Connect with us

Köşe Yazıları

Birinci İntifada’nın Mirası

Yayınlanma:

-

Geride bıraktığımız 8 Aralık 2020 günü, Filistinlilerin işgale karşı ilk büyük kitlesel başkaldırısı kabul edilen Birinci İntifada’nın başlangıcının otuz üçüncü yıldönümüydü. 1987 yılının son ayında başlayan İntifada, 1990’ların başlarında son bulduğunda arkasında önemli siyasi sonuçlar bırakmıştı. Ancak bundan belki daha da önemli olan, İntifada’nın günümüze bıraktığı önemli miras olacaktı. Bu mirası doğru bir bağlama oturtmak için önce, 1987’yi önceleyen süreçlerin kısaca üstünden geçmek gerekiyor.

Yarım asırlık tedrici işgal

Filistin tarihinde birkaç önemli dönüm noktası bulunuyor. Kuşkusuz bunların en başında, kitlesel göçün, mülksüzleştirmenin ve on yıllar boyunca devam edecek mülteci hayatının başlangıç noktası olan, çok sayıda katliamın da gerçekleştiği ve çok sayıda Filistin köyünün haritadan silindiği Nekbe (1948) geliyor. Ancak Nekbe, Filistin tarihinin en önemli kırılma noktası ve etkileri bugüne kadar süren kolektif bir travma anlamına gelmekle birlikte, aynı zamanda kendisinden önce başlamış ve kendisinden sonra da devam edecek tedrici bir işgal sürecinde yeni bir merhale anlamını taşıyordu.

Nitekim Filistin’deki Siyonist yerleşimci sömürgeciliği süreci daha Osmanlı yönetiminin devam ettiği son dönemlerde başlamış, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’yla birlikte Britanya hükümetinin resmi politikası haline gelmiş ve manda yıllarında bu hükümetin himayesi altında yoğunlaştırılarak sürdürülmüştü. Bu dönemde İzzeddin el-Kassam öncülüğünde başlayan 1936 ayaklanması gibi önemli ayaklanmalar da gerçekleşmişti. 14 Mayıs 1948 tarihinde Britanya mandası biter bitmez David ben Gurion’un Filistin topraklarının bir kısmı üzerinde İsrail devletini kurduğunu ilan etmesi ve arkasından gelen tehcir, katliamlar ve Arap ordularının yenilgisiyle sonuçlanan Birinci Arap-İsrail Savaşı, Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu kısımları hariç Filistin’in tamamını Siyonist işgal altına soktu. Bir sonraki felaket ise, İsrail karşıtı söylemleri dilinden düşürmeyen popülist Arap yöneticilerin altı günde yüz kızartıcı bir yenilgi aldığı 1967 savaşı oldu. O yılın haziran ayı itibariyle, bir zamanlar haritalarda “Filistin” olarak adlandırılan toprak parçasının tamamı İsrail’in egemenliği altına girmişti.

Yalnız kalan Filistinliler

1967 yenilgisinin Filistinliler için en öğretici tarafı, Arap devletlerine güvenilmeyeceğinin ve pan-Arabist söylemlerin bir karşılık bulmayacağının ilk kez gün yüzüne çıkması oldu. O zamana kadar Nasırcılığa yakın bir çizgi izleyen Corc Habaş liderliğindeki Milliyetçi Arap Hareketi’nin savaş sonrasında Marksizm’i benimseyip Filistin Halk Kurtuluş Cephesi adını alması, bu sürecin sembolik tezahürlerinden biriydi.

Takip eden yıllarda Filistinli örgütler, Arap “kardeşlerinden” başka darbeler de yiyeceklerdi. 1967’den sadece üç yıl sonra Ürdün’deki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) militanları, Haşimi Krallığı’nın askeri gücü tarafından ezildi. Filistin devriminin bir sonraki tutunma noktası olan Lübnan’da ise, etnik olarak Arap olmalarına rağmen kültürel ve ideolojik kodları itibariyle kendilerini Araplıktan ve Arap dünyasından ayrı tanımlayan Falanjist milislerin 13 Nisan 1975 tarihinde Tel Zaatar kampına giden Filistinli işçilerin minibüsünü taramasıyla başlayan iç savaş süreci, esas olarak ülkedeki Filistinlileri hedef alacaktı. Her ne kadar Falanjistler ve müttefikleri sorunlarının Filistinli mültecilerle değil, ülkelerini üs olarak kullanan Filistinli militanlarla olduğunu söylese de, iç savaş süreci, kurbanlarının neredeyse tamamen sivillerden oluştuğu 16-18 Eylül 1982 tarihli Sabra-Şatila katliamı gibi korkunç olaylara da tanık olacaktı.

