Connect with us

Yazılar

“Them” Dizisi Üzerine Bazı Düşünceler – Yusuf Ekinci

Yayınlanma:

-

“Zenciler Beyazların dünyasıyla temas haline geçtikleri, bu dünyaya girdikleri zaman dokunaklı bir şey, duyguları harekete geçiren bir aksiyon vuku bulmaktadır. Bu durumda Zenci etkin, aksiyonel bir birey olarak davranmayı bırakmaktadır. Ya da başka bir deyişle, aksiyonunun amacı Beyaz adam görünümü altında ‘Öteki’ olmaktadır artık. Çünkü ona değer biçecek bu ‘öteki’dir bundan böyle.”

Frantz Fanon, “Zenci ve Psikopatoloji”, Siyah Deri Beyaz Maske

“Mısırlı ve Hint, Yunan ve Rum, Cermen ve Moğol’dan sonra, bir bakıma yedinci oğuldur Siyah; bir perdeyle doğmuş ve kendisini yalnızca diğer dünyanın ifşası vasıtasıyla görebildiği, özbilinç edinmesine imkân tanımayan bu Amerikan dünyasında bir ikinci-görü ile mükâfatlandırılmıştır. Bu ikili bilinç; bu kendi benliğine her daim başkalarının gözünden bakma hali; kendi ruhunu, onu eğlenen bir hor görme ve acımayla seyreden dünyanın mezurasıyla ölçme hissi, özgül bir duygudur. Kişi bu ikiliği her zaman hisseder, bir Amerikalı, bir Siyah; iki ruh, iki düşünce, iki uzlaşmaz çaba; parçalara ayrılmasını engelleyen inatçı bir güce sahip, içinde iki idealin savaştığı koyu bir beden. Amerikalı Siyah’ın tarihi, işte bu savaşımın, bu özbilinçli insanlığa ulaşma arzusunun, kişinin ikili benliğini daha iyi, daha gerçek bir benlikte birleştirme çabasının tarihidir.”

W. E. B. Du Bois, “Siyah İnsanların Savaşımları”, Yabancı: Bir İlişki Biçimi Olarak Ötekilik

 

Martinikli siyahi yazar ve entelektüel Frantz Fanon, çok erken yaşta yakalandığı kanser hastalığı sebebiyle Washington’da bir hastanede hayata gözlerini yumdu. Öldüğü günün sabahında, ölüm döşeğinde olmasının ve aldığı ağır ilaçların da etkisiyle eşine, beyaz doktor ve hemşireleri kastederek şöyle dediği aktarılır: “Dün gece beni çamaşır makinesine koydular.”(1) Şüphesiz, hayatı boyunca hem pratikte hem entelektüel düzeyde “yeni bir insan” yaratma ideali uğruna beyaz adamın sömürgeciliğine karşı mücadele eden ve siyahlık deneyiminin psikopatolojik temellerini dert edinen Siyah Deri Beyaz Maske’nin yazarı için trajik bir sondur bu. Bilinçdışında “beyazlaşma korkusu” şeklinde tezahür eden bu söz, bir siyah olarak Fanon’un da psikopatolojiden bağışık olmadığını göstermektedir. Gerçekten de siyahlık deneyimi, Fanon’un da entelektüel çalışmalarında ele aldığı üzere her şeyden önce travmaların, nevrozların ve psiko-politik gerilimlerin bir konusudur.

Geçtiğimiz ay Amazon platformunda yayınlanan Them / Ötekiler (Nisan, 2021) adlı dizi, siyahlık deneyimlerini mezkûr psiko-politik gerilimler üzerinden okumaya uygun, başarılı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Gerçek bir hikayeden esinlenen ve bir antoloji serisi olarak planlanan dizi, 1950’lerde North Carolina’da maruz kaldıkları ırkçılık deneyimlerini geride bırakmak ve yeni bir hayat kurmak hayaliyle Los Angeles’ın steril bir orta sınıf mahallesine taşınan siyahi Emory ailesinin on gününe odaklanıyor.

Dizinin girişinde Emory ailesinin bu göç deneyiminin sosyo-politik bir arka plana dayandığı anlaşılıyor: Amerika’da 20. yüzyılın başından 1970lere kadar süren, ırkçılığın oldukça yüksek olduğu Güney eyaletlerinden, apartheid Jim Crow yasalarını geride bırakma umuduyla Kuzeydoğu ve Batı eyaletlerine yönelik Afro-Amerikan göçü yaşanır ve Emory’lerin göçü de bu büyük göç dalgasının bir parçasıdır.

Aile mahalleye adım atar atmaz korku ve hayret dolu beyaz bakışların ağırlığıyla kendi zenciliğinin yükünü hissetmeye başlar. Fanon da hissetmişti bu yükü: “Aa, zenciye bak!” Annesinin eteğinden çekiştirip Fanon’u işaret eden çocuk söylemişti bunları: “Anne, anne zenciye bak, korkuyorum!”(2) Kadınlar, erkekler, hatta çocuklar mahallelerine siyahi bir ailenin taşınmasının şokunu yaşarlar. Bu beklenmeyen ziyaretçiler, beyaz komşu kadınların bol dedikodulu akşam oturmalarının yegâne konusu olur. (Elbette pek tanıdık yarı mahcup bir ırkçılık da eşlik eder bu sohbetlere: “Kişisel olarak siyahilerle sorunum yok, hizmetçim de bir siyahi”). Eşlerin uyumadan önceki yatak sohbetlerinde endişeyle andıkları bir sorundur bu yeni-gelenler. Mahallenin nur topu gibi müşterek bir derdi vardır artık. Toplantılarda beyaz ve saf mahalle kültürlerini tehdit eden bu siyahi aileyi (“Atalarımızın inşa ettiğini korumaya çalışıyoruz”) mahalleden kovmak için türlü planlar tezgâhlamaya başlarlar. Birçoğunu da yaparlar: Ailenin beyaz renkli köpeği şüpheli bir şekilde ölü bulunur ilk olarak. Evin verandasına bir gece yüzleri siyaha boyanmış onlarca oyuncak bebek asılır. Çimlere büyük siyah yazıyla “zenci cenneti” yazılır. Komşu çocuklar asılı temiz çamaşırlara işer… Tüm bunlara rağmen zar zor ve borçlanarak aldıkları bu yeni evden Emory’lerin gitmeye hiç niyeti yoktur.

Dizinin başkarakterleri olan mühendis ve öğretmen Emory’ler dışında, dizideki tüm siyahiler beyazlara hizmet eden işlerde çalışıyor. Garson, temizlikçi, müzisyen vs. Dolayısıyla ailenin orta sınıftan olması da onlara yönelen ırkçılığı hafifletmiyor, zira siyahilik bir sınıf sorunu olmakla birlikte, hatta ondan da önce bir tanınma sorunudur. İnsan her zaman başkaları tarafından bilinmeye, tanınmaya muhtaçtır ve öteki öznelerle kurduğu ilişkide tanınması ölçüsünde öz-bilinç ve haysiyet kazanır. Zira insanın benlik algısı ve kimliği, başkalarının onun nasıl gördüğü ve tanıdığıyla ilişkili olarak inşa olur. Özneler-arası iletişimle doğrudan ilişkili olarak öz-bilinç ve öz-saygı (kendimize başkasının gözünden bakıp değerlendirdiğimiz için) Hegelci anlamda ancak tanınmakla ve sayılmakla mümkün olabilir.(3) Başkası üzerinden dolayımlanan bakış, öz-saygı ve haysiyet kazanmanın önemli bir koşuludur. Dolayısıyla tanınmama, yanlış-tanınma ya da sayılmama durumu, özneler-arası ilişkilerin yara almasıyla sosyal çatışmaları ve patolojileri meydana getireceği gibi, öznenin öz-bilinç kazanamadığı durumda benliğin de yara almasıyla sonuçlanır. Nihayetinde tanınmada yaşanan yoksunluk benliğin yaralanmasını, psikopatolojik gerilimleri, hatta bunun telafisi uğruna mücadeleyi ve şiddeti beraberinde getirir.

Psikopatoloji ve Şiddet

Zenci ruhu diye adlandırdığımız şey, aslında Beyaz adamın marangoz kalemiyle yontulmuş bir tahta kukladan, bir “pinokyo”dan başka bir şey değildir.

Frantz Fanon, “Giriş”, Siyah Deri Beyaz Maske

Siyahinin saygı görmemesi, dışlanması ve özerk bir birey olarak kabul edilmemesi de özneler-arası tanınma ilişkilerinin sağlıklı kurulamadığı ve benliğin sakatlandığı patolojik bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Dizide beyaz çoğunluğun arasında yaşayan tüm siyahilerin psişik sorunları olduğu görülüyor. Ailenin dört üyesinin de psiko-varoluşsal sorunları var ve şizofreniden muzdarip oldukları için hayali karakterler eşlik ediyor onlara. Örneğin babaya eşlik eden yüzü siyaha boyanmış karakter, ırkçı yasalara da adını vermiş olan Jim Crow adlı ırkçı gösteri kültürünün bir parçası olan “Blackface”i simgeliyor. Dolayısıyla dizideki her siyahinin psişik dünyasında fırtınalar kopuyor ve her biri ruhsal bunalımlarla ve nevrozlarla boğuşuyor. Dizinin temelini oluşturan bu psişik yarılma, tanıtım afişinde de simgeleniyor.

Dizide psiko-gerilim öğeleri öyle baskın ki yer yer izleyici, psişik/nevrotik ve doğaüstü öğelerin dizide neden bu kadar yoğun işlendiğini merak edebilir ve bundan rahatsızlık duyabilir. Fakat diziye Fanon’un projektörünü yansıttığımızda psişik karakterleri yalnızca bir gerilim unsuru olarak değil, psiko-politik bir gerçekliği yansıtan fenomenler olarak anlamamız mümkün olur. Fanon’dan bu yana bildiğimiz gibi siyah derinin ardı her daim psikopatolojiyle maluldür. Ötekinin sistematik inkârı ve ötekini her türlü insani özellikten yoksun bırakmaya yönelik kararlılık nedeniyle sömürgecilik, özü gereği psikiyatri hastaneleri için uygun ortamı zaten yaratıyor.(4) Dizide akıl hastanesi sahnelerinde de hastaların tamamının siyahi olduğu görülüyor… Bu anlamda ruhsal bunalım siyahlık deneyimiyle doğrudan ilişkilidir.

Dizide orta sınıfın hakim olduğu alanlarda; mahallede, okulda, sokakta, iş yerinde marjinal olan hep siyahidir. “Normal”in rengi beyazdır. Aile üyelerinin her biri siyahi olmasından ötürü dışlanma ve aşağılanma yaşıyor. Baba iş yerinde, çocuklar okulda ve anne mahallede… Daha önce oturdukları evde beyaz komşularının şiddetiyle karşılaşan Emory ailesi,  bebeklerini kaybetmişler. Bu olay ve aslında yaşadıkları ırkçı deneyimler her birine bir travma olarak yansımış ve onların benliğine bir kabus gibi çökmüş. Patron aşağılar, okulda akranlar ve öğretmen aşağılar, komşular aşağılar, polis aşağılar ve sokakta herhangi bir beyaz aşağılar… Yaşanan tüm bu travma ve dışlanma deneyimlerinin sonunda, siyah adamın benliği bölünmeyecekti de ne olacaktı?

Nihayetinde tüm bu dışlanma, aşağılanma ve tanınmama deneyimleri siyahinin ruhsal gerilimleriyle birleşip onu şiddete yönlendiren bir işlev görür. Aşağılanma ve tanınmama deneyimini yoğun şekilde yaşadığı bir anda (yumruğunu ve dişini sıkma aşaması çoktan geçmiştir), Baba Emory’e eşlik eden kara maskeli hayali karakter şunu sorar: “Siyahın cenneti beyazın nesidir?” Cevap: “Cehennemidir!” Siyahi ancak hayatı beyaza cehennem ettiğinde cenneti yaşar. Fanonist şiddetin yükseldiği andır bu. Dizide polise ve beyaz komşulara yönelen şiddet de bu bağlamda açığa çıkar.

Beyaz bir göz, siyahinin bu şiddet yönelimini onun karanlık doğasıyla ilişkilendirir: Siyah adam şiddete ve suça meyyaldir çünkü bu onun tabiatının ya da kültürünün bir parçasıdır. Fakat hakikatte siyahinin suç ve şiddetini var eden maruz kaldığı toplumsal koşullardır: Aşağılanma, dışlanma, çocuk muamelesi görme, tanınmama… Fanon, suçu Cezayirli’nin doğasıyla ilişkilendiren beyaz Fransız’a bir yanıt olarak söylemişti şu sözü: Cezayirli’nin suç eğilimi sömürge sisteminin dolaysız ürünüdür.(5) Tanınma politikası teorisyenlerinden Axel Honneth de benzer bir bağlamı vurgular: Mezkûr suç ya da şiddet, tanınmama ve “bir sayılmama duygusundan kaynaklanır.”(6) Suçun ve şiddetin insan doğasının ya da kültürünün bir parçası değil toplumsal koşulların dolaysız bir sonucu olduğunu vurgulamanın bir “sosyolojizm” olmadığını ya da “mazeret kültürü”(7) üretmek anlamına gelmediğini de belirtelim.

Dizinin başlı başına bir film olabilecek dokuzuncu bölümü, sonraki bölümde ana hikâyeye bağlansa da, genel seyirden kopup bambaşka bir hikâyeye odaklanıyor. İncil’den “Ne iyi, ne güzeldir birlik içinde kardeşçe yaşamak” sözleriyle açılan bölümde, dizi boyunca siyahilere musallat olan şeytanın aslında Tanrı tarafından cezalandırılan bir eski papaz olduğunu anlıyoruz. Diğer bölümlerin aksine siyah beyaz çekilmiş bu etkileyici bölüm, siyahilere karşı hissiyatına yenik düşüp Tanrı kelamını saptıran beyaz papazın ve köylülerin hikâyesini anlatıyor.

Diziyle ilgili yorumlara bakıldığında, dizinin daha ziyade korku ve gerilim ekseninde izlendiği anlaşılıyor. Elbette öyle de okunabilir, zira gerçekten de dizide gerilim ve korku unsurları ön planda ve bu unsurlar başarılı bir şekilde işlenmiş. Kolay kolay filmlerden korkmayan Stephen King bile bu diziyi korkutucu bulmuş ve Twitter’dan takipçilerine önermişti. Fakat dizi, korku ve gerilimden öte psiko-politik açıdan ve ırkçılık, dışlanma ve tanınma sorunları bağlamında mümbit bir yorum imkânı ve davetkâr bir malzeme sunuyor. Her ne kadar siyahlık deneyimi üzerine odaklansak da, dizi egemen/ezilen diyalektiğinin olduğu tüm toplumsal ilişki biçimlerine uyarlanabilecek bir yorumlama imkanı da sunuyor. Henüz İMDB’den hak ettiği puanı alamadıysa da (7.2) Them, çokça işlenen Amerika’da ırkçılık meselesini tekrara ve klişelere düşmeden başarılı bir şekilde sunmasının yanı sıra; göndermeli müzik seçimleri, oyunculukları, sinematografisi, mekân kullanımı ve kostümleriyle samimi bir takdiri hak ediyor.

 

(1) Barış Ünlü, “Frantz Fanon: İmkânsız Bir Hayat ile Devrimci Bir Hayat Arasında”, Fanon’un Hayaletleri: Fanon’la Konuşmayı Sürdürmek (Ed. Fırat Mollaer), İthaki, 2018, s.74.

(2) Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, çev. Cahit Koytak, Versus Kitap, 2014, s.122.

(3) Axel Honneth, Tanınma Uğruna Mücadele, çev. Özgür Aktok, İthaki, 2016.

(4) Frantz Fanon, “Sömürge Savaşı ve Zihinsel Bozukluklar”, Yeryüzünün Lanetlileri, çev. Şen Süer, Versus Kitap, 2014, s. 244.

(5) Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, s.301.

(6) Axel Honneth, Tanınma Uğruna Mücadele, s. 102.

(7) Bernard Lahire, Sosyoloji ve Sözde “Mazeret Kültürü”, çev. Ertan Kuşçu ve Mustafa Gültekin, Açılım Kitap, 2020. Lahire kitabında, son yıllarda sosyoloji disiplinini suçu, suçluyu, terörizmi, cinayeti, başarısızlıkları ve kabalıkları haklı göstermekle ya da mazur görmekle suçlayan görüşlere karşı bir sosyoloji müdafaası ortaya koyuyor. Söz konusu sorunları “özgür irade”yle ve “bireysel sorumluluk”la açıklayan görüşlere karşı Lahire, “özgür irade” ve “özgürlüğün” bir kurgu ve yanılsama olduğunu ve insanın seçimlerinin ve kararlarının pek çok yapısal kısıtlamanın kesişiminde bulunan gerçeklikler olduğunu hatırlatıyor.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Dört Mesele İki Akıl – Hasan Köse

Yayınlanma:

-

1 Üretilen malların tarladaki fiyatı ile pazar/market fiyatı arasındaki uçurum bir tarafta üreticiyi boğazı tokluğuna çalışmak zorunda bırakırken diğer tarafta tüketiciyi fahiş fiyatla karşı karşıya getirerek yoksulluğu artırıyor. Burada kamusal genel yarar ilkesini bozan tedarik zincirindeki iki unsurdur. Bir tarafı aracı toptancılar/sermaye -ki bunlar ürün yer değiştirmeden kâğıt üzerinde el değiştirerek kâğıt üzerinde yürütülen hayali ticarettir; ikinci tarafı ise ürün kâğıt üzerinde “el değiştirirken” -ki çoğu zaman şirketler aynı kişilere ait olduğu için el bile değiştirmiyor- devletin bu “hayali ticaretten” aldığı katma değer vergisidir. Bir ürün kâğıt üzerinde takla attıkça oranı düşse de 4-5 kez katma değer vergisi alınarak devlet bu dolandırıcılığa ortak ediliyor. Bir taraftan fahiş fiyatla halk yoksullaştırılırken diğer taraftan piyasa reel üretim hacminden kopuk, şişirilmiş fiyat dengelerine ulaşıyor. Bu da enflasyonu şişiriyor. Çoğu zaman devlet bu şirketlerin ürüne takla attırarak yaptıkları “hayali ticaretle” tahakkuk eden vergi borcunu tahsil etmeyip, affediyor ya da en azından faizini affediyor. Bu da her şekilde sahtekâr “tüccarların” kazanmasına halkın yoksullaşmasına neden oluyor.

2 Asgari ücret, ücret, maaş ve aylıklara yapılan her zammı birkaç ayda fahiş fiyatlandırma yoluyla enflasyon yutuyor, kendi emeğine ve dolayısıyla gelirine fiyat koyamayan ücretli aylıklı ve maaşlı kesim yoksullaştıkça yoksulluk derinleşiyor.

3 Fiyatların kontrolsüz ve dengesiz yükselişi konut sahiplerini zam yapmaya itiyor. Düşük gelir grupları -ki zaten yüzde doksanı bir konuta sahip olamayacak bir gelire sahiptir- daha da yoksullaşırken ölü yatırımdan akar elde eden konut sahipleri yoksulların üzerinden ikinci, üçüncü konutları “yatırım” amaçlı olarak edinmeye devam ediyor. Bu gün sabit gelirlilerin bir meskene ulaşabilme imkânı tamamen ortadan kalktı. Çalışan yoksulluğu kronik bir ezilen sınıf ortaya çıkardı. Konut üreticileri betonarme maliyetine kudurmuş arsa rantını ekliyor ve en az %300 fiyat koyuyor. Bu fiyatlar ortalama gelir guruplarının erişimine çok uzak olduğu için vatandaş banka-kredi-faiz tezgâhına yöneliyor. Faiz yükü vatandaş için maliyeti en az %100 artırıyor. Böylece bir konut vatandaşa üretim değerinin %600 üstünde bir fiyatla satılıyor. Bu da yoksulluğu derinleştirip, sömürüyü kronikleştirip ezilen sınıfların genişlemesine neden oluyor.

4 Tarım yapılabilecek araziler yanlış tarım politikalarıyla toprağa yabancılaştırılan köylülerce terk edilip onların kente göç etmesine yol açtı. Ekilebilir arazilerin boş kalması bir taraftan tüketici kent nüfusunu artırırken diğer taraftan üretim dışında kalan araziler, üretici rekabetinin doğal çeşitliliğini ve hacmini daralttığı için gıda piyasasının doğal güç ve imkânları dışında muhteris “piyasa”  aktörlerinin eline geçmesini kolaylaştırdı. -Olanca üreticinin “hal yasası” dolayısıyla ürününü son tüketiciye ulaştırabilmesinin engellenmesi de çabası!- Bütün bunlar “piyasada” mal daralmasına, mal daraltılması da fiyat artışına, o da sabit gelirlilerin yoksullaşmasına yol açıyor. Bütün bunlar “iç güçlerin” işidir.

Birinci meselede ürün tarladaki fiyatından tüketiciye kadar ortalama 7 kat büyüyor bu durum nakliye fiyatlarının petrol fiyatlarına bağlı olarak yükselmesine bağlanıyor ki bu külliyen yanlış. Nakliye hal fiyatını ikiye hatta üçe katlasa bile bu mümkün değil, gerçek de değil…

Mersin halinde 1 liraya satılan marulun içinde köylünün mazot yağ traktör bakımı sulama ilaçlama, gübre ve işçilik gibi tüm maliyet unsurları ve kabzımalın masrafları ve kârı da var! Halde 1 lira olan marul yine Mersin’de 11 liraya satılma nedeni nakliye mi? O zaman İstanbul’da en az 20 lira olması gerekmez mi? Bunu tespit edemeyen bir hükümet ve bürokrasi ya aptallardan ya da ortaklardan oluşmaktadır.

İnsanlar ve şirketler kendi çıkarını düşünebilir bunda şaşılacak bir şey yok fakat devlet dediğimiz organizasyon makûlatı ve orta yolu/iktisadı gözetmek denetlemek ve düzenlemek zorundadır, devlet aygıtı tam da bunun için vardır!

İkinci mesele, ücret aylık maaş ve asgari ücrete zam(!) -ki zam fazlalık demektir- ortada bir fazlalık olmadığı için iyileştirme ya da düzenleme denebilse de o da birkaç ay içerisinde “yok” hükmüne inmektedir. Bunu kontrol etmenin ve sürdürülebilirliğinin iki yolu vardır.

İlki fiyatlara sınır/narh koymaktır ki bu kapitalist sistem içinde hoş görülmez. Kapitalist üretim ilişkilerini aynen kabul etmiş bir idarenin yapabileceği ikinci şey yalnız asgari ücretin değil tüm ücretlerin ekonomik ve sosyal koşullar göz önünde bulundurularak iyileştirilmesidir. Sonra da sabit gelirlilerin %100 harcama kalemlerinin hareketlerine endeksli bir enflasyon hesabıyla yasal zorunluluk olarak artış yaparak nominal değerleri reel değerlerle eş güdümlü hale getirmektir. Bu kapitalizmi “serbest piyasaya” zorlamak olacağı için kapitalizm üzerinden itiraz edememeleri gerekir! Bunun uygulanması “2023 seçiminden sonra olabilir” ancak yasal düzenlemesinin hemen şimdi yapılmasının önünde bir engel yoktur.

Üçüncü mesele, kira ve konut fiyatlarının yükselişidir. “Mal ve paranın darlık ve bolluğu”  ilkeleri burada da geçerli olması gerekirken ODTÜ’den Prof. Osman Balaban, son 20 yılda yeni hane başına en az 3 konut üretildi” tespitini yapıyor. Demek ki şu kahrolası piyasa tanrısı şerefsizlik ediyor. İBB verilerine göre (Mart, 2022) İstanbul’da 1 milyon 800 bin konut boş durumdadır. (Birgün Gazetesi, 26.03.2022) Bunların hepsi yeni zenginleşen muhafazakârların metresleri için boş tuttukları konutlar olamayacağına göre(!) bu evler ya sermaye sınıfının elinde mevcut ve/veya beklenen fiyatlara rezerve ediliyor veya zaten kendine ait meskeni olan yüksek gelir grupları rant yükseliş değeri ve/veya torunları için rezerve ediyorlar. Nedeni ne olursa olsun bir stoklama/kenz olduğu açık. Ortaçağ Avrupa’sında aristokratlara ve kiliseye dokunamayan kral, günümüzde de tekelleşip azmanlaşan muhteris sermayeye dokunamıyor/dokunmuyor. Piyasaya “Sağ baştan hizaya geç!” emrini veren “küresel, ulusal, yerel hatta semt pazarlarında bile mafyatik küçük kan emici tekellerce “serbestçe” yönetilen bir “kolpakalpazan” düzenidir. Bu da evde kurt besleyen adamın tragedyası, tam anlamıyla bir yapısal yönetim krizidir. Çözüm, serbest piyasa içinde mümkün “kapitalizm” veya “despotizm” içinde mümkün değildir. Piyasa içinde hükümet, devlet olmaklığın gereği ve aygıtlarıyla müdahale edebilir. Kamu arazilerinin toplumun en alt gelir guruplarından, mülkiyetsizlerden başlanarak konut yapılabilecek şekilde vatandaşa -Düsseldorf, Amsterdam ve başka birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi- sembolik bir kiralama yoluyla konut yapmak üzere verilebilir. Bu durum düşük gelir gruplarının 1/6 oranında daha düşük fiyatlara konut edinmesini sağlayacağı için 1- Stokçuların stokları elinde patlayacaktır, 2- Mecburen fiyatları makule doğru çekeceklerdir, 3- Aynı oranda kiralar da düşecek ve makul dengeye oturacaktır.

Dördüncü mesele, boş kalan tarım arazilerinin devlet tarafından kiralanıp kiraya verilmesidir. Burada “hibrit bir devletçi kapitalist” mantığa düşmemek gerekir. Konutta önerdiğimiz gibi ziraatte de kamu arazileri, kiralayanın kiralaması önlenerek kiralanabilir -ki bu kısmen ve makro olan olmaksızın yapılıyor.  Türkiye’de işlenebilir 7 milyon hektar tarım arazisi boş! Toprak sahibi vatandaşın akarını temin etmek, kentlerde yaşamaya devam etmesini sağlamak için onların boş arazilerine akar sağlayarak bir kasaba burjuvazisi yaratmak istiyorsanız bilemem fakat uygulanacak sistem bir taraftan kentten köye dönüşü de teşvik edecek maslahatı da içermelidir. “Toprağın sabit bir ücretle veya çıkacak ürünün bir bölümü ile veya işletilen toprağın bir bölümü ile kayıtlandırılarak” kiralanması” işlerin kötü gitmesi durumunda borç-alacak-faiz ve hukuki başka sorunlara yol açacak bir yöntemdir. Bunun yerine gerek kamudan kiralamada, gerekse özel mülkten kiralamada işlenecek olan toprağın ve yapılacak olan ziraatin cinsine/çeşidine/işlem türlerine göre elde edilecek ürünün en az %50’si işletecek olana verilmek üzere çıkacak ürüne endekslenmiştir. Bu modelin ucu Kutlu Nebi Hz. Muhammed’e kadar uzanan Anadolu’da da halen uygulamaya devam eden “yarıcılık” geleneğine göre yapılmalıdır. Bu sistemlerde üretilen değer, “emek, işletim araçları, tohum, su, toprak” arasında eşitlik zemininde adil bir bölüşümle yapılmıştır. Konu ile ilgili gerek klasik gerek modern İslami kaynaklarda mudarebe müşakat, muzara, kıraz gibi başlıklar altında icar meselesi teferruatıyla vardır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ölçü Olmalı – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Bir yanımız emperyalistlerin, ulus devletin koruduğu, dizayn ettiği, sunduğu İslami eğilimler; bir yanımız emperyalistler ve ulus devlet tarafından cezalandırılan, yok edilmek istenen İslami eğilimleri yaşıyoruz. İki eğilimi birbirinden ayırabilecek, gerçek olana dair duruş ve eylem belirleyip üretecek tevhidi ölçeğe/bilgiye sahip olmamız gerekiyor.

Her müslüman yaşamı boyunca tevhid-adalet-ahlak ölçüsünü, bilincini, eylemini elinde bulundurması gerekir. Eğer ölçünüz yoksa elinize her türlü ölçüyü verirler ve onunla oyalanıp durursunuz, onları gerçek sanırsınız.

Sömürünün panzehiri, “İslâm merkezli eleştiri/îtiraz/isyân/direniş”tir. Eleştiri yapmayan, îtirazda bulunmayan, isyân etmeyen ve bir direniş sergilemeyenler, emperyal egemenler tarafından sömürüldükçe sömürülmeye devâm edeceklerdir.

Bu konuda en önemli şey, “sömürüye müsâit ve hazır olmamak”tır. Zîrâ sömürüye hazır olanlara semer vuran çok olur!

Devamını Okuyun

Yazılar

“Sedat Roman Yazamazdı” yahut Yenigün’ün Siyaseti, II – Halil İbrahim Yenigün

Yayınlanma:

-

Ayaz mı ayaz bir İstanbul gecesinde yirmi beş yaşındaki Sedat ile arkadaşları Sahaflar Çarşısı’ndan Fatih’e doğru kitaplardan, edebiyattan, maziden konuşarak yürümektedirler. Daha cenazesi kalkmadan kütüphanesi satılan bir kişinin şahsında bir “iman medeniyeti”nin mirasyedi evlatlarınca nasıl tarümar edildiği üstüne derin düşüncelere dalmış, ah etmektedir. Saraçhane geçidi civarına geldiklerinde on beş on altı yaşlarında o saatte orada olmalarına anlam veremediği, çocuksu halli iki genç kız ile onları ayartmaya çalışan bir oğlana gözü çarpar. Sedat’ın nevri dönmüştür; hayatlarının kararacağından korktuğu genç kızlar için oracıkta felaket senaryoları yazmıştır ve derhal müdahale etmek ister. Arkadaşları başlarına iş almaya veya akşamlarının tadını kaçırmaya hiç niyetli değillerdir ama onu da caydırmak zordur. Arkadaşlarına göre alan da veren de razıdır, zaten kuyruk sallamasalar oğlan gelmez, bir de suçlu o çıkar. İşin nihayetinde biri Sedat’ı kollarından çekip götürürken hasta cemiyete lanetler yağdıran edebiyatçı arkadaşına şakayla karışık “Niye lanet ediyorsun bu kadar? Boşalmayı böyle yapacağına at içine, bir eser olsun!” der.

Bu hikaye bütünüyle böyle yaşanmış mıdır yoksa Sedat kurgusallıklar katmış mıdır bilinmez ama Yenigün’ün yaşama üslubuna o kadar yakışmaktadır ki onun “Ben Roman Yazmak İstemiyorum” başlıklı güzel bir yazısına konu olmuştur. Sedat neden roman yazmak istemez? Romancılığı kendi ifadesiyle “ızdırap tüccarlığı” yaparak para kazanmaktan, şöhret basamağından ibaret gördüğü için mi? Romancının sosyal yaraları teşrih etmesi, doktora tezini köy romanları üzerine yazacak kadar romanlara emek veren, 1984 gibi distopik romanları lise öğrencilerine okutup tahlil ettiren Sedat’a göre, beşeri ızdırabı toplumda duyup eserlerde çizgilendiren şöhret avcısı bir muhterisin, “insan ızdıraplarının komisyonculuğu” sıfatı mıdır?

Yazmak var oluşu, yaşamak siyaseti olan Sedat’ın, fikriyatının her bir cüzünü her dem taşım taşım yaşayan, serapa mânâ ve taşkın bir gönül insanı olduğu vakıası kavranmadan herhangi bir satırını anlamak mümkün değildir. Karakter tahliline bu denli mesafeli durduğunu düşündürten Sedat’ın, ya siyaset tahliline giriştiği onlarca yazısı kırk yıl sonra nasıl anlaşılsın?  Cemil Meriç’in deyişiyle, “hiçbir politika talihlisine yaltaklanmayacak kadar mağrur ve serazat” bir şahsiyeti daha yirmilerinde ete kemiğe büründürmüş Sedat’ın meçhule, bilinmez bir istikbale sözü ne olabilirdi?

Yaşasaydı ne olurdu sorusu, ayartıcı, bazen de vaad ettikleri gelecek üzerine masum bir zihin idmanı göründüğü kadar aslında çok da cür’etkâr değil midir? Kırkında kesilen Malcolm’un öyküsü, otuzunda bölünen Sedat’ın hikâyesi, bu insanların o taşkın halleriyle yaşayamazlık, hatta bu dünyada yaşatılamazlık durumunu özetlemiyor mudur? Kendi deyimiyle “devrimci” karakterini daha üniversite başlarında keşfeden Sedat’ın, Sedatların taşıdığı dönüştürücü, inkılâbî gücü bu denî dünya nasıl yaşatabilir, nasıl taşıyabilirdi? Hayallerin ve gerçeklerin İsa figüründe de eksik kalmış görünen bir hikâyeyi tamamlama arzusu varsa Sedatlar için nasıl olmasın? Ama tekrarla, bu şahsiyetlerin kalanlara bıraktığı en güzel miras ve örneklik, bıçak gibi kesilmiş kısacık hayatların ta kendisiyle hakikate şahitlik etmişlik değil midir?

Sedat, iyisiyle kötüsüyle devraldığı fikri miras içinden hakikat yolculuğuna çıkmıştır. Beslendiği geniş bir kişilikler ağı, temasta olduğu sayısız ekol ve dar gelirinin çoğunu adadığı kütüphane dolusu eser hayatından eksik olmamıştır. Yolu hakikat ise, derdi de mânâ, aşk, tahassüstür. Büyük bildiği şahsiyetleri can kulağıyla dinlemiş, temel bildiği eserleri titizlikle okumuştur. Fikir dünyası onlarla sınırlıysa da duygu ufku belki de hayatı boyunca sonsuzluğu sarmalamıştır. Sedat’ı Sedat Yenigün kılan da fikirlerinin ikna ediciliği, tefekkürünün derinliğinden çok doğrularını yaşama ve yaşatma çabasıdır. Nasıl ki yazarak  var oluyordur, yaşaması da Sedat Yenigün’ün siyasetidir. İşte bundandır ki Yenigün, fikir taşlarıyla siyaset bina etmez, ama siyaseti ahlâkında eritir.

Yenigün’ün düşünce yolculuğu eksik kalmış, fikrî tekamülüne varmasına cani eller fırsat vermemiştir. Malcolm ve Şeriati, fikri portrelerini çizgilendirecek kadar olgunlaşabilmişse de Sedat ancak aşkıyla, tahassüsüyle ve en çok da insanlığıyla bilinebilir. Onun görmek ve bulmak istediği bir gönül ve mânâ insanı vardır. Madde ile değil mânâ ile dürtülenen, hazla değil aşk ile yaşayan, yemyeşil bir adalet ve insanlık medeniyetinin banisi bir insan.

Yenigün, devraldığı fikri mirası olduğu gibi kabullenmedi. Devamlı bir sorgulama, soruşturma, devinme, gelişme halindeydi. On yedi yaşında kendini milliyetçiliğe adayarak özlediği mânâ insanı olacağı zannına kapılmışsa da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve İslamcı fikriyatta koyulduğu yol, hem kendini hem de hareketin kendisini dönüştürecekti. İşin ehlinin teslim ettiği gerçek, Sedat Yenigün’ün on yedisinden otuzuna aldığı yolun, Türkiye İslamcı hareketinin milliyetçilikten evrenselciliğe güzergâhının numunesi olmasıdır. Fakat Sedat’ın hikâyesi bundan ibaret değildir. Yarıda kaldığında, derin tefekkürüyle kendini devamlı sorgulamakta ve ıslah etmekteydi ama aradığı insan üstünde bütün müsemmasını taşıyan Müslüman, aradığı medeniyet de bütün kurgusallığıyla yemyeşil bir iman medeniyeti gördüğü İslâm medeniyetiydi. Bildikleri kadarıyla yaşanmış bir medeniyet, gerçekleşmiş bir ütopya ve hayallerindekini yaşamış bir insan bulduğuna kani idi. Geriye kalan bunun kavgasını vermekti. Beton duvarlara, yoksulların alınterinde tepinen zenginlere, gençliği emir eri slogancı ve afişçi yapan siyasetçilere, lapa lapa kar yağarken tir tir titreyen yoksulun ortasından kalantor arabalarıyla geçen müstekbir ve mütekebbirlere isyan, mânâyı ve aşkı reddederek madde ve haz imparatorluğu kurduğuna inandığı bütün düzenleri zalim ve müşrik düzen ilan etmişti. Bu uğurda erkek dünyasından kadına da medeniyeti inşa yükünün çoğunu yüklemekten geri durmamıştı. Kadın, mazideki düş ülkesinin en mutena en ve müstesna varlığıydı ama titizlenmek endişesinin onu nasıl da ezebileceği henüz kendisine malum olmamıştı.

Yenigün, Avrupa ile İslam ve şimdisi ile mazisi arasında özleştirmeler, silikleştirmeler ve inkârlardan beslenen anlatılarla madde ve mana zıdlarının dünyasında bekayı bulduğunu sanmıştı ama hayatının sonlarına doğru bu anlatı da lime lime olmaya başlamıştı. Yirmilerinin ikinci yarısında inkılâbî söyleminde olgunlaştıkça düşler ülkesindeki Osmanlı da, mazi de çatırdamaya başlamıştı ama o hâlâ o mânânın hayalini kovalamaktaydı. Nihayetinde o mânânın peşinde canını verecekti.

Sedat yazarak var oldu ama kitabını yazamadı. Çünkü Sedat biteviye kavga ve isyan halindeydi. Yeryüzünün lanetlilerinin ortasından konuştuğu inancıyla görüyor, gözlüyor, yaşıyor, eyliyor, yazıyor, en çok da isyan ediyordu. Ahlâkının isyanını ediyor, isyanının ahlâkını gözetiyordu. Onun için bilişin doğrusu ile eyleyişin doğrusu birdi; bilen, eylerdi. Vardığı doğruları yaymak için, için için yandı. Muhitini kendiyle hemhal sandı, “onlar da kuyruk sallıyor” diyen dostlarını hemdert… Mazisi çatırdarken, gençlikte o mânâ ve aşk insanını yoğurmak ve görmek istedi. Düşünce insanı oldu ama ideolog olmadı. Eylem ve mücahede insanı oldu ama teşkilât lideri olmadı. Dünyaya edibâne baktı ama kült bir edip heveskârı değildi. O yüzden biteviye yazdı, yazmadan var olamadı ama kitaplı bir yazar olmadı.

Sedat romanları çalıştı ve talebelerine romanları çalıştırdı. Karakter tahlil etti ama o coşkun ifade kudretini karakter kurmaya adamadı. Çünkü karakter cemiyette kurulmalıydı. Dert gördüğü zaman önce ona dert oldu. Cemiyetin hastalığı oracıkta teşrih edilmeli, yaralar oracıkta deşilmeliydi. İsyanına muhatap bulacağını sandı. Nasıl ki Malcolm Nation of Islam’dan o isyankâr diliyle uzaklaştırıldı, nasıl ki örgütte gördüğü kiri temizleyeyim diye çırpındı, ahlâksızlıkla mücadele ederken beyhude tasvip göreceğini sandı, Sedat da kendi dünyasında kendince ıslaha girişti. Ömrünün son yılında, derin kuvvetler eliyle Metin Yüksel cinayetinin İslamcı-Ülkücü silahlı savaşına döndürülmesine bedeniyle set çekerken bir yandan da çalıştığı lisede genç kadınları ağlarına düşüren bir ülkücü şebekeyle hesaplaşıyordu. Nice girişimden sonra hadiseyi intikal ettirdiği bir dini cemaatin mensubu bürokratların şebekenin tam göbeğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşecek, dünyası yıkılacaktı. Dünyaya nice açıdan mazisi de ümidi de yıkılmış olarak veda edecekti.

Yenigün’ün evlatlarına ve ülkesine ne bıraktığı, yaşasaydı nerede ne yapacağı üzerine hâlen cür’etkâr çok söz söylenmekte. Bütün hesapsız isyankârlığına, serazatlığına,  “Size ve [zalim] düzeninize nasıl rıza gösterilir?!” haykırışı ile dünyaya ölürkenki restine rağmen onu günümüz politika talihlilerine yaltaklanma hallerine katık eden çok insan çıktı. Yenigün’ün siyasetinin isim değil mânâ kavgası olduğunu anlamaktan uzak, asıl derdinin ahlâk ve adalet, yani onun özel anlayışıyla insanı ve yeşiliyle medeniyet kavgası olduğunu idrakten aciz çok söz sarf edildi. İsmi ne olursa olsun, müsemmasıyla bütün zalim düzenlerle kavgalı Sedat’ın gönül, aşk ve mânâ davası ile onların madde ve makamperest davasının farkının gece ile gündüz gibi aşikar olduğu çok göz ardı edildi. Yirmili yaşlarının Türkiyesi’nin kalıplarıyla ifadeye döktüğü nice sözü onun gönül dünyasının enginliğine nüfuz edilmeksizin, dolayısıyla çarpıklaşmaya mahkum biçimde anlatılmaya çalışıldı.

Sedat evlatlarına gelirleriyle müreffeh yaşatacağı meşhur bir yazar şöhreti bırakmadı. Beş yıllık yuvasında henüz borcunu bitirmediği mobilyalarının ortasında kitap zamlarının derdiyle yaşayan ilim ve düşünce ehli olarak ailesine veda edemeden gitti. Çokça mırıldandığı Yunusça bir deyişle ve kelimenin her bir anlamıyla “bir garip öldü.” Ama “Roman yazmak istemiyorum.” derken ne şöhreti ne de mülkü teptiğini söylüyordu. Sedat hasta bir cemiyetin teşrihgâhı olarak yazıyı değil, yaşamayı gördü. Doğruyla, yani ahlâkıyla erittiği siyaseti varlığı ve ahlâkıyla birdi. O yüzden bildiği gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı.

Sedat roman yazmadı. Otuz yıllık ömrüne roman sığar mı, sığardı. Ama Sedat roman yazamadı. Çünkü Sedat roman yazamazdı.

*Yazının ilhamındaki rolünden ötürü Mustafa Özel’e “Roman Yazmak İstiyorum” (Nihayet, Ocak 2021, s.4-7) başlıklı yazısı dolayısıyla şükranlarımı sunuyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM