Connect with us

Köşe Yazıları

İsrail’le Normalleşmenin Anatomisi

Yayınlanma:

-

31 Mayıs 2010 tarihinde, Gazze ablukasına dünyanın dikkatini çekmek ve Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla onlarca farklı ülkeden gönüllülerin katılımıyla yol çıkan Özgürlük Filosu içinde yer alan Mavi Marmara gemisine İsrail deniz komandoları tarafından uluslararası sularda baskın düzenlenmesi ve dokuz (ağır yaralandıktan dört yıl sonra hayatını kaybeden Uğur Süleyman Söylemez’le birlikte on) Türkiye vatandaşının öldürülmesiyle siyasi ve diplomatik alanlarda kısmen zayıflayan Türkiye-İsrail ilişkileri, bir süredir onarılıyor. 2014 yılından beri çeşitli dönemlerde gündeme getirilen “normalleşme” hususu, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un 9-10 Mart tarihlerinde Türkiye’ye yapması planlanan ziyaretle yeni bir safhaya girecek gibi görünüyor.

Gerçekte, bu gelişmede fazla şaşırtıcı olan bir durum yok. Önceki yıllarda Mavi Marmara davasının düşürülmesi de dahil olmak üzere bu yönde pek çok adım zaten atılmıştı ve şimdi Herzog’un gelişiyle birlikte yalnızca yeni bir merhaleye girilecek gibi görünüyor. Kuşkusuz Ankara ve Tel Aviv’deki karar alıcıların bu yönelime girmesinin uzak ve yakın, doğrudan ve dolaylı bir dizi sebebi bulunuyor. Bu yazıda, süregiden normalleşme sürecinin arka planını farklı boyutlarıyla irdelemeye çalışacağız. Daha sonra ise bu sürecin getirebileceği muhtemel sonuçları değerlendireceğiz.

Krizin sürdürülemezliğinin tarihsel sebepleri

Filistin’i çeyrek asır boyunca tahakküm altında tutan Britanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki zorunlu dekolonizasyon sürecinin parçası olarak ve de aynı zamanda Filistin’deki durumun kendisi yönünden tümüyle kontrol edilemez hale gelmesinin sonucunda bir çıkış yolu aramış ve meseleyi yeni kurulan Birleşmiş Milletler’e götürmüştü. Birleşmiş Milletler ise İsrail’in kuruluşuna temel oluşturacak şekilde Filistin’in bir “Arap devleti” ve bir “Yahudi devleti” olmak üzere ikiye bölünmesi projesini 29 Kasım 1947 tarihinde Genel Kurul’a sunmuş ve taksim kararı çoğunluk oyuyla kabul edilmişti. O tarihteki oylamada taksime karşı çıkan 13 ülkeden biri Türkiye’ydi. Karar sonrasında yine Birleşmiş Milletler çatısı altında bir “Filistin Uzlaştırma Komisyonu” kurulduğunda ise üç farklı pozisyonu savunan üç ülke komisyon üyesi olarak belirlenmişti. Burada ABD Yahudi/İsrail tezinin destekçisi, Fransa orta yolcu, Türkiye ise Arap tezinin destekçisi olarak tanımlanmıştı.

Ne var ki Türkiye, bir buçuk yıldan az bir süre içinde neredeyse yüz seksen derecelik bir dönüş gerçekleştirdi ve bunun iki sebebi vardı. Birincisi, 1950-1960 yılları arasındaki Demokrat Parti döneminde kemale erecek olan Batı’yla tam entegrasyon süreci 1946-1950 yılları arasındaki son CHP hükümeti zamanında halihazırda başlamıştı. Özellikle 1947 tarihli Truman Doktrini ve 1948 tarihli Marshall Planı’nın etkisiyle, Türkiye’nin ABD’nin pozisyonuyla çelişecek bir tutum alması beklenemezdi. İkinci olarak, 14 Mayıs 1948 tarihinde ilan edilen İsrail devletinin Sovyetler Birliği’ndeki kolhozlardan esin alan kibbutz’lar temelinde kurulması ve ilk başbakan David ben Gurion ve ekibinin “İşçi Siyonizmi” çizgisini temsil ediyor olması sebebiyle, başlangıçta İsrail’in komünist bir ülke olacağı endişeleri vardı. Dönemin Dışişleri temsilcilerinin Uzlaştırma Komisyonu faaliyetleri kapsamında Tel Aviv’e yaptığı ziyaretler sonucunda ise yeni devletin komünizmle herhangi bir alakasının olmadığı görüldü. Tüm bunların sonucunda Türkiye, 28 Mart 1949 tarihinde İsrail’i resmen tanıdı ve bunu yapan Müslüman nüfus çoğunluklu ilk devlet oldu.

