Connect with us

Haberler

Eğitime Erişim İmkânları Arasındaki Farklar Uçuruma Dönüşüyor

Yayınlanma:

-

Eğitimciler, salgın sürecinde uygulanan uzaktan eğitimi sitemiz için değerlendirdi:

Pandemi nedeniyle internet ve televizyon aracılığıyla uzaktan verilen eğitim sürecini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Öğrencilerin uzaktan eğitim araçlarına ulaşma imkânları çerçevesinde bir değerlendirme yapar mısınız? Eğitim-öğretim süreçlerinin tek bir merkeze bağlı olması salgın gibi kriz anlarında hangi semptomları göstermektedir? Herkes için daha iyisi nasıl mümkün olabilir?

Reha Ruhavioğlu:

Salgın başlar başlamaz bir tedbir olarak okulların kapatılmasını olumlu buluyorum, hakeza yüz yüze eğitimin başlamamış olmasını da. Hükümetin salgın yönetme performansına bakıldığında bu kararların toplumu daha büyük bir dalgadan koruduğunu söylemek mümkün. Okullar kapatıldıktan sonra EBA web sitesi ve EBA TV üzerinden derslerin telafilerinin yapılmaya çalışılması da görece hızlı bir adımdı. Ancak bu ilk tedbirlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmiş olmasına rağmen görüldü ki MEB, yeni döneme pek hazırlık yapmamış. Uzaktan eğitim alt yapısı 21 Eylül’de çöktü. Bakan Ziya Selçuk bunu “aşırı ilgiden duyduğu memnuniyet” ile ifade etse de hakikat öyle değil. Öğrenci sayısı belli, öğretmen sayısı belli. MEB’in, alt yapıyı bu sayının tamamının aynı anda sisteme girebileceği ihtimali üzerinden bir hazırlık yapması beklenirdi. Ama hem bakanlığının bu yetersizliği hem Türkiye’deki internet bağlantı hızının Avrupa’daki en düşük hız olması büyük bir kaos yarattı.

Öte yandan esas büyük problem, pandeminin derinleştirdiği sınıfsal eşitsizlik meselesi ve hükümetin bunu kapatmaya yönelik hiçbir şey yapmamış olması. Teknolojik araçlar son bir yılda, özellikle de pandemi döneminde yüzde 50-150 arası zamlandı. Oysa yapılması gereken temel iki şey vardı: Teknolojik araçlardan vergileri kaldırıp erişilebilirliği arttırmak ve alım gücü olmayanlara bu araçların ücretsiz temini için gereken adımları atmak. Ama bununla da bitmiyor, interneti olmayan ailelere/mahallelere ücretsiz internet bağlantısının yapılması gerekiyor. Eğitim, Türkiye’de büyük ölçüde devletin sorumluluğunda. Yani ücretsiz. Ancak uzaktan eğitim, EBA gibi hazırlıklar dışında bir eğitim formatı olarak değerlendirilmiyor hükümet tarafından. Öyle olunca da eğitime erişim imkânları arasında sosyo-ekonomik durumdan kaynaklanan fark bir uçuruma dönüşüyor. Örgün eğitim bu farkı kısmen, bazı öğrenciler için büyük ölçüde kapatabiliyordu ama şu anda bu fark onların aleyhine açılıyor.

Eğitimin hem politika hem de program dizaynı bakımından merkezî olmasının sorunları yıllardır konuşageldiğimiz meseleler. Bu vesile ile yeniden gündeme geldi. Her öğrenci Çankaya ya da Kadıköy’de oturuyormuş gibi bir eğitim anlayışı dizayn ediliyor. Müfredatın pedagojiye aykırılığı ve insan haklarını ihlal ediyor olması bir yana, yerel ve bölgesel dokusu yok eğitimin. Çocuklar kendi kültürlerini yok sayan bir eğitimden geçiyorlar. Uzaktan eğitim de bu merkezîliğin başka bir sorununu ortaya çıkardı. Mesela %70’i köylerde yaşayan bir ilçede uzaktan eğitim internet odaklı olduğunda bu oranın dokusunu ıskalamak oluyor. Bu durum yerelin inisiyatifine bırakılsa gezici hijyen sınıfları, köylere dolaşımlı mobil internet odaları götürülme fikri ortaya çıkması muhtemeldi. Şu anda erişimi olmayan çocuklar için EBA destek noktaları kurduk, diyorlar ama hem erişilebilir değil hem de basına poz verdikten sonra bu sınıflar pek işler olmadılar.

