Connect with us

Köşe Yazıları

Nekbe’den Şeyh Cerrah’a Filistin’de Etnik Temizlik

Yayınlanma:

-

Birkaç günden beri Mescid-i Aksa’ya hem işgal güçleri, hem de İsrailli yerleşimciler tarafından düzenlenen saldırılar gündemin üst sıralarında yer tutuyor. Bu yazının kaleme alındığı saatler itibariyle, Kudüs genelindeki çatışma ve saldırıların yoğunluğu giderek artmakta ve Gazze’ye yansımaktaydı. Önümüzdeki günlerde süreç farklı boyutlara doğru evrilebilir. Bununla birlikte bugüne kadar yaşananlar da, 15 Mayıs’ın yıldönümünün de yaklaşması sebebiyle, kapsamlı bir şekilde değerlendirilmeyi hak ediyor.

Kuşkusuz Mescid-i Aksa Filistinli Müslümanlar için taşıdığı dini önemin yanında, dindar olmayan ve hatta Hıristiyan Filistinliler için de önemli bir ulusal sembol ve bir sivil direniş merkezi özelliği taşıyor. Bu sebeple Mescid-i Aksa’ya düzenlenen saldırıların Kudüs’teki ve diğer bölgelerdeki Filistinlilerin öfkesini daha da arttırması son derece doğal ve anlaşılır.

Burada, “arttırması” kelimesini kullanmamızın sebebi ise son yaşanan gerilimin aslında haftalardır devam etmekte olan bir başka sürecin devamı ve sonucu olmasıdır. Bahsettiğimiz süreç, işgal altındaki Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinli ailelerin zorla evlerinden çıkarılmak istenmesidir. Diğer yandan Şeyh Cerrah’ta yaşananlar, tam da yıldönümüne varmak üzere olduğumuz Nekbe’nin süregiden bir gerçeklik olduğunun da apaçık bir tezahürüdür. Nitekim sürgün, toprağa el koyma, mülksüzleştirme, demografi değişikliği ve bu amaçlara hizmet eden sistematik şiddet, 1948’den beri değişmeyen gerçeklik olmuştur. Bu gerçekliğin adını “etnik temizlik” koymak ise yanlış olmayacaktır.

Filistinlilerin “Büyük Felaket”i: Nekbe

1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile Siyonist hareketin liderlerine “Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva” kurma vaadinde bulunan ve aynı yıl içinde Osmanlı Filistin’ini askeri güç yoluyla işgal eden İngiltere, San Ramo Konferansı sonrasında bölgede resmen kurduğu manda yönetimi boyunca Filistin’e Yahudi/Siyonist göçlerini teşvik etti ve Arap nüfusun önüne kabul edilemez “teklifler” sunarak yerli Arapların yönetim mekanizmalarından fiilen dışlanmasına yol açtı. İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında çeşitli sebeplerden ötürü Filistin’de kontrolü kaybettikten sonra ise meseleyi Birleşmiş Milletler’e götürdü. Birleşmiş Milletler Genel Meclisi, son derece adaletsiz bir taksim planıyla Filistin’in bir “Arap devleti” ve bir “Yahudi devleti” şeklinde ikiye bölünmesini kararlaştırdı. Görevlerini tamamladıklarını düşünen İngilizler, sonraki dönemlere ilişkin hiçbir düzenleme yapmadan, 14 Mayıs 1948 günü Filistin’i terk etti. Aynı gün David ben Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi.

Bu tarihten bir gün sonrası, büyük bir kırılma noktasının başlangıcı oldu. Kendileri de bağımsızlığını yeni kazanmış zayıf ve tecrübesiz Arap devletleri İsrail’in devlet ilanına “Birleşik Arap Gücü” çatısı altında askeri müdahaleyle karşılık verdi, ancak sonuç tam bir fiyasko oldu. Yıl sonunda Rodos’ta ateşkese varıldığı tarih itibariyle İrgun ve Hagana isimli Siyonist örgütler “İsrail Ordusu”na dönüşmüş, Arap güçlerini yenilgiye uğratmış ve BM Taksim Planı’ndaki sınırların da ötesine geçerek Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu mahalleleri hariç Filistin’in tamamını işgal etmişti.

