Connect with us

Köşe Yazıları

İsrail’le Normalleşmenin Anatomisi

Yayınlanma:

-

31 Mayıs 2010 tarihinde, Gazze ablukasına dünyanın dikkatini çekmek ve Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla onlarca farklı ülkeden gönüllülerin katılımıyla yol çıkan Özgürlük Filosu içinde yer alan Mavi Marmara gemisine İsrail deniz komandoları tarafından uluslararası sularda baskın düzenlenmesi ve dokuz (ağır yaralandıktan dört yıl sonra hayatını kaybeden Uğur Süleyman Söylemez’le birlikte on) Türkiye vatandaşının öldürülmesiyle siyasi ve diplomatik alanlarda kısmen zayıflayan Türkiye-İsrail ilişkileri, bir süredir onarılıyor. 2014 yılından beri çeşitli dönemlerde gündeme getirilen “normalleşme” hususu, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un 9-10 Mart tarihlerinde Türkiye’ye yapması planlanan ziyaretle yeni bir safhaya girecek gibi görünüyor.

Gerçekte, bu gelişmede fazla şaşırtıcı olan bir durum yok. Önceki yıllarda Mavi Marmara davasının düşürülmesi de dahil olmak üzere bu yönde pek çok adım zaten atılmıştı ve şimdi Herzog’un gelişiyle birlikte yalnızca yeni bir merhaleye girilecek gibi görünüyor. Kuşkusuz Ankara ve Tel Aviv’deki karar alıcıların bu yönelime girmesinin uzak ve yakın, doğrudan ve dolaylı bir dizi sebebi bulunuyor. Bu yazıda, süregiden normalleşme sürecinin arka planını farklı boyutlarıyla irdelemeye çalışacağız. Daha sonra ise bu sürecin getirebileceği muhtemel sonuçları değerlendireceğiz.

Krizin sürdürülemezliğinin tarihsel sebepleri

Filistin’i çeyrek asır boyunca tahakküm altında tutan Britanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki zorunlu dekolonizasyon sürecinin parçası olarak ve de aynı zamanda Filistin’deki durumun kendisi yönünden tümüyle kontrol edilemez hale gelmesinin sonucunda bir çıkış yolu aramış ve meseleyi yeni kurulan Birleşmiş Milletler’e götürmüştü. Birleşmiş Milletler ise İsrail’in kuruluşuna temel oluşturacak şekilde Filistin’in bir “Arap devleti” ve bir “Yahudi devleti” olmak üzere ikiye bölünmesi projesini 29 Kasım 1947 tarihinde Genel Kurul’a sunmuş ve taksim kararı çoğunluk oyuyla kabul edilmişti. O tarihteki oylamada taksime karşı çıkan 13 ülkeden biri Türkiye’ydi. Karar sonrasında yine Birleşmiş Milletler çatısı altında bir “Filistin Uzlaştırma Komisyonu” kurulduğunda ise üç farklı pozisyonu savunan üç ülke komisyon üyesi olarak belirlenmişti. Burada ABD Yahudi/İsrail tezinin destekçisi, Fransa orta yolcu, Türkiye ise Arap tezinin destekçisi olarak tanımlanmıştı.

Ne var ki Türkiye, bir buçuk yıldan az bir süre içinde neredeyse yüz seksen derecelik bir dönüş gerçekleştirdi ve bunun iki sebebi vardı. Birincisi, 1950-1960 yılları arasındaki Demokrat Parti döneminde kemale erecek olan Batı’yla tam entegrasyon süreci 1946-1950 yılları arasındaki son CHP hükümeti zamanında halihazırda başlamıştı. Özellikle 1947 tarihli Truman Doktrini ve 1948 tarihli Marshall Planı’nın etkisiyle, Türkiye’nin ABD’nin pozisyonuyla çelişecek bir tutum alması beklenemezdi. İkinci olarak, 14 Mayıs 1948 tarihinde ilan edilen İsrail devletinin Sovyetler Birliği’ndeki kolhozlardan esin alan kibbutz’lar temelinde kurulması ve ilk başbakan David ben Gurion ve ekibinin “İşçi Siyonizmi” çizgisini temsil ediyor olması sebebiyle, başlangıçta İsrail’in komünist bir ülke olacağı endişeleri vardı. Dönemin Dışişleri temsilcilerinin Uzlaştırma Komisyonu faaliyetleri kapsamında Tel Aviv’e yaptığı ziyaretler sonucunda ise yeni devletin komünizmle herhangi bir alakasının olmadığı görüldü. Tüm bunların sonucunda Türkiye, 28 Mart 1949 tarihinde İsrail’i resmen tanıdı ve bunu yapan Müslüman nüfus çoğunluklu ilk devlet oldu.