1949 yılını izleyen dönemlerde ilişkiler zaman zaman istikrarsızlaşmış ve örneğin 1981 yılında İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesi sonrasında olduğu gibi diplomatik ilişkilerin seviyesi zaman zaman düşürülmüş olsa da, ana doğrultu olarak Türkiye-İsrail ilişkileri pozitif yönde seyretti. 1990’lı yılların ikinci yarısında ise on iki ayrı işbirliği anlaşmasının imzalanmasıyla ilişkiler tepe noktasına ulaştı. Bu anlaşmalar daha sonraki herhangi bir süreçte feshedilmedi. Öte yandan siyasi ve diplomatik ilişkilerin krizde olduğu düşünülen yakın dönemler de dahil olmak üzere hiçbir dönemde ticari ilişkiler kesilmedi ve hem ithalat hem de ihracat yönünden Türkiye-İsrail ticaret hacmi devamlı olarak büyüdü.

Türkiye’nin dış politika yönelimleri aynı zamanda, 1952 yılından beri üyesi olduğu NATO’nun çizdiği çerçeve ve sınırların içinde kaldı. Bu sebeple Ankara ve Tel Aviv arasında hiçbir zaman antagonistik bir karşıtlık meydana gelmedi; göreceli gerilimlerin olduğu dönemlerde ise, en bilinen örneği Obama’nın “özür” diplomasisi olmak üzere pek çok defa ABD’nin devreye girmesiyle gerilimler yatıştı.

İşte böyle bir tarihsel birikimin olduğu bir denklem içinde, Türkiye ve İsrail arasında ilanihaye sürecek bir kriz zaten beklenemezdi. Soru, normalleşme sürecinin ne zaman başlayacağı ve ne zaman tamamlanacağıydı. Kuşkusuz içinde bulunduğumuz dönemde bu adımların atılmasının özel sebepleri de bulunuyor ve aşağıda bu sebeplerden devam edeceğiz.

Yeni bölgesel denklemler ve İsrail’in beklentileri

Bilindiği gibi 2020 yılının ikinci yarısından itibaren Tel Aviv yönetimi, Birleşik Arap Emirikleri’nden başlayarak Körfez rejimleriyle ve bazı başka Arap devletleriyle normalleşme yoluna girdi. Bu ülkeler gerçekte hiçbir zaman İsrail’le savaşmadığı halde, imzalanan kapsamlı işbirliği anlaşmaları ironik bir şekilde “barış anlaşmaları” olarak lanse edildi. Körfez rejimlerinin liderleri, attıkları adımları meşrulaştırmak için hiçbir gerçekliğe değmediği halde “anlaşma karşılığında Batı Şeria ilhakından İsrail’i vazgeçirdikleri” gibi iddialarda bulundu.

Baş döndürücü bir hızla ilerleyen ve kapsamı genişleyen bu anlaşmalar İsrail için birden fazla işlev görüyor. Öncelikle, yeni ve büyük pazarlar açılıyor. İkinci olarak, “Yahudilerle Arapların amca çocukları olduğuna” gönderme yapan söylemlerle (ki anlaşmalara İbrahim Anlaşmaları adının verilmesi de buradan ileri gelmektedir) İsrail’in bölgedeki diğer halklara dostça yaklaşan ve barış içinde yaşamak isteyen bir devlet olduğu şeklinde sahte bir ideolojik anlatı üretiliyor. Üçüncüsü, “Arap devletlerinin İsrail’le barış yaptığı” bir ortamda Filistin direnişinin hem itibarsızlaştırılması, hem de yalnızlaştırılması hedefleniyor.

Bunlara ilave olarak bölgede yeni bir eksenin inşa edilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. BAE ve Suudi Arabistan’ın uzun zamandır bölge liderliğine oynadığı bilinmektedir. İsrail bu yükselen eksenin bir parçası haline gelmeye çalışırken, aynı zamanda İran’ı çevreleme politikasında da yeni adımlar atmaktadır.

Tel Aviv yönetiminin Türkiye’yle normalleşmek istemesi de benzer amaçların ürünü gibi durmaktadır. Söylemsel düzeyde Filistin’i desteklemiş ve bazı Filistinli siyasi grupları kısmen himaye etmiş olan Türkiye’nin nötralize edilmesi bu süreçte İsrail’in en büyük kazancı olacaktır. Ayrıca Türkiye’nin de İran karşıtı kampa eklenmesi gündeme gelebilir ve taraflar arasındaki görüşmeler hakkında basına sızanlar, bu hususun gerçekten de gündemde olduğuna işaret etmektedir.

Türk dış politikasında dönüşüm ve doğalgaz meselesi

Türkiye’nin bu yazının konusu olmayan bir dizi sebepten ötürü son yıllarda dış politikada önemli ölçüde yalnızlaştığı herkesin malumudur. Sistemin yapıtaşları ve özellikle ağırlığını giderek hissettiren ekonomik kriz ise bu yalnızlığa son verilmesini siyasi otoritenin önüne bir zorunluluk olarak koymuştur. Birleşik Arap Emirlikleri’nden Ermenistan’a kadar, yakın ve uzak geçmişte ihtilafların yaşandığı çeşitli ülkelerle muhtelif düzeylerde kurulan temas ve işbirlikleri esas olarak bu durumdan kaynaklıdır.

Daha özel olarak, doğalgaz kaynakları ve Akdeniz’de oluşturulan münhasır ekonomik bölgeler meselesi de çeşitli adımların atılmasını beraberinde getirmiştir. Akdeniz’deki kaynakların kullanımı muhtemelen 21. yüzyılın en önemli ekonomik ve jeopolitik meseleleri arasında yer alacaktır ve hatta derinlemesine bir analize girişildiğinde 2011 yılında başlayan Suriye savaşının da bu meseleden bağımsız olmadığı görülebilir.

Devletlere belli sınırlar içinde Akdeniz’de bulunan canlı ve cansız kaynakları serbestçe kullanma imkânı sağlayan münhasır ekonomik bölgeler sorunu uluslararası deniz hukukunda yeterince açık tanımlanmamıştır ve bu bölgelerin paylaşımı esas olarak devletlerin ikili veya çoklu olarak anlaşmasını gerektirmektedir. Türkiye bir dönem Libya’daki Serrac hükümetiyle işbirliği yoluyla kendisine geniş bir alan açmaya çalışmıştır. Ne var ki Serrac hükümetinin zayıflığının ötesinde Doğu Akdeniz’de kıyısı olan neredeyse bütün devlet ve entitelerle şu veya bu düzeyde kriz içinde olunması, Ankara’nın hareket alanını büyük ölçüde kısıtlamıştır. Bu sebeple önce Mısır’la, arkasından da İsrail’le anlaşma gündeme gelmiştir. Gelecekte Yunanistan ve hatta belki de Güney Kıbrıs’la müzakere seçeneği de masaya gelebilir.

İsrail’in ayrıca Akdeniz’den çıkardığı gazı Avrupa pazarlarına satmak istediği bilinmektedir ve Türkiye’nin bu girişime ortak olması muhtemeldir. Bir başka deyişle Türkiye “İsrail gazı”nın hem müşterisi, hem de Avrupa’ya transfer edilmesinin aracısı olabilir. Ne var ki İsrail gazı olarak tanımlanan gaz, hem Lübnanlıların, hem de Filistinlilerin haklarının gasp edilmesiyle meydana getirilmektedir. Lübnan ve İsrail arasında deniz kaynaklarının kullanılması hususunda ciddi ihtilaflar devam ederken, Gazze’de yaşayan Filistinliler dünyayla doğalgaz ticareti yapmak bir yana, 2007 senesinden beri süren İsrail ablukası nedeniyle çoğu zaman balık avlamaya dahi çıkamamaktadır.

10 Mart’tan sonra ne görebiliriz?

Isaac Herzog’un Türkiye ziyareti, bir anda büyük bir kırılma meydana getirmeyecektir. Normalleşme süreci, belirttiğimiz üzere halihazırda başlamış bir süreç olduğu gibi, Herzog’un gelişinden sonra da tedrici bir şekilde ilerleyecektir. 10 Mart’ın hemen ertesinde özellikle büyükelçilikler konusunda yeni adımların atılması ise kuvvetle muhtemeldir.