Ancak yaşananlar bunlardan ibaret de değildi. 15 Mayıs gününden itibaren yaklaşık 800 bin Filistinli, yaşadıkları yerlerden zorla çıkarıldı. Hayfa ve Yafa gibi önemli şehirler, haftalarla ifade edilen kısa sürelerde tamamen İsrail güçlerinin eline geçti ve Arap nüfustan büyük ölçüde “arındırıldı”. Yirmiden fazla katliam gerçekleşti, 400 civarında Filistin köyü haritadan silindi. Yüz binlerce Filistinli için, nesiller boyu devam edecek mültecilik hayatı başladı.

Nekbe olarak adlandırılan bu sürecin Birinci Arap-İsrail Savaşı bağlamında gerçekleşmiş bir olay ve çatışmaların doğal sonucu değil, planlı ve sistematik bir etnik temizlik süreci olduğunun pek çok doğrudan ve dolaylı kanıtı bulunmaktadır. Bunların en başında ise, henüz savaş patlak vermeden gerçekleşmiş olan, 9 Nisan 1948 tarihli Deir Yasin Katliamı gelmektedir. Bu tarihte Kudüs’ün batısındaki Deir Yasin köyüne saldırı düzenleyen İrgun ve Lehi örgütleri, köy nüfusunun büyük bölümünü katletmişti. Bu şekilde Kudüs’ün merkezine giden yol da açılmıştı. Ancak katliam, köyün “stratejik” konumundan daha büyük bir önem de taşıyordu. Bir ay sonra Siyonist askeri gruplar Filistin’in öteki köy ve kasabalarını birer birer istila etmeye başladığında, yerli halk Deir Yasin katliamının yarattığı dehşet duygusuyla kaçarak yaşadıkları yerleri terk etti. Gelecekte İsrail başbakanları arasında yer alacak Menahem Begin, sözünü ettiğimiz durumların her ikisi sebebiyle açıkça “Deir Yasin olmasaydı İsrail olmazdı” diyecekti. Gerçekten de bu söz, İsrail’in hangi temellerde kurulduğunun en “veciz” ifadesidir.

Eğer Nekbe gerçekten de savaş koşullarının “kaçınılmaz” bir sonucundan ibaret olsaydı, ateşkes sağlandıktan sonra mültecilerin terk ettikleri bölgelere geri dönüşüne izin verilmesi gerekirdi. İsrail ise Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’nin 194 sayılı kararına rağmen bu hakkı hiçbir zaman tanımadığı gibi, bunu imkansızlaştıracak pek çok adım attı. Dahası 1950 tarihli ve 5710 sayılı Gaiplerin Mülkleri Yasası kapsamında, 1 Eylül 1948 ve öncesi itibariyle ikamet ettiği yerde bulunmayan Filistinliler gaip addedildi ve mülkleri devlet mülkü haline getirildi. Böylelikle, yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin evlerine ve diğer mülklerine resmen el konulmuş oldu.

Etnik temizlik sürecinin kapsamı ve niteliğine dair verilebilecek çok sayıda örnekten biri de, Selame köyünün akıbetidir. Nekbe öncesinde yaklaşık 7 bin sakini bulunan Selame köyünde yaşayan Filistinliler 15 Mayıs 1948 sonrasında Yafa ve civarındaki köylerdeki yoğun çatışmalar arasında Ürdün’e kaçtı. Takip eden on yıllar içinde bu köyde Filistinlilere ait evler ve diğer binaların çoğu yıkılırken, İsrailliler tarafından bunların yerine inşa edilmiş çok katlı binaların arasında kaybolan mezarlıklarda bulunan ölüler de 1993 yılında mezarlarından çıkarılarak taşındı ve Filistinlilerden kalan son geçmiş izi de ortadan kaybolmuş oldu.

İsrail rejimi, son yıllarda Batı Şeria’daki yeni Yahudi yerleşimleri ve buna eşlik eden ilhak planlarıyla işgali ve demografi değişikliğini yoğunlaştırırken, özellikle Netanyahu yönetimi altında Kudüs’ün Arapsızlaştırılması politikasına hız verildi. Son yıllarda Filistinlilere ait çok sayıda ev yıkıldı, çok sayıda araziye el konuldu ve sudan bahanelerle Filistinlilerin “oturum izinleri” iptal edildi. Bu zincirin son halkası ise, Şeyh Cerrah’ta yaşananlar oldu.

Şeyh Cerrah’ta zorla tahliye ve direniş

Nekbe sonrasında İsrail kontrolü altında kalmış bölgelere geri dönüş hiçbir zaman mümkün olamazken, Arap devletlerinin kontrolü altındaki bölgelere kısmi bir dönüş sağlanabilmişti. Bunlardan biri de, Kudüs’ün (o tarihte Ürdün kontrolünde kalan) doğu kısmında yer alan Şeyh Cerrah mahallesiydi. 1956 yılında 28 mülteci ailesi, 8 yıl önce terk ettikleri mahallelerine ve evlerine geri dönebildi. Bu ailelerin yıkılan evlerinin yeniden inşası, Birleşmiş Milletler’in sunduğu finansmanla gerçekleşti. Ne var ki 1967’deki Altı Gün Savaşı sürecinde İsrail, Kudüs’ün doğusunu da işgal etti ve bu ikinci işgal, bölgedeki evlerin tapu sicil işlemlerini imkânsız hale getirdi.

2008 yılından itibaren mahalledeki evlerin mülkiyetine dair yeni tartışmalar başladı. Bizatihi Doğu Kudüs’teki varlıkları bile Dördüncü Cenevre Sözleşmesi hükümlerine ve genel olarak uluslararası hukuka aykırı olan İsrailli yerleşimciler, bölge üzerinde hak iddia etmeye başladı ve İsrail mahkemelerinden de destek buldu. 1967 yılında çıkarılan Hukuki ve İdari İşler Kanunu hükümlerinden istifade edilerek, mahallede yaşayan ailelerden bazıları, evlerinin mülkiyetine sahip olmadıkları gerekçesiyle mahalleden çıkarıldı.

Geçtiğimiz günlerde ise İsrailli yerleşimcilerin bir kez daha benzer iddialarla mahkemeye başvurması, son sürecin fitilini ateşledi. İsrail mahkemesi, toplam sayıları 550 kişiyi bulan çok sayıda Filistinli aileden evlerini derhal terk etmesini istedi ve aksi halde zorla tahliye edilecekleri duyuruldu. Mahallede yaşanan çatışmalar esnasında bir İsrailli yerleşimcinin kibir ve nefret dolu bir ses tonuyla Filistinlilere seslenerek, “sizin evinizi biz almasak bile başkaları alacak” demesi de, on yıllardır devam eden yerleşimci sömürgeciliğinin bir başka veciz ifadesi oldu. Yerleşimciler ayrıca, dünyanın gözleri önünde Kudüs sokaklarında “Araplara ölüm” sloganlarıyla yürüdü.

Apartheid kanunları doğrultusunda Filistinlilerin bu tür mülkiyet konularında İsrail mahkemelerine itiraz imkânı bulunmuyor. Ayrıca Şeyh Cerrah’tan çıkarılması istenen sekiz aile, Kudüs’te ikamet etme “izinlerini” de kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Sonuç: Nekbe devam ediyor