İntifada’nın özgünlüğü

8 Aralık 1987’de başlayan Birinci İntifada sürecinin tarihsel bir kırılma özelliğini taşıması, kanaatimizce esas olarak bu bağlamdan kaynaklıdır. Zira Filistinliler, işgalcilere karşı ilk defa, kendi topraklarında, Arap devletlerinden bağımsız olarak ve hatta siyasi örgütlerin doğrudan yönlendirmesi olmadan başkaldırmışlardır. Nitekim Gazze’nin kuzeyindeki Cebaliye mülteci kampında dört Filistinlinin bir İsrail askeri aracı tarafından ezilmesine karşı verilen tepki ve akabinde büyük bir hızla yayılan eylemler silsilesi temel olarak tabandan gelişen bir dinamik olmuş ve Filistin toplumunun tamamını içine almıştır.

Kuşkusuz 30 Mart 1976 tarihinde yapılan toprak eylemleri başta olmak üzere, Filistin topraklarının önemli kitle gösterilerine sahne olduğu başka süreçler de yaşanmıştı. İntifada’yı diğer benzer süreçlerden ayıran ise halkın tüm kesimlerini kapsaması ve çok boyutlu bir başkaldırı olmasıydı. Tarihe kazınan fotoğraflardaki “taş atma” eylemleri en önemli simgesel unsurdu. Fakat Birinci İntifada aynı zamanda, genel grevlerden İsrail ürünlerinin boykot edilmesine, işgal altındaki topraklardaki İsrail kurumlarına gidilmemesinden halk komitelerinin kurulmasına, şiirler ve marşlar yazılmasından şehirlerin duvarlarının yaygın grafitilerle süslenmesine kadar sayısız eylem tipine ve sivil itaatsizlik örneklerine de sahne oldu.

Siyasi sonuçlar

İntifada on yılların biriktirdiği dinamiklerin ürünü olsa da, patlak vermesi kuşkusuz sürpriz olmuş ve ansızın gelişmişti. Taşlarla tankların karşı karşıya geldiği süreçte binlerce Filistinli hayatını kaybetse de, direniş kültürü geri dönüşsüz olarak halkın bağrında kök saldı. Süreci sonlandıracak olan ise aynı derecede sürpriz olarak görülen siyasi gelişmeler oldu.

İntifada başladığı zaman Yaser Arafat ve diğer FKÖ liderleri Tunus’ta sürgündeydi. Ayaklanma dalgasının etkisiyle 1988 yılında, Altı Gün Savaşı öncesindeki sınırlarda “Bağımsız Filistin Devleti” ilan edildi. Bağımsızlık ilanı 12 devlet tarafından aynı gün içinde, onlarca başka devlet tarafından da çok kısa süre içinde tanındı.

Gelişmeler, Filistin sorununun “uluslararası toplum”un da gündemine girmesini sağladı. Çatışmaya bir çözüm bulunması için ilk olarak 1991 yılında Madrid Konferansı düzenlendi. Bunu, Filistinli liderler ile Tel Aviv’deki siyasetçilerin barış görüşmeleri ve nihayet 1967’de işgal edilen topraklarda özerk bir Filistin yönetiminin kurulmasını ve İsrail ordusunun buralardan kademeli olarak çekilmesini öngören 1993 tarihli Oslo Anlaşması izledi. Ayrıca anlaşmayla birlikte FKÖ ve Yaser Arafat artık “Filistin halkının meşru temsilcisi” olarak tanınıyordu.

Ne var ki, hayal kırıklıkları gecikmeyecekti. Başta mülteciler sorunu olmak üzere can yakıcı meselelerin hiçbiri Oslo sürecine dâhil edilmedi. Beş yıl içinde kurulması beklenen bağımsız Filistin devleti kurulamadı. En önemlisi, İsrail işgal ettiği topraklardan askerlerini çekmedi ve buradaki yasadışı Yahudi yerleşim birimlerini boşaltmadı. Biriken öfke ve hayal kırıklığı, Ariel Şaron’un 28 Eylül 2000 tarihinde beraberinde çok sayıda işgal gücüyle birlikte Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışmasıyla patlak verecek ve birincisine göre çok daha kanlı geçecek olan İkinci İntifada süreci başlayacaktı.

***

8 Aralık 1987 tarihinden bugüne kadar geçen 33 yıl içinde Filistinlilerin yaşamında fazla bir değişiklik olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değil. İşgal, mülksüzleştirme, mültecilik ve (2007’den beri) abluka halen sürüyor. Arap rejimlerinin birer birer İsrail’le “normalleşme” anlaşmaları yapmak üzere sıraya girdiği bu dönemde ise Filistinlilerin yalnızlığı hiç olmadığı kadar artmış durumda. Bu sebeple varlık mücadelesinin yolu, Birinci İntifada’nın işaret ettiği yoldan geçiyor: kendi ayakları üzerinde durma ve kendi içinde tam bir birlik sağlama.

 

* Faris Odeh, AP’den bir foto muhabiri fotoğrafını çekerken, 29 Ekim 2000’de elinde bir taşla bir tankın önünde tek başına duruyordu. On gün sonra, İsrail birlikleri tarafından boynundan vurulduğunda tekrar taş atıyordu. Çocuk ve resim daha sonra İsrail işgaline direnişin bir sembolü olarak ikonik statü aldı. Faris, vurulduktan birkaç gün sonra şehit oldu. (Ed.)

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Otuz Yıllık Hikaye

Yayınlanma:

-

Sizi yedi yıl önce tanıştığım, 30 yıldır cezaevinde tutulan yazar arkadaşımla tanıştırmak istiyorum.

Bilgisayar yazısından sonra el yazısına, asfaltın ardından toprak yola geçip bu “mektubun” sonuna vardığınızda neler hissedeceksiniz, merak ediyorum doğrusu.

İnfaz Hakimliği’ne verdiği dilekçenin bir yerinde kendisini ve hikayesini şöyle anlatmış yazar Nevzat Güngör:

29.12.1991 yılında gözaltına alındım. 15 gün süren gözaltı sürecinde yoğun işkencelere tabi tutulduktan sonra tutuklandım. (Bu işkenceler daha sonra doktor raporları tarafından tespit edilmiştir.) Okuldan tanıdığım bir kişinin işkenceyle üzerime ifade vermesi sağlanmış, ama o kişi savcılıkta ve sonraki yargılama süreçlerinde defalarca ifadesini geri çektiğini söylemiş olmasına karşın, o ifadeye dayanılarak Devlet Güvenlik Mahkemesince müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldım. Üstelik, 15 günlük her türlü işkencenin yapıldığı “sorgu süreci”, kurgulanmış sözde delillerle asker hakimlerin heyette yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin “adil yargılama yapamayacaklarını” söyleyerek, DGM’ler tarafından yargılanmayı red edip duruşmalara katılmamış olmama karşın!

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olmam itibariyle bu tür aşırı siyasallaşmış mahkemelerin salt cezalandırma mantığıyla yaklaştıklarını az çok biliyordum. Nihayetinde ilk duruşmalarda buna kendi gözlerimle bizzat tanık da olmuştum. Yargılama gıyabımda yapıldı ve nitekim “ceza” da verildi. Bu “cezanın” tamamen hukuksuz olduğunu bir kez daha belirtmeme gerek yok sanırım.

Kesinlikle katılmamış olduğum, üstelik anlayış ve yaklaşım olarak doğru da bulmadığım, insani ve vicdani anlamda çok uzak olduğum bir eylem dolayısıyla cezalandırılmış olmam kişiliğime ve hayat karşısındaki duruşuma bir hakarettir de. Ayrıca, yargılanmış olduğum dosyada bulunan bir arkadaşın başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dosya hakkında “adil yargılanma ilkesinin ihlali” kararı verdi.

Tam 30 yıldır cezaevindeyim ve haksız ve hukuksuz bir şekilde verilen bu 30 yıllık cezayı mecburen yatarken, yine en olmadık, insanın aklının ucundan bile geçmeyen hukuksuzluklara, saldırılara maruz kaldım. Bu 30 yıl zindanın dört duvarı arasında ağır ağır geçerken sonunda bir tür zulüm tarihine de dönüştü.

AİHM ve AYM’nin “DGM’ler adil yargılama yapamazlar” minvalindeki yüzlerce emsal düzeyindeki kararına rağmen, bir kez “damgalanmış” olmak, her türlü hukuksuzluğa, haksızlığa reva görülmeyi getirdi. Sadece bu kadar da değil, hukuki başvuruların bir kenara atılmasını, savunmalarımın göz ardı edilmesini doğurdu. Yani Mevlana Celalettin-i Rumi Hazretlerinin “zulmün üzerine ancak zulüm inşa edilir” sözünde de işaret ettiği gerçeği birebir bizzat yaşadım.

2006 yılı itibariyle “Edebiyatı” hayatımın merkezine oturttum ve tüm zamanımı yazmaya adadım. Daha önce, yani 1995’lerden itibaren de yazıyordum yazmasına da, benim açımdan bir tür yan uğraştı. 2006 yılında ise bir anlamda yaşama gerekçem haline getirdim.

Toplamda on beş yıldır, o amiyane tabirle gece gündüz demeden, günde neredeyse on-on iki saat yazıyor, yazdıklarımı düzeltiyor, el yazısıyla temize çekiyor veya yoğun şekilde okuyorum. Bu süre zarfında biri roman, üçü de öykü olmak üzere toplamda dört kitabım yayımlandı. Yirmiye yakın öykü ve roman dosyam da yayınevlerinde değerlendirilmeyi bekliyor.

Daha önce yaklaşık olarak on dört yıldır kalmış olduğum Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevinde 2006 yılından başlayarak on (10) yıl boyunca edebiyat çalışmaları doğrultusunda bilgisayar da kullandım. Onlarca öykü ve roman dosyamı cezaevi idareleri aracılığıyla dışarıya da gönderdim.

Sanırım şu soruyu sormanın tam sırası: Hayatını edebiyata adamış, zamanını tümden edebiyata veren birini örgütler ne yapsın, devletler ne yapsın?

Evet, kabul etmeliyim, bir örgütün de üyesiyim: Türkiye PEN Derneği. Türkiye Yazarlar Sendikası üye olma başvurumu ise değerlendiriyor.”

Yazar Nevzat Güngör 17.12.2020 tarihinde (tahliyesine bir yıl kala) denetimli serbestlikten yararlanarak cezaevinden çıkmaya hak kazandı. Ne var ki talebini içeren dilekçeye yanıt alamadı. Israrlı takibin neticesi, cezaevi idaresi nihayet dört ay sonra lütfedip cevap verdi: Ret. 

Cezaevi Müdürlüğü (İdare Ve Gözlem Kurulu) hükümlünün “İyi Halli Olmadığı”na ve her altı ayda bir durum değerlendirmesine “devam edilmesine” karar verdi. (Covid-19 sangını sebebiyle özel olarak düzenleme yapılmış, Türkiye tarihinin en geniş kapsamlı cezaevi tahliyeleri gerçekleştirilirken üstelik.) 

Bu noktada büyük bir “keyfiyet” ve “tehlike” ortaya çıktı.

Cezaevi Müdürlüğü somut hiçbir delile dayanmayan ve elbette esaretten yana keyfi yorumlarını “gerekçe” imiş gibi sundu.

Neymiş? F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunda parmaklıklar, dikenli teller, kameralar, dışarda jandarma içerde gardiyanlarla her adımı abartı düzeyine varan güvenlik tedbirleri ile takip edilen, ağır tecrit altındaki hükümlü “örgüt üyeleri ile aynı odada barınıyor”muş, “aktif örgüt üyeleriyle iletişim halinde” imiş, “toplu eylemlere katılıyor” imiş, “yasadışı örgütten kopmadığı” anlaşılmışmış… Bu ve benzeri “kes kopyala yapıştır” usulü yalan-yanlış ve iftiralara karşı çıkıyor Nevzat Güngör. 

Teamül oluşturabilecek esas “tehlike” ise şu: 17.12.2021 tarihinden sonra da her altı ayda bir keyfi’ne göre yorumlarla, uçuk kaçık bir “kurgu”yla hukuksuzluğu sürdürebilir ve -birileri dur demezse- 30 yılın üzerine 6 yıllık bir zulüm (esaret) daha eklenebilir!

Yazar Nevzat Güngör hukuk mücadelesini sürdürüyor ama denetime son derece kapalı bir alanda, zindana düşen çokları gibi müthiş bir ötekileştirmeye maruz ve fazlasıyla yalnız. Karşısında, hukuktan nasibini almamış ve kendi “krallığı” içerisinde hukuka aykırı davranmanın bedelini belli ki hiç ödememiş, ödeyeceğine de inanmayan bir cezaevi yönetimi var. Kendi küçük iktidar alanlarında kendi “yargı”larını saçıyorlar etrafa fütursuzca. 

Yazar Nevzat Güngör, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nu yönetenlerin “kamu görevini kötüye kullandıkları” ve “iftira attıkları” gerekçesiyle cezalandırılmaları için Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Üç sayfalık dilekçeyi yazının sonuna iliştiriyorum. Savcıların harekete geçecek takati kalmamışsa da birilerini dürtebiliriz bu adalet çığlığıyla.

Hepimiz topyekûn mücadele etmezsek, bizim büyük çilemiz: Hukuksuzluk, bitmeyecek. Karanlığın en koyu olduğu yere cep telefonlarımızın ışığını tutalım, ardından, hak arama tuşuna basalım. Çalıyor mu?

Ek:

Suç Duyurusu

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Zeminsiz Proje(cilik)ler

Yayınlanma:

-

Kimi İslami çevrelerin gerçekliklerden kopuk, somut acı ve zulümleri göz önünde bulundurmadan ürettikleri söylemleri ne kadar eleştiriyi hak ediyorsa yine bir kısım İslami çevrenin dinmez bir iştiha ile diline doladığı “proje tutkusu”, bu tutkuyu muhatapları üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanma tavrı da aynı eleştiriyi hak ediyor.

Meselenin birkaç boyutu var.

Kapitalist ya da sosyalist ideallerin sıkça düşünce ve siyaset dünyasında boy gösteren ya da dillere dolanan projelerinin mezkûr İslami çevreleri pozisyon almaya itiyor olmalı. Bunların ilk sırada geleni elbette ekonomi ile ilgilidir. “Siz ne öneriyorsunuz? Projeniz nedir?” gibi sorular çokça dolaşıma sokulur, muhtemelen sizler de bunlara sıkça muhatap olmuşsunuzdur ve muhakkak birtakım cevaplar vermişsinizdir.

Hadi, durmayıp ekonominin ardından diğer “can alıcı” mevzuları sıralayalım: Ekolojik yıkım, etnik kimlikler, kadın meselesi, eğitimin nasıl şekilleneceği, tarım ve gıda politikaları… Listeyi uzatmak mümkün. Bütün bu alanlarda, İslamcıların (Kolaylık olsun diye bu tanımı kullanalım.) ne yapacağı, topluma ne vadettiği sorgulanır.

Baştan beyan edelim ki bu sorgulaman son derece haklıdır ve ben de bu sorgulamaların bir tarafındayım ancak yazının gerekçesi tam da burada beliriyor. İslam, diğer ideolojiler gibi bir ideoloji midir? Seküler bir çözüm dizgesi olarak mı karşımızda durmaktadır? Proje tutkusuna ne ölçüde cevap verebilir ya da bu tutkulara karşılık verecek bir yapıda mıdır?

Gaybla bağlantılı bir inancın, ahirette mutlak kurtuluşu amaçlayan bir dinin müntesipleri için yola çıkış, başlangıç noktası neresidir? Kişinin ya da toplulukların/insanlığın her şeyden önce atacağı adım/lar ve bu adım(lar) nedir, ne olmalıdır? Müslüman, bağlı olduğu merkezden bağımsız bir tasarımcı mıdır? Âlemlerin Rabbine karşı sorumluluk altına girip benliğini arındırdıktan sonra yeryüzündeki yürüyüşü nasıl seyredecek, bütün o toplumsal alanlarda hangi önerileri insanlığa arz edecektir?

Modern ulus devletin şemsiyesi altında mı bir ekonomik çözüm önerisinde bulunacak, kutsanmış coğrafyalarda kâim devletlerin sınırları içerisinde mi ekolojik projeler oluşturacak ya da modern hurafe ve kutsalların okulla kuşattığı eğitimi bir reformasyona mı tabi tutacaktır? Güvenlik, ticaret, etnik kimlikler ya da kadın meselelerinde modern ulus devletlerin karakolluğunu yaptığı kapitalist küreselliğin düzeninden mi medet umacaktır? Yoksa bu saydığımız çerçeve ve kabullerden tümden sıyrılmayı öngören tevhid inancının bir gereği olarak bambaşka, tümüyle özgün bir noktadan mı yola çıkacaktır?

Kur’an’daki temel ilkelerden uzaklaşmış; imanın, egemenlik ilişkilerine bambaşka veçhelerden yaklaştığını idrak edememiş, ahireti gerçekleşmesi uzak bir ihtimal derekesinde benimsemiş İslami(!) bir akıl için bu sıçrama noktası kolaylıkla algılanabilecek bir seviye değildir. Bu seviyede iman, Kur’an’da anlatıldığı gibi insanla buluşup onun varlığa, evrene bakışını eşsiz bir şekilde yeniden inşa etmelidir. Ondan sonradır ki bütün toplumsal meseleler farklı bir zaviyeden tartışılır olacaktır.

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’nde gayba imanı mesele etmediği bir alanda (ezilenlerin kendilerini ezen sitemi bilip tanımaları bahsinde) kendince benzer bir noktadan yola çıkar: Ezilenler ezildiklerini bilmez! Bu temel bilgi ve iman olmadan yola çıkılamaz. Çıkılsa bile yürünen yolda rotanın çoğu kez şaşması kaçınılmazdır.

Halkın/insanlığın/tabiatın yaşadığı somut sorun ve acılar pratik siyasetimizin imandan yola çıkarak kendini gösterdiği hareket noktalarıdır. Vahiy, varlığın/âlemin içine yuvarlandığı çarpıklığa iner. O çarpıklığı görünür kılar ve başlar izah etmeye: Islah nasıl olacaktır ve kurtuluş nerededir?

Kurtuluş/huzur İslam’dadır!

Bu slogan bir zaman çok kullanıldı ama yine bu sloganla bir zaman çok da alay edildi. ‘Dünyevî’ diyelim, farklı ideolojiler insanlığın idrakine birtakım çözüm ve projeleri boca edip dururken onların çelişkilerine vurgu yapmak, insanı bütüncül olarak kuşatmadaki yetersizliklerini göstermek için bu slogan öne çıkarıldı, zaten her zaman göz önünde olmalıydı.

Bu slogana karşı yapıladuran eleştiriler, ayrıntıların, elle tutulur öneri ve modellerin öne çıkarılamayışına veya düşünsel-entelektüel yetersizliklerden dolayı buna güç yetirilememesine odaklıydı ve bu tutum bir yere kadar haksız da değildi ancak eleştirilerin alay etmeye meyyal olanları, ayak basılacak zeminin net bir biçimde tespitini zorlaştıracak bir samimiyetsizliğe doğru yuvarlanırken iman yükümlülüğünü savsaklamaya, bütün bu hassasiyetleri tartışmaya değer görmemeye başladı.

Ayaklar nereye basacak? İnsan, nerede duracak ve durduğu yerden hangi ufka bakacak? Siyaset tartışma ve modellerini, örneğin demokrasi ve saltanatlık rejimlerini tartışırken merkeze neyi alacak? Mesela, “Hakimiyet Allah’ındır!” düstûrunu va’zeden Kur’an’a iman edenler bu tartışmaya dâhil olurken bu temel düstûru göz ardı mı edecekler?

Tabiatla ilişkide vahyin ifsad-ıslah karşıtlığına yaptığı ısrarlı vurgu göz ardı mı edilecek yoksa söylemin merkezinde mi yer alacak? İnsan bedeni kimindir? Kadın meselesinde Yaratan’ın mesajı geleneksel ve modern hurafe ve dayatmalardan arındırılıp insanın özünü tahkim edecek bir çerçevede sunulabilecek mi? Bunun için Allah’ı mesajına ivazsız-garazsız kulak verilecek mi? Dost ve düşman neye göre tespit edilecek? Kimliği inkâr edilen halkların mücadelesinde hangi kavşaklardan sakınılacak? Devletin ya da bir bütün halinde egemenlik tartışmalarının görünen dünyadan ancak gaybî bilgilerle muttali olabildiğimiz ahirete uzanan boyutlarıyla ele alınması durumunda imanın zorunlu sonuçları nasıl tezahür edecek? “Asgari ücret ne kadar olsun?” denildiğinde karşılıksız paylaşmayı, hakça bölüşümü öneren, dayanışmayı imanın ve ahiret günündeki mutlak kurtuluşun şartı olarak ortaya koyan İslam’ın her şeyi sil baştan öneren yaklaşımı nasıl izah edilecek? Yeni siyasetler nasıl kurulacak?

Bütün proje talepleri köklü bir devrimin kapısına götürüyor bizi. Adım adım, vahyin eşsiz çözümlerini Rabbiyle interaktif bir biçimde ören iman somutlaşıyor, ete kemiğe bürünüyor.

Oradan buradan derlenen modeller vahyin bir zemin olarak yokluğunda dayatılıp durdukça hakikat de buharlaşıyor, belirsizlik yaygınlaşıyor. İmanın biçimlemediği kişi(ler)den toplumsala ulaşamayan hakikat ayakların basılacağı sağlam zeminden mahrum bırakıyor cümle mevcudatı ve biz proje taleplerine anlamdan koparak cevaplar üretmeye çalışıyoruz.

Sıkışmışlığımızın başlangıç noktası budur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İnsan Kendi Kendisinin Sahibi midir?

Yayınlanma:

-

“İnsan başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?” (Kıyâmet, 36)

Cesaretleri haktan üstün gelip batıldan yana olanlar, eylem içerikleri ve eylemlerine müdahale ediliş tarzı tasvip edilemeyecek LGBT’yi İslami açıdan meşrû göstermeye çabalıyor. İslami Feminizm adı altında “Kadının fıtratında orgazm vardır.” sloganı atıyor.

Bu batıl durumlar, hayatın her alanını İslâma göre tanzim etmesi gereken inananların kendini kendinin sahibi olarak gören liberteryanizmin (özgürlükçülük) etkisinde olduğunu gösteriyor.

Liberteryen teoride birey, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir, mutlak söz sahibidir ve bunların mülkiyetini elinde bulundurur. Böyle bir anlayışla üretilen “seks işçiliği” kavramı kişinin kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunduğuna işaret eder. Estetik ve genç görünme maksatlı operasyonları da bu minvalde anabiliriz.

İnsan kendi kendisinin sahibiyse kendisi hem nesne (sahip olunan) hem özne (sahip olan)dır. Böyle özne ile nesne veya eşya ile mâlik özdeşliği paradoks gibi görünebilir. Ancak sahip olan ile sahip olunan ayrı ele alınırsa kendinin sahibi olma söz konusu olamaz. Çünkü bu, kişinin kendi dışında var olan bir bilgisayara sahip olması gibi bir durum değildir. “Kendinin sahibi olmak tezi adı altındaki ‘kendi’ terimi saf düşünümsel bir öneme sahiptir. Kendi terimi, sahip olan ve sahip olunan şeyin tek ve aynı şey olduğunu, adıyla söylenirse kişinin bütününü ifade etmektedir.”[1]

Kendi yaratılışında veya doğumunda katkısı olmayan insan kendi kendisinin mutlak sahibi olabilir mi? Bu sahipliği yetersizliklerden başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmaz mı? Mesala, bir gün çalışmayınca hayatı zora girecek emekçilerin işverenle sözleşme imzalayabilme özgürlüğünün olması onun kendinin sahibi olması üzerinde negatif etki yapar.

Bu konu üzerinde durmaya devam edeceğiz.

 [1] G. A. Cohen, Kendinin-Sahibi Olmak Özgürlük ve Eşitlik, Çeviren Fahri Bakırcı, s. 110, Epos Yayınları, 2018.

Devamını Okuyun

GÜNDEM