1950 tarihli ve 5710 sayılı Gaiplerin Mülkleri Yasası kapsamında, 1 Eylül 1948 ve öncesi itibariyle ikamet ettiği yerde bulunmayan Filistinliler gaip addedildi ve mülkleri devlet mülkü haline getirildi. Böylelikle, yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin evlerine ve diğer mülklerine resmen el konulmuş oldu.

Etnik temizlik sürecinin kapsamı ve niteliğine dair verilebilecek çok sayıda örnekten biri de, Selame köyünün akıbetidir. Nekbe öncesinde yaklaşık 7 bin sakini bulunan Selame köyünde yaşayan Filistinliler 15 Mayıs 1948 sonrasında Yafa ve civarındaki köylerdeki yoğun çatışmalar arasında Ürdün’e kaçtı. Takip eden on yıllar içinde bu köyde Filistinlilere ait evler ve diğer binaların çoğu yıkılırken, İsrailliler tarafından bunların yerine inşa edilmiş çok katlı binaların arasında kaybolan mezarlıklarda bulunan ölüler de 1993 yılında mezarlarından çıkarılarak taşındı ve Filistinlilerden kalan son geçmiş izi de ortadan kaybolmuş oldu.

İsrail rejimi, son yıllarda Batı Şeria’daki yeni Yahudi yerleşimleri ve buna eşlik eden ilhak planlarıyla işgali ve demografi değişikliğini yoğunlaştırırken, özellikle Netanyahu yönetimi altında Kudüs’ün Arapsızlaştırılması politikasına hız verildi. Son yıllarda Filistinlilere ait çok sayıda ev yıkıldı, çok sayıda araziye el konuldu ve sudan bahanelerle Filistinlilerin “oturum izinleri” iptal edildi. Bu zincirin son halkası ise, Şeyh Cerrah’ta yaşananlar oldu.

Şeyh Cerrah’ta zorla tahliye ve direniş

Nekbe sonrasında İsrail kontrolü altında kalmış bölgelere geri dönüş hiçbir zaman mümkün olamazken, Arap devletlerinin kontrolü altındaki bölgelere kısmi bir dönüş sağlanabilmişti. Bunlardan biri de, Kudüs’ün (o tarihte Ürdün kontrolünde kalan) doğu kısmında yer alan Şeyh Cerrah mahallesiydi. 1956 yılında 28 mülteci ailesi, 8 yıl önce terk ettikleri mahallelerine ve evlerine geri dönebildi. Bu ailelerin yıkılan evlerinin yeniden inşası, Birleşmiş Milletler’in sunduğu finansmanla gerçekleşti. Ne var ki 1967’deki Altı Gün Savaşı sürecinde İsrail, Kudüs’ün doğusunu da işgal etti ve bu ikinci işgal, bölgedeki evlerin tapu sicil işlemlerini imkânsız hale getirdi.

2008 yılından itibaren mahalledeki evlerin mülkiyetine dair yeni tartışmalar başladı. Bizatihi Doğu Kudüs’teki varlıkları bile Dördüncü Cenevre Sözleşmesi hükümlerine ve genel olarak uluslararası hukuka aykırı olan İsrailli yerleşimciler, bölge üzerinde hak iddia etmeye başladı ve İsrail mahkemelerinden de destek buldu. 1967 yılında çıkarılan Hukuki ve İdari İşler Kanunu hükümlerinden istifade edilerek, mahallede yaşayan ailelerden bazıları, evlerinin mülkiyetine sahip olmadıkları gerekçesiyle mahalleden çıkarıldı.

Geçtiğimiz günlerde ise İsrailli yerleşimcilerin bir kez daha benzer iddialarla mahkemeye başvurması, son sürecin fitilini ateşledi. İsrail mahkemesi, toplam sayıları 550 kişiyi bulan çok sayıda Filistinli aileden evlerini derhal terk etmesini istedi ve aksi halde zorla tahliye edilecekleri duyuruldu. Mahallede yaşanan çatışmalar esnasında bir İsrailli yerleşimcinin kibir ve nefret dolu bir ses tonuyla Filistinlilere seslenerek, “sizin evinizi biz almasak bile başkaları alacak” demesi de, on yıllardır devam eden yerleşimci sömürgeciliğinin bir başka veciz ifadesi oldu. Yerleşimciler ayrıca, dünyanın gözleri önünde Kudüs sokaklarında “Araplara ölüm” sloganlarıyla yürüdü.

Apartheid kanunları doğrultusunda Filistinlilerin bu tür mülkiyet konularında İsrail mahkemelerine itiraz imkânı bulunmuyor. Ayrıca Şeyh Cerrah’tan çıkarılması istenen sekiz aile, Kudüs’te ikamet etme “izinlerini” de kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Sonuç: Nekbe devam ediyor

Şu anda Mescid-i Aksa etrafında devam eden gerilimin, yahut Kudüs genelinde yaşanan ve Gazze’ye de yansıyan çatışma ve saldırıların ne kadar süreceği ve hangi boyutlara geleceği belirsiz. Şeyh Cerrah’taki girişimin de önümüzdeki günlerde nasıl bir sonuç alacağını kesin olarak kestirmek zor. Ancak her türlü tartışmaya kapalı bir gerçeklik önümüzde açık seçik bir şekilde duruyor: İsrail, kuruluşu ve temelleri itibariyle yerleşimci sömürgeciliği ürünüdür ve bu, 1948’de kalmış bir olgu değildir. Nekbe devam eden bir süreçtir ve etkin ve sonuç alıcı bir direnç gösterilmediği takdirde etnik temizlik devam edecektir. İsrail’in hakim ideolojisi ve tüm pratiği açıkça buna işaret etmektedir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x