Connect with us

Köşe Yazıları

Hicret: Kuş Uçmaz Kervan Geçmez Mıntıkalar İçin Yol Haritası

Yayınlanma:

-

Hz. İbrahim’in kuş uçmaz, kervan geçmez bir noktada Rabbinin yönlendirmesiyle bir “ev” (Kur’an’da ‘beyt’ diye ifade olunur.) inşa etmesinin anlam/lar/ı nedir?

O zaman Biz Mâbed’i/Evi insanların tekrar tekrar yöneleceği bir hedef ve bir kutsal sığınak yapmıştık: Öyleyse İbrahim için vaktiyle belirlenen yeri ibadet mahalli edinin. Nitekim Biz, İbrahim ve İsmail’e emrettik: “Mâbedimi/Evimi, onu tavaf edecekler için, onun yakınında tefekküre dalacaklar için ve rukû ve secde edecekler için temiz tutun.” (Bakara, 125)

Nemrut’un müesses nizamından çıkan Hz. İbrahim, başka bir noktada, yeni bir model inşa etmeyi hedefler.  Kendini ekonomik, siyasi, ahlakî, dinî birtakım kayıtlarla çevreyelen; ağır, mütehakkim bir yapı inşa eden kurulu düzeni yıkmak/dönüştürmek mümkün olamadığında hicretin ikinci aşaması kaçınılmaz oluyordu.

Egemen şirk ve zulüm düzenini reddederek gerçekleşen birinci hicret bulunduğu mekânsallıkta devrimi tamamlayamayınca başka bir mekâna sıçramak durumunda kalacaktır. Tarihî akış bu minvaldedir.

Nemrut’un egemenlik alanı ağır bir düşünsel ve bürokratik geleneğin, işleyişin kuşatması altındadır. Halkın, geniş kitlelerin, mazlumların kıpırdayacak hâli yoktur. Orta sınıflar, göbeklerinden bağlı oldukları sistemi aşamayan bir ufuksuzluğa mahkûm etmişlerdir kendilerini. Ali Şeriatî’nin dördüncü zindanının tutsağıdırlar.

Bugün özellikle metropollere yığılmış, dijital takip aygıtlarıyla zincirlenmiş, merkezî bürokratik araç ve unsurlarla zihinsel ve fiilî kontrole tâbî kılınmış insanlar olarak İbrahim’in halkını çok iyi anlıyoruz. Büyük bir korku ve endişe hâli içerisinde, bütün hürriyetlerinden yoksun kitlelerin özgür tercihte bulunabilmelerinin imkânı kalmamıştır ama “Rabbi, İbrahim’i buyrukları ile sınadığında ve İbrahim de bunları yerine getirdiğinde ona “Seni insanlara önder yapacağım!” demişti.” (Bakara, 124)

Kendi toplumsallığında, bulunduğu ağır siyasal, dinî ve bürokratik baskılama mekânizmalarının ortasında dar bir alana hapsedilen İbrâhim, acaba insanlara nasıl önder olacaktı?

Daha önceki yazılarımızda tâğutu reddedip sadece Âlemleri Rabbi Allah’a teslim olduklarını ilan edenlerin gerçekleştirdiği birinci hicret Mısır’da evler edinilerek, bağımsız farklı lokal alanlar oluşturularak sürdürülmüş, Firavun rejiminin alt edilmesi için çalışılmıştı ancak Nemrut’un düzeni için anlattığımız vasıflar Firavun düzeni için de geçerli olduğundan inkılâp nihayete eremeyince kitlesel kopuşu gerekseyen ikinci hicret zorunlu hâle gelmişti. İsrailoğullarını bir gece yarısı yanına alıp yola çıkan Musa Peygamber “medeniyet”in dışına doğru bir yürüyüş başlatmıştı. Bu, dehşetengiz bir karar ve eylemliliktir, sonuçları bakımından sarsıcı süreçleri tetikleme potansiyeline sahiptir.

Son Peygamber de arkadaşlarıyla beraber, Nemrut ve Firavun düzenleri kadar olmasa da, Kâbe’nin varlığı nedeniyle onlardan daha meşhur, dolayısıyla manevî/dinî baskısı daha güçlü kabul edilebilecek bir yapıyla benzer bir karşılaşma yaşamıştı.