Eğitim yerelin dokusunu içeren, yerelin inisiyatif alabildiği, imkânları en kısıtlı öğrencinin de erişebildiği bir formatta iyileştirilebilir. Öte yandan eğitim, ideolojik bir endoktrinasyon süreci olmaktan çıkarılmadan iyileşemez.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haberler

Yeni Göç Rotası: Belarus-Polonya-Almanya

Yayınlanma:

-

Suriye savaşının başlaması ile gündemdeki yerini hiç kaybetmeyen mültecilerin yaşadığı süreçler yeni bir aşama ile batı medyasında, özellikle Alman medyasında, öne çıkan haberler arasında.

Batıya doğru göçün ilk rotası olan Türkiye-Yunanistan-Almanya güzergâhı bir süredir eski hareketliliğini kaybetmiş durumda. Bunun sebebi tabii ki bu göç yolunu durdurmaya dönük ilgili ülkelerin aldığı önlemler ve bu güzergâhta yaşanan trajediler.

Bu sefer çok ilginçtir, yeni rota başlıktan da anlaşılacağı üzere Belarus üzerinden Polonya’ya (AB sınırlarına girip) oradan da Almanya’ya geçmek! Medyadaki haberlere göre Belarus tercihinin sebebi Rus yanlısı lider Alexander Lukaschenko’nun mültecileri batıya karşı koz olarak kullanacağına ilişkin analizler. Lukaschenko’nun bu tutumuna yapancı değiliz, çünkü aynısını biz de Türkiye’de yaşadık. “Kapıları açıp mültecileri göndeririz!” söylemi Türkiye’deki binlerce mültecinin Edirne’ye sınıra akın etmesine sebep olmuştu. Yani mülteciler her iki rotada da siyasal bir araç olarak kullanıldı, kullanılıyor.

Polonya-Belarus sınırından ulaşan son haberlere göre Eylül ayından bu yana binlerce mültecinin ya sınırda olduğu ya da sınırı kaçak yollarla geçtiği yönünde. Alman basınında ana akım medyanın ‘Müslüman göçmenler’ olarak tanımladığı kitle genel olarak Afganistan, Pakistan, Irak ve İran kökenli. Şu anki sınıra Polonya güvenlik güçleri binlerce asker ve polis sevk etmiş durumda. Bunun yanı sıra Polonya sınırına duvar örme seçeceği üzerinde duruluyor. Bir başka ürkütücü gelişme ise bazılarında silah yakalanan aşırı sağcı grupların sınıra göçmen avı için gittiği yönündeki haberler.

Bazı yardım kuruluşları mültecilere temel insani ihtiyaçları götürmeye çalışıyor fakat kendini yavaş yavaş hissettiren soğuklar, sınırlardaki şartları daha da zorlaştıracağa benziyor. Polonya ve Almanya kamuoyunda az da olsa göçmenlere dönük destek mitingleri olsa da siyasal alanda daha çok sınır güvenliği, göç yollarını nasıl kapatılabileceği ve devamında da duvar örme çözümleri konuşuluyor. Dileğimiz, şu an sınırlarda bekleyen çoluk-çocuk genç, yaşlı herkesin güvenli yerlere alınıp temel ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.

Haber-Yorum: M. Salih Kaya, Almanya

Devamını Okuyun

Haberler

Geri Dönüşüm Emekçileri: Alın Terimizle, Çevreyi Koruyarak ve Yoksulluğa Karşı Dayanışarak!

Yayınlanma:

-

Geri dönüşüm emekçileri, son haftalarda kendilerine dönük valilik ve polis baskısına, yaptıkları işin mahiyetine dair açıklamalar yaparak ses ve taleplerini duyurmaya çalışıyorlar.

Yapılan açıklamalarda çevreyi kirlettikleri, haksız kazanç temin ettikleri iddialarını karşı çıkan geri dönüşüm emekçileri aksine çevreyi koruduklarını, hatta bir dönem cumhurbaşkanının bile bunu dile getirip kendilerine teşekkür ettiğini vurgulayıp haksız kazancın başka yerlerde aranması gerektiğine dikkat çekerek yaptıkları işin zorluğunun, alın terinin gerçek karşılığının ne olduğunun bir gün kendilerine eşlik ederek öğrenilebileceğini beyan ettiler.

Göçmeni, Kürt’ü ve Türk’üyle dayanışma içinde olduklarını ifade eden geri dönüşüm emekçileri ekmek ve onurların için sonuna kadar mücadele edeceklerini söyleyerek açıklamalarında ilgili bütün tarafları sorumluluk almaya davet ettiler:

Geri Dönüşüm İşçileri ve Kâğıtçılar imzalarıyla yapılan basın açıklamalarının tam metinlerini yayımlıyoruz:

GERİ DÖNÜŞÜM İŞÇİLERİ BASIN AÇIKLAMASI:

Değerli Basın Emekçileri,

İstanbul valiliğinin yayınlamış olduğu   bir genelge ile  Ümraniye ve Bakırköy belediyeleri ve emniyet görevlilerince çekçek araçlarına el konulmuş, içlerinde 145’i Afgan göçmeni olan 246 kişi hakkında idari işlem uygulanmış, depolarımızdaki geri dönüştürülebilir atıklara el konulmuş ve bazı depolar yıkılmıştır.

Bu uygulama sonrasında Valilik tarafından yapılan basın açıklamasında hakkımızda çok ağır ithamlarda bulunulmuştur. Bizler de bu iddialara cevap vermek ve sorunlarımızı kamuoyu ile paylaşmak için bu basın toplantısını düzenlemek zorunda kaldık. Bizim hikâyemizi bizim dışımızda anlatan insanlar ve kurumlar dışında bir de bizden dinleyin istedik.

Halk arasında “çekçekçi” olarak tanınan biz emekçiler, insanların artık kullanmadığı ve kendi gönül rızası ile çöplere attığı atıkları(pet, plastik, karton) topluyoruz. Böylelikle  hem geçimimizi sağlıyor, hem de topladığımız atıkları geri dönüşüme kazandırarak çevrenin korunmasına destek oluyoruz.

Bizim Çalışmamız Çevreyi Kirletmez, Aksine Çevreyi Korur

Bizim çalışmamız Valiliğin basın açıklamasında iddia edildiği gibi çevre kirliliğine yol açmamakta, tam tersine çevrenin korunmasına katkı sunmaktadır. İstanbul’un lağım ve kanalizasyon sularının yeterli arıtma sağlanmadan Marmara denizine bırakılması, İstanbul araç trafiğinin egzoz gazları, çarpık kentleşme, endüstriyel atıklar gibi birçok faktör çevre kirliliğinin asıl nedenidir. Biz çekçekçilerin çalışmadığı dönemlerde çöplerin nasıl dolup taştığını hatırlamanızı istiyoruz. Çekçekçiler sayesinde belediye çöp araçları günde 2-3 yapmak yerine tek seferde çöpleri kaldırabiliyor. Bu, bizlerin sağladığı bir kamu yararı değil midir?

Bugün bir geri dönüşüm bilinci oluştuysa, geri dönüştürülebilir atıkların çevreye verdiği zarar ve bu alandaki ekonomik değerin bizler sayesinde farkına varılmıştır. Bu bilincin oluşması bizlerin sağladığı bir kamu yararı değil midir?

Özetle, Valilik açıklamasında iddia edildiği gibi mahallelerde toplamış olduğumuz pet plastik  gibi malzemelerin çevreye olumsuz etkisi yoktur. Bu malzemelerin toplanılıp işlenmesi tersine çevre kirliliğini azaltmaktadır. Diyelim ki Valilik haklı olsun. Çevreye olumsuz bir etkimiz varsa bunu çözmenin yolu bizim çalışmamızı engellemek mi, diyalog yoluyla ve ortak akıl geliştirerek birlikte çözüm üretmek midir?

Yoksul Göçmen Arkadaşlarımız Hedef Alınamaz

Gene Valilik açıklamasında yabancı (Afgan) uyruklu kişilerin geri dönüşüm işinde çalışmasını yaptığı uygulamanın gerekçelerinden biri olarak öne sürüyor. Yabancı uyruklu kişileri ülkemize biz çağırmadık. Eğer  sorun göçmenlerse niçin tüm çalışanlar cezalandırılıyor? Göçmenlerin geri dönüşüm sektöründe çalışması bizim de gelirlerimizi aşağıya çekiyor. Ama biz yoksul insanlarız, göçmenler de bizim gibi yoksul insanlar. Yoksulun halinden en iyi yoksul anlar. Göçmenlerin bu alanda çalışmasının sorumlusu biz değil, mevcut göç politikalarıdır.

Ayrıca göçmen işçiler bahane edilirken çöpte çalışanların çoğunun bu ülkenin vatandaşları olduğu gerçeği gözden kaçırılıyor. Biz bu ülkenin yoksullarıyız, Ne doğduğumuz yerleri, ne milliyetimizi, ne de yoksul ailelerin çocukları olmayı biz seçmedik. Dünyaya böyle geldik. Yaşadığımız tüm çilelere ve zorluklara rağmen doğduğumuz topraklarla da, yoksul ama namuslu ailelerimizle de gurur duyuyoruz. Çalıp çırpmadan, kimseye avuç açmadan onurumuzla yaşamak için bulabildiğimiz tek iş olan bu işi yapıyoruz.

Haksız Kazanç Değil, Alın Teri

Valiliğin iddia ettiği gibi bizim bir kazancımız haksız kazanç değil, alın teridir. Bizim ekmeğimizin hamuru alın terimizle yoğrulmuştur. Bir düşünün, önünden geçerken burnunuzu kapattığınız çöplerin içinde mecbur olmasa kim en önemli şeyini, sağlığını bile tehlikeye atarak sigortasız-güvencesiz yarı aç, yarı tok çalışır?

Bizim Yoksulluğumuz Cebimizdedir, Gönlümüz Göçmeni, Romanı, Kürdü, Türkü’yle Bir Ekmeği Bölüşecek Kadar Zengindir

Valilik, uygulamanın nedenlerinden birinin de huzur ve güvenliğin sağlanması olduğunu söylüyor. Huzur ve güvenliği bozduğumuza dair hangi delilleri öne sürüyorlar? Üstümüzün, başımızın, elimizin kirine bakarak mı böyle önyargılı bir önermede bulunuyorsunuz? Şunu bilesiniz ki, bizim kirli olan ellerimizdir, yüreğimiz ise herkesten daha temizdir. Bizim yoksulluğumuz cebimizdedir, gönlümüz göçmeni, Romanı, Kürdü, Türkü’yle bir ekmeği bölüşecek kadar zengindir.

Siz değerli basın emekçileri aracılığıyla başta İstanbul Valiliği olmak üzere belediyelere, Çevre Bakanlığına ve tüm muhataplara seslenmek istiyoruz. Bu tür uygulamalar yaşanan sorunları çözmüyor, aksine daha da derinleştiriyor. Bizleri daha fazla mağdur etmeden bir an önce bu uygulamalardan vazgeçin! Sorunlar varsa bu sorunların giderilmesi için biz geri dönüşüm işçileri elimizi taşın altına koymaya hazırız. Sizler de kamu idarecisi kimliğinizle, bizim de bu halkın bir parçası olduğumuzu ve herkes kadar yaşam hakkımızın olduğu bilinci ve sorumluluğu ile yaklaşın.

Ekmeğimizden ve Onurumuzdan Vazgeçmeyeceğiz

Geri dönüşüm işçileri olarak ama her şeyden önce insan ve yurttaş olarak sorunlarımızın çözümü için görüşmek üzere İstanbul Valiliği ve Belediyeler ile randevu talep ediyoruz. Bizim insan olduğumuzu kabul ediyorsanız sesimize kulak verin. Ama bizi insan yerine koymaz ve bu çağrımıza kulak vermezseniz siz hakkımızda ne düşünürseniz düşünün biz insanız. İnsan olduğumuz için de ne ekmeğimizden ne de onurumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz.

KÂĞITÇILAR BASIN AÇIKLAMASI:

BASINA VE KAMUOYUNA

Aylardır Valilik kararı ile süregelen kâğıt depoları baskınlarına bir yenisi eklendi. 04.10.2021 tarihinde Esenkent bölgesinde yapılan depo baskınlarında kâğıt toplayıcısı arkadaşlarımız bir kez daha mağdur edildi. Daha önceki baskınlarda Valiliğin yaptığı basın açıklamalarında toplayıcılar “çevre ve halk sağlığını tehlikeye sokmak, kayıt dışı ve sağlıksız koşullarda istihdama yol açmak, kamu zararı ve haksız kazanç elde etmek, güvenlik sorunu yaratmak, kayıt dışı göçmen çalıştırmak” iddiaları ile suçlanıyordu.

Dün yapılan baskınlar sonrasında yapılan basın açıklamasında Valiliğin dilinin değiştiğini görüyoruz. Valilik tarafından yapılan basın açıklamasında denetimlerinin hedefinin mevzuat hükümlerine uygunluğunun sağlanmasından ibaret olduğu ifade ediliyor.

Valiliğin yaptığı iki basın açıklamasındaki dil farklılığı daha önceki yaptığı uygulamaların ve yarattığı yıkımların kamuoyu tarafından kabul edilmediğini, halkımızın bu zorbalığı onaylamadığını açıkça gösteriyor.

Siyasi Partiler ve Belediyeler Topu Valiliğe Atarak Sorumluluktan Kaçıyor

Dikkat çeken bir nokta da tüm baskınlar sonrasında sadece Valiliğin açıklama yapmasıdır. Bu mesele kriminal bir meseleymiş gibi durmadan Valilik açıklama yapıyor. Sorunun diğer muhatapları ise derin bir sessizliğe boğulmuş durumdalar. Bu baskın kararları sadece Valiliğin kararı mıdır, yoksa bu kararlarda belediyelerin onayı var mıdır? Ümraniye Belediye başkanı bizzat kendisi toplayıcılara Kadosan bölgesinde yer göstermedi mi? Ümraniye bölgesindeki kâğıt depolarının Kadosan’a taşınmasını kendisi istemedi mi? Şimdi kendisinin kâğıtçılara gösterdiği bölgeye Valilik müdahale ederken sessiz kalmaya devam ediyor!

Bu zulme sessiz kalan siyasi partiler, seçmenleri olan kâğıtçıların yaşadığı bu mağduriyet karşısında daha ne kadar sessiz kalacaklar? Yoksulların vatandaşlık haklarını beş yılda bir kimin ensesinde boza pişireceğini seçmesinden ibaret mi görüyorsunuz?

Kâğıtçılara yönelik bu operasyonların açıkça yoksul insanların yaşam hakkını hiçe saymak olduğunu bilen siyasi partiler ve belediyeler topu valiliğe atarak kendilerini kurtaracaklarını düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar.

Belediye ve siyasi parti temsilcileri ile görüştüğümüzde bize Valiliğin yaptığı uygulamalardan kendilerinin de rahatsız olduğunu söylüyorlar. Kapalı kapılar ardında bize ilettiğiniz üzüntülerinizi ve rahatsızlıklarınızı kamuoyu önünde de açıkça ifade etmenizi bekliyoruz. Eğer yüz binlerce insana yaşatılan bu mağduriyeti doğru bulmuyorsanız yanımızda olun! Doğru buluyorsanız çıkın ve söyleyin. Suskunluğunuza devam ederseniz bu suça ortak olduğunuza dair kanaatimiz artık kanaat olmaktan çıkıp somut bir ispata dönüşecektir.

Valilik bu baskınların tek gerekçesinin mevzuata uygunluk sağlamak olduğunu söylüyor. Bahsettiğiniz mevzuat, çıktığı 2004 yılından bu güne kadar bizim sayabildiğimiz kadarıyla 17 kere değişikliğe uğradı. Daha mevzuatı çıkaranlar ne istediğini bilmiyor! Siz hangi mevzuata uygunluktan bahsediyorsunuz? Yarın mevzuat bir kere daha değişirse bugün yaptığınız zulümden dolayı acı çektirdiğiniz yüz binlerce insana “pardon” mu diyeceksiniz? Bizim yaşadığımız maddi ve manevi kaybın karşılığı bir özürden mi ibaret olacak?

Düne Kadar En Yetkili Devlet Görevlileri Biz Kâğıt Toplayıcılara “Gönüllü Çevreciler” Diyerek Teşekkür Ediyordu

Siz istediğiniz kadar basın açıklamaları yaparak, yapılan baskınların kamu yararı olduğu için halkı ikna etmeye çalışabilirsiniz. Bu halk neyin kamu yararı, neyin sermayenin yararı için yapıldığını görüyor. Düne kadar en yetkili devlet görevlileri biz kâğıt toplayıcılara “gönüllü çevreciler” diyerek teşekkür ediyordu. Hatta Van depreminde Sayın Cumhurbaşkanı bizzat kendisi Meclis kürsüsünden kâğıt toplayıcılara teşekkür etmişti. Daha düne kadar “gönüllü çevreci” dediğiniz insanlara bugün bu kadar ağır ithamlarda bulunuyorsunuz!

Bu halk yaşananları görüyor, değerlendiriyor. Halkın iddia ettiğiniz gibi size mi, yoksa kendisi gibi yoksul kâğıtçılara mı destek verdiğini hep beraber göreceğiz.

Bizler çektiğimiz tüm acılara rağmen hayata tutunabilmek ve onurlu yaşamak için bu işi yaptığımızı defalarca belirttik. Bizim haksız kazanç sağladığımızı söylemek kimsenin haddine değildir. Haksız kazanç elde ettiğimizi söyleyenler gelsinler ve sadece bir gün bizimle çalışıp bizimle yaşasınlar. O zaman kazancımızın helal mi, haram mı olduğunu anlayacaklardır.

Basın aracılığı ile buradan sorunun muhatabı olan belediyelere, valilik ve çevre bakanlığına sesleniyoruz.

Bizi Yaşamın Kıyısı Olan Çöplere Kadar Sürükleyenlerin Bizi Buradan Uçuruma Yuvarlamalarına İzin Vermeyeceğiz

Derhal gözaltına alınan arkadaşlarımızı serbest bırakın!

Bir an önce bu baskınlardan vazgeçin. Bir sorun varsa bu sorunu konuşarak çözmek için kâğıt toplayıcıları muhatap alın.

Siyasi partiler, belediyeler seçmenlerinden ve yoksullardan yana taraf olun ve Valiliğin bu yasadışı uygulamalarını engellemek için gerekli girişimleri başlatın. Ya da bu uygulamaları onaylıyorsanız, yoksulların tarafında değilseniz bunu çıkın ve açık açık kamuoyu ile paylaşın!

Daha yasal mevzuatlar bile yokken bu işin cefasını çeken kâğıtçıları yok etmek için değil, sisteme entegre etmek için projeler üretin.

Biz kâğıt toplayıcıları olarak tüm bu baskılara, haksızlıklara karşı uluslararası mahkemeler de dâhil olmak üzere tüm anayasal, demokratik haklarımızı kullanmaya devam edeceğiz ve bizi yaşamın kıyısı olan çöplere kadar sürükleyenlerin bizi buradan uçuruma yuvarlamalarına izin vermeyeceğiz.

Devamını Okuyun

Haberler

Ayşe Özdoğan İçin Tahliye Çağrıları Sürüyor

Yayınlanma:

-

Ağır kanser hastası Ayşe Özdoğan’ın cezaevinde tutulması ile ilgili olarak Hak İnisiyatifi Derneği bir açıklama yayımladı ve süreci “düşman ceza hukuku uygulamaları” olarak niteledi.

Açıklamanın tam metni şu şekilde:

Ayşe Özdoğan Tahliye Edilmelidir

Türkiye kamuoyu aylardır ulaşabildiği her yerden derdini anlatan Ayşe Özdoğan’ın yardım çağrılarına sahne olmaktadır.

Özdoğan’ın oğlunun kalbinde delik vardır ve bundan dolayı düzenli desteğe ihtiyacı mevcuttur, eşi cezaevinde bulunmaktadır, babası Alzheimer hastasıdır, annesinde de kanser hastalığı ortaya çıkmış durumdadır. Özdoğan’ın kendisi ise Maxciller Sinüs tabir edilen bir kanser türüyle mücadele etmektedir.

Şu anda hastalık son evre olan dördüncü evresinde bulunmaktadır. Hastalık sonucunda Özdoğan’ın yüzünün görüntüsü ve konuşması bozulmuş durumdadır. Üstelik yemek yerken aldığı gıdalar yüzündeki yaralardan dışarı çıkmaktadır ve bu durum sürekli iltihaplanmaya sebep olmaktadır.

Özdoğan’ın %72 engelli olduğunu gösterir raporu mevcuttur. Ameliyatlar sonucunda sol üst diş, sol damak, elmacık kemiği, lenf bezleri alınmıştır. Gözyaşı kanalları alındığından dolayı gözyaşları hiç durmamakta, sürekli akmaktadır. Toza maruz kalma, hava sıcaklığının değişimi veya başını 3-4 dakikalık bir süre boyunca ön tarafa eğmesi durumunda ameliyatlar sonucunda yapılan değişikliklerden dolayı büyük ızdıraplar çekmektedir.

Tedavisini planlayan hekimler tekrar ameliyatlara girmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Özdoğan, hayatını cezaevinde yalnız başına idame ettiremeyecek olmasından hareketle ve önündeki ameliyatlara girebilmek için cezasının infazının ertelenmesini talep etmektedir.

Özdoğan’ın başvurusu üzerine, gerekli tetkikatların yapılmasıyla Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından cezaevinde kalamayacağına yönelik bir rapor düzenlenmiştir. İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı ise bu rapora istinaden yaptığı değerlendirme sonucunda Özdoğan’ın cezaevinde yalnız başına hayatını idame ettirebileceğine kanaat getirerek infaz erteleme talebinin reddedilmesi yönünde görüş bildirmiştir. Bu görüşün sonucu olarak Maxciller Sinüs kanserinin dördüncü evresinde bulunan Ayşe Özdoğan kolluk kuvvetleri tarafından 2 Ekim 2021 günü cezasının infazı için cezaevine yerleştirilmiştir.

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından düzenlenen raporda, Özdoğan’ın dördüncü evre kanser hastası olduğu, konuşmakta ve yiyip içmekte zorluk yaşadığı, hastalığının tedavisi için yeni ameliyatlar geçirmesi gerekliliği reddedilmemektedir. Fakat yine de bu haliyle cezaevinde tek başına hayatını idame ettirebileceği kanaati hasıl olmuştur. Öte yandan kamuoyuna yansıyan görüntü ve videolardan Özdoğan’ın çok ağır bir hastalığın pençesinde ızdırap içerisinde olduğu aşikar görünmektedir.

Türkiye’de uzun yıllardan bu yana düşman ceza hukuku uygulamaları sergilenmektedir. Özellikle terörle ilgili suçları işlediği öne sürülen kişilerle ilgili özgürlükleri kısıtlayıcı nitelikte dar yorumlar ve keyfi uygulamalar egemen olmaktadır. Özellikle, sosyal ve ekonomik gücü olanların olmayacak işi “çözülürken” böyle olmayanların “çözülecek” işlerinin kangrene dönüşmesi kamu vicdanını yaralamaktadır. İşbu sebepten ötürü İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın düzenlediği raporun bilimsel görüşe dayandığı ve gerçekliği temsil ettiği hususunda kamuoyunda yaygın bir şüphe bulunmaktadır.

Öte yandan hapis cezası hürriyeti bağlayıcı bir cezadır. Hürriyeti bağlayıcı cezaların ortak özelliği mahkumların özgürlüklerinden yoksun bırakılarak cezalandırılmasına dayanmasıdır. Fakat Özdoğan’ın yaşadığı hastalıktan dolayı zaten fiilen hürriyeti bağlanmış haldedir. Bir de hapis cezasının infaz edilmesi Özdoğan’ın yaşadıklarını insani sınırların ötesine taşıyarak işkence ve kötü muamele yasağının ihlali anlamına gelecektir.

Anayasa’nın 104/16. maddesinde yer alan düzenlemeye göre cumhurbaşkanının sürekli hastalık sebebiyle cezaları kaldırma yetkisi bulunmaktadır. Daha önce en ağır suçlardan mahkum olmuşlar dahil pek çok kişi için işletilen bu kurumun Özdoğan için de işletilmesinin kamu vicdanını teskin açısından hayati bir sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.

Eğer herhangi bir şekilde bu mümkün olmayacaksa, Özdoğan’ın cezasının infazının en azından hastalık süreci sona erene kadar ertelenmesi tüm siyasi mülahazalardan bağımsız insani bir temel sorumluluk mahiyetindedir. Adli Tıp Kurumu Başkanlığının bu yöndeki talebi evrak üzerinden ivedilikle yeniden değerlendirerek görüşünü infazın ertelenmesi yönünde revize etmesiyle kamu vicdanını derinden sarsan bu durumun ortadan kaldırılması tarihi bir sorumluluktur.

Hak İnisiyatifi Derneği olarak, bütün tartışmaları aşarak anlamsızlaştıran bazı insani durumlar olduğunu hatırlatma gereği hissediyoruz. Eşi cezaevinde, oğlu kronik ve ağır hasta, annesi kanser, babası Alzheimer hastası ve kendisi dördüncü evre kanser olan Özdoğan’ın durumu bu tip durumların örneklerinden biridir. Bu gibi durumlarda artık diğer tartışmalar bir kenara bırakılarak vicdan, empati, anlayış ve merhamet egemen olmalıdır. Hak İnisiyatifi Derneği olarak yetkilileri Özdoğan’ın tahliye edilmesi için gerekeni yapmaya, tüm halkımızı ise bu konunun takipçisi olarak yapılanları takip etmeye davet ediyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Kaynak: hakinisiyatifi.org

Devamını Okuyun

GÜNDEM