Uzun vadede siyasi ve diplomatik ilişkiler onarılırken, ticari ilişkiler daha da gelişecektir. Ayrıca bu normalleşme belli talepler karşılığında devreye sokulacağından, dışarıda İran’a karşı, içeride ise Filistinli gruplara veya Filistin’le dayanışma yanlısı gruplara karşı çeşitli düzeylerde basınç uygulanabilir ve büyük bir ihtimalle uygulanacaktır.

Resmi söylemlerde normalleşme sürecinin “Türkiye’nin Filistin’e verdiği desteği etkilemeyeceği” ifade edilmektedir. Büyük olasılıkla, İsrail’le yakınlaşmayı dengelemek için Türkiye, Gazze ve Batı Şeria’ya daha fazla insani ve ekonomik yardım sağlayacak, hatta belki de inşaat ve altyapı projelerine girişecektir. Ne var ki “İbrahim Anlaşmaları”nda da yer bulan bu “Trump tipi çözüm”, ne işgali ne de onun sahadaki sonuçlarını ortadan kaldıracaktır. Ayrıca Ankara’nın, sözünü geçirebildiği Filistinli siyasi grupları daha uzlaşmacı bir çizgiye sevk etmeye çalışması muhtemeldir.

Herzog’un ziyaretinin yaklaştığı şu günlerde dünya, 1948’den beri süren etnik temizliğin Şeyh Cerrah mahallesindeki mikro tecessümüne tanık olmaya devam ediyor. Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar İsrail rejiminin apartheid (kurumsallaşmış ırk ayrımcılığı) karakterini detaylı şekilde gözler önüne seriyor. Nakab’daki Bedeviler sürülüyor, Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşimleri genişliyor ve Kudüs’ün Arapsızlaştırılması politikası hızlandırılıyor. Bugüne kadar işlediği suçların hiçbiri nedeniyle yaptırıma uğramamış olan İsrail’in eli rahatlıyor ve Filistin direnişi yalnızlaşıyor.

Devletlerin politikaları ve tercihleri ne yönde olursa olsun, adaleti ve evrensel insan haklarını kendine rehber etmiş kişiler, İsrail’e her alanda boykot ve yaptırım uygulanması ve İsrail’in her alanda yalnızlaştırılması çağrılarını yapmayı sürdürecektir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Düşene Değil, Düşürene Vurarak!

Yayınlanma:

-

İbn Haldun’un vaktiyle çözümlediği gibi seyrediyor birçok hâdise. Sermaye, dünya düzenini evirip çeviriyor. Coğrafyalara ve insanlığa rahat yok. Yaşlı kıta ve toplumlar, köleleştirilen genç ve enerjik insanlarla, kitlelerle takviye olunuyor. Suriye örneğinde olduğu gibi kapitalizme açılıyor araziler, insan kaynakları.

Evet, insana “kaynak” dediler, sürdüler onu sermayenin namlusuna, tetiği kıldılar bir yandan. Belki de tamamen silahı… Şimdi koşturup duruyorlar onu dikenli tellere doğru, sonra sürüyorlar denizlere, binlerce ve binlerce ölümleri pahasına…

İşte bu hengâmeden kimse huzurlu, mutlu çıkamayacak, biliyorsunuz değil mi? Yeryüzünün her bir yanına vaziyet etmek isteyen şeytanîliğin küresel kapitalizm şeklinde vücut bulmuş güncel hâli bu mekanizmayı kurup durmaktadır. İnsanlık, hadi diyelim insanlığın biraz kuzey ve batı taraflarında meskûn olanları bir ulus devlet korunaklığı yanılsamasına maruz kaldı bir müddet. Kutu gibi, ne hoş… Dünya yansa kendilerine bir şey olmaz! Tel örgülerle çevrelenmiş kutsal vatana ne sirayet edebilir ki! İşte öyle olmadı, olamazdı da. Birkaç sıra dikenli tel, birkaç gözetleme kulesi çağlar boyunca akıp durmuş göçler karşısında ne kadar direnebilirdi?

Nasreddin Hocamız merhumun evine hırsız girmiş. Ne var ne yok yüklenmiş, vurmuş sırtına hırsız, çıkmış evden. Hocamız da kalanı omuzlamış, düşmüş peşine hırsızın. Hırsız, yükünü atınca kendi evinin avlusuna, bir de ne görsün! Hoca, sırtında yatak ve yorganıyla orada öylece dikiliyor. “Ne yapıyorsun burada be adam!” diye efelenecek olmuş hırsız, Hocamız gayet sakin… “Ne yapması var mı yahu,” demiş, “biz buraya taşınmadık mı?”

Londra’dan New York’a, Paris’e kadar her bir batı memleketi, soyup soğana çevirdiği coğrafyaların insanlarıyla dolu değil mi? Onca insan Hocamızı takip etmiş pek tabii olarak. Bugün de öyle bir süreç var bir yandan lâkin bir yandan da İbn Haldun’u andık ya yazının başında, hem Hocamızın nüktesi, hem İbn Haldun’un gerekçeli beyanı birlikte işliyor gibi ancak sonuç tek ve ortada. Hepimiz ayn’el-yakîn şahidiyiz üstelik.

“Dünya küçük bir köy oldu.” hikâyesiyle büyüdük biliyorsunuz. O zaman öyleyse, Afganistan’a düşen bombanın en azından kokusundan rahatsız olacaktır köyün üst başındaki komşular! Suriye’deki, Yemen’deki savaşlardan her bir ev etkilenecektir, etkilenmelidir. Çocuk oyunundan değil, savaştan bahsediyoruz. Küçük köyde savaş olur da etkilenmeyen hane mi kalır! Hangi akl-ı evveller itiraz ediyor buna!

O hâlde haneler mırın kırın etse de, homurdanıp dursa da şimdi Doğu Avrupa’ya da sıçrayan, bütün bir Ortadoğu’yu harlayıp geçen savaşlar esasen yakıp duracak yeryüzünün dört bir yanını! Ne kadar ırkçılıkları köpürtse de birileri sonuç değişmez. Bilinen bütün eski göç hikâyeleri, hareketlilikleri güncellenecektir. İnsan göçle büyür. Göç, insanın kaçınılmaz kaderidir. Zaten yeryüzünde bulunuşu bir göç halidir, kısa bir yolculuktur ancak çoğu gafil unutmuştur bunu! Unutmuştur da racon kesmektedir şimdi. Garip gurabayı incitmektedir, kalpler kırmaktadır.

Hâlbuki bütün insanlık ikrar etse şu hakikati ne güzel olur: “Yeryüzü Allah’ındır! Kimseye yasaklanamaz! (özelde mültecilere)” Temellük etmese bazı mıntıkaları! Mülk Allah’ın değil midir? İnsan, ne ara el koydu arza!

İşte kırılan kalpleri daha da kıran bu mülkiyetçi arzu, arzı ifsad etmektedir. Düşene bir tekme de o arzu vurmaktadır. İfsad derinleşip kök salmaktadır. Şeytan ve adamları, yani tağutlar cihanı mazlum ve mustazaflara dar eylemektedir. İyilerin nefesi çoğu zaman yetmemektedir ıslaha, güzelliğin yayılmasına. Göç yolları dikenli tellerden, Akdenizlerden geçmektedir. İnsan insana çokça sığınamamaktadır. Canı, Akdeniz ya da dondurucu ayazlar teslim almakta; emeği, patronlar çalmaktadır. Kin ve nefretin paratoneri varlığıyla yersiz-yurtsuz kılınan bu âdem evladı, boşlukta sallanmaktadır.

Oysaki Rabbimizin düzeninde yolda kalmışa omuz vermek, yani dayanışma vardır. İnsanlık yolda kalmışsa ilâhi emir bellidir. Köyün bir mahallesi bombalanıp işgale maruz kalmışsa yapılacaklar açıktır. Kendini kurtarmaya ayarlı duruşlar açıkça kınanmakta, ifsad olarak tanımlanmaktadır.

Sancılı bir dönüşüm olacağa benziyor. Dünya düzeni, kontrolü ne kadar koruyabilecek, ulus devlet korunaklılıkları ne kadar dayanacak, çoktan mülke ulaşıp çürümüş medeniyetler bu hareketliliği ne kadar tolere edebilecek,  Allah bilir ancak şüphe hâsıl olmuştur bir kere. İnsanlığın uzun tarihinde ne çok örneklikler vardır ibret alınası!

Kısa göçmenliğimizde şu dünyada, doğru tarafta durmaya bakmalı. Adaletten, dayanışmadan yana… Darda ve yolda kalmışın saflarında ısrar ederek… Kötülüğü üretenlerin tam karşısında durarak; düşene değil, düşürene vurarak!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gezi Davası’nda İlk Perde

Yayınlanma:

-

Gezi Davası’nda karar dün açıklandı.