Hareketin tıkandığı aşamalarda Allah Resulü başka merkezler oluşturmaya çalışmıştır. Siyasal açılım için bu zorunludur aksi taktirde hareketin kendini tekrar ederek yeni güç ve manevra imkânlarına ulaşamama ve zamanla yok olup gitme tehlikesi vardır.  Habeşistan hicreti, Taif girişimi bu kâbil açılım stratejilerinin somut karşılıklarıydı. Gelin görün ki ilâhî bir tecelli ile bu merkezlere hicret mümkün olmamıştır; çünkü bu merkezler güçlü dinî, siyasî, bürokratik mekanizmalara sahiptiler, bu yönleriyle elbette Nemrut ve Firavun düzenleriyle benzeşiyorlardı.

Yesrib’in (sonradan Medine) kabîle savaşları, dinî grupların çekişmeleri ile süregiden yapısı merkezîlikten uzak bir görünüm arz etmekteydi. Hz. Peygamber ve arkadaşları için belki de en önemli sıçrama mevzii ancak burası olabilirdi. Katı merkeziyetçiliğin yokluğu ve geleceğin belirsizliğinde, öncü Müslümanların çağrılarına uyan çok sayıda Yesribli, müslüman olarak Resul ve arkadaşlarına ön açmışlardı.

Rabbimiz, Musa Peygamberin önderliğinde Kızıldeniz’i aşarak çok boyutlu merkezîlik çemberini kıran İsrailoğullarına Firavun’un çekip aldığı bütün güzellikleri zaman içinde yeniden nasip etmiştir. (Şuarâ, 59)

İbrâhim Peygamber, en başta da söylediğimiz gibi, “kuş uçmaz, kervan geçmez” bir mıntıkada yeni bir modele kollarını sıvamıştır. Beyt/ev/mescid/mabed olarak vurgulanan çekirdek oluşum insanlığın kurtuluşu için nadide bir misal/cevher/öz olarak müthiş kıymetlidir. Tağûtî düzenlerin tahakküm ve ağırlığından sıyrılmış, son derece sade, arı-duru bir söylemle harcı karılmıştır bu modelin. Tevhid inancı sahte tanrısallıkları redderek insanları aynı hat hizasına çeker. Güvence ve huzur temel teminattır. (Mescidin harem oluşunun anlamları hakkındaki yazımıza bakınız.)

İbrâhim’in, Musa’nın ve Muhammed’in sırasıyla takip ettikleri 1. ve 2. hicret aşamaları bugüne nasıl taşınmalıdır?

Dünyada neredeyse takip ve gözetimden uzak bir noktanın olmadığı (Bilmiyoruz, belki de bu propagandaya maruz kaldığımızdan öyle düşünüyoruzdur.)  bir dönemde bu ne kadar mümkün olabilecektir? Sanırım bu aşamada öne çıkan soru budur.

Mutlak bir mıntıkadan bahsetmeden de bu kopuşun yöneleceği mekânsallıklar oluşturulabilir. Yaşadığımız çağ, birçok yönü itibariyle buna imkân vermektedir ayrıca hâlâ (ve bundan sonra da sürecek bir gerçeklik olarak) egemen tahakkümün etkilerinden nispeten arınmış mekânlar vardır. Bu her iki mekânsallık türünün rafine biçimlerinin üretilebilme imkânlarına odaklanılmalıdır.

Bütün insanlığın, hatta varlık âleminin diyelim, tepesine çöreklenen ve panoptikon, biyopolitika, psikopolitika derken farklı biçem ve usullerle anlaşılmaya çalışılan mütehakkim azgınlık, içerde kalınarak ıslah edilemediyse, (Islah edilmesi için yeterince uğraşılıp uğraşılmadığı karara bağlanmalıdır.) ikinci hicret aşamasına geçilmeli ve bu azgınlığın dışına çıkılmalıdır. Bu çıkış yerel ve küresel ölçeklerde sistemi boşaltmak sûretiyle gerçekleşebilir ancak muhakkak sûrette kurucu bir paradigmaya sahip olmalı ve Âlemlerin Rabbine dayanmalıdır, O’nun gaybî yardımına bel bağlamalıdır.

