Connect with us

Haberler

Eğitime Erişim İmkânları Arasındaki Farklar Uçuruma Dönüşüyor

Yayınlanma:

-

Eğitimciler, salgın sürecinde uygulanan uzaktan eğitimi sitemiz için değerlendirdi:

Pandemi nedeniyle internet ve televizyon aracılığıyla uzaktan verilen eğitim sürecini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Öğrencilerin uzaktan eğitim araçlarına ulaşma imkânları çerçevesinde bir değerlendirme yapar mısınız? Eğitim-öğretim süreçlerinin tek bir merkeze bağlı olması salgın gibi kriz anlarında hangi semptomları göstermektedir? Herkes için daha iyisi nasıl mümkün olabilir?

Reha Ruhavioğlu:

Salgın başlar başlamaz bir tedbir olarak okulların kapatılmasını olumlu buluyorum, hakeza yüz yüze eğitimin başlamamış olmasını da. Hükümetin salgın yönetme performansına bakıldığında bu kararların toplumu daha büyük bir dalgadan koruduğunu söylemek mümkün. Okullar kapatıldıktan sonra EBA web sitesi ve EBA TV üzerinden derslerin telafilerinin yapılmaya çalışılması da görece hızlı bir adımdı. Ancak bu ilk tedbirlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmiş olmasına rağmen görüldü ki MEB, yeni döneme pek hazırlık yapmamış. Uzaktan eğitim alt yapısı 21 Eylül’de çöktü. Bakan Ziya Selçuk bunu “aşırı ilgiden duyduğu memnuniyet” ile ifade etse de hakikat öyle değil. Öğrenci sayısı belli, öğretmen sayısı belli. MEB’in, alt yapıyı bu sayının tamamının aynı anda sisteme girebileceği ihtimali üzerinden bir hazırlık yapması beklenirdi. Ama hem bakanlığının bu yetersizliği hem Türkiye’deki internet bağlantı hızının Avrupa’daki en düşük hız olması büyük bir kaos yarattı.

Öte yandan esas büyük problem, pandeminin derinleştirdiği sınıfsal eşitsizlik meselesi ve hükümetin bunu kapatmaya yönelik hiçbir şey yapmamış olması. Teknolojik araçlar son bir yılda, özellikle de pandemi döneminde yüzde 50-150 arası zamlandı. Oysa yapılması gereken temel iki şey vardı: Teknolojik araçlardan vergileri kaldırıp erişilebilirliği arttırmak ve alım gücü olmayanlara bu araçların ücretsiz temini için gereken adımları atmak. Ama bununla da bitmiyor, interneti olmayan ailelere/mahallelere ücretsiz internet bağlantısının yapılması gerekiyor. Eğitim, Türkiye’de büyük ölçüde devletin sorumluluğunda. Yani ücretsiz. Ancak uzaktan eğitim, EBA gibi hazırlıklar dışında bir eğitim formatı olarak değerlendirilmiyor hükümet tarafından. Öyle olunca da eğitime erişim imkânları arasında sosyo-ekonomik durumdan kaynaklanan fark bir uçuruma dönüşüyor. Örgün eğitim bu farkı kısmen, bazı öğrenciler için büyük ölçüde kapatabiliyordu ama şu anda bu fark onların aleyhine açılıyor.

Eğitimin hem politika hem de program dizaynı bakımından merkezî olmasının sorunları yıllardır konuşageldiğimiz meseleler. Bu vesile ile yeniden gündeme geldi. Her öğrenci Çankaya ya da Kadıköy’de oturuyormuş gibi bir eğitim anlayışı dizayn ediliyor. Müfredatın pedagojiye aykırılığı ve insan haklarını ihlal ediyor olması bir yana, yerel ve bölgesel dokusu yok eğitimin. Çocuklar kendi kültürlerini yok sayan bir eğitimden geçiyorlar. Uzaktan eğitim de bu merkezîliğin başka bir sorununu ortaya çıkardı. Mesela %70’i köylerde yaşayan bir ilçede uzaktan eğitim internet odaklı olduğunda bu oranın dokusunu ıskalamak oluyor. Bu durum yerelin inisiyatifine bırakılsa gezici hijyen sınıfları, köylere dolaşımlı mobil internet odaları götürülme fikri ortaya çıkması muhtemeldi. Şu anda erişimi olmayan çocuklar için EBA destek noktaları kurduk, diyorlar ama hem erişilebilir değil hem de basına poz verdikten sonra bu sınıflar pek işler olmadılar.

Eğitim yerelin dokusunu içeren, yerelin inisiyatif alabildiği, imkânları en kısıtlı öğrencinin de erişebildiği bir formatta iyileştirilebilir. Öte yandan eğitim, ideolojik bir endoktrinasyon süreci olmaktan çıkarılmadan iyileşemez.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Haberler

Yaşam Savunucuları, Esra Işık İçin Nöbette

Yayınlanma:

-

Akbelen İstanbul Dayanışması, İkizköy’deki tarım arazilerinin kamulaştırılmasına itiraz ettiği için tutuklanan Esra Işık için başlattığı nöbetlerine devam ediyor.

Ormanlık arazilerin madene açılmasına bölge halkı ve köylüleriyle birlikte karşı çıkan Işık’ın tutukluluğuna itiraz eden Akbelen İstanbul Dayanışması, Kadıköy Yoğurtçu Parkı ve Beşiktaş Meydanındaki nöbetlerin ardından üçüncü nöbetinde Üsküdar Mimar Sinan Parkında bir araya gelerek Esra Işık ve bütün doğa savunucuları için özgürlük çağrısı yaptı.

“Doğa İçin Sanat Derneği”nden sanatçıların Esra Işık ve ninesinin direnişini resmettikleri ve bilgilendirici konuşmaların yapıldığı nöbet yaklaşık iki saat sürdü.

Topluluk üyelerinden Aslı Kahraman Eren’le yaptığımız söyleşiyi video kaydından izleyebilirsiniz.

Haber: Ahmet Örs, YeniPencere  

Devamını Okuyun

Haberler

Saha Expo’daki Soykırımcı Firmalar Protesto Edildi, Fuar Ziyarete Kapatıldı

Yayınlanma:

-

SAHA EXPO Uluslararası Savunma Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarında boy gösteren ve soykırımcı İsrail’e silah tedarik eden REPKON, BAE SYSTEMS, LEONARDO ve LBA Systems gibi firmalar Direniş Çadırı‘nın çağrısıyla Yeşilköy’deki İstanbul Fuar Merkezinde protesto edildi.

Protesto eylemi boyunca konuşmalar yapıldı, marşlar söylendi. Eylem esnasında üç kişi fuar içinde de protesto eylemi yaptıkları için göz altına alındı. Eylem neticesinde fuar, normal kapanış saatinden en az iki saat önce kapılarını ziyaretçilerine kapatmak zorunda kaldı.

Haber: Şilan Deniz-YeniPencere

Eylem esnasında topluluk adına okunan açıklamanın tam metni şu şekilde: 

Değerli Filistin dostları,

Cumhurbaşkanlığı himayesinde düzenlenen “SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı”nda bulunan soykırım tedarikçisi şirketleri protesto etmek ve soykırım tedarikçilerine alan açan, sponsorluk imkanları sunan iradeye hesap sormak için burada toplandık. Filistin halkına uygulanan soykırıma karşı bugüne kadar “Direniş Çadırı” olarak yüzlerce basın açıklaması yaptık. Kamuoyunu doğru bilgilendirme amacıyla raporlar yayınladık. Bugün yine aynı amaçla fuar alanının önündeyiz.

Siyonist İsrail’in devam eden soykırımına, işgaline ve yıldırma politikalarına karşı kararlılıkla mücadelemize devam ediyoruz. Türkiye’deki Filistin dostları olarak mücadelemizin merkezinde, soykırımın tedarik zincirini kırmak ve ülkemizin İsrail’le kurmuş olduğu her türlü ilişkinin kesilmesi için çabalamak yer almaktadır.

Değerli Filistin dostları,

Şu anda soykırım süresince yürütülen politikaların devamı niteliğinde bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye’nin milli sınırları içerisinden geçen BTC petrol boru hattı soykırıma petrol sağlıyor. Türkiye’nin milli sınırları içerisinde yer alan Kürecik radarı ABD’ye ve dolayısıyla İsrail’e istihbarat sağlıyor. Türkiye’nin “milli” karasuları ve limanları ZIM gibi filolara, soykırıma tedarik sağlayan gemilere mesken kılınıyor. Şu anda da “milli” savunma fuarı denen bu fuarda soykırım tedarikçisi şirketlere alan açılıyor!

Avrupa’da Filistin dostlarının protestosuna muhatap olan, Francis Albanessa’nın soykırım tedarikçisi şirketler listesinde yer alan kanlı sermaye grupları 2025 yılında gerçekleşen fuarda yine ağırlanmış ve bu kirli süreci protesto eden birçok Filistin dostu gözaltı ve yargılamalara muhatap olmuştu. Fuarı düzenleyen aktörler soykırım tedarikçilerini aklayan bu politikalarını kararlı şekilde sürdürüyorlar. Onlara karşı daha kararlı olan Filistin dostları olarak buradayız ve bu kirli süreci protesto ediyoruz. Dünyanın dört bir yanında kalbi Filistin’le atan tüm dostlarımız gibi cesaret ve kararlılıkla hukuksuz gözaltı ve yargılamalardan korkmadan hakikati dile getirdik ve getirmeye devam edeceğiz.

Değerli Filistin dostları,

Bizler için her türlü hedef gösterme ve hukuksuzluk süreçlerinden daha ağır olanı Türkiye’de soykırım tedarikçilerinin onore edilerek ağırlanmasıdır. Soykırımcı İsrail ordusunun ana hava gücünü oluşturan F-35 savaş uçaklarının ana elektronik sistemlerinin tedarikçisi L3HARRIS; savaş uçakları için bileşenler, mühimmat, füze fırlatma kitleri ayrıca zırhlı araçlar temin eden BAE SYSTEMS; radar sistemleri, savaş gemilerine monte edilen deniz topları ve lazer hedefleme sistemi sağlayan LEONARDO; Siyonist işgal ordusunun Gazze başta olmak üzere savaş açtığı ve işgal ettiği topraklarda bilgi toplama ve suikast saldırıları gerçekleştirmek üzere kullandığı insansız hava uçaklarının üretiminde ortak olan AIRBUS; İsrail ordusu ve savunma sanayisine endüstriyel ve mühendislik yazılımları sağlayan SIEMENS; işgal ordusuna insansız hava araçlarının bileşenlerini tedarik eden THALES UK, İsrail ve ABD ye MK-80 gibi Gazze’de ve Lübnan’da pek çok bölgede birçok kişinin katlinde kullanılan mühimmatları üreten REPKON az ötemizde stant açıyor ve taltif ediliyor. Bu durum yalnızca Filistin’e değil aynı zamanda tüm insani değerlere ihanettir. Bizler bu ihanete ve işbirlikçiliğe karşı bedeli ne olursa olsun sözümüzü yükselteceğiz.

Bahsi geçen tüm şirketler ve işlemiş oldukları suçlar açık kaynaklarda yer almakta, BM raporlarında geçmekte ve dünyanın dört bir yanında işlemiş oldukları suçlara bağlı olarak protesto edilmektedirler. İlgili şirketlerin yetkilileri ve fuarın organizatörleri daha önce de sunmuş olduğumuz birçok delile karşı cevap vermek yerine karşımıza emniyet güçlerini dikmektedir. Bizim muhatabımız emniyet değil, soykırım tedarikçileri ve onlara alan açan yetkililerdir. Verecekleri bir cevap olmadığından bizleri engelleme ve susturma yolunu tercih etmektedirler.

Türkiye’yi yöneten siyasal irade söylem ve eylemleri arasındaki çelişkili tutuma bir an önce son vermelidir. Uluslararası Adalet Divanında Güney Afrika’nın açmış olduğu davaya taraf olan, Bogato bildirisine imza atan, Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesine taraf olan bir ülkenin soykırım tedarikçilerine alan açması, soykırıma petrol taşınmasına aracılık etmesi, soykırımcılara limanlarını açması apaçık bir çelişkidir! Bu çelişkinin gölgesinde 72 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti.

Değerli Filistin dostları,

15 Mayıs Nekbe sürgününün yıldönümüne yaklaşırken Filistin’in Nehirden Deniz Özgür olması için çağrımızı yeniliyoruz: İsrail’le tüm ilişkileri kesin! Soykırımın tedarik zincirini kırın! Soykırıma tedarik sağlayan şirketleri kovun! Soykırım suçuna ortak olan şirketlere alan açmak yerine hukuki süreç başlatın!

Filistin Özgür olana dek mücadelemiz sürecek!

Direniş Çadırı

Devamını Okuyun

Haberler

Burhan Kavuncu: Göç İdaresi Başkanlığı ve Tüm Resmî Kurumlar Hukuka Uymak Zorundadır!

Yayınlanma:

-

Türkistanlılar Dayanışması İnisiyatifi sözcüsü Burhan Kavuncu, Göç İdaresi Başkanlığının hukuk ihlâlleri ile ilgili olarak bir açıklama yaptı.

Özellikle Özbekistan ve Çin gibi hukuksuz uygulamaları ile bilinen ülkelere yapılan geri göndermelerdeki hukuksuzluklara dikkat çekilen açıklamanın tam metni şu şekilde:

Göç İdaresi Başkanlığı ve Tüm Resmî Kurumlar Hukuka/Yasalara Uymak Zorundadır!

“Hiçbir kurum, keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir!”

Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel ilkesi, anayasada “bir hukuk devletidir” ibaresiyle belirtilmiştir. Öncelikli olarak resmî kurumların hepsi hukuka, yasalara uymak ve mahkeme kararlarını uygulamak zorundadır. Hiçbir kurum keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir.

Bu çok açık olan ilkeye rağmen maalesef Göç İdaresi Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bazı mahkemeler hukukun dışına çıkmakta kendilerini masun (dokunulmaz) sanmaktadır. Yeni gelen İçişleri ve Adalet Bakanlarının bu durumu düzelteceklerini ümit ediyoruz.

Önceki bakanlar döneminde yaygın olarak yapılan hukuk ihlalleri özetle şöyledir:

Geri Gönderme Yasağı

Devletin ilgili kurumları elbette vatandaşlarını her türlü tehlike ve kötülüklere karşı korumakla yükümlüdür ancak hiçbir koruma tedbiri, hukukun getirdiği dengeli yaklaşımı yok sayarak tek yönlü ve keyfî bir şekilde uygulanamaz.

Örneğin çeşitli sebeplerle ülkemizde bulunan yabancıların tehdit oluşturabileceği durumlar ve alınacak önlemler yasalarda ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır. (Türkistan ülkelerinden gelen kardeşlerimizin “yabancı” sayılmaması gerektiği ilkemizi ayrıca hatırlatalım.)

Hiçbir devlet görevlisi, istediği yabancıyı istediği zamanda yani keyfî bir şekilde, “tehdit oluşturabilir, şüphe yeterlidir, belge gerekmez” diyerek GGM’ye kapatma ve sınır dışı işlemi yapma, hürriyetinden mahrum bırakma yetkisine sahip değildir. Ama maalesef son yıllarımız bu keyfî uygulamanın örnekleri ile dolu. Hatta İdarî mahkemelerin “İptal”, Anayasa Mahkemesi’nin “İhlal” kararları bile bu keyfî uygulamaları durduramadı. Şu anda dahî birçok Türkistanlı göçmen kardeşimiz Geri Gönderme Merkezleri (GGM)’de tutuluyor.

6458 sayılı Yabancılar Yasası’nda “Geri gönderilemeyecek yabancılar” “Geri gönderme yasağı” başlığı altında açık bir şekilde tanımlanmıştır:

MADDE 4 – (1) Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez.

Yasanın 55. maddesinde de “Sınır dışı etme kararı alınmayacaklar” beş fıkrada ayrı ayrı sıralanmış, (a) fıkrası şöyle:

MADDE 55 – (1) 54 üncü madde kapsamında olsalar dahî, aşağıdaki yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınmaz:
a) Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddî emare bulunanlar.

İki Ülke: Özbekistan ve Çin

Bir Türkistan bölge ülkesi olan Özbekistan, bağımsız olduğu 1991 yılından sonra bir türlü istikrar kazanamamış, önceki başkan İslam Kerimov’un otoriter yönetimi altında çok acı günler geçirmişti. Kerimov’un 2016 yılında ölmesinden sonra cumhurbaşkanı olan Şevket Mirziyayev bazı iyileştirmeler ve reformlar yapmaya çalıştıysa da bunlar yeterli olmadı. Mirziyayev döneminde de işkence ve diğer hak ihlalleri devam etti. Bu durumu TC Göç İdaresi Başkanlığı “Özbekistan Menşe Ülke Raporu”nda (Kasım 2019) İnsan Haklarının Durumu başlığı altında Özbekistan insan haklarını tanımasına rağmen insan hakları problemleri görülmektedir. En önemli insan hakları problemleri: işkence, tutukluların kötü muameleye tabi tutuldukları, adil yargılanma hakkının ihlali …”  cümleleri Özbekistan’daki durumu özetlemektedir (s.21, Bölüm 5). Raporun sonuç bölümünde Özbekistan cumhuriyeti, kapalı ve kontrolcü bir devlet yönetimi özelliği sergilemektedir. İnsan hakları ihlalleri, dini özgürlükler temel problemler olarak göze çarpmaktadır.” (s.29).

Her ne kadar raporun girişinde “kurumun resmî görüşünü yansıttığı şeklinde yorumlanamaz” denilmişse de söz konusu metin, devletin resmî kurumunun internet sayfasında var olan bir gerçeklik olarak bulunmaktadır.

Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyayev çeşitli konuşmalarında “ülkede vatandaşlara kötü muamele ve işkencenin bitmediğini, sorgu odalarında ve cezaevlerinde işkenceden ölüm olayları olduğunu” vurgulayarak diğer yöneticileri eleştirmekte.

Göç İdaresi Başkanlığı’nın Menşe Ülke Raporu, bir gerçeklik olarak Özbekistan’daki durumun “Geri Gönderme Yasağı” kapsamında olduğunu ikrar ediyor.

Diğer örneğimiz Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise Doğu Türkistan Türklerine yönelik Toplama Kampları ve asimilasyon uygulamalarının varlığı. Bu durum Dışişleri Bakanlığı’nın 9 Şubat 2019 tarihli açıklaması ile resmi olarak ilan edilmişti:

“Sincan Uygur Özerk Bölgesindeki Uygur Türklerinin ve diğer Müslüman toplulukların temel insan haklarını ihlal eden uygulamalar, özellikle son iki yıl içerisinde ağırlaşmış ve uluslararası toplumun gündemine taşınmıştır.

Özellikle Ekim 2017’de “Tüm Dinlerin ve İnançların Çinlileştirilmesi” siyasetinin resmen ilan edilmesi, Uygur Türklerinin ve bölgedeki diğer Müslüman toplulukların etnik, dini ve kültürel kimliklerinin tasfiye edilmesi hedefi doğrultusunda atılmış yeni bir adım olmuştur.

Keyfî tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkünün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değildir. Kamplarda alıkonmayan Uygurlar da büyük baskı altında bulunmaktadır.

21. yüzyılda toplama kamplarının yeniden ortaya çıkması ve Çin makamlarının Uygur Türklerine yönelik sistematik asimilasyon politikası, insanlık adına büyük bir utanç kaynağıdır.” gibi ifadeler yer almaktadır.

Ayrıca, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde (Doğu Türkistan) Çin devletinin soykırıma varan hak ihlâlleri yaptığı konusunda BM’de yayımlanan bildirilere Türkiye Cumhuriyeti tarafından imza konulmuştur.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin “Geri Gönderme Yasağı” kapsamındaki ülkeler arasında olduğu resmî açıklamalarla sabit iken Göç İdaresi hâlen ülkemizde bulunan Uygur Türklerini sınır dışı kararıyla GGM’ye kapatmakta, bazı İdare Mahkemeleri de “Çin’de işkence olduğuna dair belge getirmediği” gerekçesiyle Uygurlara verilen sınır dışı kararını onaylamaktadır. Örnek olarak 2025 yılı içinde İstanbul 16. ve 18.İdare Mahkemeleri iki Uygur Türkü için “Gönderileceği ülkede karşılaşacağı riskleri ayrıntılı şekilde açıklamadığı ve iddialarını destekleyen belge sunmadığı” gerekçesiyle sınır dışı kararının iptalini reddetmişti. Bu kararlar Türkiye kamuoyunda geniş tepkilere sebep olmuştu.

Uygulamada genel olarak Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz Çin’e teslim edilmemekle birlikte, sınır dışı kararlarıyla huzursuz edilmekte, GGM’lerde ailelerinden ayrı kalmakta veya başka ülkelere gitmeye zorlanmaktadır. “3. ülke” adı altında Tacikistan vb. ülkelere zorla gönderilen Uygur Türklerinin dolaylı olarak Çin’e iade edildiği bilinmektedir.

Özbekistanlı ünlü alim Alişir Tursunov (Mübeşşir Ahmed) de aynı şekilde 10 Mayıs 2025 günü ülkesine iade edilmiş ve “dinî materyalleri yaymak ve kamu güvenliğine tehdit oluşturmak” suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Ilımlı bir din adamı olarak tanınan Tursunov, cezaevinde iken iki kere kalp krizi geçirmiştir ve hâlen hapiste tutulmaktadır.

Mültecilerin Özbekistan ve Çin’e iade edilmesi işlemleri ancak ilgili yasa maddeleri çiğnenerek uygulanabilmiştir.

Aslında Çin ve Özbekistan dışında Tacikistan, Türkmenistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Irak’ta da ağır hak ihlâlleri tespit edilmiştir. Bu ülkeler de geri gönderme yasağı kapsamında kabul edilmelidir.

Göç İdaresi Başkanlığı durum bütün açıklığı ile ortada olduğu halde keyfî ve yasalara aykırı olarak Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan vatandaşlarını yakalamakta ve sınır dışı kararı vermeye devam ediyor. Onlarca göçmen bu şekilde iade edilmiştir.

Mahkemelere Baypas, Yargıya Brifing

Göçmenler hakkında verilen birçok sınır dışı kararının hukuka aykırılığı mahkeme kararları ile tescil edilmiştir. Buna rağmen Göç İdaresi Başkanlığı’nın çeşitli birimleri, İdare Mahkemelerinin iptal kararlarından sonra “yeniden kod koyma” ve “yeniden sınır dışı kararı verme” uygulamaları ile hukuku baypas eden yasa tanımaz tutumunu sürdürmektedir.

Mahkemelerin sınır dışı kararını iptal ettiği göçmenlere “oturma izni” vermek zorunda olduğu hâlde (6458 / md46) vermeyerek onları düzensiz göçmen durumuna düşürmekte ve yeniden yakalayarak GGM’lere kapatmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin verdiği hak ihlâli kararları bile çoğu kez Göç İdaresi tarafından işleme alınmamıştır.

Mahkemelerden istediği kararların çıkmasını sağlayamayan İdare, 28 Şubat döneminden beri uygulanmayan “Yargıya Brifing” ile yargıya müdahaleyi en üst düzeye çıkarmıştır. Hâkim ve savcılara “idareden suç delili istememesi gerektiği, göçmenlerden, sınır dışı edildiğinde kötü muamele göreceğine dair delili istenmesi gerektiği” telkin edilmiştir.

Sonuç

Bir hukuk devleti olduğu belirtilen Türkiye Cumhuriyeti’nde tüm resmî kurumlar hukuka, yasalara uymakla ve mahkeme kararlarını uygulamakla mükelleftir. Hiçbir kurum keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir.

Kanunsuz işlemler yapmakta ısrar eden idarenin uygulamaları, ülkeyi yöneten iktidarı sorumlu kılmaktadır.

İçişleri ve Adalet bakanlarını, Göç İdaresi Başkanlığı’nın keyfî ve hukuk dışı uygulamalarına son vermeye ve yargı üzerindeki baskıları durdurmaya çağırıyoruz.

Burhan Kavuncu – Türkistanlılar Dayanışması İnisiyatifi

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x