Connect with us

Yazılar

“Them” Dizisi Üzerine Bazı Düşünceler – Yusuf Ekinci

Yayınlanma:

-

“Zenciler Beyazların dünyasıyla temas haline geçtikleri, bu dünyaya girdikleri zaman dokunaklı bir şey, duyguları harekete geçiren bir aksiyon vuku bulmaktadır. Bu durumda Zenci etkin, aksiyonel bir birey olarak davranmayı bırakmaktadır. Ya da başka bir deyişle, aksiyonunun amacı Beyaz adam görünümü altında ‘Öteki’ olmaktadır artık. Çünkü ona değer biçecek bu ‘öteki’dir bundan böyle.”

Frantz Fanon, “Zenci ve Psikopatoloji”, Siyah Deri Beyaz Maske

“Mısırlı ve Hint, Yunan ve Rum, Cermen ve Moğol’dan sonra, bir bakıma yedinci oğuldur Siyah; bir perdeyle doğmuş ve kendisini yalnızca diğer dünyanın ifşası vasıtasıyla görebildiği, özbilinç edinmesine imkân tanımayan bu Amerikan dünyasında bir ikinci-görü ile mükâfatlandırılmıştır. Bu ikili bilinç; bu kendi benliğine her daim başkalarının gözünden bakma hali; kendi ruhunu, onu eğlenen bir hor görme ve acımayla seyreden dünyanın mezurasıyla ölçme hissi, özgül bir duygudur. Kişi bu ikiliği her zaman hisseder, bir Amerikalı, bir Siyah; iki ruh, iki düşünce, iki uzlaşmaz çaba; parçalara ayrılmasını engelleyen inatçı bir güce sahip, içinde iki idealin savaştığı koyu bir beden. Amerikalı Siyah’ın tarihi, işte bu savaşımın, bu özbilinçli insanlığa ulaşma arzusunun, kişinin ikili benliğini daha iyi, daha gerçek bir benlikte birleştirme çabasının tarihidir.”

W. E. B. Du Bois, “Siyah İnsanların Savaşımları”, Yabancı: Bir İlişki Biçimi Olarak Ötekilik

 

Martinikli siyahi yazar ve entelektüel Frantz Fanon, çok erken yaşta yakalandığı kanser hastalığı sebebiyle Washington’da bir hastanede hayata gözlerini yumdu. Öldüğü günün sabahında, ölüm döşeğinde olmasının ve aldığı ağır ilaçların da etkisiyle eşine, beyaz doktor ve hemşireleri kastederek şöyle dediği aktarılır: “Dün gece beni çamaşır makinesine koydular.”(1) Şüphesiz, hayatı boyunca hem pratikte hem entelektüel düzeyde “yeni bir insan” yaratma ideali uğruna beyaz adamın sömürgeciliğine karşı mücadele eden ve siyahlık deneyiminin psikopatolojik temellerini dert edinen Siyah Deri Beyaz Maske’nin yazarı için trajik bir sondur bu. Bilinçdışında “beyazlaşma korkusu” şeklinde tezahür eden bu söz, bir siyah olarak Fanon’un da psikopatolojiden bağışık olmadığını göstermektedir. Gerçekten de siyahlık deneyimi, Fanon’un da entelektüel çalışmalarında ele aldığı üzere her şeyden önce travmaların, nevrozların ve psiko-politik gerilimlerin bir konusudur.

Geçtiğimiz ay Amazon platformunda yayınlanan Them / Ötekiler (Nisan, 2021) adlı dizi, siyahlık deneyimlerini mezkûr psiko-politik gerilimler üzerinden okumaya uygun, başarılı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Gerçek bir hikayeden esinlenen ve bir antoloji serisi olarak planlanan dizi, 1950’lerde North Carolina’da maruz kaldıkları ırkçılık deneyimlerini geride bırakmak ve yeni bir hayat kurmak hayaliyle Los Angeles’ın steril bir orta sınıf mahallesine taşınan siyahi Emory ailesinin on gününe odaklanıyor.

Dizinin girişinde Emory ailesinin bu göç deneyiminin sosyo-politik bir arka plana dayandığı anlaşılıyor: Amerika’da 20. yüzyılın başından 1970lere kadar süren, ırkçılığın oldukça yüksek olduğu Güney eyaletlerinden, apartheid Jim Crow yasalarını geride bırakma umuduyla Kuzeydoğu ve Batı eyaletlerine yönelik Afro-Amerikan göçü yaşanır ve Emory’lerin göçü de bu büyük göç dalgasının bir parçasıdır.

Aile mahalleye adım atar atmaz korku ve hayret dolu beyaz bakışların ağırlığıyla kendi zenciliğinin yükünü hissetmeye başlar. Fanon da hissetmişti bu yükü: “Aa, zenciye bak!” Annesinin eteğinden çekiştirip Fanon’u işaret eden çocuk söylemişti bunları: “Anne, anne zenciye bak, korkuyorum!”(2) Kadınlar, erkekler, hatta çocuklar mahallelerine siyahi bir ailenin taşınmasının şokunu yaşarlar. Bu beklenmeyen ziyaretçiler, beyaz komşu kadınların bol dedikodulu akşam oturmalarının yegâne konusu olur. (Elbette pek tanıdık yarı mahcup bir ırkçılık da eşlik eder bu sohbetlere: “Kişisel olarak siyahilerle sorunum yok, hizmetçim de bir siyahi”). Eşlerin uyumadan önceki yatak sohbetlerinde endişeyle andıkları bir sorundur bu yeni-gelenler. Mahallenin nur topu gibi müşterek bir derdi vardır artık. Toplantılarda beyaz ve saf mahalle kültürlerini tehdit eden bu siyahi aileyi (“Atalarımızın inşa ettiğini korumaya çalışıyoruz”) mahalleden kovmak için türlü planlar tezgâhlamaya başlarlar. Birçoğunu da yaparlar: Ailenin beyaz renkli köpeği şüpheli bir şekilde ölü bulunur ilk olarak. Evin verandasına bir gece yüzleri siyaha boyanmış onlarca oyuncak bebek asılır. Çimlere büyük siyah yazıyla “zenci cenneti” yazılır. Komşu çocuklar asılı temiz çamaşırlara işer… Tüm bunlara rağmen zar zor ve borçlanarak aldıkları bu yeni evden Emory’lerin gitmeye hiç niyeti yoktur.

Dizinin başkarakterleri olan mühendis ve öğretmen Emory’ler dışında, dizideki tüm siyahiler beyazlara hizmet eden işlerde çalışıyor. Garson, temizlikçi, müzisyen vs. Dolayısıyla ailenin orta sınıftan olması da onlara yönelen ırkçılığı hafifletmiyor, zira siyahilik bir sınıf sorunu olmakla birlikte, hatta ondan da önce bir tanınma sorunudur. İnsan her zaman başkaları tarafından bilinmeye, tanınmaya muhtaçtır ve öteki öznelerle kurduğu ilişkide tanınması ölçüsünde öz-bilinç ve haysiyet kazanır. Zira insanın benlik algısı ve kimliği, başkalarının onun nasıl gördüğü ve tanıdığıyla ilişkili olarak inşa olur. Özneler-arası iletişimle doğrudan ilişkili olarak öz-bilinç ve öz-saygı (kendimize başkasının gözünden bakıp değerlendirdiğimiz için) Hegelci anlamda ancak tanınmakla ve sayılmakla mümkün olabilir.(3) Başkası üzerinden dolayımlanan bakış, öz-saygı ve haysiyet kazanmanın önemli bir koşuludur. Dolayısıyla tanınmama, yanlış-tanınma ya da sayılmama durumu, özneler-arası ilişkilerin yara almasıyla sosyal çatışmaları ve patolojileri meydana getireceği gibi, öznenin öz-bilinç kazanamadığı durumda benliğin de yara almasıyla sonuçlanır. Nihayetinde tanınmada yaşanan yoksunluk benliğin yaralanmasını, psikopatolojik gerilimleri, hatta bunun telafisi uğruna mücadeleyi ve şiddeti beraberinde getirir.

Psikopatoloji ve Şiddet

Zenci ruhu diye adlandırdığımız şey, aslında Beyaz adamın marangoz kalemiyle yontulmuş bir tahta kukladan, bir “pinokyo”dan başka bir şey değildir.

Frantz Fanon, “Giriş”, Siyah Deri Beyaz Maske

Siyahinin saygı görmemesi, dışlanması ve özerk bir birey olarak kabul edilmemesi de özneler-arası tanınma ilişkilerinin sağlıklı kurulamadığı ve benliğin sakatlandığı patolojik bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Dizide beyaz çoğunluğun arasında yaşayan tüm siyahilerin psişik sorunları olduğu görülüyor. Ailenin dört üyesinin de psiko-varoluşsal sorunları var ve şizofreniden muzdarip oldukları için hayali karakterler eşlik ediyor onlara. Örneğin babaya eşlik eden yüzü siyaha boyanmış karakter, ırkçı yasalara da adını vermiş olan Jim Crow adlı ırkçı gösteri kültürünün bir parçası olan “Blackface”i simgeliyor. Dolayısıyla dizideki her siyahinin psişik dünyasında fırtınalar kopuyor ve her biri ruhsal bunalımlarla ve nevrozlarla boğuşuyor. Dizinin temelini oluşturan bu psişik yarılma, tanıtım afişinde de simgeleniyor.

Dizide psiko-gerilim öğeleri öyle baskın ki yer yer izleyici, psişik/nevrotik ve doğaüstü öğelerin dizide neden bu kadar yoğun işlendiğini merak edebilir ve bundan rahatsızlık duyabilir. Fakat diziye Fanon’un projektörünü yansıttığımızda psişik karakterleri yalnızca bir gerilim unsuru olarak değil, psiko-politik bir gerçekliği yansıtan fenomenler olarak anlamamız mümkün olur. Fanon’dan bu yana bildiğimiz gibi siyah derinin ardı her daim psikopatolojiyle maluldür. Ötekinin sistematik inkârı ve ötekini her türlü insani özellikten yoksun bırakmaya yönelik kararlılık nedeniyle sömürgecilik, özü gereği psikiyatri hastaneleri için uygun ortamı zaten yaratıyor.(4) Dizide akıl hastanesi sahnelerinde de hastaların tamamının siyahi olduğu görülüyor… Bu anlamda ruhsal bunalım siyahlık deneyimiyle doğrudan ilişkilidir.

Dizide orta sınıfın hakim olduğu alanlarda; mahallede, okulda, sokakta, iş yerinde marjinal olan hep siyahidir. “Normal”in rengi beyazdır. Aile üyelerinin her biri siyahi olmasından ötürü dışlanma ve aşağılanma yaşıyor. Baba iş yerinde, çocuklar okulda ve anne mahallede… Daha önce oturdukları evde beyaz komşularının şiddetiyle karşılaşan Emory ailesi,  bebeklerini kaybetmişler. Bu olay ve aslında yaşadıkları ırkçı deneyimler her birine bir travma olarak yansımış ve onların benliğine bir kabus gibi çökmüş. Patron aşağılar, okulda akranlar ve öğretmen aşağılar, komşular aşağılar, polis aşağılar ve sokakta herhangi bir beyaz aşağılar… Yaşanan tüm bu travma ve dışlanma deneyimlerinin sonunda, siyah adamın benliği bölünmeyecekti de ne olacaktı?

Nihayetinde tüm bu dışlanma, aşağılanma ve tanınmama deneyimleri siyahinin ruhsal gerilimleriyle birleşip onu şiddete yönlendiren bir işlev görür. Aşağılanma ve tanınmama deneyimini yoğun şekilde yaşadığı bir anda (yumruğunu ve dişini sıkma aşaması çoktan geçmiştir), Baba Emory’e eşlik eden kara maskeli hayali karakter şunu sorar: “Siyahın cenneti beyazın nesidir?” Cevap: “Cehennemidir!” Siyahi ancak hayatı beyaza cehennem ettiğinde cenneti yaşar. Fanonist şiddetin yükseldiği andır bu. Dizide polise ve beyaz komşulara yönelen şiddet de bu bağlamda açığa çıkar.

Beyaz bir göz, siyahinin bu şiddet yönelimini onun karanlık doğasıyla ilişkilendirir: Siyah adam şiddete ve suça meyyaldir çünkü bu onun tabiatının ya da kültürünün bir parçasıdır. Fakat hakikatte siyahinin suç ve şiddetini var eden maruz kaldığı toplumsal koşullardır: Aşağılanma, dışlanma, çocuk muamelesi görme, tanınmama… Fanon, suçu Cezayirli’nin doğasıyla ilişkilendiren beyaz Fransız’a bir yanıt olarak söylemişti şu sözü: Cezayirli’nin suç eğilimi sömürge sisteminin dolaysız ürünüdür.(5) Tanınma politikası teorisyenlerinden Axel Honneth de benzer bir bağlamı vurgular: Mezkûr suç ya da şiddet, tanınmama ve “bir sayılmama duygusundan kaynaklanır.”(6) Suçun ve şiddetin insan doğasının ya da kültürünün bir parçası değil toplumsal koşulların dolaysız bir sonucu olduğunu vurgulamanın bir “sosyolojizm” olmadığını ya da “mazeret kültürü”(7) üretmek anlamına gelmediğini de belirtelim.

Dizinin başlı başına bir film olabilecek dokuzuncu bölümü, sonraki bölümde ana hikâyeye bağlansa da, genel seyirden kopup bambaşka bir hikâyeye odaklanıyor. İncil’den “Ne iyi, ne güzeldir birlik içinde kardeşçe yaşamak” sözleriyle açılan bölümde, dizi boyunca siyahilere musallat olan şeytanın aslında Tanrı tarafından cezalandırılan bir eski papaz olduğunu anlıyoruz. Diğer bölümlerin aksine siyah beyaz çekilmiş bu etkileyici bölüm, siyahilere karşı hissiyatına yenik düşüp Tanrı kelamını saptıran beyaz papazın ve köylülerin hikâyesini anlatıyor.

Diziyle ilgili yorumlara bakıldığında, dizinin daha ziyade korku ve gerilim ekseninde izlendiği anlaşılıyor. Elbette öyle de okunabilir, zira gerçekten de dizide gerilim ve korku unsurları ön planda ve bu unsurlar başarılı bir şekilde işlenmiş. Kolay kolay filmlerden korkmayan Stephen King bile bu diziyi korkutucu bulmuş ve Twitter’dan takipçilerine önermişti. Fakat dizi, korku ve gerilimden öte psiko-politik açıdan ve ırkçılık, dışlanma ve tanınma sorunları bağlamında mümbit bir yorum imkânı ve davetkâr bir malzeme sunuyor. Her ne kadar siyahlık deneyimi üzerine odaklansak da, dizi egemen/ezilen diyalektiğinin olduğu tüm toplumsal ilişki biçimlerine uyarlanabilecek bir yorumlama imkanı da sunuyor. Henüz İMDB’den hak ettiği puanı alamadıysa da (7.2) Them, çokça işlenen Amerika’da ırkçılık meselesini tekrara ve klişelere düşmeden başarılı bir şekilde sunmasının yanı sıra; göndermeli müzik seçimleri, oyunculukları, sinematografisi, mekân kullanımı ve kostümleriyle samimi bir takdiri hak ediyor.

 

(1) Barış Ünlü, “Frantz Fanon: İmkânsız Bir Hayat ile Devrimci Bir Hayat Arasında”, Fanon’un Hayaletleri: Fanon’la Konuşmayı Sürdürmek (Ed. Fırat Mollaer), İthaki, 2018, s.74.

(2) Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, çev. Cahit Koytak, Versus Kitap, 2014, s.122.

(3) Axel Honneth, Tanınma Uğruna Mücadele, çev. Özgür Aktok, İthaki, 2016.

(4) Frantz Fanon, “Sömürge Savaşı ve Zihinsel Bozukluklar”, Yeryüzünün Lanetlileri, çev. Şen Süer, Versus Kitap, 2014, s. 244.

(5) Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, s.301.

(6) Axel Honneth, Tanınma Uğruna Mücadele, s. 102.

(7) Bernard Lahire, Sosyoloji ve Sözde “Mazeret Kültürü”, çev. Ertan Kuşçu ve Mustafa Gültekin, Açılım Kitap, 2020. Lahire kitabında, son yıllarda sosyoloji disiplinini suçu, suçluyu, terörizmi, cinayeti, başarısızlıkları ve kabalıkları haklı göstermekle ya da mazur görmekle suçlayan görüşlere karşı bir sosyoloji müdafaası ortaya koyuyor. Söz konusu sorunları “özgür irade”yle ve “bireysel sorumluluk”la açıklayan görüşlere karşı Lahire, “özgür irade” ve “özgürlüğün” bir kurgu ve yanılsama olduğunu ve insanın seçimlerinin ve kararlarının pek çok yapısal kısıtlamanın kesişiminde bulunan gerçeklikler olduğunu hatırlatıyor.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ulu Çınarın Gölgesinde Palantir’e Yeniden Bakmak

Yayınlanma:

-

Dilaver Demirağ’ın Teknik mi Teknoloji mi ya da İktidar Neyimiz Olur? başlıklı yazısını okurken kendi yazımın yeniden tartışmaya açılmasından memnuniyet duydum çünkü bazı yazılar yalnızca cevap verilmek için değil, yeniden düşünmek için yazılır.

Demirağ’ın yazısı benim açımdan tam da böyle bir metin.

Üslûbumuz, kavramlara yüklediğimiz anlamlar ve İslamcılık tecrübemize bakışımız farklı olabilir hatta bazı temel meselelerde aynı yerde durmadığımız da açık. Fakat onun teknoloji, iktidar, medeniyet ve İslam arasındaki ilişkiye yönelttiği soruların ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle şu sorusu/itirazı çok önemlidir:

“Teknoloji nötr müdür?”

Bence bu soruya verilecek cevap, tartışmanın tamamının yönünü belirleyecektir.

Benim iddiam hiçbir zaman teknolojinin nötr olduğu olmadı.

Tam tersine, “Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazımın temel meselesi zaten teknolojinin arkasındaki iktidar aklını görünür kılmaktı.

Dolayısıyla burada önce bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.

Ben “Batı teknolojisini alalım, kendi değerlerimizi koruyalım.” demiyorum.

Daha da önemlisi, “Batının ürettiği teknolojiyi ele geçirirsek Batıyı yeneriz!” gibi safdil bir düşünceyi savunmuyorum.

Benim söylediğim bundan farklı.

Ben, teknoloji üretmeyen bir toplumun teknoloji üreten toplumların iktidarına mahkûm olacağını söylüyorum.

Bu ikisi arasında ciddi bir fark var.

1. Demirağ’ın haklı olduğu yer: Teknoloji masum bir araç değildir

Demirağ’ın Mehmet Âkif üzerinden kurduğu eleştiri üzerinde özellikle durmak gerekiyor.

Âkif’in “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım.” şeklinde özetlenen yaklaşımı gerçekten de İslam dünyasının modernleşme macerasının en önemli tartışmalarından biridir.

Tarih bize şunu gösterdi:

Bir medeniyetin teknolojisini yalnızca vitrinden satın alamazsınız.

Teknolojinin arkasında bir bilgi sistemi vardır.

Bilgi sisteminin arkasında bir üretim biçimi vardır.

Üretim biçiminin arkasında bir ekonomi vardır.

Ekonominin arkasında bir hukuk ve siyaset düzeni vardır.

Bunların arkasında ise insan, toplum, mülkiyet, iktidar ve özgürlük tasavvuru bulunur.

Dolayısıyla Demirağ’ın “Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı.” şeklindeki itirazı, tartışılması gereken ciddi bir noktaya işaret ediyor.

Teknolojiyi yalnızca cihazdan ibaret görürsek, onun arkasındaki zihniyeti kaçırırız!

Burada kendisine katılıyorum.

Meseleyi biraz daha ileri götürelim:

Teknoloji yalnızca zihniyetin ürünü değildir; aynı zamanda zihniyeti yeniden üreten bir sistemdir!

Telefon yalnızca elimizde duran bir cihaz değildir.

Algoritma yalnızca çalışan bir kod değildir.

Platform yalnızca dijital bir mekân değildir.

Bunların tamamı davranışlarımızı biçimlendirebilir, tercihlerimizi yönlendirebilir, dikkatimizin sınırlarını belirleyebilir!

2. Burada başka bir soru ortaya çıkıyor

Teknolojinin nötr olmadığını kabul ettik.

Peki bundan hangi sonuç çıkar?

Demirağ’ın vardığı sonuç ile benim vardığım sonuç burada ayrılıyor.

Eğer teknoloji bir zihniyet örgütlenmesiyse bundan “Teknoloji üretmeyelim!” sonucu çıkmaz.

Tam tersine;

Teknolojinin hangi zihniyet tarafından üretileceği sorusu daha da önemli hâle gelir.

Çünkü teknoloji üretmeyenler, teknolojiden kurtulmazlar.

Sadece başkasının teknolojisinin nesnesi hâline gelirler.

Bugün yapay zekâ sistemlerinin karar mekanizmalarında kullanılan verileri kim topluyor?

Uydu sistemlerini kim kontrol ediyor?

Bulut altyapılarını kim işletiyor?

Savunma teknolojilerini kim geliştiriyor?

Finansal akışları kim izliyor?

Dijital kimlikleri kim tasarlıyor?

Sosyal davranışları kim analiz ediyor?

Algoritmaların neyi görünür, neyi görünmez kılacağına kim karar veriyor?

Bunlar yalnızca teknik sorular değildir.

Bunlar doğrudan iktidar sorularıdır!

Benim Palantir’e bakmamın sebebi de budur.

“Palantir” benim için yalnızca bir teknoloji şirketi değildir.

Bir çağın iktidar anlayışının sembollerinden biridir!

3. Mesele “İslamî algoritma” yapmak değil

Demirağ’ın yazımda geçen bazı ifadelerden hareketle vardığı sonuç şu:

Sanki ben “İslamî algoritma yapalım, üzerine Kur’an ayetleri yazılmış drone üretelim ve Batı’yı kendi silahlarıyla yenelim!” diyorum.

Hayır!

Eğer yazımdan böyle bir sonuç çıkmışsa kendimi yeterince açık ifade edememişim demektir.

Benim kastettiğim bu değil.

Elbette Kur’an’dan ayet yazmakla bir teknolojiyi İslamî hâle getiremezsiniz.

Bir “drone”un üzerine besmele yazmak onu adil yapmaz!

Bir yapay zekâ sisteminin giriş ekranına ayet koymak onu ahlâklı hâle getirmez!

Bir füzenin üzerine “Allah” yazmak onu meşru kılmaz!

İslam, teknolojiye etiket yapıştırmak değildir!

İslam, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kendisini sorgulamaktır!

Asıl soru;

Bu teknoloji insanı neye dönüştürüyor?

İnsanı özgürleştiriyor mu?

Yoksa onu ölçülebilir, tahmin edilebilir, yönetilebilir, hesaplanabilir hatta manipüle edilebilir bir nesneye mi çeviriyor?

İnsanın mahremiyetini koruyor mu?

Yoksa insanı sürekli gözetlenen bir varlık hâline mi getiriyor?

İnsanın iradesini güçlendiriyor mu?

Yoksa iradesini algoritmalara mı teslim ediyor?

İnsana hizmet mi ediyor?

Yoksa insanı sistemin hizmetkârına mı dönüştürüyor?

Benim “Palantir” meselesinde dikkat çektiğim tam olarak budur.

4. Nükleer silah ile algoritma arasında fark var mı?

Demirağ çok önemli bir soru soruyor:

“Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı?”

Elbette var!

Fakat bu fark, ikisinin de iktidarla ilişkisini ortadan kaldırmıyor.

Nükleer silahın fiziksel yıkım kapasitesi vardır.

Algoritmanın ise davranışsal, ekonomik, siyasal ve epistemik bir iktidar kapasitesi olabilir.

Birincisi, bedenleri yok edebilir.

İkincisi, insanların kararlarını, davranışlarını ve dünyayı algılama biçimlerini şekillendirebilir.

Biri patlar.

Diğeri, çoğu zaman sessizce çalışır.

Biri, şehrinizi yok edebilir.

Diğeri sizin hangi haberi göreceğinizi, hangi ürünü satın alacağınızı, hangi düşünceyle karşılaşacağınızı hatta hangi insanı “tehdit” olarak algılayacağınızı belirleyebilir.

Bu nedenle benim açımdan asıl tehlike, algoritmanın “iyi” ya da “kötü” olması değildir.

Asıl tehlike, algoritmik iktidarın hesap vermeyen bir egemenlik biçimine dönüşmesidir!

Palantir, burada son derece önemli bir örnektir.

Çünkü veri yalnızca bilgi değildir.

Veri, doğru ellerde güçtür.

Daha doğrusu:

Veriyi işleme kapasitesi, veriyi toplama kapasitesi ve veriden karar üretme kapasitesi bir iktidar kapasitesidir!

İşte bu yüzden “Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!” derken bir medeniyet üstünlüğü sloganı atmıyorum.

Bir iktidar ilişkisine dikkat çekiyorum!

5. “Güç kıskançlığı” mı?

Demirağ yazımda “güç kıskançlığı” gördüğünü söylüyor.

Bu eleştiriyi de ciddiye alıyorum çünkü İslamcı düşüncenin tarihinde gerçekten böyle bir hastalık vardır.

Batı güçlendiğinde onun gücünü kıskanmak…

Sonra aynı güce ulaşmayı kurtuluş zannetmek…

Tankımız, uçağımız, bombamız, fabrikamız, ordumuz olunca medeniyetimizin yeniden kurulacağını düşünmek…

Bu yaklaşımın ciddî biçimde eleştirilmesi gerekir.

Ben de buna itiraz ederim.

Değil mi ki güç ile adalet aynı şey değildir!

Bir toplumun güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez!

Bir devletin teknolojik üstünlüğü, onun ahlâkî üstünlüğünü göstermez!

Bir ordunun güçlü olması, o ordunun adaletle hareket ettiğini kanıtlamaz!

Bu konuda Demirağ’ın kaygısını paylaşıyorum ancak burada kendisine şu soruyu sormak isterim:

“Gücü reddetmek” ile “gücün putlaştırılmasını reddetmek” aynı şey midir?

Bence değildir.

İslam’ın problemi güç sahibi olmak değil, gücü ilahlaştırmaktır!

Sorun; iktidarın varlığı değil, iktidarın kendisini sorgulanamaz hâle getirmesidir!

Sorun, teknoloji değildir.

Sorun, teknolojinin insan üzerindeki egemenliğidir!

Sorun, devlet değildir.

Sorun, devletin insanın üzerine çıkmasıdır!

Sorun, bilgi değildir.

Sorun, bilginin tahakküm aracına dönüşmesidir!

6. Tevhid, tam da burada devreye giriyor

Belki de tartışmamızın en önemli kesişme noktası burasıdır.

Demirağ, “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” diyor.

Bu, çok yerinde bir itirazdır.

Kur’an’ın amacı Batı’nın yerine yeni bir imparatorluk koymak değildir.

İslam’ın hedefi “Amerikan yüzyılı”nın yerine “İslam yüzyılı” koymak değildir.

Bir hegemonya biçimini yıkıp başka bir hegemonya biçimi kurmak, insanlığı kurtarmak değildir.

Eğer benim yazımın herhangi bir yerinden böyle bir sonuç çıkıyorsa, o sonucu reddederim.

Tevhid, yalnızca “Allah birdir!” demek değildir.

Tevhid bunun yanında insanın Allah dışındaki bütün mutlaklaştırılmış otoritelerden özgürleşmesidir!

Devletin mutlaklaştırılmasından…

Paranın mutlaklaştırılmasından…

Milletin mutlaklaştırılmasından…

Mezhebin mutlaklaştırılmasından…

Teknolojinin mutlaklaştırılmasından…

Liderin mutlaklaştırılmasından…

İdeolojinin mutlaklaştırılmasından…

Nihayet insanın kendi ürettiği sistem karşısında kul hâline gelmesinden…

Tevhidin anlam dünyası burada çok daha derindir.

Dolayısıyla benim için teknoloji üretmek, Batı olmak değildir.

Teknolojiye sahip olmak da onu ilahlaştırmak değildir.

Asıl mesele, insanın ürettiği araçların insan üzerinde Rabblik kurmasına izin vermemektir!

7. Bununla birlikte bir şeyi de unutmamak gerekiyor

Burada Demirağ’ın “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” sözünü çok kıymetli buluyorum.

Bu cümle bizi aslında daha önemli bir soruya götürüyor:

Peki, İslam dünyası ne yapacak?

Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını analiz ediyor.

Devletler yapay zekâ destekli gözetim sistemleri kuruyor.

Savaşlar giderek daha fazla otonom sistemlerle yürütülüyor.

İnsanların dijital izleri ekonomik ve siyasî değere dönüştürülüyor.

Yapay zekâ, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp karar verme süreçlerinin parçası hâline geliyor.

Bütün bunların karşısında Müslümanların söyleyeceği söz nedir?

“Bunların hiçbirini yapmayalım” demek yeterli mi?

Bence değil!

Çünkü yapmadığınız teknoloji ortadan kalkmıyor.

Sadece başka birilerinin elinde büyüyor ve o teknoloji, sizin hayatınıza dışarıdan geliyor.

İşte burada “özne olmak” meselesi önem kazanıyor.

Benim “Üretenler olacağız ya da tüketilenler!” derken kastettiğim budur.

Bir medeniyetin kendi teknolojisini üretmesi, dünyaya hükmetmesi gerektiği anlamına gelmez.

Kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesi anlamına gelir!

8. “Batı’nın silahlarıyla Batı’yı yenmek” değil

Demirağ’ın eleştirisinde benim açımdan en önemli uyarılardan biri de “düşmanın silahlarıyla silahlanmak” meselesidir.

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

İslam dünyasının modernleşme tarihinde gerçekten de şöyle bir psikoloji ortaya çıktı:

“Batı bizi geçti.”

“Öyleyse Batı gibi olmalıyız.”

“Batı güçlü.”

“Öyleyse biz de onun kadar güçlü olmalıyız.”

Ve sonunda:

“Batı gibi güçlü olursak Batı’yı yeneriz.”

Bu düşünce döngüsü gerçekten kırılmalıdır.

Batı’nın üstünlüğünü yalnızca teknolojiyle açıklamak da Batı’yı yalnızca teknolojiyle yenebileceğimizi düşünmek de aynı hatanın iki farklı yüzüdür.

Benim itirazım tam da buradadır.

Batı’nın teknolojisini kopyalamak medeniyet kurmak değildir.

Çin’in teknoloji üretmesi Çin’i, Batı’dan bağımsız bir medeniyet kılmıyorsa Müslümanların yapay zekâ üretmesi de kendiliğinden İslamî bir medeniyet meydana getirmez.

Burada Demirağ ile aynı yerdeyiz.

Ama ayrıldığımız yer şurası:

Ben bundan “teknoloji üretmeme” sonucu çıkarmıyorum.

Tam tersine, teknolojinin ne olduğuna dair daha derin bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

9. Belki de “İslamî teknoloji” değil de “İslamî teknoloji ahlâkı” demeliyiz

Burada kavramı değiştirmek, tartışmayı berraklaştırabilir.

“İslamî yapay zekâ” ifadesi gerçekten de yanlış anlaşılmaya çok müsaittir.

Sanki yapay zekânın içine ayetler yerleştirilecekmiş gibi bir izlenim doğuruyor.

Ben bunun yerine başka bir kavramı tercih ederim:

İslamî teknoloji ahlâkı.

Bu ahlâkın temel soruları şunlar olabilir:

İnsan nedir?

Bilgi nedir?

Kişisel bilgi nedir?

Mahremiyet nedir?

Adalet nedir?

Mülkiyet nedir?

Özgür irade nedir?

Sorumluluk kime aittir?

Bir algoritmanın verdiği karardan kim sorumludur?

Bir insanın hayatına dair bütün verileri toplama hakkını kim size verdi?

İnsanları puanlama hakkınız var mı?

Bir insanı yalnızca davranışsal verilerine indirgemek caiz midir?

Bir makine karar verdiğinde sorumluluk ortadan kalkar mı?

İnsanın onurunu korumayan bir teknoloji ne kadar “başarılı” sayılabilir?

İşte benim görmek istediğim tartışma budur!

Bu tartışma yapılmadan teknoloji üretmek gerçekten de Demirağ’ın haklı olarak eleştirdiği “İlerleyelim beyler!” romantizmine dönüşebilir.

Ama bu tartışmayı yapıp teknoloji üretmek başka bir şeydir.

10. “Ulu Çınar” ile “Palantir” aslında birbirinden o kadar uzak olmayabilir

Demirağ’ın “Ulu Çınar” metaforunu özellikle önemsiyorum çünkü ulu çınar, bana göre geçmişin bütün tecrübesini, hafızasını ve ontolojik sorularını temsil ediyor.

“Palantir” ise geleceğin iktidar biçimlerinden birini.

Biri bize:

“Biz neyiz?”

diye soruyor;

diğeri,

“Bizi kim yönetecek?”

Diye!

Belki de yapılması gereken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak.

İnsanın ne olduğunu düşünmeden teknoloji hakkında konuşursak teknoloji bizi tanımlar.

İktidarın ne olduğunu düşünmeden teknoloji üretirsek teknoloji, iktidarın aracına dönüşür!

Tevhidi düşünmeden medeniyet kurmaya kalkarsak medeniyetimizi putlaştırabiliriz.

Teknolojiden kaçarsak da başkalarının kurduğu teknolojik iktidarın nesnesi hâline geliriz.

Dolayısıyla benim meselem “Batı gibi olalım!” değil.

Tam tersine;

Batı’nın ürettiği teknolojik düzenin insan tasavvurunu sorgulayalım!

Tabii bunu yaparken tarihin dışına çıkmayalım.

11. Son sözümüz gerçekten ne olacak?

İlk yazımın sonunda “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!” demiştim.

Demirağ haklı olarak soruyor:

“Son söz ne olacak?”

Ben de bugün bu soruya biraz daha açık cevap verebilirim.

Son sözümüz “İslamî drone” olmayacak.

Son sözümüz “Müslümanlar da Batı kadar güçlü olsun!” olmayacak.

Son sözümüz “Batı’nın yerine biz geçelim!” hiç olmayacak.

Son sözümüz şu olacak:

İnsanı yeniden özne yapmak!

Fakat bunu söylemek yetmez.

İnsanı özne yapacak kurumlar kurmak gerekir.

İnsanı veri olmaktan çıkaracak hukuk geliştirmek gerekir.

İnsanın mahremiyetini koruyacak teknolojiler üretmek gerekir.

Savaş teknolojilerini insan hayatını değersizleştirmeyecek biçimde sorgulamak gerekir.

Yapay zekânın karar verme gücünü sınırlayacak ahlâkî ve hukukî ilkeler geliştirmek gerekir.

Bütün bunları yaparken de insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını; Allah’ın emaneti, onur sahibi ve sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu unutmamak gerekir!

İşte o zaman teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olabilir.

12. İktidar neyimiz olur?

Yazının asıl başlığındaki soruya tam da burada cevap vermek gerekiyor:

İktidar neyimiz olur?

Benim cevabım şudur:

İktidar bizim için hiçbir zaman amaç olamaz ancak iktidarın varlığını görmezden gelmek de mümkün değildir.

İktidarı reddettiğinizde iktidar ortadan kalkmaz sadece başkasının elinde kalır.

Bu nedenle mesele iktidarı ele geçirmekten önce iktidarın insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır!

Devleti kutsamadan devlet kurabilmek…

Teknolojiyi kutsamadan teknoloji üretebilmek…

Bilimi kutsamadan bilime sahip çıkabilmek…

Ekonomiyi kutsamadan ekonomik güç oluşturabilmek…

Ve en önemlisi:

Güç sahibi olduğunda kendisini Allah’ın yerine koymamak!

Belki de tevhidin siyasî ve medenî anlamı tam burada başlıyor.

13. Son olarak

Dilaver Demirağ’ın yazısına bir polemik metni olarak değil, aynı yaranın başka bir tarafından tutulması olarak bakıyorum.

O, “Güç bizi dönüştürmesin!” diye uyarıyor.

Ben ise “Güç başkasının elinde olduğu için bizim kaderimizi belirlemesin!” diyorum.

O, “Teknolojinin arkasındaki zihniyeti görün!” diyor.

Ben, “Evet, fakat o zihniyete mahkûm olmamak için kendi zihnimizi ve kendi teknolojik kapasitemizi de inşa edelim!” diyorum.

O, “Batı’nın yerine geçmek İslam’ın amacı değildir!” diyor.

Ben de “Kesinlikle değildir!” diyorum.

Fakat buradan şu sonucu çıkarıyorum:

Bizim hedefimiz Batı’nın yerine geçmek değil; insanı Batı’nın da Doğu’nun da devletin de piyasanın da algoritmanın da tahakkümünden kurtaracak bir hayat tasavvuru ortaya koymaktır!

Kim bilir, gerçek ayrılığımız burada değil sadece yöntemdedir!

İkimizin de itiraz ettiği şey aynı olabilir:

İnsanın araç hâline getirilmesi…

İnsanın veriye indirgenmesi…

İktidarın kutsallaştırılması…

Teknolojinin insanın efendisi hâline gelmesi…

Ve Müslümanın kendi hakikatini unutması…

İşte bu nedenle Demirağ’ın sorusunu önemsiyorum:

“Kur’an’ın muradı insanların bir güç odağı olması mıdır?”

Benim cevabım bu konuda nettir:

Hayır!

Kur’an’ın muradı insanı bir güç odağı yapmak değil, insanı gücün karşısında sorumlu bir özne yapmaktır.

Bunun için önce insanın güç karşısında ezilmemesi gerekir.

Bugün Palantir‘i konuşmamızın sebebi de tam olarak budur.

Palantir yalnızca bir şirket değildir.

O, bize geleceğin dünyasında şu soruyu sorduran bir işarettir:

İnsan; teknolojiyi mi yönetecek, teknoloji insanı mı?

Benim derdim teknolojiye tapınmak değil.

Derdim teknoloji çağında insanı kaybetmemektir!

İşte bu noktada Demirağ ile aynı cümlede buluşabiliriz:

Mesele, Batı’nın yerine geçmek değil!

Mesele, insanın hiçbir gücün yerine geçirilmesine izin vermemektir çünkü tevhid, bize önce bunu öğretir:

İnsan, kuldur!

Hiçbir insan, hiçbir devlet, hiçbir piyasa, hiçbir teknoloji ve hiçbir algoritma insanın Rabb’i değildir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x