Mütehakkim azgınlığın sonuna yaklaşıldığına dâir alametler fazlaca belirmiştir. Metropoller, neredeyse irili-ufaklı bütün kent türleri her türlü yaşam enerjisini emip yok etmiş, kapitalist üretim-tüketim ilişkileri insanı ve diğer varlıkları çoktan idam sehpasına çıkarmıştır. Sistem kendi kendini yok etme aşamasına gelmiştir. Kendi depremlerini tetiklemek için çok uğraşıyorlar, ürettikleri onca şeyle birlikte imhâ olmaları işten bile değildir. İmi timi kaybolanlardan olacaklardır. Yok oluşu yaklaşan çevrimden örgütlü ve programlı çıkış mü’minler için öncelikli örnekliktir:

Derken, bir deprem onların işini bitirdi: kendi evlerinde cansız olarak yere serilip kaldılar. Onlar ki Şuayb’ı yalancı çıkarmak isteyen kimselerdi: Sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Onlar ki, Şuayb’ı yalancı çıkarmak isteyen kimselerdi: Kendileri kaybeden kimseler oldular! (Araf, 91-92)

Mütehakkim alanın dışında İbrâhim, Musa ve Muhammed gibi yeni bir enerjiyle başka paradigmaları modelleştirebilenlere ne mutlu!

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Hrant’a Borcumuz

Yayınlanma:

-

Trabzon’dan üniversite için İstanbul’a gitmiştim. 2001 sonu. Şişli’nin arka sokaklarında bir öğrenci evinde kalıyordum. Taksim’e giderken sıklıkla kullandığım güzergahta dikkatimi çekmişti Sebat Apartmanı. Yıllarca Akçaabat Sebatspor’da futbol oynamıştım. 1923’te kurulmasına rağmen ilçe takımı olarak kalmış Sebatspor da 1. Lige (şimdiki Süper Lig’e) çıkmıştı bir yıl sonra.

19 Ocak 2007 günü öğleden sonra, iki kilometre ötemizdeki Agos Gazetesi’nin bulunduğu Sebat Apartmanı’nın önünde Hrant Dink’i vurdular! Haberi ev arkadaşım vermişti. Şok ediciydi. Büyük bir karamsarlığa kapıldığımı hatırlıyorum, Türkiye ve geleceğimiz adına. Bir arkadaşımızı öldürmüşler gibi üzülmüştük.

Öldürülenden ötürü üzüldüğümüz yetmiyormuş gibi öldürenden ötürü de utanç duyuyorduk. Bu alçakça cinayeti işlemesi için beynini yıkadıkları 17 yaşındaki “çocuğu” Trabzon’dan seçmişler, kurup (besleyip büyütüp) İstanbul’a göndermişlerdi. Ogün Samast, devletin içerisinden ve devlet için öldürme emrini aldığı gazeteciyi tanımıyordu bile. Tek bildiği Ermeni olduğuydu.

Kurgulanan “galeyan”a bakılacak olursa “zararlı” biriydi Hrant. 19 Ocak 2007 tarihine varana dek, üç yıl boyunca hakkında linç kampanyaları yürütüldü. Yalanlar, iftiralar havada uçuşuyordu.

Ordu, Siyaset, Medya, Yargı ve Milliyetçi Gruplar içinden birilerinin müştereken ve müteselsilen yürüttükleri karalama kampanyaları ile ortamı hazırlamışlardı, -ırkçı- akıllarınca.

Hrant Dink cinayeti, devletin ve milletin gözleri önünde, geliyorum diyen bir felaket gibi, göz göre göre işlendi. Zavallı bir tetikçi, mendil gibi kullanıldıktan sonra buruşturulup hapse atılan çocuk, Devletli Tanrılar adına bir masumu kurban etmiş, yanı sıra kendisi de kurban olmuştu.

Evet, o kasvetli kış günü tetiği çekmişti. Peki, ya cinayeti tetikleyenler, dahası, bizzat tertipleyenler? Onlar itinayla korundular ve 15 yıl olmuş, halen korunuyorlar.

Hrant Dink’in gerçek katilleri devlet’in ön veya arka bahçesinde saklanmaya devam ediyorlar. Evet, devlette devamlılık esas, gelenek sürüyor. Uğur Mumcu anıtı, Hrant’ın düştüğü kaldırımın az ilerisinde dikiliyor.

Şurası kesin ki onu linç ve katledenlerle kıyas kabul etmeyecek denli insandı, dosttu, adamdı Hrant. Dibine kadar yerlisiydi bu toprakların, mesele oysa!

Bu ülkenin iyi kalpli, güzel yüzlü insanlarını koruyup kollaması gerekirken umuda pusu kuran, haysiyeti katleden vahşilerin korunup kollandığı sistem cari ne yazık ki.

Ogünleri bulup buluşturan, masumları sırtından vurduran, Eneslere hayatı dar eden “iklim” krizimizi nasıl, ne zaman sona erdireceğiz? Buna acilen, dolu dizgin kafa yormalı, şu kısacık hayatı hayra yormalı, aslı gibi aziz kılmalıyız.

Hrant’a, ailesine, arkadaşlarına adalet borcumuz var. Üstelik, epey de geciktik!

(Bu sene gözler Trabzonspor’un üzerinde, süper ligde açık ara lider. “Hrant İçin Adalet” pankartının bu şehrin tribünlerinde dalgalandığını hayal ediyorum. Bir şehrin, lekelenmeme hakkını kullandığını hayal ediyorum. Tek bir hareketle üç puandan çok ama çok daha fazlası. Neden olmasın?)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yanlışlar Birbirlerinin Düzelticileri Değildir

Yayınlanma:

-

Çocukluk hatıralarımız, Kur’an kurslarında dayakla, hakaretlerle sınanan arkadaşlarımızın anlatılarıyla doludur. Biz de çok fazla olmasa da Kur’an eğitimi aldığımız süreçlerde bunlarla temaslandık. Çok üzücü ve kırıcı anılardır, yaşamayan bilmez.

Sonraki süreçlerde dayağın, baskı ve hakaretlerin egemenliği büyük ölçüde azalsa da psikolojik ve yaşamsal baskıların sürdüğünü gözlemleyebiliyoruz. Özellikle katı geleneksel yapılarını muhafaza eden bazı cemaatlerin dini eğitimleri, bu katılığın çocukların bütün hayatlarını kuşatacak uygulamalarıyla ilerlediğini yine gözlemlerimizle biliyoruz.

Enes Kara’nın bizi derinden yaralayan intiharı, değişik vesilelerle tartışılagelen bazı meseleleri tekrar önümüze getirdi. Dinin, açık bir soğukluk vâr eden baskıcı uygulama ve aktarımını anlamak mümkün değildir, bu hissiyatımı baştan belirtmeliyim. Bu, benimle çocukluğumdan beri yaşayan bir yaradır. Bu gerçekle radikal bir şekilde yüzleşip hesaplaşmalıyız.

Çocukken kendimize sorduğumuz, “Dayak ve hakaretle din nasıl anlatılır/öğretilir? Peygamber böyle bir şey yapmış mıydı?” soruları bizimle birlikte büyüyerek geçerliliğini koruduğu bugüne kadar gelebildi. Müslümanlar olarak tarih içinde üretilmiş yanlış din anlayışının doğurduğu bu sapkın düzenle gecikmeksizin hesaplaşmalıyız.

Gençleri intihara kadar sürükleyen, anlamsızlık batağındaki çırpınışlarını daha umutsuz seviyelere çıkaran bu yanlışlar dairesinin yanı sıra ilerleyen ve tarafgirlerin üzerini örttüğü ve tartışılması lüzum eden başka hakikatler de var.

Bunları Enes kardeşimiz anlatmıştı.

Bugün performans rejimi insanı teslim almıştır. Geleneksel yanlışları kat kat aşan kuşatmalar insanı çevrelemiştir. Anlamsızlık geçer akçe olmuş, büyük ideolojik ve imânî anlamlandırmalar insanın algı ve kavrayış alanından uzaklaştırılmıştır.

Evet, bugün insan sahipsizdir. Sahipsizliğin sonu anlamsızlıktır. Kapitalizm bütün evlatlarımızı köle yapacak tezgâhlarını kurup tahkim etmiştir. Enes, bunu gören bir gençti. Yazdıklarını ve videolarını izlerseniz eminim mevzuyu çok daha iyi anlayacaksınız.

Hakikatin aşıldığının iddia edildiği ve sonrasının konuşulduğu pervasız zamanların insanın önüne koyabilecek neyi vardır, bilen varsa lütfen beri gelsin! Bu meselenin yaralayıcı diğer boyutunu yazının başında kendi özgeçmişim üzerinden açık yüreklilikle anlatmaya çalıştım ancak ikinci boyutu görmezden gelen modernler başka bir aldatıcılığın zeminini döşemekle meşguller.

Hayata, vâr oluşa, tabiata, yaratıcısına ve en nihayetinde kendine yabancılaşan, tümüyle sermaye ve ona hizmete koşullanmış devlet düzenine hizmete adanacak bir ömrü fark eden insan için çıkışın ne olabileceğini lütfen söyler misiniz?

Sermayenin şeytani düzeninden kurtuluş vahiyle mümkünken o mümkünü din adına karartan protestan taklitçiliği, kendince kurumlaşarak çocuklarımızın enerjilerini yutmuş, hurafelerin ağırlığını pekiştirip artırarak cevap veremeyeceği soruları yığmaktan başka işe yaramayan kötücül, dev bir mekanizmaya dönmüştür.

Bu mekanizmadan hayır beklenemez.

Alternatif olarak sunulan ve tekraren modern devleti tanrılaştırarak ruhsal çölleşmeyi yaygınlaştıracak kontrol, denetim söylemlerinden başka çıkışlar mümkündür ve ısrarla peşine düşülmelidir. Kur’an’ın aydınlık mesajı o çıkışın mutlak anahtarıdır.

Yanlışlar birbirinin düzelticileri değilse eğer hakikatin kapısını çalmaktan, yeni yol ve yoldaşlar biriktirmekten başka bir çare yoktur. Sorunlardan kaçan değil, onların üzerine giden, onlarla kapışarak herkes için daha adil bir geleceğe kulaç atmak ortak sorumluluğumuzdur.

Enesleri onarıp yaşatacak bu seçeneğe daha bir sarılma vaktidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cesaretle Fikriyatın Buluştuğu Cephe

Yayınlanma:

-

Egemenlerden/iktidarlardan ve gelenekten bağımsız bir İslam düşüncesi, bağlantılı olarak da siyaseti nasıl mümkün olacak?

İslam düşüncesinin en temel malûliyeti bu merkezlerden bağımsız şekillenememiş olmasıdır.

Bugün de sadece Türkiye’de değil, müslüman halkların yaşadığı bütün coğrafyalarda, bu coğrafyalara tasallut eden düzenlerde aynı problemle yüz yüzeyiz.

Görece özgür çabalar bile bir yere kadar kendine alan açabilir. Kısmi olarak akademide ya da sivil alanlarda… Onlar da siyasal reflekslerden arındırılmış olma şartına boyun eğerek elbette!

Aslında gelenek diye açtığımız ikinci madde de mevzuyu anlaşılabilir kılmak içindir yoksa onu da diğer merkeze bağlamak gerekir. Ancak egemenin doğrudan ya da dolaylı onayıyla devredip duran bir şeydir gelenek.

İşte bu merkez/ler tarafından kıstırılmıştır İslam düşüncesi/ümmeti.

Yer yer bağımsızlaşmaya çalışan kıpırdanışlar ya doğrudan siyasal iradelerin hücûmuna maruz kalarak ya da gelenek şeklinde tecessüm etmiş boğma harekâtına muhatap kılınarak sakatlanmak istenmiştir.

En kötüsü de kendi kendini engelleyen, kabullenilmeme ihtimaliyle hareket ederek yenilgiye baştan teslim olma hâlidir ki, pek bir trajiktir.

Toplamda bir çığ misaliyle daha iyi izah edilebilecek bu tablo neredeyse bütün yüz yıl ve kuşakları yutmuştur. İslam düşünce ve siyasetinin bütün cevvaliyetini imha etmiştir.

Şimdi söz konusu olan bir yarma harekâtıdır.

Cesaretle fikriyatın buluştuğu bir cepheden söz ediyoruz. Bir cephe naif tutumlarla tahkim edilemez. Net duruş ve kararlılıklara ihtiyaç duyar. Açık beyanlarla kendini ifade eder, varlığına yer açar.

Tabii, cesaret sadece siyasal kapışma dolayımında ele alınmamalıdır. Cesarete en çok ve öncelikle düşünsel alanlardaki sarsıcı eleştirel pozisyonları oluşturup onları besleme aşamalarında ihtiyacımız vardır. Zaten bu mümkün olabilirse siyasal adım ve merhaleler çok daha büyük bir özgüvenle sıralarının hakkını verecektir.

Bugün, insanlığın baş döndürücü ilgileri karşısında İslam düşüncesi ne söylüyor? Bu hususta, Kur’an’dan yola çıkan kuşatıcı bir çerçeveye tanık olabiliyor musunuz? Kapitalizm sonrası için başlayan tartışmalarda durduğumuz yer neresidir?  Hakikatin, varlığın kavranışının yapay zeka ve dijital âlemlerin tesiriyle nasıl bir dönüşüm yaşayacağına dair öngörü ya da teklifimiz nedir? Nasıl bir ekolojik gelecekle karşılaşacağız? Tevhid, bütün bu ve buna benzer meselelerle yüzleşen insana/insanlığa nasıl bir perspektif armağan edecek? Sanallıkla kaba sömürü ve köleliğin at başı gittiği zamanımızın karmaşık çözüm arayışlarında kelam, akaid gibi tarihsel referanslardan kurtulup ya da nemalanıp hangi adımları atabiliriz? Tarihsel yüklerden -yine cesaretle- kurtulabilen bir ufukla Kur’an, bugünün insanının kurtuluş dili olabilecek mi? Yeni siyasal tezler egemenlerin ve halkların önünde kurtuluşçu haykırışlara özgüvenle sunulabilecek mi?

Daha da uzaması mümkün bir paragraf oldu.

Herhangi bir çıkış çabasının artık ve çoktan gelenekle pekişmiş duvarlarla muhasara edileceği açıktır. Hemen uygulanan, anında ve çok boyutlu olarak hareket edebilen bir kuşatmadır bu. Bu tür kuşatmalara herhangi bir kaygıdan hareketle cesaret verecek davranışlardan uzak durmak temel strateji olmalıdır.

Batı düşüncesi, yine batının inşa ettiği mevcut işleyişe dair ciddi eleştiriler barındırmaktadır. Bu eleştirilere aşina olunmalıdır. Kendi içinden zuhûr edene yakînen muttali olabilen bu imkândan muhakkak istifade edilmelidir.

Vahiyden kopuk merkezlerden hakiki ve mutlak çözümler olamaz. Bu kabul bizim için önemli. Batı düşüncesinden mevcut hâli kavrayabilmek için nitelikli bir istifade ediş zorunlu olmakla birlikte çözüm için yine cesaretle İslam düşüncesine yaslanan bir tavra odaklanılmalıdır. Elbette bu hat üzerinde zorluk ve yetersizlikler sık sık kapıları çalacaktır.

Bütün teorik/düşünsel çabaların beraberinde şekillenmesi, vücut bulması gereken siyasal arayışlar egemenlerin ve onların tabanda örgütlediği farklı yapıların yine düşünsel ve siyasal karşı koyuşlarına maruz kalacaktır. Cesaretle mücehhez fikriyat, tam bu noktada insanlığı kırılma evrelerine taşıyabilmelidir.

İşte ideal hareketlerin dönüştürücü veçheleri tam olarak bu anlarda görülür.

Bu anlar; baskı ve zorbalıklara karşı halkların yanında durarak, zor ve yaman sorulara çarpıcı cevaplar üreterek, fikriyatla cesareti durmadan harmanlayan bir cehdi ateşleyerek inşa olunur. Hiçbir lütuf kendiliğinden armağanlaşmaz, sünnetullah çerçevesinde işler zamanın çarkları.

İslam düşüncesi, ancak bütün bu kapışma süreçlerinde kazanacağı içerik ve özgüvenle hem müntesiplerine, hem de muhataplarına başka bir gelecek sunabilecektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM