Connect with us

Köşe Yazıları

Edebiyatın İyileştirici Gücü

Yayınlanma:

-

Kitap okumanın insanı iyileştirdiği, onardığı tartışmasız bir gerçektir. Bunu tartışmaya açanların aklına şaşmam, fakat deneyimsizliğine üzülürüm.

Edebiyat-Terapi Bağlamında Düşünceler ile ördüğü kitabında Ahmet Sarı, Edebiyatın İyileştirici Gücü’nü Kur’an’dan ayetler ve dünyaca ünlü yazar ve şairlerden örneklerle ortaya koyuyor.

İlk çarpıcı örnek Kafka ile bir kız çocuğu arasında geçer. Kafka ölümcül bir hastalığa tutulmuş, son günlerini yaşamaktadır. Doktorunun tavsiyesi üzerine, açık havada yürüyüşler yapar. Sevgilisinin de eşlik ettiği bu yürüyüşlerden birinde, parkta ağlayan bir kız çocuğuna rastlar. Kıza, neden ağladığını sorar. Oyuncak bebeğini yitirmiştir. Kafka, bebeğin kaybolmadığını, onunla mektuplaştıklarını, yarın aynı saat ve yerde kendisiyle buluşursa ona bebeğinin mektuplarını okuyacağını söyler. Bu güzel haberle kızın üzüntüsü dağılır. Kafka ve sevgilisi ertesi gün kızla buluşurlar. Kafka bebeğin başından geçenleri anlatır. Ömrünün son günlerinde, su içmekte bile büyük güçlük çeken Kafka bir aya yakın, her zamanki disipliniyle kurmaca metinler yazar, buluşma yerine gidip kıza okur.

Ahmet Sarı, Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Kafka’nın Bebeği” adlı bir romana da konu olayı şu tespite düğümlüyor: “İkili bir şifa ve sağaltım eylemi böylece kendini göstermiş olur. Kurmaca, yazanı da okuyanı da sağaltır.”

Şifa demişken, söz ve şifanın buluşma yerine uğramadan olmazdı, yazar da zaten uğradı. Kur’an’da geçen ilgili ayetlerden biri şöyle: “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmet geldi.” (Yunus Suresi 57. Ayet)

Buradan bakıldığında ortalama bir kitaplığı bir ecza dolabı olarak görmek pekala mümkündür. Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır, der İsmet Özel. Yola çıktığımızda bellidir az çok nelerle karşılaşacağımız şu hayatta. Yaşamak, ne kadar albenili görünürse görünsün, ne denli makyajlanırsa makyajlansın, yara bere içinde kalmaktır. Okumak, akıl ve ruh sağlığımızı korumaya, yaralarımızı sarmaya yarar.

Yazmak, anlatmak yazan için; okumak da, okuyan için terapidir. Denilebilir ki, yazarın anlattığı kendi derdi, kendi hikayesidir ama okurun öyle mi? Evet, öyledir. Yazarın “anlattığı aslında senin hikayendir”.

İnsan kendini yalnızca insanda tanır, demiş Goethe. Başkasının hikayesinde, kurgu veya değil, kendimizi seyre dalar, kendi hikayemizi okur, çözer veya dokuruz. Yazarın içini döktüğü yerde, okur içine döner. Kendisiyle, geçmişiyle, şimdisiyle veya geleceğiyle yüzleşir. Kitap okurken sayfaya diye aynaya bakarız çoğu zaman. Şairin dediği gibi, aynada iskeletimizi görmeye kadar varamasak da, varırız bir tespitin, teşhisin, tedbirin menziline. Hiç değilse kendimizle baş başa kalır, baştan ayağa, şöyle bir muhasebe yaparız. Eleştirilerden kafamızı kaldırır, sağımıza solumuza, önümüze özümüze bakarız. 

Bunaldığın vakit, alıp başını gitmek istersin. Kitap bazen bir uçak olur, gemi olur, otobüs olur, tren olur; sen cam kenarına geçer, sayfalarca “dışarıyı” seyredersin. Giderek bırakırsın kendini kelimelerin arasından püfür püfür esen bir esenliğe. Belki bir sonraki gün yine bir şeyler eksik kalacaktır, ama işte bugün tamamdır. Düştün, dizin acıdı. “Öpeyim de geçsin” diyecek bir kitap vardır muhakkak, sana yârenlik edecek. (“Biz fakir insanlarız, bir sarılmayla da doyarız.”)

Terapiste gideyim desen, önce randevu alacaksın, ardından vaktini bekleyeceksin, nihayet, üstüne bir saat için bile ciddi bir para vereceksin. Kitabın maliyeti bir hayli düşük, yanı başında ve onlarca saat, defalarca kez ve nihayet bir ömür sana yoldaşlık edebilir. Kimse kimseye bir terapist hediye edemez. 

Kitap okumak seni kuru kalabalıklardan uzaklaştırır, sadeleştirir. Sadelik saadettir. Kitapla durur, düşünür, dinlenir ve kendimizi dinleriz. İçinde çalkalandığımız, koştur koştur ama bir türlü bir yere yetişemediğimiz şu hız çağında ne çok ihtiyacımız var buna. Yavaşlamaya, durmaya ve düşünmeye. Durup düşünmek denir, koşup düşünmek diyen birini duyamazsın. 

Orhan Gencebay, “gel gör şu halimi, bir teselli ver” diyordu şarkısında. Rabbimiz her daim görür, halimizden anlar ve bize hitapla, kitapla sayısız teselli verir. Peygamberler, alimler, yazarlar, şairler… bize halini ve halimizi arz eder, bizi anlar, ve anlayış gösterir, teskin eder, avuç dolusu teselli var ve armağan eder. 

Edebiyat, kısa bir süre sonra havasız kalan gündelik hayatlarımıza pencereler açar. Hayatlarımızı havalandırır. İçeriye sadece temiz hava değil, yeni dünyalar ve hayaller de girer.

Edebiyat bizi iyileştirir. Bunu o kadar ucuza, o kadar sessiz sedasız yapar ki fark edemezsin. Fark edemediğin bir değerin, haliyle, kıymetini de bilemezsin.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Otuz Yıllık Hikaye

Yayınlanma:

-

Sizi yedi yıl önce tanıştığım, 30 yıldır cezaevinde tutulan yazar arkadaşımla tanıştırmak istiyorum.

Bilgisayar yazısından sonra el yazısına, asfaltın ardından toprak yola geçip bu “mektubun” sonuna vardığınızda neler hissedeceksiniz, merak ediyorum doğrusu.

İnfaz Hakimliği’ne verdiği dilekçenin bir yerinde kendisini ve hikayesini şöyle anlatmış yazar Nevzat Güngör:

29.12.1991 yılında gözaltına alındım. 15 gün süren gözaltı sürecinde yoğun işkencelere tabi tutulduktan sonra tutuklandım. (Bu işkenceler daha sonra doktor raporları tarafından tespit edilmiştir.) Okuldan tanıdığım bir kişinin işkenceyle üzerime ifade vermesi sağlanmış, ama o kişi savcılıkta ve sonraki yargılama süreçlerinde defalarca ifadesini geri çektiğini söylemiş olmasına karşın, o ifadeye dayanılarak Devlet Güvenlik Mahkemesince müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldım. Üstelik, 15 günlük her türlü işkencenin yapıldığı “sorgu süreci”, kurgulanmış sözde delillerle asker hakimlerin heyette yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin “adil yargılama yapamayacaklarını” söyleyerek, DGM’ler tarafından yargılanmayı red edip duruşmalara katılmamış olmama karşın!

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olmam itibariyle bu tür aşırı siyasallaşmış mahkemelerin salt cezalandırma mantığıyla yaklaştıklarını az çok biliyordum. Nihayetinde ilk duruşmalarda buna kendi gözlerimle bizzat tanık da olmuştum. Yargılama gıyabımda yapıldı ve nitekim “ceza” da verildi. Bu “cezanın” tamamen hukuksuz olduğunu bir kez daha belirtmeme gerek yok sanırım.

Kesinlikle katılmamış olduğum, üstelik anlayış ve yaklaşım olarak doğru da bulmadığım, insani ve vicdani anlamda çok uzak olduğum bir eylem dolayısıyla cezalandırılmış olmam kişiliğime ve hayat karşısındaki duruşuma bir hakarettir de. Ayrıca, yargılanmış olduğum dosyada bulunan bir arkadaşın başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dosya hakkında “adil yargılanma ilkesinin ihlali” kararı verdi.

Tam 30 yıldır cezaevindeyim ve haksız ve hukuksuz bir şekilde verilen bu 30 yıllık cezayı mecburen yatarken, yine en olmadık, insanın aklının ucundan bile geçmeyen hukuksuzluklara, saldırılara maruz kaldım. Bu 30 yıl zindanın dört duvarı arasında ağır ağır geçerken sonunda bir tür zulüm tarihine de dönüştü.

AİHM ve AYM’nin “DGM’ler adil yargılama yapamazlar” minvalindeki yüzlerce emsal düzeyindeki kararına rağmen, bir kez “damgalanmış” olmak, her türlü hukuksuzluğa, haksızlığa reva görülmeyi getirdi. Sadece bu kadar da değil, hukuki başvuruların bir kenara atılmasını, savunmalarımın göz ardı edilmesini doğurdu. Yani Mevlana Celalettin-i Rumi Hazretlerinin “zulmün üzerine ancak zulüm inşa edilir” sözünde de işaret ettiği gerçeği birebir bizzat yaşadım.

2006 yılı itibariyle “Edebiyatı” hayatımın merkezine oturttum ve tüm zamanımı yazmaya adadım. Daha önce, yani 1995’lerden itibaren de yazıyordum yazmasına da, benim açımdan bir tür yan uğraştı. 2006 yılında ise bir anlamda yaşama gerekçem haline getirdim.

Toplamda on beş yıldır, o amiyane tabirle gece gündüz demeden, günde neredeyse on-on iki saat yazıyor, yazdıklarımı düzeltiyor, el yazısıyla temize çekiyor veya yoğun şekilde okuyorum. Bu süre zarfında biri roman, üçü de öykü olmak üzere toplamda dört kitabım yayımlandı. Yirmiye yakın öykü ve roman dosyam da yayınevlerinde değerlendirilmeyi bekliyor.

Daha önce yaklaşık olarak on dört yıldır kalmış olduğum Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevinde 2006 yılından başlayarak on (10) yıl boyunca edebiyat çalışmaları doğrultusunda bilgisayar da kullandım. Onlarca öykü ve roman dosyamı cezaevi idareleri aracılığıyla dışarıya da gönderdim.

Sanırım şu soruyu sormanın tam sırası: Hayatını edebiyata adamış, zamanını tümden edebiyata veren birini örgütler ne yapsın, devletler ne yapsın?

Evet, kabul etmeliyim, bir örgütün de üyesiyim: Türkiye PEN Derneği. Türkiye Yazarlar Sendikası üye olma başvurumu ise değerlendiriyor.”

Yazar Nevzat Güngör 17.12.2020 tarihinde (tahliyesine bir yıl kala) denetimli serbestlikten yararlanarak cezaevinden çıkmaya hak kazandı. Ne var ki talebini içeren dilekçeye yanıt alamadı. Israrlı takibin neticesi, cezaevi idaresi nihayet dört ay sonra lütfedip cevap verdi: Ret. 

Cezaevi Müdürlüğü (İdare Ve Gözlem Kurulu) hükümlünün “İyi Halli Olmadığı”na ve her altı ayda bir durum değerlendirmesine “devam edilmesine” karar verdi. (Covid-19 sangını sebebiyle özel olarak düzenleme yapılmış, Türkiye tarihinin en geniş kapsamlı cezaevi tahliyeleri gerçekleştirilirken üstelik.) 

Bu noktada büyük bir “keyfiyet” ve “tehlike” ortaya çıktı.

Cezaevi Müdürlüğü somut hiçbir delile dayanmayan ve elbette esaretten yana keyfi yorumlarını “gerekçe” imiş gibi sundu.

Neymiş? F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunda parmaklıklar, dikenli teller, kameralar, dışarda jandarma içerde gardiyanlarla her adımı abartı düzeyine varan güvenlik tedbirleri ile takip edilen, ağır tecrit altındaki hükümlü “örgüt üyeleri ile aynı odada barınıyor”muş, “aktif örgüt üyeleriyle iletişim halinde” imiş, “toplu eylemlere katılıyor” imiş, “yasadışı örgütten kopmadığı” anlaşılmışmış… Bu ve benzeri “kes kopyala yapıştır” usulü yalan-yanlış ve iftiralara karşı çıkıyor Nevzat Güngör. 

Teamül oluşturabilecek esas “tehlike” ise şu: 17.12.2021 tarihinden sonra da her altı ayda bir keyfi’ne göre yorumlarla, uçuk kaçık bir “kurgu”yla hukuksuzluğu sürdürebilir ve -birileri dur demezse- 30 yılın üzerine 6 yıllık bir zulüm (esaret) daha eklenebilir!

Yazar Nevzat Güngör hukuk mücadelesini sürdürüyor ama denetime son derece kapalı bir alanda, zindana düşen çokları gibi müthiş bir ötekileştirmeye maruz ve fazlasıyla yalnız. Karşısında, hukuktan nasibini almamış ve kendi “krallığı” içerisinde hukuka aykırı davranmanın bedelini belli ki hiç ödememiş, ödeyeceğine de inanmayan bir cezaevi yönetimi var. Kendi küçük iktidar alanlarında kendi “yargı”larını saçıyorlar etrafa fütursuzca. 

Yazar Nevzat Güngör, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nu yönetenlerin “kamu görevini kötüye kullandıkları” ve “iftira attıkları” gerekçesiyle cezalandırılmaları için Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Üç sayfalık dilekçeyi yazının sonuna iliştiriyorum. Savcıların harekete geçecek takati kalmamışsa da birilerini dürtebiliriz bu adalet çığlığıyla.

Hepimiz topyekûn mücadele etmezsek, bizim büyük çilemiz: Hukuksuzluk, bitmeyecek. Karanlığın en koyu olduğu yere cep telefonlarımızın ışığını tutalım, ardından, hak arama tuşuna basalım. Çalıyor mu?

Ek:

Suç Duyurusu

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Zeminsiz Proje(cilik)ler

Yayınlanma:

-

Kimi İslami çevrelerin gerçekliklerden kopuk, somut acı ve zulümleri göz önünde bulundurmadan ürettikleri söylemleri ne kadar eleştiriyi hak ediyorsa yine bir kısım İslami çevrenin dinmez bir iştiha ile diline doladığı “proje tutkusu”, bu tutkuyu muhatapları üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanma tavrı da aynı eleştiriyi hak ediyor.

Meselenin birkaç boyutu var.

Kapitalist ya da sosyalist ideallerin sıkça düşünce ve siyaset dünyasında boy gösteren ya da dillere dolanan projelerinin mezkûr İslami çevreleri pozisyon almaya itiyor olmalı. Bunların ilk sırada geleni elbette ekonomi ile ilgilidir. “Siz ne öneriyorsunuz? Projeniz nedir?” gibi sorular çokça dolaşıma sokulur, muhtemelen sizler de bunlara sıkça muhatap olmuşsunuzdur ve muhakkak birtakım cevaplar vermişsinizdir.

Hadi, durmayıp ekonominin ardından diğer “can alıcı” mevzuları sıralayalım: Ekolojik yıkım, etnik kimlikler, kadın meselesi, eğitimin nasıl şekilleneceği, tarım ve gıda politikaları… Listeyi uzatmak mümkün. Bütün bu alanlarda, İslamcıların (Kolaylık olsun diye bu tanımı kullanalım.) ne yapacağı, topluma ne vadettiği sorgulanır.

Baştan beyan edelim ki bu sorgulaman son derece haklıdır ve ben de bu sorgulamaların bir tarafındayım ancak yazının gerekçesi tam da burada beliriyor. İslam, diğer ideolojiler gibi bir ideoloji midir? Seküler bir çözüm dizgesi olarak mı karşımızda durmaktadır? Proje tutkusuna ne ölçüde cevap verebilir ya da bu tutkulara karşılık verecek bir yapıda mıdır?

Gaybla bağlantılı bir inancın, ahirette mutlak kurtuluşu amaçlayan bir dinin müntesipleri için yola çıkış, başlangıç noktası neresidir? Kişinin ya da toplulukların/insanlığın her şeyden önce atacağı adım/lar ve bu adım(lar) nedir, ne olmalıdır? Müslüman, bağlı olduğu merkezden bağımsız bir tasarımcı mıdır? Âlemlerin Rabbine karşı sorumluluk altına girip benliğini arındırdıktan sonra yeryüzündeki yürüyüşü nasıl seyredecek, bütün o toplumsal alanlarda hangi önerileri insanlığa arz edecektir?

Modern ulus devletin şemsiyesi altında mı bir ekonomik çözüm önerisinde bulunacak, kutsanmış coğrafyalarda kâim devletlerin sınırları içerisinde mi ekolojik projeler oluşturacak ya da modern hurafe ve kutsalların okulla kuşattığı eğitimi bir reformasyona mı tabi tutacaktır? Güvenlik, ticaret, etnik kimlikler ya da kadın meselelerinde modern ulus devletlerin karakolluğunu yaptığı kapitalist küreselliğin düzeninden mi medet umacaktır? Yoksa bu saydığımız çerçeve ve kabullerden tümden sıyrılmayı öngören tevhid inancının bir gereği olarak bambaşka, tümüyle özgün bir noktadan mı yola çıkacaktır?

Kur’an’daki temel ilkelerden uzaklaşmış; imanın, egemenlik ilişkilerine bambaşka veçhelerden yaklaştığını idrak edememiş, ahireti gerçekleşmesi uzak bir ihtimal derekesinde benimsemiş İslami(!) bir akıl için bu sıçrama noktası kolaylıkla algılanabilecek bir seviye değildir. Bu seviyede iman, Kur’an’da anlatıldığı gibi insanla buluşup onun varlığa, evrene bakışını eşsiz bir şekilde yeniden inşa etmelidir. Ondan sonradır ki bütün toplumsal meseleler farklı bir zaviyeden tartışılır olacaktır.

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’nde gayba imanı mesele etmediği bir alanda (ezilenlerin kendilerini ezen sitemi bilip tanımaları bahsinde) kendince benzer bir noktadan yola çıkar: Ezilenler ezildiklerini bilmez! Bu temel bilgi ve iman olmadan yola çıkılamaz. Çıkılsa bile yürünen yolda rotanın çoğu kez şaşması kaçınılmazdır.

Halkın/insanlığın/tabiatın yaşadığı somut sorun ve acılar pratik siyasetimizin imandan yola çıkarak kendini gösterdiği hareket noktalarıdır. Vahiy, varlığın/âlemin içine yuvarlandığı çarpıklığa iner. O çarpıklığı görünür kılar ve başlar izah etmeye: Islah nasıl olacaktır ve kurtuluş nerededir?

Kurtuluş/huzur İslam’dadır!

Bu slogan bir zaman çok kullanıldı ama yine bu sloganla bir zaman çok da alay edildi. ‘Dünyevî’ diyelim, farklı ideolojiler insanlığın idrakine birtakım çözüm ve projeleri boca edip dururken onların çelişkilerine vurgu yapmak, insanı bütüncül olarak kuşatmadaki yetersizliklerini göstermek için bu slogan öne çıkarıldı, zaten her zaman göz önünde olmalıydı.

Bu slogana karşı yapıladuran eleştiriler, ayrıntıların, elle tutulur öneri ve modellerin öne çıkarılamayışına veya düşünsel-entelektüel yetersizliklerden dolayı buna güç yetirilememesine odaklıydı ve bu tutum bir yere kadar haksız da değildi ancak eleştirilerin alay etmeye meyyal olanları, ayak basılacak zeminin net bir biçimde tespitini zorlaştıracak bir samimiyetsizliğe doğru yuvarlanırken iman yükümlülüğünü savsaklamaya, bütün bu hassasiyetleri tartışmaya değer görmemeye başladı.

Ayaklar nereye basacak? İnsan, nerede duracak ve durduğu yerden hangi ufka bakacak? Siyaset tartışma ve modellerini, örneğin demokrasi ve saltanatlık rejimlerini tartışırken merkeze neyi alacak? Mesela, “Hakimiyet Allah’ındır!” düstûrunu va’zeden Kur’an’a iman edenler bu tartışmaya dâhil olurken bu temel düstûru göz ardı mı edecekler?

Tabiatla ilişkide vahyin ifsad-ıslah karşıtlığına yaptığı ısrarlı vurgu göz ardı mı edilecek yoksa söylemin merkezinde mi yer alacak? İnsan bedeni kimindir? Kadın meselesinde Yaratan’ın mesajı geleneksel ve modern hurafe ve dayatmalardan arındırılıp insanın özünü tahkim edecek bir çerçevede sunulabilecek mi? Bunun için Allah’ı mesajına ivazsız-garazsız kulak verilecek mi? Dost ve düşman neye göre tespit edilecek? Kimliği inkâr edilen halkların mücadelesinde hangi kavşaklardan sakınılacak? Devletin ya da bir bütün halinde egemenlik tartışmalarının görünen dünyadan ancak gaybî bilgilerle muttali olabildiğimiz ahirete uzanan boyutlarıyla ele alınması durumunda imanın zorunlu sonuçları nasıl tezahür edecek? “Asgari ücret ne kadar olsun?” denildiğinde karşılıksız paylaşmayı, hakça bölüşümü öneren, dayanışmayı imanın ve ahiret günündeki mutlak kurtuluşun şartı olarak ortaya koyan İslam’ın her şeyi sil baştan öneren yaklaşımı nasıl izah edilecek? Yeni siyasetler nasıl kurulacak?

Bütün proje talepleri köklü bir devrimin kapısına götürüyor bizi. Adım adım, vahyin eşsiz çözümlerini Rabbiyle interaktif bir biçimde ören iman somutlaşıyor, ete kemiğe bürünüyor.

Oradan buradan derlenen modeller vahyin bir zemin olarak yokluğunda dayatılıp durdukça hakikat de buharlaşıyor, belirsizlik yaygınlaşıyor. İmanın biçimlemediği kişi(ler)den toplumsala ulaşamayan hakikat ayakların basılacağı sağlam zeminden mahrum bırakıyor cümle mevcudatı ve biz proje taleplerine anlamdan koparak cevaplar üretmeye çalışıyoruz.

Sıkışmışlığımızın başlangıç noktası budur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İnsan Kendi Kendisinin Sahibi midir?

Yayınlanma:

-

“İnsan başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?” (Kıyâmet, 36)

Cesaretleri haktan üstün gelip batıldan yana olanlar, eylem içerikleri ve eylemlerine müdahale ediliş tarzı tasvip edilemeyecek LGBT’yi İslami açıdan meşrû göstermeye çabalıyor. İslami Feminizm adı altında “Kadının fıtratında orgazm vardır.” sloganı atıyor.

Bu batıl durumlar, hayatın her alanını İslâma göre tanzim etmesi gereken inananların kendini kendinin sahibi olarak gören liberteryanizmin (özgürlükçülük) etkisinde olduğunu gösteriyor.

Liberteryen teoride birey, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir, mutlak söz sahibidir ve bunların mülkiyetini elinde bulundurur. Böyle bir anlayışla üretilen “seks işçiliği” kavramı kişinin kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunduğuna işaret eder. Estetik ve genç görünme maksatlı operasyonları da bu minvalde anabiliriz.

İnsan kendi kendisinin sahibiyse kendisi hem nesne (sahip olunan) hem özne (sahip olan)dır. Böyle özne ile nesne veya eşya ile mâlik özdeşliği paradoks gibi görünebilir. Ancak sahip olan ile sahip olunan ayrı ele alınırsa kendinin sahibi olma söz konusu olamaz. Çünkü bu, kişinin kendi dışında var olan bir bilgisayara sahip olması gibi bir durum değildir. “Kendinin sahibi olmak tezi adı altındaki ‘kendi’ terimi saf düşünümsel bir öneme sahiptir. Kendi terimi, sahip olan ve sahip olunan şeyin tek ve aynı şey olduğunu, adıyla söylenirse kişinin bütününü ifade etmektedir.”[1]

Kendi yaratılışında veya doğumunda katkısı olmayan insan kendi kendisinin mutlak sahibi olabilir mi? Bu sahipliği yetersizliklerden başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmaz mı? Mesala, bir gün çalışmayınca hayatı zora girecek emekçilerin işverenle sözleşme imzalayabilme özgürlüğünün olması onun kendinin sahibi olması üzerinde negatif etki yapar.

Bu konu üzerinde durmaya devam edeceğiz.

 [1] G. A. Cohen, Kendinin-Sahibi Olmak Özgürlük ve Eşitlik, Çeviren Fahri Bakırcı, s. 110, Epos Yayınları, 2018.

Devamını Okuyun

GÜNDEM