1637 günlük tutukluluğun ardından Osman Kavala hakkında “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Tutuksuz sanıklar Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi ve tutuklanmalarına karar verildi.

Tiyatroda ilk perde kapandı. Sanıklar, adil yargılanma ve adalet talep etse de müsamere tadında bir kukla tiyatrosu izlediler. Hep birlikte izledik. İşgalcilerin, işgal ettikleri ülkede kurdukları mahkemede yerlileri yargılamalarını hatırlatan bir süreç yaşandı. Orta doğudayız, yabancısı olduğumuz şeyler değil!

Gezi, yargılanamazdı, yargılanamadı da. O yüzden, yaşananlar yasa dışı ve gayri meşru. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 

Olayın Adalet Sarayı’nda, bir mahkeme salonunda, hakimler ve savcı huzurunda cereyan etmesi, hukuka uygun sayılması için yeterli mi? Elbette ki hayır. 

Karar fena halde yassı ada kokuyor! Neyse ki idam kaldırıldı. Yoksa Osman Kavala’yı asacaklardı.

Milyonlarca insanın katıldığı şiddet içermeyen barışçıl protestolara ceza kesilmiş oldu. İntikam ve ibret olsun diye.

Gazeteci Banu Güven’in aktardığına göre, 2018’de Samsun’dan AKP’den milletvekili aday adayı olmuş bir avukat 4 yıldan kısa bir süre içinde ağır ceza mahkemesi hakimi olup bu yasa dışı karara imza atmış. (Derhal istifa etsin! Adalet Bakanı olmak için fazla vakti kalmadı.)

Türkiye’de siyasi davalarda normal hukuk değil düşman ceza hukuku uygulanır. İstiklal Mahkemeleri’nden bu yana, bu böyle. Önce biri veya birileri öcü ve suçlu ilan edilir. Ardından onu mahkum edecek deliller icat edilir. Delil yoksa, dert değil, derhal üretilir. (Fetöcüler bu işin atölyesini kurmuşlardı!) Üretmek de mümkün değilse, sıkıntı yok, vatandaşlar delilsiz de mahkum edilir!

Sanıklar son sözlerini söylerken sağa sola, önlerine, cep telefonlarına bakan hakimlere, “ben konuşurken gözümün içine bakın, yüzüme bakın” diye uyarıda bulunmuşlar. Normal bir yargılama ya da sadece bir yargılama yapılıyor olsa ortalama bir hakimde, birazdan cezaevine yollayacağı sanığın yüzüne bakacak yüz, gözüne bakacak göz olur.

Dedik ya, sanıklar insan veya vatandaş değil imha edilmesi gerekli düşmanlar. Amaç gerçeği ortaya çıkarmak, Anayasaya uygun davranmak, hukuku tesis etmek değil, ne pahasına olursa olsun intikam almak.

Gezi Davası’nda emir komuta zinciri içinde kurulan bir “mahkeme”den siparişle alınan rezil bir kararla kapandı ilk perde. Perde yeniden açılana kadar atı alan Üsküdar’ı geçer mi bilinmez. Yoksa Meksika Sınırı mı?

Nasıl ki savaş ve sınır dışı operasyonlar, siyasi ranta tebdil edilmek için harika araçlardır, yargı kararları da öyle; hamasi ve şovenist söylemlerle oy devşirmeye yarar.

Hukukun dışındaki karanlıkta çıkarlarınız için sonuna kadar tepinin! Allah görmüyor, tarih şahit değil, devlette kayıt kuyut yok ve bu devran hep böyle sürüp gidecek!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

1 Mayıs’a Doğru

Yayınlanma:

-

Günler döndü dolaştı, 1 Mayıs’a geldi.

1 Mayıs’a değin yılın her günü, her ânı elbette direnişin, adalet arayışının tanığı olmalıdır; kimileri için olmuştur, olmaktadır. Buna tanığız.

Küresel ölçeğe her boyutuyla yayılmış bir zulüm düzen ve işleyişi var. Buna da hayatın bütün kademelerinde tanık olmaktayız. Özellikle dijital takip sistemlerinin dudak uçurtacak seviyelere varması hem klasik köleliği pekiştiriyor hem de insanlığın ufkunu belirsiz bir karanlığa mahkûm ediyor.