1949 yılını izleyen dönemlerde ilişkiler zaman zaman istikrarsızlaşmış ve örneğin 1981 yılında İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesi sonrasında olduğu gibi diplomatik ilişkilerin seviyesi zaman zaman düşürülmüş olsa da, ana doğrultu olarak Türkiye-İsrail ilişkileri pozitif yönde seyretti. 1990’lı yılların ikinci yarısında ise on iki ayrı işbirliği anlaşmasının imzalanmasıyla ilişkiler tepe noktasına ulaştı. Bu anlaşmalar daha sonraki herhangi bir süreçte feshedilmedi. Öte yandan siyasi ve diplomatik ilişkilerin krizde olduğu düşünülen yakın dönemler de dahil olmak üzere hiçbir dönemde ticari ilişkiler kesilmedi ve hem ithalat hem de ihracat yönünden Türkiye-İsrail ticaret hacmi devamlı olarak büyüdü.

Türkiye’nin dış politika yönelimleri aynı zamanda, 1952 yılından beri üyesi olduğu NATO’nun çizdiği çerçeve ve sınırların içinde kaldı. Bu sebeple Ankara ve Tel Aviv arasında hiçbir zaman antagonistik bir karşıtlık meydana gelmedi; göreceli gerilimlerin olduğu dönemlerde ise, en bilinen örneği Obama’nın “özür” diplomasisi olmak üzere pek çok defa ABD’nin devreye girmesiyle gerilimler yatıştı.

İşte böyle bir tarihsel birikimin olduğu bir denklem içinde, Türkiye ve İsrail arasında ilanihaye sürecek bir kriz zaten beklenemezdi. Soru, normalleşme sürecinin ne zaman başlayacağı ve ne zaman tamamlanacağıydı. Kuşkusuz içinde bulunduğumuz dönemde bu adımların atılmasının özel sebepleri de bulunuyor ve aşağıda bu sebeplerden devam edeceğiz.

Yeni bölgesel denklemler ve İsrail’in beklentileri

Bilindiği gibi 2020 yılının ikinci yarısından itibaren Tel Aviv yönetimi, Birleşik Arap Emirikleri’nden başlayarak Körfez rejimleriyle ve bazı başka Arap devletleriyle normalleşme yoluna girdi. Bu ülkeler gerçekte hiçbir zaman İsrail’le savaşmadığı halde, imzalanan kapsamlı işbirliği anlaşmaları ironik bir şekilde “barış anlaşmaları” olarak lanse edildi. Körfez rejimlerinin liderleri, attıkları adımları meşrulaştırmak için hiçbir gerçekliğe değmediği halde “anlaşma karşılığında Batı Şeria ilhakından İsrail’i vazgeçirdikleri” gibi iddialarda bulundu.

Baş döndürücü bir hızla ilerleyen ve kapsamı genişleyen bu anlaşmalar İsrail için birden fazla işlev görüyor. Öncelikle, yeni ve büyük pazarlar açılıyor. İkinci olarak, “Yahudilerle Arapların amca çocukları olduğuna” gönderme yapan söylemlerle (ki anlaşmalara İbrahim Anlaşmaları adının verilmesi de buradan ileri gelmektedir) İsrail’in bölgedeki diğer halklara dostça yaklaşan ve barış içinde yaşamak isteyen bir devlet olduğu şeklinde sahte bir ideolojik anlatı üretiliyor. Üçüncüsü, “Arap devletlerinin İsrail’le barış yaptığı” bir ortamda Filistin direnişinin hem itibarsızlaştırılması, hem de yalnızlaştırılması hedefleniyor.

Bunlara ilave olarak bölgede yeni bir eksenin inşa edilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. BAE ve Suudi Arabistan’ın uzun zamandır bölge liderliğine oynadığı bilinmektedir. İsrail bu yükselen eksenin bir parçası haline gelmeye çalışırken, aynı zamanda İran’ı çevreleme politikasında da yeni adımlar atmaktadır.

Tel Aviv yönetiminin Türkiye’yle normalleşmek istemesi de benzer amaçların ürünü gibi durmaktadır. Söylemsel düzeyde Filistin’i desteklemiş ve bazı Filistinli siyasi grupları kısmen himaye etmiş olan Türkiye’nin nötralize edilmesi bu süreçte İsrail’in en büyük kazancı olacaktır. Ayrıca Türkiye’nin de İran karşıtı kampa eklenmesi gündeme gelebilir ve taraflar arasındaki görüşmeler hakkında basına sızanlar, bu hususun gerçekten de gündemde olduğuna işaret etmektedir.

Türk dış politikasında dönüşüm ve doğalgaz meselesi

Türkiye’nin bu yazının konusu olmayan bir dizi sebepten ötürü son yıllarda dış politikada önemli ölçüde yalnızlaştığı herkesin malumudur. Sistemin yapıtaşları ve özellikle ağırlığını giderek hissettiren ekonomik kriz ise bu yalnızlığa son verilmesini siyasi otoritenin önüne bir zorunluluk olarak koymuştur. Birleşik Arap Emirlikleri’nden Ermenistan’a kadar, yakın ve uzak geçmişte ihtilafların yaşandığı çeşitli ülkelerle muhtelif düzeylerde kurulan temas ve işbirlikleri esas olarak bu durumdan kaynaklıdır.

Daha özel olarak, doğalgaz kaynakları ve Akdeniz’de oluşturulan münhasır ekonomik bölgeler meselesi de çeşitli adımların atılmasını beraberinde getirmiştir. Akdeniz’deki kaynakların kullanımı muhtemelen 21. yüzyılın en önemli ekonomik ve jeopolitik meseleleri arasında yer alacaktır ve hatta derinlemesine bir analize girişildiğinde 2011 yılında başlayan Suriye savaşının da bu meseleden bağımsız olmadığı görülebilir.

Devletlere belli sınırlar içinde Akdeniz’de bulunan canlı ve cansız kaynakları serbestçe kullanma imkânı sağlayan münhasır ekonomik bölgeler sorunu uluslararası deniz hukukunda yeterince açık tanımlanmamıştır ve bu bölgelerin paylaşımı esas olarak devletlerin ikili veya çoklu olarak anlaşmasını gerektirmektedir. Türkiye bir dönem Libya’daki Serrac hükümetiyle işbirliği yoluyla kendisine geniş bir alan açmaya çalışmıştır. Ne var ki Serrac hükümetinin zayıflığının ötesinde Doğu Akdeniz’de kıyısı olan neredeyse bütün devlet ve entitelerle şu veya bu düzeyde kriz içinde olunması, Ankara’nın hareket alanını büyük ölçüde kısıtlamıştır. Bu sebeple önce Mısır’la, arkasından da İsrail’le anlaşma gündeme gelmiştir. Gelecekte Yunanistan ve hatta belki de Güney Kıbrıs’la müzakere seçeneği de masaya gelebilir.

İsrail’in ayrıca Akdeniz’den çıkardığı gazı Avrupa pazarlarına satmak istediği bilinmektedir ve Türkiye’nin bu girişime ortak olması muhtemeldir. Bir başka deyişle Türkiye “İsrail gazı”nın hem müşterisi, hem de Avrupa’ya transfer edilmesinin aracısı olabilir. Ne var ki İsrail gazı olarak tanımlanan gaz, hem Lübnanlıların, hem de Filistinlilerin haklarının gasp edilmesiyle meydana getirilmektedir. Lübnan ve İsrail arasında deniz kaynaklarının kullanılması hususunda ciddi ihtilaflar devam ederken, Gazze’de yaşayan Filistinliler dünyayla doğalgaz ticareti yapmak bir yana, 2007 senesinden beri süren İsrail ablukası nedeniyle çoğu zaman balık avlamaya dahi çıkamamaktadır.

10 Mart’tan sonra ne görebiliriz?

Isaac Herzog’un Türkiye ziyareti, bir anda büyük bir kırılma meydana getirmeyecektir. Normalleşme süreci, belirttiğimiz üzere halihazırda başlamış bir süreç olduğu gibi, Herzog’un gelişinden sonra da tedrici bir şekilde ilerleyecektir. 10 Mart’ın hemen ertesinde özellikle büyükelçilikler konusunda yeni adımların atılması ise kuvvetle muhtemeldir.

Uzun vadede siyasi ve diplomatik ilişkiler onarılırken, ticari ilişkiler daha da gelişecektir. Ayrıca bu normalleşme belli talepler karşılığında devreye sokulacağından, dışarıda İran’a karşı, içeride ise Filistinli gruplara veya Filistin’le dayanışma yanlısı gruplara karşı çeşitli düzeylerde basınç uygulanabilir ve büyük bir ihtimalle uygulanacaktır.

Resmi söylemlerde normalleşme sürecinin “Türkiye’nin Filistin’e verdiği desteği etkilemeyeceği” ifade edilmektedir. Büyük olasılıkla, İsrail’le yakınlaşmayı dengelemek için Türkiye, Gazze ve Batı Şeria’ya daha fazla insani ve ekonomik yardım sağlayacak, hatta belki de inşaat ve altyapı projelerine girişecektir. Ne var ki “İbrahim Anlaşmaları”nda da yer bulan bu “Trump tipi çözüm”, ne işgali ne de onun sahadaki sonuçlarını ortadan kaldıracaktır. Ayrıca Ankara’nın, sözünü geçirebildiği Filistinli siyasi grupları daha uzlaşmacı bir çizgiye sevk etmeye çalışması muhtemeldir.

Herzog’un ziyaretinin yaklaştığı şu günlerde dünya, 1948’den beri süren etnik temizliğin Şeyh Cerrah mahallesindeki mikro tecessümüne tanık olmaya devam ediyor. Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar İsrail rejiminin apartheid (kurumsallaşmış ırk ayrımcılığı) karakterini detaylı şekilde gözler önüne seriyor. Nakab’daki Bedeviler sürülüyor, Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşimleri genişliyor ve Kudüs’ün Arapsızlaştırılması politikası hızlandırılıyor. Bugüne kadar işlediği suçların hiçbiri nedeniyle yaptırıma uğramamış olan İsrail’in eli rahatlıyor ve Filistin direnişi yalnızlaşıyor.

Devletlerin politikaları ve tercihleri ne yönde olursa olsun, adaleti ve evrensel insan haklarını kendine rehber etmiş kişiler, İsrail’e her alanda boykot ve yaptırım uygulanması ve İsrail’in her alanda yalnızlaştırılması çağrılarını yapmayı sürdürecektir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sıkışma ve Çıkışsızlık

Yayınlanma:

-

Asgari düzeyde bir örgütlülük olmayınca en kritik zamanlarda ne yapacağınızı bilemiyor, öyle ortada kalıyorsunuz.

“Acaba kimin eylemine katılsam? Hangi protestoya dâhil olsam? Yarınki yürüyüşe gitsem mi? Ortada kimse yok, bu nasıl bir tepkisiz toplumdur!”

Çaresiz bir hâlet-i rûhiye, Aksâ Tûfânı sürecinde olduğu gibi tarihsel kırılma anlarında pek çok insanın yakasına yapışır. Kıvrandırıp durur onu. O âna değin yapıp ettiklerini vedahî yapmayıp etmediklerini önüne seriverir. Bir muhasebeden ziyade pişmanlık ya da yazıklanma denilebilecek duygu durumuna teslim olur o kişi: Tam onaylamadığı, eksik ya da yanlış gördüğü birtakım etkinliklerle vicdan söndürür. En nihayetinde esaslı tavırlar üretemeden tarihin dışına itiliverir.

İsrail’in, Gazze’ye dönük tamamen katliam amaçlı eşi benzeri az görülür vahşi saldırısı boyunca Türkiye’deki özelde İslamcı çevrelerin, genelde bütün toplumsal-siyasal kesimlerin tepkisinin son derece düşük seviyede seyrettiğine dâir ortak bir kabul oluştu neredeyse. Elbette ben de bu kanaati paylaşıyorum. Dünyanın pek çok farklı coğrafyasında insanlığın mühim bir kısmının ayağa kalkmasının dayattığı bir utancı yaşadı aslında Türkiye’deki temiz vicdanlar. Öteden beri Filistin meselesinin ateşlediği bilinçleri taşıyan farklı ideolojik ya da toplumsal çevrelerdeki genel sönümlenme, yüzleşilmesi belki ertelenen hakikati kesin bir şekilde ortaya çıkarmış oldu.

AKP iktidarının uzun yılları boyunca açık bir şekilde tespit edileceği üzere Kürt ve sol/sosyalist çevreler sakınımsız hukuksuzluklarla, siyasal hareket alanlarının sürekli kısıtlanması ve kolluk marifetiyle alabildiğine baskılandı. İslami denilebilecek çevrelerin büyük bir kısmı da büyüyüp iyice obezleşen bir cemaat olan devlet yapısıyla bütünleştirilip üzerlerine toprak örtüldü. Böylece toplumsal muhalefetin kötürümleştirilmesi önemli ölçüde tamamlanmış oldu.

Esasen bu gibi durumlarda yeni dalgaların ortaya çıkması, yeni kadroların toplumsal muhalefet önderliğini üstlenmesi, yeni usullerin yeni aktörlerle örneklendirilmesi beklenir. Türkiye siyasallığında bu bir türlü olamıyor. Bunun kendine özgü toplumsal nedenleri var muhakkak ve tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Bu analiz derinleştirilebilir lâkin umuma dâir değerlendirmelerin bize pek bir faydası yok. Ülkedeki batmış ve çoktan bitmiş İslâmiliğe dâhil olmayan bir damar var ya da vardı; işte kılcalları birbiriyle birçok meselede çelişse de o damardan olan beklentinin karşılıksız çıkması bizi çıkmaza ve umutsuzluğa sürükleyen asıl sebeptir.

Bu damar, önceki kuşaklar özelinde sohbet halkalarını aşarak açık siyaset üretme temelinde örgütlenemedi; böylece kendi kendini kötürümleştirdi. Siyasal/dinî netliğe ulaştıran tevhîdî kavrayış nimetini lâyıkıyla değerlendiremeyen bu kuşak hemen hiçbir toplumsal ve siyasal meselede inisiyatif alamadı, açık siyasal hedefler belirleyemedi. Bu damar bünyesinde yer alan ve önceki kuşağı takip eden ve görece gençliğe tekabül eden kuşak ise akademik ilgi tarafından kötürümleştirildi, üniversite yıllarında neredeyse öğrenci kulübü faaliyetlerine denk düşen kısmî siyasallaşma/örgütlenme tecrübesini ileriye taşıyamayarak bireysel mevzilere çekildi ve bu sûretle kendini kötürümleştirdi.

Bahse mevzu önceki kuşağın, sabiteleri güçlü olduğundan siyasallaşamama kötürümlüğüne rağmen akîdevî bağlılık pozisyonunu muhafaza ettiği rahatlıkla söylenebilir ancak bu durum dertlerimize derman olmuyor. Artık Rableriyle aralarında gerçekleşeceklere terk edilmiş zamanlara ulaşmış gibiler. Diğer bölük ise ne yapacağı hususunda teslimiyetten gerçekliğe dâir yaşadığı çokça zaafın, belirsizliğe mahkûmiyetin tutsağı olduğundan, temel ilkeler alanına dâir mühim şüpheleri merkeze aldığından kıpırdayamıyor ve hakikate dâir güçlü şüphelerle neredeyse zincirlenmiş durumda; çoğunlukla da yalnız ve yol haritalarına mesafeli.

Bu iki ana hat hâlâ birbirleriyle çözümsüz ve çıkışsız müzakereler yürütüyor lâkin ufukta görünür bir kurtuluş emaresi yok. “Sıkışma” sözcüğü durumu topyekûn ifade edebilir. Buradaki zengin tarihsel birikim siyasal önderlik makamına eremediğinden ülkedeki İslamî duyarlıklı geniş toplumsal kesimleri sevk edebilmede güç ve potansiyelini de neredeyse tümüyle yitirmiş durumda. Bu durumda halk, devşirmelerin yönlendirmesiyle ilerleyip rakipsiz siyaset yapan egemenin gölgesine sığınmaktan başka bir seçenek bulamıyor.

Birincisinin tabii ve sosyolojik ömrünü neredeyse tamamlamak üzere olduğu bu tarihsel evrede yer yer sahte örgütlenme ve söylemlere savrulmuş ikinci kuşaktan bir çıkış/açılım gelebilir mi, diye baktığımızda bir şey görebilenin olacağını zannetmiyorum doğrusu.

Bu sağlam mücadele geleneği kurmanın uzağına düşmüşlüğün çaresiz ve karanlık tablosu bize başka bir şey sunacak değildi. Örgütlülüğün türlü çeşit zulümlere karşı ülke içinde ve küresel düzeyde oluşan mücadele birikimi, tecrübesi olmaksızın sokaklar, meydanlar çekip çevrilemezdi. Yapılamadı da, yapılacak gibi de değildi. Elbette yalnız bırakılmış küçük çırpınışlar bu değerlendirmelerin dışındadır.

Rafine bir tevhidî söylem üretmenin gerekli şartları vardır. Çoğu zaman imrendiğimiz festival tarzı protestoların ötesinde red ve inşayı keskin ve yakıcı bir biçimde vahyin penceresinden işaret eden kurucu söylemlerin halklar ve egemenlerle buluşma yolları vardır. Bunlar bir çemberde pişer ve kesintisiz devam eden örgütlü bir adanış ve açık mücadele sürecini zorunlu kılar.

Türkiye İslami çevrelerinin görece en kolay yapabildikleri İsrail karşıtı eylemlilikleri bile ideolojik bir netlik ve toplumsal bir genişlikte örgütleme kabiliyetinden büyük oranda uzaklaşmaları muhasebe için elbette bereketli bir zemin sunan bir nimet olarak algılanmalıdır. Böylece yakın ya da uzak bir gelecek için yeni ufuklar kendini gösterebilir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Süt Güğümleri

Yayınlanma:

-

Ağlıyoruz.

Gazze için, Filistin için, gökyüzüne bakmaktan korkan çocuklar için, kulakları tırmalayan yırtıcı mekanik seslerin yaktığı her sokak için!

Sanki dünyanın karanlık bir dönemindeyiz fakat çıkamıyor gibiyiz.  Sadece günler içinde bu psikolojinin hepimizi sarıp sarmalaması ne kadar dehşet verici! Sanki Gazze şeridinde sıkışıp kalmış, çoluğunu çocuğunu nereye saklayacağını bilemeyen bir anne, baba gibi biz de bir sıkışmışlık duygusunun içinde kalakaldık. Yamultulmuş, yaralanmış; sağ kalanların ne yapacağını bilemediği, uzaktan bakanların yutkunabildiği bir hâl bu! Üstelik gerçekliği bu kadar uzaktan tam olarak anlamlandıramıyoruz da… Gerçek, enformatik bir çağda bile mesafelerle ölçülüyor hâlâ. Ne kadar uzaktaysanız, ne kadar dışındaysanız algılayıp anlamak zorlaşıyor, bozuluyor, değişiyor. Yaklaştıkça her şeyi sıkıştırıp yutmaya çalışan devasa makinenin kokusu genizlerinizi yakmaya başlıyor. Kudüs’te TOMA’lardan üzerine lağım suyu sıkılan muhabiri hatırlıyoruz değil mi? Şaşırarak nasıl koktuğunu anlatmaya çalışıyordu.

Yine de bu yazının konusu Filistin’de ateş düşen bir ‘ân’a, siyasi hesapların delirtici ruhsuzluğuna ait değil. Bu yazı Ringelblum’u hatırlatacak size. ‘Umut’ kavramının durduğu son noktayı, son kırıntısını insanın nasıl var kılabileceğini hatırlatacak. Gazze niye yenilmeyecek, bunu hatırlatacak. Büyük direniş öyküleri üzerinden değil üstelik. Doğruca kıyıcı savaş makinelerine motosikletine atlayıp dalan iki Hamas gönüllüsünün delirtici cesareti üzerinden de değil.

***

1942 yılındayız. Topluca sürülen, gettolara sıkıştırılan bir mezalim dönemi. Sadece Varşova gettosunda sıkıştırılmış 60 bin insan vardır. 60 bin kadın, çocuk, erkek.  Tarihçi Ringelblum, çıkışın olmadığı, günün sonunda herkesi yok edecek büyüklükte ruhsuz ve insafsız bir savaş makinesine karşı insan olmanın son durağına sığınır: hatırlamak, hatırlanmak.

Yeniliriz, yok ediliriz; çocukların ölümünü, çocukların sarıldığı ölü baba ve annelerinin acı hatıraları hiç kimsenin umurunda olmayabilir. Fakat bir şey var ki “hatırlandığın” sürece suç ve suçlu kendini temize çıkaramayacaktır. Hatırlandığın sürece “Burada biz vardık!” sözü yanlışlanamayacak, bu sözün izi silinemeyecektir. Ringelblum, hatıraları toplamaya başlar. Arkadaşlarıyla Varşova gettosunda her gün bitebilecek bir hikayenin karalamalarını, yaşanmışlıklarını bir araya getirmeye çalışırlar. Gettonun kaldırılacağı ve herkesin toplama kamplarında nihai sonunu bekleyeceği kesinleştiğinde Ringelblum ve arkadaşları bulabildikleri her metal kutuya “Biz buradaydık!” diyen her şeyi koymaya başlarlar: kitaplar, günlükler, çizimler, fanzinler, afişler…

Ringelblum’un süt güğümlerinden çıkan çizimlerden: “Hamalın Karısının Cenazesi”

Ringelblum’un içi, bu notlarla dolu süt güğümleri savaştan sonra bulunmuş. 1946’da çamura batmış, savaş bitmiş, her şey başka bir istikamet almışken üstelik. On binlerin öldüğü, kaçamadığı, kurtulamadığı; adeta öğütüldüğü bir “delilik hâli” içinde süt güğümleri “korunmuş”tur. Bütün o notlar, çizimler ve yaşanmışlığın günlükleri katillerini hiçbir gerekçeye sığınamayacak derecede çıplak bırakacaktır. Bir başka Yahudi yazar Arendth’in dediği gibi katiller insanlara “Ne korkunç şeyler yaptım!” demek yerine “Görevimi yerine getirirken korkunç şeyler görmek zorunda kaldım!” psikolojisine kolayca sığınır. Ancak hatıralar, her bina yıkılıp toza dönse bile kalanlar, “biriktirilenler” böyle olmadığını söyleyecek, katili tutamaksız bırakacak.

Ringelblum’un süt güğümleri

Emanuel Ringelblum, biri hiç bulunamayan (belki hâlâ bir yerlerde bir zaman keşfedilecek) üç süt güğümüne doldurduğu anılarının ardından ailesiyle birlikte 1944’te idam edilir. Yahudidir, tarihin bir başka anında, insan soyunun kendini tanrının yerine geçiren müthiş egosunun altında sadece bir sayı olarak kalır. Çocukları ve komşularıyla ve diğer yüz binlerce kişi ile birlikte. Fakat o süt güğümleri “kötülüğü” ve kayboluşun izlerini öylesine hafızalara çakar ki…

Ringelblum bugün Gazze’de. Tarihin bir başka anında stratejistlerin, analistlerin, felsefecilerin hiç şans tanımadığı kapatılmış bir coğrafyada yine o süt güğümleri toplanıyor, birikiyor ve gömülüyor. Katili haklı çıkaramayacak, her şeyi ve anıları yok edemeyeceklerini öğretecek izler bırakıyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM