Connect with us

Köşe Yazıları

Büyü Bozulur mu?

Yayınlanma:

-

Toplumsal ve siyasal hayatta öyle çok büyü var ki kalpleri tesir altında tutan, gözleri kör kulakları sağır eden… “Hangi büyü bu?” diyenlere “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” büyüsü diyelim. Anlaşılmak için baştan söylemek gerek: Bir şeyi “evrensel” yapanlar, bunun dışında tuttukları şeyleri temlik etmiş, tekel kurmuşlardır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisindeki büyü, “insan” ve “hakları” kelimeleri, sözleri, bunların telâffuzuyla yapıldı. Dikkatler ve idrakler bu sebeple telâffuza kilitli.

Oysa telâffuzdaki maksat ve murad, “haklar”ının tanındığı ve korunmasının gerektiği söylenen insanın “hangi insan” olduğu sorusu ve sorgusunu yapma idraksizliğini sağlayan şey bu büyü!

Yaşlı dünyanın şimdiki zamanındaki insanlık aleminde olup biten total gerçekliği anlamanın iki yolundan bahsedelim:

1. Modern çağda “Söylemle gerçek, uyumlu olmaz!” sabit kuralı. Gerçeği bulmak isteyen, söylemin büyüsüne aldanmayıp ötesine geçecek. İdeolojik iknanın, eğitimin ve propagandanın burada ne işe yaradığını kavrayacak.

2. “En büyük yalan, en büyük yalancıya söyletilir!” gerçeği. Doğruyu bulmak isteyen, yalancıların üretildiği, şöhret edildiği ve “doğrucu Davud” olarak pazarlandığı gerçeğini kavrayacak!

Bu iki kuralla ne istediğimizi çarpıcı bir metafora başvurarak açalım: “Rahipler ve rahibeler kesin olarak inanmak zorundadır. Baş rahip ve rahibeler şüphe edebilirler, Kardinaller ateist olabilir.”

Bu metafordaki rahiplerin, baş rahiplerin ve kardinallerin toplumsal yaşamda kimleri temsil ettiğini, nelere tekabül ettiğini çözebilenlerde başlıktaki büyünün tesiri bitecektir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisindeki söylemle büyülenenler kimlerdir, söylemin ötesindeki gerçek nedir? Her toplumda var olan bilge azınlık ve dikkatli gözlemcilere sır kalmayan ama büyük insanlık ailesini tesirinde tutan bu büyü çok etkili. Anlamaya çalışalım:

Bildirideki “insan” söylemindeki insanlar gerçekte bildiğimiz her insan değildir: “Avro-Amerikan kökenli, beyaz, erkek, seküler, burjuva, politbüro üyesi, kardinaller”dir.

Başka bir deyişle “dünyada sosyo-ekonomik ve siyasi düzeni ellerinde tutanlar, değerler sistemini mülk edinen hükümranlar”dır.

Bunu bilgi ya da tecrübe ile kavrayabilmişsek insandan sayılmayanları açığa çıkartmak kolaylaşır: “Avro-Amerikalı olmayanlar, kadını-erkeği ayırt etmeksizin siyahlar, sarı benizli çekik gözlüler; Rus steplerinde, Hind alt kıtasında Ortadoğu’da, Afrika’da yaşayanlar, Avrupa ve Amerika’da yaşayanlar dâhil işçiler-yoksullar-yaşlılar-zayıflar ve Yahudi/Hristiyan/Müslüman şeriatçılar.”

Başka bir deyişle “yeryüzünün lanetlileri, kıyıya ulaşamayanlar, aciz ve çaresiz bırakılıp köleleştirilenler, dezavantajlılar”dır.

Anlaşılması için misal sayıla: Doğru yanlış bakılmadan; geç de olsa bu büyüyü fark edenlerden “feministler”, Fransız devriminden sonra özellikle, ataerkil toplum yapısında erkek egemen kültüre ve toplumsal yaşama son vermek için, aristokrat ve elit kadınların uzun süreli ve örgütlü mücadelesi sonrası BM’de “Kadın Hakları Evrensel Bildirisi” yayımlatarak “mevzii” de olsa bir zafer kazandılar.

Kolektif hareket edemeyen her türden sosyo-siyasi zümreler ya da diğerleri, henüz büyülendiklerinin farkında olmadıkları için “insan hakları” büyüsü etkisiyle “bireysel, yerel, lokal, etnik, mezhebi ya da ulusal” var oluş ve bağımsızlık büyüsünün tesirindeler.

“Evrensel”likle propaganda edildiği için dışarıda tutulmuş ve temlik edilmiş “bildirideki insanın” dışındakiler, insandan sayılmadıkları dolayısıyla da insani hakları ve özgürlük imkanları ellerinden alındıklarının fotoğrafı yerelde ve normalde göze pek batmasa da bölgesel veya küresel çapta bir kriz anında dikkatli gözlere batırılır.

Bahse konu büyüyü gözlere sokacak en son ve en veciz biçimdeki ifadeyi İsrailli savunma bakanı dillendirdi; Filistinliler için “insanımsı hayvanlar” tanımıyla…

Son İsrail-Filistin krizi büyüyü bozabilir mi? Görüldüğü kadarıyla büyücüler daha dikkatli, büyülenenler hâlâ büyünün tesirinde. Zira şahsiyeti, ahlakı ve adaleti bozucu propagandayı sürdüren kardinallar hâlâ etkili.

Bunu şuradan da anlayabiliyoruz:

Büyünün farkında olanların bir kısmı, insani değerleri pazarlayıp ait oldukları insanlık alemini terk ederek sınıf atlama ve beyazların arasına katılma çabasıyla “baş rahip”lik pozisyonundayken farkında olmayan çoğunluk “rahipler”se bunların peşinde!

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

No Kings ya da Sistemin Adını Yeniden Koymak

Yayınlanma:

-

“Sistem” en çok görünmez olduğunda işler. ABD’de Trump karşıtı eylemler ise küresel hegemonyanın her geçen gün daha çok görünür olduğunu onaylıyor. “No kings” mottosuyla gerçekleşen protestolarda hedefte Trump olsa da geride, sistem eleştirisinin önünü açan soru işaretleriyle birlikte anti militarist mevzi de var.

Devam eden protestoların ABD hegemonyasının yayılmacılığına dair ne denli kökten bir tartışmayı başlatacağını bilmiyoruz. Yine de “occupy” örneğinde olduğu gibi protestoların tetikleyici eylemlere dönüşebildiği ortada. Üstelik gelir adaletsizliği ve yoksulluk gibi daha çok sistem içinde revizyon talepleri içeren eylemlere nazaran anti militarist söylemle gelişen protestolar daha temel siyasi tartışmalara zemin hazırlıyor.

Bunun örneklerinden biri Yeni Pencere’de yayımlandı. 1965 yılında ABD’de Vietnam savaşına ilişkin protestolar kitlesel bir boyut kazandığında öğrenci önderlerinden Paul Potter, Vietnam Savaşına Karşı Yürüyüş protestosunda “İnanılmaz Savaş” başlıklı bir konuşma yaptı. Washington’da yaklaşık 20 bin kişi önünde yapılan bu tutkulu konuşma, sadece bir savaş karşıtı irade ortaya koymuyordu. Daha temelden ABD sistemine ve meşruiyetine dair bir tartışmayı başlatmaya çalışıyordu.

Konuşmanın ana fikri, ABD’nin Vietnam savaşının bir “dış politika” hatası olarak yorumlanamayacağı üzerineydi. Modern devletin meşruiyet sorunu yaşadığında ideolojik pozisyonunu örtmek için öne attığı politik figürleri es geçen Potter, bunun ardına geçerek “sistemin adını koymaktan” söz etmektedir.

Bu, önemli bir kırılma noktası.

Çünkü başkanları, bakanları, bürokratları, yanlış yapılandırılmış siyasi stratejileri konuşmak yerine doğrudan doğruya müesses nizamın meşruiyetine dair tartışmaya girme niyetini ifade ediyor.

Potter’ın konuşmasından önemli bazı noktalar bu yazının sonunda yer alıyor fakat Potter’ın konuşması gibi Vietnam savaşına yönelik dönemin itirazlarını araştırdıkça şu gerçekle yüzleşiyoruz: Sivil toplumun eleştiri gücü giderek sistem içinde “dönüştürülmüştür”! Savaşları, yoksullukları ve adaletsizlikleri doğuran sistemin kendisi yerine onun uzantılarıyla -politik figürlerle, partilerle, seçimlerle, bürokratik aksaklıklarla- savaşan bir sivil mücadele alanı içindeyiz.

Paul Potter, anlatı ile gerçekler arasındaki çelişkiyi Vietnam savaşı gibi büyük bir felâketin etkileriyle yüzleştiğinde “acı bir kavrayışla” gördüğünü ifade ediyor. Normalde sistem korunaklı bir alanda, kamu gücünü kullanarak ve iletişim dilini yapılandırarak algı inşa etmekten bir an bile vaz geçmez. Sadece “rıza”nın imali için değil, olası tepkileri ya da eleştirileri de dönüştürerek kendisi için yarayışlı yönetim aygıtlarına (dispozitif) dönüştürmeyi amaçlar ancak savaşların yarattığı yıkım, “eve dönen” tabutlar ve günlük rutini bozan gelişmeler sis perdesini aralar. Yapılandırılmış iletişim ve gerçeklerin sürekli çatıştığı yeni-normalde en çok sisteme ilişkin güven duygusu parçalanır.

Potter’ın konuşması, sistemin anlatısına ilişkin güven duygusundaki bu kırılmayı o gün orada toplanan binlerce kişiyle birlikte iliklerine kadar yaşadıklarını adeta tarihe not düşer. “O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz!” derken aslında tam olarak bu çelişkiden güç almaktadır. Artık ABD siyasi elitlerini, sistemin bürokratik unsurlarını değil doğrudan doğruya bu koşulları yaratan ve sadece ABD’ye değil, dünyaya dayatan düzeni adlandırmaktan söz eder.

Konuşmanın en dikkat çekici noktası da burada örülür: Rutine geri dönmemek! Potter, duygularını şöyle ifade eder: “Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor!”

Dışarıdan bir gözlem, rutine dönmeyi yüksek perdeden eleştiren bu konuşmanın yeterince radikal bir eylem önerisi taşıyıp taşımadığını merak edebilir fakat bu farkındalık, beraberinde şunu da taşır: Toplumun derinlerine kök salmış bir sistemin sadece yüzeysel ve mekanik bir gerçeklik olarak tariflenerek değiştirilmesi mümkün değildir! Üstelik yapısal sorunları görmezden gelerek sıcak ve güncel meseleye bütünüyle odaklanıldığında sistemin bu eleştiriyi “dönüştürme” gücü de artıyor. Söz gelimi “yoksulluğun görünür sonuçları”nı hafifletecek bir yasal düzenleme üzerinde uzlaşılacak bir çözüm olarak görülebiliyor ya da süregiden savaşı durdurmakla yetiniliyor. Oysa Paul Potter’ın “adını koymaktan” söz ettiği sistem, Vietnam’daki savaşı durdursa dünyanın başka bir yerinde yeni çatışma alanları açmaktan çekinmeyecektir. Sorunları yatıştıran ve bir süreliğine geri çekilen popülist çözümler yerine “sistemi yenmek” için düşünmek gerekmektedir.

Konuşmanın son bölümü de dikkat çekici: Amerikan ve Vietnam halkının aynı kaderde birleştiğini ifade eden Potter, her iki toplumu da hüsrana uğratanın aynı sistem olduğuna vurgu yapar.

Son cümle ise bir küresel intifada mottosu: “Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır!”

1965 Anti-Vietnam War March - FoundSF

Paul Potter’ın 1965’teki konuşmasından notlar

Konuşmanın tamamı için tıklayın.

O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.”

“Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.”

“Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır.”

“Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?”

“Peki, o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde, napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa, karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?”

“Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor; bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.”

“Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum; hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum. Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye, sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil de şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum.”

“Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.”

“Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.”

“Garip ve çok alışılmadık bir şekilde Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.”

Konuşmanın tam metni:https://yenipencere.com/yazilar/inanilmaz-savas-paul-potter/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

ABD Ordusu Seni Çağırıyor – Bir “Öznelikten Çıkarılma” Deneyimi

Yayınlanma:

-

Bir süredir çifte vatandaşların İsrail ordusundaki gizli askerlikleri dikkat çekici bir görünürlük kazandı. İşgal edilmiş Filistin topraklarında üniformalarıyla, tankların üzerinden poz verip Türkiye’de ise askeri kariyerinden hiç bahsetmeyen “sevimli gençler” toplumun öfkesini giderek daha fazla tetikliyor. Bu öfkenin bir nedeni Gazze’de katliamlarla ayyuka çıkan kural tanımaz siyonist saldırganlık. Diğer nedeni de çifte vatandaşların ikircikli hayatlarıyla ve gizledikleri askerlikleriyle tekinsiz hissettirmesiydi.

Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor: İsrail ordusunda askerlik yapmanın siyonist ideolojik çerçevenin içinde, o kökenle ilişkili olmakla inkar edilemez bir bağı var. Mide bulandıran ise çifte vatandaşların bunu “gizleme” eğilimi ve Türkiye’yi “alternatif ve korunaklı bir geri çekilme alanı” olarak düşünmeleri.

Fakat yeterince konuşulmayan, giderek “trend” olan başka bir gerçek daha var: ABD ordusunda askerlik yapmak. Siyonist ordudaki çifte vatandaşların aksine ABD ordusundaki askerlik gizlenmek bir yana, açıkça bir övünç ve kariyer kazanımı olarak sunuluyor.

ABD’li olmayanlar açısından askerlik yapmanın siyonizm, yahudilik ya da Amerikan vatanseverliği gibi doğrudan bir motivasyonu da yok.

Ancak sosyal medyanın her mecrasında ABD ordusunda asker olmanın koşullarını, avantajlarını paylaşan onlarca hatta yüzlerce videoyla karşılaşabiliyorsunuz. Birçok genç, izlediği bu videoların da etkisiyle işgalci emperyalist bir orduda askerliği kısa vadeli “profesyonel bir iş” olarak değerlendirme eğiliminde.

ABD ordusunda askerlik yapan “Anadolulu gençleri” izlediğinizde de bu tutumu net olarak hissediyorsunuz. Gençlerin kendilerini bir ordunun askeri olarak değil daha çok bir şirkette kariyer yapan profesyoneller gibi anlattıklarını görüyorsunuz.

Her ne kadar ABD ordusunda askerlik yalnızca vatandaşlık kazanmanın hızlı bir yolu olarak görülse de bu tespit eksik kalıyor. Bu, daha çok göç, eğitim, kariyer ve vatandaşlık vaatlerini bir araya getiren biyopolitik bir mobilite mekanizması.

ABD’de askerlik yapmanın eğitimden (üniversite eğitimi finanse edilir) barınmaya (konut kredisi avantajları sağlanır), iş hayatından (kariyer fırsatları) ayrıcalıklı sağlık hizmetlerine (tricare) dek geniş bir ayrıcalıklar listesi var. Bu açıdan ABD ordusunda askerlik yaşam fırsatlarını yöneten ve çerçeveleyen biyopolitik bir ekosistem.

Biyopolitikadan dispozitife: iktidarın tecelli etmesi

ABD ordusunda askerliğin bu kadar fırsat odaklı ele alınması, biyopolitika ve dispozitif kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Foucault’nun kavramsallaştırdığı açıdan biyopolitika nüfus, beden, sağlık gibi yaşamın farklı katmanlarına iktidarın müdahalesini tarif ediyor. Ancak bu müdahalenin yaşama yerleşmesi, içselleştirilmesi için sadece kurumların kaba gücü yeterli değil. Geniş pratiklere, alışkanlıklara yani araçlar ağına ihtiyaç duyuluyor. Bu araçlar ağını dispozitif olarak tanımlayabiliriz. Biyopolitika iktidar stratejisiyse onun araçları da dispozitiflerdir.

Biyopolitika ve dispozitif kavramları iktidarın yalnızca kaba güç ve yasaklamalarla değil, yaşamı hegemonyanın çerçevelediği biçim içinde mümkün ve cazip kılınması durumunu açıklar.

Esasında dispozitif yani -regime of practice- her şeyden önce özneleştirme biçimleri üretir. Bu anlamda orduya asker olmanızın gerekçesi “yüksek idealler”, “vatan savunması”, “toplumun korunması için bir feda eylemi” üzerinden kurulur. Ancak dispozitif sadece özne üretimiyle işlemez. Agamben’in tanımıyla dispozitif, bir “öznelikten çıkarma” durumunda da pekâlâ gelişir. Hatta modern iktidar kendini buradan dayatmaya artık daha çok isteklidir denilebilir.

Bir veriye, bir sayıya, komut alan bir profesyonele dönüşerek öznelikten çıkılır, ayrıcalıklı haklar ekosistemine giriş yapılır. Basitleştirmek gerekirse öznelik üreten dispozitif sizi bir “anlatı”nın parçası kılarak iktidar alanına dahil eder. Oysa öznelikten çıkaran dispozitif ise sizi, seçimlerinizi yalnızca fırsatların belirlediği bir tür legal yağmacı haline getirir. Öznelikten çıkarmak, kişiyi politik özneye değil fırsat optimize eden aktöre dönüştürür.

Günümüz siyaseti de tam olarak bu çıkar denklemi üzerinden kurulu. Özellikle asyanın batısı (orta doğu) gibi siyasal hareketlerin durulmadığı bir coğrafyada egemen küresel düzen, iktidarları yalnızca fırsatlara fokuslanacak şekilde biçimlendirmek istemekte. Egemen düzen böylece bütün katmanlarıyla ve kaba kuvveti de arkasına alarak kendisiyle uzlaşan –bir anlamda işbirlikçi olan– ve bu şekilde hayatta kalan rejimleri de “öznelikten çıkarmıştır”.

ABD ordusundaki Anadolu çocukları için de durum çok farklı değil. ABD politikalarına ya da örneğin ideolojik bir anlatıya iman etmeden verilen görevi yerine getirmeye odaklı olmak kabul görmek için yeterli.

Elbette ABD hegemonyasının silahlı gücünde asker olmak birçok farklı başlıkta konuşulabilir. Ancak bu konunun Türkiye özelinde milliyetçilik ve “vatana adanmışlık” gibi romantik söylemleri tartışmaya açan bir tarafı var. Türkiye’deki ulus devlet bilincinin klasik bir algısı var: ulusal bilinç, tarihsel ve toplumsal sarsılmaz bir aidiyet yaratıyor. Gerçekten de ulusal bilincin anlatısı “İsrail ordusu” gibi öznelik yükleyen yapılar için hâlâ dirençli. Oysa ABD ordusu örneğindeki gibi emperyalizmin farklı kurumsallıklarıyla ilişkiye girerek öznelikten çıkarılanlar için kolaylıkla dağılabiliyor. İsrail ordusunda görev almayı insanlık suçu olarak görecek bir genç, ABD ordusundaki pozisyonunu kolaylıkla meşrulaştırılabiliyor. Görev bilinciyle hareket eden, profesyonel ama neyin parçası olduğunu umursamayan bir varoluşa kolayca razı oluyor.

Bu, küresel hegemonyanın aradığı toplumsallığı da tarif ediyor: öznelikten çıkarılmış ve bekası için her türlü uzlaşıya açık iktidarlar ve kitleler. Yani yaratılan konfor alanında, egemenlerle el sıkışmanın güvenlik ve tüketim ayrıcalıklarından faydalanan bir tür uyumlu kitlelerin oluşumu. ABD ve İsrail’in Batı Asya politikalarında buna uygun bir siyaset dili üretildiğini görmek zor değil. Sadece iktidar elitlerini sisteme eklemleme politikalarıyla bunu düşünmek doğru olmaz. Asıl mesele, hegemonyanın ve işgalin kitlesel düzeyde makulleştirilmesidir. Bu politikanın önemli bir örneği ise İran. Rejim eleştirisinin aynı zamanda batıyla uzlaşma ya da öznelikten çıkarılma durumunu doğuracağı varsayılmıştı. Böylece rejimle kavgalı geniş bir kitlenin küresel hegemonya lehine ayağa kalkacak “beşinci kuvvet” olacağı düşünülmüştü. Fakat bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. İran örneğinde bu beklenti tam karşılığını bulamamış olsa da, bölge genelinde hegemonyanın sunduğu “güvenli alan” ve işbirliğinin fırsatlarını tercih eden geniş bir toplumsallık oluşmuş durumda.

ABD ordusunda askerliğin ya da işgalcileri müttefikler olarak belleyip konforlu ve güvenli olanı tercih etmenin marjinal istisnalar olarak kalacağını artık düşünemeyiz. Günün sonunda hegemonyanın istediği teslimiyetin sadece yerel iktidarlar ve liderleriyle sınırlı olmadığını görüyoruz. Tepeden derinlere, iktidar elitlerinden toplum tabanına doğru hegemonyanın içselleştirilmesi bekleniyor.

Bu durumla baş etmenin yolları üzerine ayrıca konuşmalıyız. İnsanlığın öyküsünün itaatle birlikte direniş örnekleriyle okunabileceği ortada. Yine de bir direnç noktasını nerede arayabiliriz? diye soruyorsak, bunun cevabı kendini gizleyen, demokrasilerin “zararsız yurttaşlar”ının gündelik yaşamlarına sinmiş olan “düzen”i teşhir etmek olabilir. Hatta, egemenlerle işbirliğini tercih etmenin toplumsal olumlamasını geri dönülmez biçimde aşındırmaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x