Şu anda Mescid-i Aksa etrafında devam eden gerilimin, yahut Kudüs genelinde yaşanan ve Gazze’ye de yansıyan çatışma ve saldırıların ne kadar süreceği ve hangi boyutlara geleceği belirsiz. Şeyh Cerrah’taki girişimin de önümüzdeki günlerde nasıl bir sonuç alacağını kesin olarak kestirmek zor. Ancak her türlü tartışmaya kapalı bir gerçeklik önümüzde açık seçik bir şekilde duruyor: İsrail, kuruluşu ve temelleri itibariyle yerleşimci sömürgeciliği ürünüdür ve bu, 1948’de kalmış bir olgu değildir. Nekbe devam eden bir süreçtir ve etkin ve sonuç alıcı bir direnç gösterilmediği takdirde etnik temizlik devam edecektir. İsrail’in hakim ideolojisi ve tüm pratiği açıkça buna işaret etmektedir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Sanatla Direnmek

Yayınlanma:

-

Yeni kuşakların, çocukların ve gençlerin Filistin duyarlılığı eskilere oranla düşük mü?

Böyle öz/eleştiriler sizin de kulağınıza çalınmıştır yahut bunu destekler çokça şahitliğiniz vardır belki de.

Direnmek yoksa eğer, bilhassa kültür edebiyat ve sanatla, yeni kuşaklardan bilinç ve hassasiyet beklemeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.

Kültür, edebiyat ve sanatın altını bilhassa çiziyorum. Okullardan ziyade sokaklarda, yapay sahalarda değil hayatın olağan akışında yeşeriyor ve yayılıyor bilinç. Burada, bu mümbit topraklarda.

Soykırım uygulayanlar yalnızca insanları ortadan kaldırarak başarılı olamazlar. Soykırımcının asıl hedefi o toplumun uzun yıllar içinde ortaya koyduğu kültür değerlerini yok etmektir. Kültürü ortadan kaldırdığınızda artık geriye bir şey kalmamış sayılır.

25 Ağustos 1992 tarihinde Saraybosna’yı bombalayan Sırp milliyetçilerin cami ve medrese esintileriyle inşa edilen ulusal kütüphane Vijećnica‘yı yakıp yıkarak Bosna’nın kültür mirasını, hafızasını ortadan kaldırmayı hedeflemeleri boşuna değildi. Bosna direndi. Çok daha çetin bir imtihanı Gazze veriyor nicedir.

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, dünyanın gözü önünde 9 aydır devam eden soykırım, Filistin’den çoktan taşmış ve evreni zehirleyen baş belası bir İsrail’e maruz kalmak, bu konu üzerinde düşünmeyi elzem hale getiriyor:

Son çare silahlı direnişten önce ve esasen sanatla direniş.

Bilinç ve hafızayı kurma ve korumada, bir halkın kimliğini oluşturma ve muhafazada sanatın rolü, potansiyel gücü hafife alınmamalı.

Çocuklarımızın, sekiz yaşındaki Yusuf ve 4 yaşındaki Dua’nın hayatından örnekler verebilirim.

7 Ekim 2023 öncesinde, işgal atındaki Filistin, soykırımcı İsrail’in olmayan insafına terk edilmiş, Türkiye dahil pek çok “komşu” ülke İsrail’le normalleşmek için kuyruğa girmişti. Biz de herkes gibi neler olacağından habersiz bir yolculuktaydık.

Arabada kendi seçtiğim şarkıları dinlerken Murat Kekilli’nin “Yıkılasın İsrail” adlı şarkısı çalmaya başladı.

Eşime dönüp, “Bu şarkının sözlerini Hamza Abi’nin yazdığını biliyor muydun?” diye sordum.

Şarkının hikayesini anlattım. Necip Fazıl Kısakürek’i Murat Kekilli ve Hamza Er ile aynı şarkıda buluşturan kader ilgi çekmez mi?

“Yıkılasın İsrail, enkazını göreyim, sana ülke diyenin, yüzüne tüküreyim!”

Bu şarkı ve sözler üzerine Yusuf bizi soru yağmuruna tuttu. Yol boyu “İsrail Sorunu”nu konuştuk. Artık o bir Filistin dostuydu, İsrail’e karşıydı ve boykota katıldı.

Çocuklarla 7 Ekim sonrası Filistin’le dayanışmak için düzenlenen eylemlere bol bol katıldık.

Artık çocuklar evde durduk yere “Katil İsrail Filistin’den defol” vb. sloganlar atıyor ve Filistin marşları mırıldanıyor.

Anaokulunda öğrencilerden ülke sunumları yapmaları istenince bizim Dua, Filistin’i aldı. Filistin sembollerini kartona yapıştırdık birlikte. Filistin hakkında kısa öz bilgileri ezberledi.

Sunumda ben yoktum, öğretmeni videoya çekmiş, bizimle paylaştı.

– Dua bugün bize hangi ülkeyi anlatacaksın?

– Live Filistin!

Hem bir slogan hem bir dua hem de şarkı sözü. O kadar özdeşleştirmiş ki Filistin’le.

Bu süreçte onlarca kez duyduğu bir şarkı (Leve Palestina) ülkenin adı olsa gerekti!

Sözleri İsveççe bir şarkı Leve Palestina: “Yaşasın Filistin” anlamına geliyor.

Şöyle de tercüme edilebilir başlangıç sözleri:

Leve Palestina och krossa sionismen / Yaşasın Filistin, Kahrolsun Siyonizm

(Amin)

Karikatürist Naci el-Ali’nin karikatürleri olmasa, dünyaca ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş olmasa, ilk kadın direniş şairi Fedva Tukan olmasa, direnişin ilk hikayelerini yazan Gassan Kanafani olmasa, intifada şairi Semih el-Kasım olmasa Filistin direnişi bu kadar etkili olabilir miydi?

100 yıldır işgal altında, 100 yıldır direniş destanı yazan bir halktan, bir ülkeden bahsediyoruz. Hiç ama hiç kolay değil.

Bugün Gazze’nin kırılamayan, teslim alınamayan iradesi akıllara durgunluk veriyor. Arkasında muazzam bir iman, bir inanç ve kararlılık var.

Sanat bu inancın, bu direnişin bahçesindeki ağaçların meyveleri. Zeytini, limonu, mandalinası, kirazı.

Filistin’in, Gazze’nin insanlığı özgürleştirdiğine inanıyorum. Hiç değilse sağlam bir özgürleşme daveti sunuyor. Öpüp başımızın üzerine koymalıyız: “Bu davet bizim!”

Öyle olmasa sokaklarımıza şu sözü yazıp mazeret sunma gereği duymazdık:

“Kusura bakma Filistin biz de işgal altındayız!”

Sanat işte, biz özgürleşirken elimizden tutan enstrümanlardan biri.

Şair Cahit Koytak’ın “Gazze Risalesi”ni okuyun derim.

Gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un “Tünel / Gazze’de Yaşamak” kitabını okuyun derim.

Yazar Peren Birsaygılı Mut’un “Zeytin Ağaçlarının Arasında / Filistin Direniş Edebiyatından Portreler” adlı kitabını okuyun derim.

Listeyi uzatabiliriz. Uzatın lütfen. İşgal uzun sürdü. Direniş de uzun sürüyor!

 

*Kapak resmi Nabil Anani, “Eye On Jerusalem”, Tuval üzerine akrilik, 2012, 47 1/5 × 59 1/10 inç | 120×150 cm.

İlgili yazı:

Direniş Cephesinde Sanat

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bereketli Bir Eylem Günü

Yayınlanma:

-

Dün, 30 Haziran Pazar, Direniş Çadırı’nın çağrısı üzerine Adana, Bursa, Konya, İstanbul, Samsun, Eskişehir, Kütahya, Kayseri, Zonguldak, Düzce, Gümüşhane, Trabzon ve Urfa olmak üzere 13 ilden gelen Filistin Dostlarıyla Ankara’da buluştuk.

10 Mart 2024 tarihi itibariyle ortalama 30 ilin meydanlarında iki haftada bir eylemler, basın açıklamaları yapıyorduk. Nihayet sıra tanışmaya ve el birliğiyle, iktidarın kalbine yakın bir yerde eylem gerçekleştirmeye gelmişti.

Birbirini büyük oranda ismen tanıyan, yediden yetmiş yediye, yüz elli kadar insan, yüz yüze görüştük, yemek yedik, çay içtik, muhabbet ettik, söyleşileri dinledik; düşünce, duygu ve tecrübelerimizi paylaştık.

Omuz veren pek çok oluşum ve destekçinin ısrarlı gayretleri neticesi Türkiye’nin soykırımcı terör devleti İsrail’le arasındaki kanlı ticaret önce kısıtlanmış, ardından yasaklanmıştı.

Türkiye’yi emperyalist bloktan çıkmaya haykıra haykıra çağırmaya uzun süre devam etmemiz gerektiği ortada.

Limanlar siyonist vahşete kapatılsa da ticaretin dolambaçlı yollardan devam ettiğine dair emareler yok değil.

Yine de kesin olan şu ki Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı halen olanca hızıyla devam ediyor. İşgalci İsrail rejimi, Filistin’de 9 aydır resmen ve alenen yoğunlaştırılmış bir soykırım gerçekleştirirken ölüm makinelerine yakıt sevk etmek, dehşet verici bir utanç ve vebalden öte “soykırım suçuna ortaklık” anlamına geliyor.

“Neden BOTAŞ (Boru Hatları İle Petrol Taşıma A.Ş.) Önüne Gittiğimizi” kamuoyuna günler öncesinden şu sözlerle izah etmiştik:

“İsrail’in ihtiyaç duyduğu ham petrolün yüzde kırkı Azerbaycan tarafından temin ediliyor. Azeri petrolü, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı aracılığıyla Adana’nın Ceyhan ilçesine kadar ulaştırılıyor. Ceyhan’da yer alan BOTAŞ tesislerinde tankerlere yüklenerek işgal rejimine naklediliyor. BOTAŞ, hem İsrail’e yollanan petrolün tankerlere yüklendiği tesisin sahibi, hem de Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın ortaklarından biri.

İsrail, bu petrolü rafinerilerinde işliyor. Rafinerilerde üretilen yakıt, hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılıyor. Yani bugün Filistin halkının üzerine bomba yağdıran tank ve uçakların yakıtları İsrail’e BOTAŞ ve Türkiye aracılığıyla naklediliyor.

Açık çağrımızı yineliyoruz: Siyonistlere ulaşacak her damla petrol Gazze’ye ölüm olarak yağıyor. Vanaları kapatın, suça ortak olmayın!”

Ve eylem saati geldi çattı!

Bilenler bilir, bilmeyenler de hayatlarında en azından bir düzine tecrübe etsinler, derim. Eylem günü, öncesi ve sonrasıyla, Avrupa Kupası grup maçlarından daha heyecanlı ve kesinlikle öğreticidir!

Eylem alanına girerken sayımız 250’yi bulmuştu.

Bir Türkiye klasiği, ucu yerli iktidarlara dokunan bir eylem olunca, polis olabildiğince uzakta, çok uzakta bir yerde “takılıp” kısa sürede dağılmanızı bekler. Mümkünse kimseler gelmesin, muhataplar görmesin, duymasın, gündem olmasın, ne olacaksa sessiz sedasız, şipşak olsun bitsin!

Polisler, BOTAŞ’ın önüne gitmemize müsaade etmemek üzere önceden yolu çevik kuvvetten bir barikatla kesmişti.

Üç arkadaş, emniyet amiri ile müzakere ettik. Sonuç alamadık.

Yasal haklarımızı kullanmamız keyfi yorumlar neticesi fiilen engelleniyordu. Bir başka Türkiye klasiği. Anayasal haklarımızı, ifade özgürlüğümüzü kullanmamıza yığınla polis zoruyla engel olunuyordu. Avukat olarak açıklama yapmam da sonucu değiştirmiyordu. Talimat duvarları yüksekti ve ses gelmiyordu!

17.30’da eylem alanına giden bir yol ağzında, ağaçların arasında, sokak lambalarının, (aydınlatmanın) olmadığı bir alanda barikat karşısındaydık. Çok değil, 20 dakika sonra, istişare sonucu mecburen B planını devreye soktuk ve oturma eylemine geçtik.

Hava 20.30 gibi karardığında tüm müzakere girişimleri artık sonuçsuz kalmıştı.

Bu arada marşlar, konuşmalar, sloganlar eşliğinde protestomuzu coşkulu şekilde sürdürüyorduk. Elinde gitarıyla ve dua eder gibi ezgilerle eylem alanına durmaksızın müzikli, sımsıcak, dipdiri bir direniş taşıyan arkadaşı Allah özellikle göndermiş olmalıydı.

Farklı ilden gelen pek çok temsilci söz aldı, mikrofonu eline aldı, nezaket sınırları içinde, hakkı ve hukuku, zulmü ve hukuksuzluğu dile getirdi, farklı tonlarda, yer yer coşkulu, öfkeli, yer yer ironik konuşmalar yaptı.

Sayıları giderek artan, nöbeti devralan çevik kuvvet polislerini idare eden sivil giyimli 4-5 emniyet mensubu öne çıkıyordu. İlginç bir görüntüydü. Eylemciler engeli aşmak için sosyal medya araçlarını kullanmak üzere telefonlarına sarılmışken sivil polisler de -muhtemelen whatsapp üzerinden- sürekli bir yerlerle yazışma halindeydiler harıl harıl.

Eylem gününün en güzel anlarından birincisi bana göre hep birlikte eda edilen akşam namazıydı. O namazı orada olan kimse kolay kolay unutamaz. Havada direnmenin onuru ve haklı olmanın huzuru, harika bir rayiha. Hakkı haykırmak, zulme karşı sesimizi yükseltmek için hazırladığımız bez pankartlar ayaklarımızın altına seccade olup serilmiş, mutlu mesut.

Ayetler, polislere yanlış yerde durduklarını, durmaya icbar edildiklerini hatırlatıyor olsa gerek ki mahcubiyetle aralanmış saygılı bakışları yere düşüyor. Daha fazla günaha ortak olmamak adına, hiç değilse biz secde edeceğiz diye önümüzden çekiliyor, bir kısım barikatı açıyorlar.

Günün rengi değişirken atmosfer de değişiyor. Polisler çoğunlukla şehir dışından, uzak diyarlardan, kadınlar ve çocuklarla birlikte tedarik ettiğimiz direnci karanlığa doğru püskürtmek için “pusu”da bekliyorlar.

Gecenin sonuna doğru yolculuğa nerde, nasıl çıkmalı?

Pek çok değişken var, sıcak gelişmeler üzerine istişare ediyoruz. Derken bir haber geliyor:

BOTAŞ Genel Müdürlüğü, pazar akşamüstü kapısının önünde hakkın sözüne barikat kuran o kurumlu kurum, en iyi savunma saldırıdır, baskın basanındır, der gibi kısa bir basın açıklaması metni yayınlıyor resmî sitesinden.

Yalandan kim ölmüş!

 

Kararımızı veriyoruz: Her türlü engellemeye rağmen basın açıklamamızı okuyacağız.

Cep telefonları ışığının aydınlattığı alanda gür bir sesle beyan ediyoruz, yine ve yeniden geleceğimizi, BOTAŞ’ın karşısına dikilmek üzere dört bir yandan harekete geçeceğimizi!

İnşallah daha güçlü haykıracağız ve başaracağız.

En kısa sürede işgalciye, soykırımcıya akan petrolün vanalarını kapatacağız.

Vanaları kapatacağız, gemileri bağlayacağız. İşgalci, katil İsrail’i yapayalnızlığa ve yaptıklarının hesabını vermeye mecbur bırakacağız.

Çünkü tüm dünya halklarının Filistin’e borcu var. En başta da biz komşu halkların.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Siya Siyabend CD’leri”

Yayınlanma:

-

Rüyayla amel olmaz belki ama yazı yazılır. Bu yazı bir rüyayla başlıyor.

Oğuz Atay’ın şu meşhur cümlesiyle karşılaşmışsınızdır: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

“Korkuyu Beklerken” adlı kitabın son hikâyesinin son cümlesidir. Hikâyenin adı: “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”

Yazar, seyyar hikâye satıcılığı yapan üç arkadaşın hayatına davet eder okuru. Elle yazdıkları hikayeleri istasyon şefinin köhne daktilosunda çoğaltıp demiryolu yolcularına satan gençler bu yolla geçimlerini sağlamaya çalışırlar.

Dün gece rüyamda, kalabalık bir sokaktayım, uzaktan bir ses duydum: “Siya Siyabend CD’leri”

İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde çalardı Siyabend. Nevi şahsına münhasır bir gruptu. Müziklerini sokakta icra eden bu sıra dışı insanlar, Oğuz Atay’ın demiryolu hikâyecileri gibi kendi imkanlarıyla çoğalttıkları CD’leri satarak, karın tokluğuna ama inandıkları gibi, özgürlüklerinin tadına vararak yaşıyorlardı.

2006 ve takip eden yıllar olması gerek, caddenin Tünel’e yakın yerlerinde çok defa rast gelmiş, dinlemiştik kendilerini. Mevsimine, ruh hallerine göre sokakta bir yerlere kurulur, sanatlarını ortaya koyarlardı. Yüreklerini ortaya koyuyor olmalıydılar ki çevrelerinde onları pür dikkat dinleyen bir kalabalık oluşurdu her dâim. Ve alâmet-i fârikaları o ses yükselirdi gökyüzüne. Birkaç parçadan sonra gruptan biri bağırırdı: “Siya Siyabend CD’leri”

Grup, işçi çocuklarından oluşmuş. Çalacak yer bulamayınca sokak müzisyenliğine başlamışlar. Bir süre sonra kaliteleriyle ufak çaplı da olsa üne kavuşmuşlar ve piyasa şartlarını ellerinin tersiyle itip sokak müzisyenliğini benimsemişler yaşam tarzı olarak.

“Piyasa” denen ahlakı ve kuralları reddedip “ne olacaksa olsun” diyerek kendi olmakta ve kalmakta direnenlere sempati beslediğimizi inkar edecek değiliz.

Rüya çok acayip bir sır. Müziğin gücüdür belki de. Yüzünü görmediğin, görsen bile asla hatırlayamayacağın bir grup üyesinin sesi 15 yıl sonra kulaklarında çınlıyor.

Son bir ayda sokaklarda çok takıldık, eylemler yaptık; “Gazze’de çocuklar açlıktan ölüyor!” diye bağırdık diyedir belki, duydum bu sesi. Bir haykırış, bir bağırış onca ses içinde, olanca sessizlik içinde jilet gibi kesik izi bırakabiliyor insanın zihninde.

Müziğin, edebiyatın, sinemanın, daha doğrusu sanatın böyle muazzam bir etkisi var insan üzerinde.

Sanat, insanın ruhuna tohumlar serpiyor. Ne zaman, nerede, nasıl yeşerecek, bilemiyoruz. Sadece şöyle bir bakmak bile yetebiliyor bazen şiire sokulmaya.

İçinde bulunduğumuz toplumda siyaset ve ticaret almış yürümüş evet ama kulak asmayın siz sanatı küçümseyen yoz kültürün sözüne.

Hayyam adlı şarkısında dediği gibi Siyabend’in:

“Hiç, hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar. Hiç, hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar. Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler. Onlara aldırma Hayyam. Dostum.”

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM