Connect with us

Köşe Yazıları

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x