İnsanın bu karanlıkta debelendiğini içimiz acıyarak gözlemliyoruz. Tam da bu noktada “İnsan; seni savunuyorum, sana karşı!” sözüyle Nuri Pakdil’i anmadan edemiyoruz. İnsanın yitimi gibi bir aşamaya gelindiğinde direnişin bütün vâroluşsal dinamiklerle sahada, göz önünde olması gereği, zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Şeytanın küresel hegemonyasınının temsiliyetine adanan tâğûtî düzenlerin görünür görünmez saldırganlıklarının farkına varılmalıdır. Bu farkındalık, klasik köleciliğin devamı ile insan sonrası diye tartışılan ve hatta fiiliyata aktarılan tasavvurları fotoğraflayıp insanlığın önüne koymalıdır.

Modern kapitalist medeniyetin açık şeytani karakterinin insanı ve tabiatı teslim alışından bu yana hızla küreselleşen direniş halkalarının 1 Mayıs suretiyle de ortaya çıkmasına şaşmamalıdır. Kullandığımız “de” bağlacı mühim bir köprü vazifesi görüyor. 1 Mayıslarda insanlığın ortaya koyduğu iradeyi, çığlığı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlayan o “de” bağlacı, direniş hâlinin şeytani düzenlere teslim olmamakta kararlı oluşunu vurgulamaktadır. O nedenle kıymetlidir. Bağlanılan ve tüm gün ve saatlere yayılması gereken direniş hâlleri de mutlak kurtuluş için kula kulluğa meydan okuyup âlemlerin Rabbi Allah’a kulluğu beyan eden bir imana yönelmelidir.

Açlık sınırının altında ve ekonomik kriz ortamında nefes alamayan geniş emekçi yığınlarla insanın bir öz olarak imhası arasında salınan şeytanîliğe karşı yükselen seslere ses vermek ve vahyin hakikatini bir model ve çıkış olarak sunmak mü’minlerin vazifesidir.  Güçlü ve küresel bir adalet arayışı geleneği olarak 1 Mayıs en nihayetinde bu imkân ve fırsattır. Zalim, soyguncu ve yağmacı düzenlerin; emperyalizmin taşeronluğuna soyunan işbirlikçiliklerin mahkûm edileceği, problemlerin kaynaklarının gösterilip işaret edileceği bir imkân ve hatta sorumlulukların anılacağı bir günden bahsediyorum.

Tabiatın can çekiştiği ve insanın Gregor Samsa modeline dönüştürüldüğü bir evrede insanı savunan arayışların kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır. Bugün atölyelere, göçmen teknelerine, nefes alınamaz şehirlere, dijital ağlara, cezaevlerine, savaş alanlarına hapsedilip nefessiz bırakılan insanlık için atılacak ve tevhid-adalet-özgürlük çizgisini tahkim edip alternatif olarak sunacak güçlü manifesto ve beyanlara ihtiyacımız var.

Egemenlerin karşısında işte o vâr olma çabasıyla çırpınan, bu yolda doğru-yanlış birtakım tecrübelerle düşe kalka yol alan insanın yanına koşmak temel sorumluluğumuz olarak görülmeli, bu çırpınışlar vahiyle temaslandırılmalıdır.

1 Mayıs gösteri ve eylemlerinde epeyce pratik hak ve talep dillendirilmektedir. Pek tabii olarak bu taleplerin dillendirilmesi zorunludur. Çünkü insan üç öğün beslenmesi, giyinip kuşanması, barınıp gezmesi gereken bir varlıktır. Bunları yeterli seviyede sağlayacak bir donanım temel ihtiyaçları bahsindendir. Dolayısıyla bu alanda ses verilmesi kaçınılmazdır.

Diğer yandan da 1 Mayıs, yazının pek çok yerinde dillendirmeye gayret ettiğim temel paradigmatik hususları çok daha sofistike ve derinlemesine tartışmaya davet edecek göndermelere fırsat tanıyacaktır. İşte bu hattın işleyiş ve ilerleyişine bigâne kalmak İslami çevreler için temel ve büyük bir yanılgı olacaktır.

Tevhid, adalet ve özgürlük hattının insanlığın gidişâtına el koyması zorunludur. Bunun ilk adımlarından biri 1 Mayıslarda ete kemiğe bürünen feryatlara kulak vermek, onunla yan yana gelmek, o enerji ve öfkeyi vahyin dirilticiliği ile buluşturabilmektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM