Connect with us

Haberler

Çiftçi-Sen 2024 Tarım Raporu: Neoliberal Politikaların Ağır Sonuçları Çiftçilerin Üzerine Kâbus Gibi Çöktü

Yayınlanma:

-

Çiftçi-Sen, “2024 Yılı Tarım Raporu” yayımlayarak neoliberal politikaların çiftçileri, ülke tarımını, gıda egemenliğini nasıl etkilediğini gözler önüne serdi.

2024 yılında tarıma iklim krizinin yarattığı kuraklık, ekosistemdeki bozulmaların yarattığı hastalıklar ve zararlılar üretim maliyetlerindeki artışlar, emeğinin karşılığını alamayan üreticilerin eylemleri, tüketicilerin belini büken yüksek enflasyon-yüksek gıda fiyatları ile ithalat ve ihracat yasakları, hasat dönemine yakın bazı ürünlerin vergisiz (veya düşük vergili) ithalat izinleri, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın çiftçiler/köylüler aleyhine çıkarttığı yönetmelikler damga vurdu.

Enflasyon, İstihdam, Tarımsal Destekleme ve Krediler:

  • 1980’lere kadar Türkiye’de tarımsal üretim, ithal ikameci bir ekonomi politikası çerçevesinde endüstriyel tarım temelli şekillendi. Ülkenin ihtiyacına yönelik ürünlerin ekimi ve üreticilerin devlet tarafından desteklenmesi, düşük faizli kredi verilmesi, taban fiyat uygulaması ve destekleme alımları yapılmasının sonucu olarak küçük aile tarımı yapanların da tarımsal üretim içinde kalabilmelerini mümkün kıldı. Üretilen ürünler yıllarca ülkeye döviz girdisi sağladı. Sadece Türkiye’de üretilmesi mümkün olmayan veya çok zorunlu olan ürünlerin ithalatına izin verildi. 1980’lerden sonra uygulanan liberal politikalarla beraber ithalat serbestleştirildi. 2000’li yılların başında İMF ve Dünya Bankası dayatmalarıyla taban fiyat uygulamalarından ve destekleme alımlarından vazgeçilmeye başlandı. Emperyalist ülkelerin sübvansiyonlarla destekleyerek düşük maliyetle ürettirdikleri tarım ürünlerinin ithalatı kolaylaştırıldı. Böylelikle ülkemizde üretimde bulunan üreticilerle uluslararası şirketlerin haksız rekabeti söz konusu oldu. Üreticiler ürettikçe zarar etmeye başladılar ve giderek daha fazla çiftçi toprağından koptu.
  • AKP, uygulamaya koyduğu tarım politikalarıyla ülkemizin çiftçisi yerine ithalat lobilerini ve çok uluslu tarım-gıda şirketlerini desteklemeye devam etti. 2006 yılında çıkarılan Tarım Kanunu ile tarıma verilecek desteklerin milli gelirin yüzde 1’inden az olamayacağı hükmü getirilmesine rağmen verilen destek miktarı Kanuna aykırı bir şekilde yüzde 0,2’ye kadar geriletildi. 2024 yılında 91,5 milyar TL olarak ayrılan tarımsal destek bütçesinin aslında 412 milyar TL olması gerekmekteydi. Destek miktarı kanunda belirtilen asgari oranın çok altında olmasının yanında verilen destekler de şartlara tabi tutulmaya devam etti. Bu şartlardan birisi çiftçinin kendi tohumunu değil, sertifikalı şirket tohumunu kullanması, bir diğeri de “Planlama” adı altında uygulamaya konulan “kimin nerede? Ne ekeceği?”ni Bakanlığın belirlemesi ve belirlenen ürün dışında ekim yapılırsa destekleme verilmemesiydi. Çiftçiler ve köylüler desteklemeden yararlanabilmek için sertifikalı tohuma mahkûm edildiği gibi yıllardır ürettiği ve üretimi hakkında genel bilgi sahibi olduğu ürünü değil, hiçbir üretim deneyiminin olmadığı ürünü üretmeye zorlandı. Desteklemeler çiftçilere destek olmaktan çıkıp, şirketlere desteğe dönüştü.
  • Üretimden pazara kadar olan zincirde gıda şirketlerinin kontrolünün artması, giderek daha fazla çiftçinin toprağından kopmasına neden olmasının yanında gıda enflasyonunu yükseltti. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından dünyada gıda fiyatları yıllık sadece yüzde 5,7 arttığı belirtilirken, ülkemizde gıda enflasyonu dünya ortalamasından 8 kat daha yüksek gerçekleşti.
  • Neoliberal tarım politikalarının sonucu tarımda çalışanların toplam istihdam içindeki payı: 2002 yılında yüzde 35 iken, 2024 yılının ilk yarısında ise yüzde 14,7 ye geriledi.
  • Tarımsal üretimin gayri safi yurtiçi hasıladaki (GSYH) payı 2002’de yüzde 10,2 iken 2024 yılı sonunda ise yüzde 5,2’ye düştü.
  • Çiftçilerin bankalara olan borçları Ekim 2023’te 551 milyar lira iken yetersiz desteklemeler nedeniyle yüzde 42,3 oranında artarak Ekim 2024’te 784 milyar liraya yükseldi.
  • 2004-2024 yılları arasında çiftçilere verilen destekler 30 kat artarken, çiftçilerin bankalara olan borçları 147 kat arttı.

Bitkisel Üretim

  • 2002 yılında ekili-dikili arazi miktarı 266 milyon dekar iken, günümüzde 239 milyon dekara geriledi, söz konusu dönemde tarım alanları 26 milyon dekar azaldı. Nüfusun giderek artmasına karşılık üretim alanlarının azalması, aile tarımı yapanların üretemez duruma düşmesi, gıda güvencesi ve gıda enflasyonu sorununun giderek derinleşmesine neden oldu.
  • 22 yıllık AKP iktidarında üretmek ithal etmekten daha pahalı hale getirildi, stratejik ürünlerde üretim düştü veya eski seviyesinde kaldı. Türkiye tarımda ithalata mahkûm hale geldi. TÜİK tarafından 29 Mart 2024 tarihinde yayımlanan Bitkisel Ürün Denge Tablolarına göre; yurt içi üretimin yurt içi talebi karşılama (yeterlilik) derecesi arpada yüzde 90, ekmeklik buğday, mısır ve kırmızı mercimekte yüzde 86, pirinçte 74, yeşil mercimekte yüzde 60, ayçiçeğinde yüzde 51, soyada ise yüzde 5 oldu.
  • 2024 yılında da üreticiler piyasaya ve şirketlerin insafına terkedildi. Hububat ve bazı baklagiller haricindeki ürünlerde alım fiyatları şirketler tarafından belirlendi. Çekirdeksiz kuru üzüm, fındık gibi ürünlerin alım fiyatları da hükümet tarafından açıklansa da şirketlerin taleplerine uygun olarak belirlendi.
  • 2023 yılında kuru üzüm alım taban fiyatını TARİŞ 45 TL açıklamış TMO’da benzeri fiyatlardan alım yapmıştı. Ancak çok kısa sürede kuru üzüm alım fiyatları artarak Mayıs-Haziran aylarında tüccarların alım fiyatları 100-110 TL’ye kadarçıktı. 2024 yılı hasat döneminde ise TMO’nun, TARİŞ’in ve ihracat şirketlerinin depolarında satış yapabilecekleri kuru üzüm kalmamış durumdaydı. TARİŞ yöneticilerinin açıklamasına göre yurtdışı alıcıların stoklarında da kuru üzüm kalmamıştı. Buna rağmen 2023 yılı 100-110 TL civarı işlem gören kuru üzüm fiyatı 2024 yılı hasat döneminde tüccarlarda bu fiyata bile işlem göremedi.
  • IMF’nin isteği olan Tütün Yasası 20 Haziran 2001’de mecliste kabul edildi. Cumhurbaşkanı Sezer yasayı veto etti. Hükümet IMF’nin 2002-04 dönemi için düzenlenecek stand-by anlaşmasıyla vereceği 10 milyar dolarlık kredi için şart koştuğu 4733 sayılı “Tütün Yasası”nı 3 Ocak 2002 eski haliyle kabul edildi. Daha sonra özelleştirilecek olan TEKEL piyasadan el çektirildi. Tütün ve tütüncülüğümüz yabancı dev sigara tekellerinin ve tütün kartellerin insafına terk edildi. Şirketlerle sözleşmeli üretim dönemi başladı. Örgütsüz ve sözleşmelerde hiçbir söz hakkı olmayan üreticiler tütünlerini maliyetine, daha çok da maliyetlerinin altındaki fiyatlarla şirketlere teslim etmek zorunda kaldılar. Üretici sayısı hızla düştü: 2000 yılında 578 bin 240 olan üretici sayısı 50 binlere geriledi. Üretime devam edenlerin büyük bir çoğunluğu da borç altında ezilmekte, ancak sözleşme yaptığında avans alabildiğinden, bu avans ödemelerine de muhtaç olduğundan dolayı sözleşmeye imza atıp üretime devam etmek zorunda kalmaktadır..
  • Fındık üretiminde tütün üretiminde yaşananlardan farklı bir süreç yaşanmış olsa da uluslararası şirketlerin hakimiyeti fındık piyasalarında da devamlı artmıştır. Üreticilere veya onun kooperatiflerine destek vermesi gereken siyasi iktidar bunu yapmadı, fındık alımında belirleyici tekel olan İtalyan şirketi Ferrero’ya özel ayrıcalıklar, hibe desteği de dahil vergi muafiyeti vb. destekler verdi. Ferrero da istediği gibi alım fiyatları ile oynadı, Fındık alım fiyatları üreticilerin maliyetlerinin altında kaldı. Üreticiler sözleşmeli üretim yapmaları için özendirildi.
  • Türkiye’de, Cumhuriyet’ten sonra başlayan çay üretimi, Doğu Karadeniz bölgesinde yaşanan işsizliğin, göçün ve ekonomik sorunların çözümü için düşünülerek 1924 yılında çıkarılan 407 sayılı kanun ile çay tarımı yasal güvence altına alındı. Daha sonraki yıllarda da devlet tarafından sürekli desteklendi ve devlet olanaklarıyla çay fabrikası kuruldu. Çayın üretiminin denetlenmesi Tarım Bakanlığı, yaş çay alımı, kuru çay üretimi ve pazarlaması Gümrük ve Tekel Müdürlüğü eliyle yürütüldü. 1971 yılında çıkartılan bir yasa ile Tarım, Üretim ve Pazarlama dahil tüm faaliyetler bugün “ÇAYKUR” olarak bilinen Çay Kurumu Genel Müdürlüğü’ne devredildi. Ancak 1980 Askeri Darbe ile başlatılan neoliberal politikaların bir ürünü olarak 1984 de çıkan bir kanunla gerçek ve tüzel kişilerin yaş çay alımı yapmasının, fabrika kurmasının, piyasaya sürmesinin önü açıldı ve devlet yavaş yavaş aradan çekilmeye başladı. 2017 yılında ÇAYKUR’un “Varlık Fonu”na devredilmesinden sonra ÇAYKUR, çay üreticilerini ve piyasayı tamamen özel sermayenin insafına terk etti. O günden sonra kâr eden bir kuruluş olan ÇAYKUR; sürekli zarar eden, içi boşaltılmış bir duruma düştü. Çay üretimini tamamen şirketlerin kontrolüne bırakmak isteyen iktidarın çay üreticilerini şirketlere tamamen bağımlı hale getirecek yeni Çay Yasası çıkartma girişimleri olmuş, çayda “sözleşmeli üretim”i teşvik etmiştir. İktidarın Yeni Çay Yasası çıkartma girişimleri çay üreticilerinin tepkileri sonucu durdurulmuştur.
  • Narenciye ihracatında dünyada ilk 10 ülke içinde yer alan Türkiye’nin pazara ve ihracata yönelik yoğun üretimi Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde gerçekleşmektedir. Üretilen narenciyenin % 40’ı ihraç edilmektedir. İhracatçılar ve aracılar ciddi paralar kazanırken; girdi maliyetlerinin artması nedeniyle üretici para kazanamaz duruma gelmiştir. Üreticiler ürünlerini iç pazara, doğrudan sürememekte, kendi aralarında uyumlu çalışan toptancı alıcılarda narenciye bahçesindeki ürün fiyatlarını sürekli düşük tutmaktadırlar. Marketlerdeki ve pazar tezgâhlarındaki narenciye arzını düşük tutan şirketler ve tüccarlar, tüketiciye ulaşan ürünlerin fiyatlarının yükselmesine neden olmaktadırlar. Oysa, kazanma şansı olmadığını düşünen birçok üretici 2023-2024 yıllarında ağaçlarını kökleyip, alternatif ürünler yetiştirmeyi denemeye başlamıştır. İhraç edilen narenciyenin bir bölümü pestisit (tarımda kullanılan kimyasal zehirler) kalıntısı yüzünden geri dönmüştür. Pestisit kalıntıları için ise “çok kullanılmış, kullanıldıktan sonra bekleme yapılmadan hasat edilmiş” vb. iddialarında hep suçlanan bellidir: üreticiler. Pestisitlerin üretimine, ithalatına ve kullanımına izin veren, denetimini yapmayan Tarım Bakanlığı olduğu hep unutulur. Tarım Bakanlığı dünyanın birçok ülkesinde yasak olan bazı kimyasalların üretimini, ithalatını, satışını, kullanımını bile serbest bırakmıştır. Bu gerçeklik göz önünde bulundurulduğunda asıl suçlunun ilgili Bakanlık, bu konuda üreticileri yönlendiren “Zirai ilaç bayileri”, bu kimyasalları üreten, ithal eden, satan şirketlerin olduğu görülür.
  • Türkiye’den ihraç edilen yaş meyve ve sebzeler ile kuru gıdalarda yüksek miktarda pestisit (zirai-kimyasal zehir) kalıntısı ya da aflatoksin (küf hastalığı) bulunduğu gerekçesi ile iade edilen ürünler tüketicinin kâbusu oldu. Ancak hangi ürünlerde pestisit kalıntısı veya aflatoksin tespit edildiği, bu ürünlerin nerede üretildiği ve iç piyasada imha edilip edilmedikleri konularında Tarım Bakanlığı tatminkâr bir açıklamada bulunmadı. Ancak Bakanlık verilerine göre 2009 yılında 37,7 bin ton olan pestisit kullanımı 2023 yılı itibariyle 57,8 bin tona yükseldi. Son 15 yılda toplam pestisit kullanımı yüzde 53 oranında arttı.
  • Tarım ürünleri alım fiyatlarında geçen yıla göre artış oranları enflasyondaki artışın, hele hele girdi fiyatlarındaki artışların çok altında kaldı:
  • Buğday yüzde 11-12
  • Arpa yüzde 3,6
  • Çeltik yüzde 25-30,4
  • Fındık yüzde 57
  • Çay yüzde 68
  • Şekerpancarı yüzde 28
  • Hububat Tedarikçileri Derneği’nin (HUBUDER) hesaplamalarına göre; TMO’nun müdahale alımlarının son 5 yılın ortalama üretim miktarları içindeki payı;
  • Buğdayda yüzde 20,
  • Arpada yüzde 22,
  • Mısırda yüzde 15,
  • Çeltikte yüzde 5,
  • Kırmızı mercimekte yüzde 8,
  • Nohutta yüzde 17,
  • Kuru fasulyede yüzde 11,
  • Fındıkta yüzde 12 olarak gerçekleşti.

“Tahıl Koridoru” antlaşmasının geçerli olduğu tarihlerde de TMO siloları uluslararası şirketlerin Ukrayna ve Rusya’dan getirdiği hububat ürünleri ile dolduruldu. TMO üreticilerden hasat döneminde alım yapmaktan kaçındı. “Müdahale alımları” oranını sürekli düşürülerek piyasa çiftçiler/köylüler lehine değil, şirketler lehine düzenlenmeye çalışıldı.

  • Fark ödeme desteklerine gelince; bu yıl kütlü pamuk desteği 2023 yılıyla aynı kaldı. Fark ödemesi desteği 8 yıldır artırılmayan aspir, çeltik, dane mısır, soya ve zeytinyağında enflasyonun üzerinde artış yapıldı, ancak bu artışların çiftçinin önceki yıllara ilişkin kayıplarını karşılaması mümkün değildi. Diğer ürünlerde de enflasyonun oldukça altında kalan artışlar yapıldı.
  • 2024 yılı aynı zamanda özellikle “sözleşmeli üretim” adı altında üretim yapan domates, ayçiçeği, tütün vb. üreticilerin maliyet artışları ve sözleşme yaptıkları şirketlerin düşük alım fiyatı vermeleri ve taahhüt ettikleri miktarda ürün satın almamaları nedeniyle ülke genelinde protesto eylemleri gündem oldu. Protesto eylemi yapan üreticiler sadece küçük aile tarımı yapan üreticiler değillerdi. Belki de büyük çoğunluğu yıllardır “sözleşmeli üretim” yapan orta ölçekteki çiftçilerdi. Bu eylemler ve tarlada kalan ürünler şunu net gösterdi: 3. Gıda Rejiminin “Sözleşmeli Üretim” modeli tarım ve gıda sisteminde şirketlerin kontrolünü arttırmakta hem üreticileri aç bırakmakta hem de (tarlalarda yeterli ürün olmasına rağmen) piyasaya erişimlerini zorlaştırarak, gıda enflasyonunu tetiklemektedir. Gelirleri devamlı düşen tüketicilerin gıdaya erişimlerini daha da zor hale getirmektedir.
  • İktidar 2024 yılı sonuna doğru şirketlerin tarımsal üretimi ve gıdayı kontrolünü arttıracak iki önemli uygulamayı daha devreye soktu; İlk uygulama ile 2 yıl işlenmeyen tarım arazilerinin devlet zoruyla el konulup şirketlere kiralanmasını hedeflenirken, ikincisi ile detayları tam olarak bilinmeyen yeni bir destekleme sistemi oluşturacağı açıklamasıydı. Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından “İşlenmeyen Tarım Arazilerinin Tarımsal Amaçlı Kiraya Verilmesine İlişkin Yönetmelik” 22 Ağustos 2024 tarihli Resmi Gazete’ de yayımlandı. ÇİFTÇİLER SENDİKASI (ÇİFTÇİ-SEN) bu yönetmeliğin iptali için Danıştay’a dava açtı. Dava henüz görülmedi.
  • “2024 Yılında Yapılacak Bitkisel Üretime Yönelik Desteklemeler”e ilişkin Cumhurbaşkanı kararı 24 Ağustos tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı. Ve görüldü ki; bazı destekler yıllardır aynı kalmış durumda. Örneğin fındıktaki alan bazlı destek 11 yıldır değiştirilmedi; dekara 170 TL olarak veriliyor. Küçük aile işletmesi desteği de 2023 yılında olduğu gibi dekara 200 TL olarak ödenecek. Son bir yılda Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) bir önceki yıla göre yüzde 62, mazot fiyatları yüzde 60 ve gübre fiyatları yüzde 50 oranında artmasına rağmen toplam mazot ve gübre desteğindeki artış bunun çok altında kaldı. Artış oranları arpa, buğday, çavdar, tritikale, yulafta yüzde 24, mercimek ve nohutta yüzde 27, fındık, kuru soğan, yaş çay, zeytin, şeker pancarı ve kütlü pamukta yüzde 29, patateste yüzde 35 oldu. Yağ ve yem bitkilerinde de enflasyonun altında artış yapıldı.
  • 2025-2027 dönemini kapsayan 3 yıllık bitkisel üretim destekleri 29 Ağustos 2024 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. “Cumhurbaşkanı Kararı” ile mazot ve gübre desteği 2025 üretim yılından itibariyle tamamen kaldırıldı. Ayrıca fındık üretiminde 11 yıldır ödenen, dekar başına 170 lira olan alan bazlı destek kaldırıldı. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın “Üretim planlaması” adı altında dayattığı programa uyanlara “planlı üretim desteği ve üretimi geliştirme desteği” adı altında ilave destek verileceği açıklandı. Yeni destekleme modelinde yapılacak dekar başına destek ödemesi, 2025 yılı için 244 liralık bir katsayı olarak belirlendi. Temel destek ve planlı üretim gibi destekler bu katsayı ile çarpılarak ödeneceği belirtildi.
  • TÜİK açıklamalarına dayanarak ve 2024 yılının Ocak-Ekim dönemine ilişkin dış ticaret istatistiklerinden yararlanarak, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) yöntemine göre yapılan hesaplamada tarımsal ithalat 17,5 milyar doları gıda maddeleri, 5,7 milyar doları tarımsal hammaddeler olmak üzere toplam 23,2 milyar dolar oldu.
  • Tarımsal ürünlerde ve gıdada ithalat bağımlılığı 2024 yılında da devam etti. 2024 yılının Ocak-Ekim döneminde tarımda 9,2 milyar dolarlık ithalat, 7,6 milyar dolarlık ihracat yapıldı; ithalat kısıtlamalarına rağmen tarım dış ticareti 1,7 milyar dolar açık verdi.
  • 2023 ithal edilen 11,9 milyon ton buğday için 3,5 milyar $ ödendi. Buğdayda 100 yıllık Cumhuriyet döneminin en yüksek ithalat rakamlarına ulaşıldı. “Dahilde İşleme Rejimi” kapsamında buğday ithalatı 21 Haziran 2024’ten geçerli olmak üzere 15 Ekim 2024 tarihine kadar durduruldu. 15 Ekim’den sonra piyasa kota sistemiyle kısmen açıldı. Toprak Mahsulleri Ofisi’nden satın alınan her 85 ton için 15 ton buğday ithaline izin verildi. Bu uygulama 20 Kasım’da, yüzde 75 iç piyasadan yüzde 25 ithalat şeklinde değiştirildi. Bu nedenle önceki yılın Ocak-Ekim döneminde 10 milyon tonu aşan ithalat bu yıl 5,2 milyon ton olarak gerçekleşti.
  • 10 Ekim 2024 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile 31 Aralık 2024’e kadar 1 milyon ton mısır ithalatı için gümrük vergisi yüzde 5’e düşürüldü. Bu karardan sonra ithalat hızla arttı. Önceki yılın Ocak-Ekim döneminde 1,9 milyon ton olan ithalat bu yıl 3,4 milyon tona ulaştı. Böylelikle 2019 yılından sonra tüm zamanların ikinci en büyük ithalatı gerçekleşti.
  • Son yıllarda kendine yeterlilik oranı yüzde 5-6 arasında olan soyada tüm zamanların en büyük ithalatı gerçekleşti. 2023 yılında 2,9 milyon ton olan ithalat bu yılın Ocak-Ekim döneminde 3,1 milyon tona ulaştı.
  • Meteorolojik verilere göre iklim krizinin sonuçları ülkemizde oldukça yoğun görülmekte ve tarımsal üretimi sıkıntıya sokmaktadır. Yaz aylarında ve Ekim ayında yağışların hem uzun dönem ortalamalarının hem de geçen yılki seviyelerin oldukça altında kalması, kuraklık riskini artırdı. Normalde Ekim ayında yapılması gereken buğday ve arpa ekimleri, yeterli nemin sağlanamaması nedeniyle 20 gün ile 1 ay arasında gecikti. Kuraklık nedeniyle bazı bölgelerde çiftçiler ekim yapmaktan tamamen vazgeçmek zorunda kaldılar. İktidar ise iklim krizine ilişkin herhangi bir önlem almadığı gibi, çiftçilerin/köylülerin, yerel halkın, ekolojistlerin tüm tepkilerine rağmen tarımsal alanları, su kaynaklarını yok eden, iklim krizine neden olan enerji ve maden yatırımlarına yeni izinler verdi. Ülkemizin en önemli üzüm üretim bölgelerinde ve incir üretim bölgelerinde hızla yayılan Jeotermal Elektik Santralleri (JES) üzüm ve incir üretimine rekolte ve kalite açısından ciddi zararlar verdi. İhraç edilen kuru üzüm ve kuru incirde sınırı aşan miktarda pestisit kalıntısı bulunmasa bile afla toksin bulunması söz konusu oldu. Ekosistemdeki bozulmalardan en fazla etkilenen üretimlerden birisi de fındık üretimi oldu. 2017 yılından beri Türkiye’de görülmeye başlayan zararlı, istilacı bir böcek türü olan kahverengi kokarca böceği fındıkta ciddi rekolte ve kalite kaybına yol açtı. Tarımsal Araştırma Enstitüleri’ni geliştirmeyen, desteklemeyen uygulamalar yüzünden hala daha bu zararlıya karşı mücadelede başarı kazanılamamış, sınıfta kalınmıştır.
  • TARSİM Genel Müdürü Bekir Engürülü 2024 yılında prim üretiminin 24 milyar lira, hasar ödemesinin ise 12 milyar lira olduğunu açıkladı. Görüldüğü gibi TARSİM üreticilerin iklim krizinin yol açtığı zararlarını karşılamaya dönük bir işlev değil, sigorta şirketlerinin karlarını arttıran bir işlev görmektedir.

Hayvansal Üretim

  • Kırmızı ette yaşanan sıkıntının başta gelen nedenini hayvan varlığındaki azalma oluşturuyor. Çiftçilerin/köylülerin ortak kullanım alanı olan otlak ve meraların özelleştirmeye açılması, bazı meralara göçün yasaklanması, ülkenin yerel hayvan ırklarının yok edilmesi, bitkisel üretim ile hayvansal üretim arasındaki geleneksel bağın kopartılması vb. nedenlerle son yıllarda hayvan varlığında ciddi bir azalma yaşandı. TÜİK verilerine göre, Türkiye’nin büyük ve küçükbaş hayvan varlığı, 2021’de 75,6 milyon baş iken 2023’te 68,9 milyon başa geriledi; son iki yılda büyükbaş ve küçükbaş hayvan sayısı 6,6 milyon baş azaldı.
  • 2010 yılında tarımın diğer sorunları gibi kırmızı et sorunu da sürdürülemez hale gelince AKP iktidarı çareyi ithalatta buldu. O tarihten bu yana;
  • 7 milyon büyükbaş hayvan ithalatına 9,3 milyar dolar,
  • 3,2 milyon küçükbaş hayvan ithalatına 390 milyon dolar,
  • 406 bin ton kırmızı et ithalatına 2,1 milyar dolar ödendi.
  • 15 yılda toplam 11,8 milyar dolar harcanmasına rağmen kırmızı et fiyatları kontrol altına alınamamış, fiyatlar yoksul halkın erişebileceği seviyelere düşmemiştir. Hayvansal üretimde 15 yıldır süren darboğazı aşmak için yerli kaynakların ciddi şekilde harekete geçirilmesi; ciddi yol haritaları, gerçekçi üretim planları yapılması; hayvan varlığını artırmak için yetiştiricilerin desteklemesi gerekir.
  • 2024 yılı sonuna doğru Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Vatandaş kırmızı ete beklediği fiyatlarla ulaşabilsin diye” Brezilya ve Uruguay’dan hayvan ithalatı için talimat verdiğini açıkladı. Oysa Türkiye zaten iki yıldır Brezilya ve Uruguay’dan kasaplık hayvan ithal etmektedir ve 2023 yılında ithal edilen 818 bin baş sığırın 598 bin başı (yüzde 73’ü), 2024 yılında ithal edilen 301 bin baş sığırın 180 bin başı (yüzde 60’ı) Brezilya ve Uruguay’dan ithal edilmiştir, ama et fiyatları hiç düşmemiş, aksine yükselmiştir.
  • Hayvancılık destekleri 26 Temmuz 2024 tarihli Resmi Gazete’de açıklandı. Karara göre hayvan başına destekler kaldırıldı; dana, malak, kuzu ve oğlak başına destek sistemine geçildi. Hayvancılığa ayrılan desteklerin toplam destekleme içindeki payı giderek azaltıldı. Söz konusu desteklerin payı 2023’te yüzde 24,2 iken, 2024 yılında yüzde 21,6’ya 2025 yılında ise yüzde 20,1’e düşürülecek. Getirilen sistem ile ülkemizin hayvancılıkta ithalat bağımlılığından kurtarması mümkün görünmemektedir. Hayvanını otlatacak otlak ve mera bulamayan çiftçi/köylü hayvancılığı bırakmakta, büyük hayvan çiftlikleri kurularak endüstriyel hayvancılık öne çıkmaktadır. Bunun anlamı ise yoksulların hayvansal proteine erişiminin giderek daha zor hale geleceğidir.
  • 2024 yılının Ocak-Ekim döneminde hayvancılık ithalatı 1 milyar doları aştı. 331 bin baş canlı hayvan için 591 milyon dolar, 69 bin ton kırmızı et için 439 milyon dolar olmak üzere toplam 1 milyar 30 bin dolar ödendi. Bu arada 2025 yılında 520 bin büyükbaş hayvan ithalatı kararı alındı. Her fırsatta yerli hayvancılığı desteklediklerini açıklayan Tarım ve Orman Bakanlığı, attığı adımlar ile şirketlerin ithalatını ve uluslararası ticaretten kazanacakları gelirleri güçlendirmeyi sürdürmektedir.

Orman Yağması

  • 1956 tarihinde çıkarılan Orman Kanunu’nda 2002 yılına kadar 46 yılda 15 defa değişiklik yapılmasına karşılık, 2003-2024 tarihleri arasındaki 22 yılda 31 defa değişiklik yapıldı. AKP iktidarı tarafından Kanunun 16’ıncı maddesi üç defa, 17’inci maddesi 8 defa ve 18’inci maddesi ise iki kez değiştirildi. Söz konusu değişiklikler orman alanlarının ormancılık amacı dışında kullanılmasının önünü açtı.
  • 2024 yılı içerisinde;
  • 19 Ocak tarihinde Bingöl, Bursa, Elazığ, Eskişehir, Kastamonu, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Muğla, Sinop, Tokat ve Zonguldak İllerinde,
  • 21 Mayıs tarihinde Kastamonu ilinde,
  • 28 Haziran tarihinde Artvin, Bitlis, İstanbul ve İzmir illerinde,
  • 17 Temmuz tarihinde Amasya, Balıkesir, Kastamonu, Manisa, Muğla Samsun, Sinop ve Sivas illerinde,
  • 2 Ağustos tarihinde Amasya, Bingöl, Kastamonu, Kütahya, Manisa, Niğde, Mersin, İstanbul ve Samsun illerinde,
  • 31 Ağustos tarihinde İzmir ilinde bulunan bazı alanların orman sınırları dışına çıkartılması hakkında Cumhurbaşkanı kararı yayımlandı. Bu kararlar ile 2024 yılında toplam 12,7 milyon m2 alan orman sınırları dışına çıkartıldı.
  • 2023 yılında enflasyonda son 22 yılın rekoru kırıldı; tüketici fiyatları bir önceki yılın aynı ayına göre yaklaşık yüzde 64,8 ile 2001’den bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Türkiye enflasyonda Venezuela, Lübnan ve Arjantin’in ardından dünyada dördüncü sırada yer aldı. 2024 yılında da yüksek enflasyon devam etti. TÜİK’e göre Kasım ayı itibariyle yıllık enflasyon yüzde 47,1 oldu. 2003’ten bu yana ortalama fiyatlar 21 kat, gıda fiyatları ise 32 kat arttı. Ancak artan bu gıda fiyatlarından üreticiler değil, şirketler ve büyük market zincirleri kazanç sağladı. Birçok üründe üreticiler maliyetlerini bile karşılayamadılar.

SONUÇ OLARAK:

1980 yılından itibaren başlayan, 2000’li yıllarda daha da yoğun olarak uygulanan neo-liberal politikaların ağır sonuçları 2024 yılında çiftçilerin üzerine kâbus gibi çöktü. Bu yıla gelinceye kadar birçok üründe üreticiler kazanamıyor olsa da, bazı ürünlerde kazanabiliyor, en azından zarar etmiyordu. Bu yıl çiftçiler hangi ürünü üretirse üretsin, ürettiği hiçbir üründe, hiçbir bölgede kazanamadı. Onun için hemen hemen her üründe, hemen hemen her bölgede kendiliğinden çiftçi eylemleri gelişti. Koşulların, her yıl daha da ağırlaştığı bilinen bir gerçek. Türkiye’nin 2025 yılında çiftçilerin daha büyük eylemlerine tanıklık edeceği de çok açık. Fakat kendiliğinden gelişen sadece ürün fiyatları üzerinden yapılan bu tür eylemlerle küçük çiftçilerin ve köylülerin kendi topraklarında kalabilmeleri, üretimlerini devam ettirebilmeleri mümkün görünmüyor. Çiftçilerin daha örgütlü, hedefleri daha belirgin bir programla mücadele etmeleri gerekiyor. Sadece çiftçilerin değil, daha ucuz ve sağlıklı gıdaya ulaşmak isteyen tüketicilerinde böyle bir programda yer bulması ve ortak mücadelenin yolunun açılması gerekiyor. 2025 çiftçiler için zor bir yıl olacak, ama yeni bir başlangıcında yılı olabilir.

Gıda Egemenliği Hemen Şimdi!

Köylü Hakları Hemen Şimdi!

Toprak, Onur, Yaşam!

Ali Bülent ERDEM / Genel Başkan

Adnan ÇOBANOĞLU / Genel Örgütlenme Sekreteri

Kaynak: ciftcisen.org

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Haberler

Üsküdar’da Tezkere Eylemi: Suudi Amerika İle İttifakı Savunan Tezkereye Hayır!

Yayınlanma:

-

Devamını Okuyun

Haberler

Lübnan’da Doğayı Savunurken Hayatını Kaybedenler

Yayınlanma:

-

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçası. Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, “Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef hâline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar. Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.” diyor. İsrail ordusu ayrıca bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Amelié David -The Ecologist- 3 Ağustos 2026

“Hey! Yumurtaları bulduk!” Haziran ayının son sabahlarından birinde, Beyrut’un kuzeyindeki Jbeil’in halka açık plajında sevinç çığlıkları yükseldi. Terk edilmiş jet ski’ler ve plastik plaj şezlonglarının arasında, küçük bir gönüllü grubu beyaz kumların üzerinde diz çökmüştü.

Aramaya başladıktan bir saat bile geçmeden bir deniz kaplumbağası yumurta yuvasını ortaya çıkardılar.

Bu keşif, olağanüstüydü. Gece boyunca dişi bir caretta caretta kaplumbağası yumurtalarını bırakmak için kıyıya sürünmüştü. Şafak sökünce aynı kumsal şeridi yüzücüler, sörfçüler ve tatilcilerle dolup taşmıştı.

Yuvalama

Yuvayı fark eden cankurtaran Michel Koury, “O sabah geldiğimde kumda büyük bir delik gördüm ve önce birinin düştüğünü sandım.” diye hatırlıyor. “Sonra güvenlik kamerası görüntülerini kontrol ettim ve kaplumbağayı gördüm.”

18 yaşındaki cankurtaran, vakit kaybetmeden ülkenin en tanınmış yaban hayatı kurtarıcılarından biri olan Lübnanlı sürüngen koruma uzmanı Rami Khashab’ı tanıyan sörfçülerle iletişime geçti ve ona ulaştı.

Rami, arama çalışmasını organize etmek için ekibe katıldı. Yuvayı dikkatlice tespit edip yumurtaları saydıktan sonra ekip, park halindeki jet ski’lerin neredeyse hemen altında bulunan alanı çitle çevirdi. Gönüllüler, yavrular yumurtadan çıkana kadar yuvayı her gün izliyor.

Keshab, “On yıl önce bu düzeyde bir bilinç göremezdiniz.” diyor ve “O zamanlar birçok yuva bildirilmeksizin kalırdı.” diye ekliyor.

Normal şartlarda Keshab, yuvalama sezonunu Lübnan’ın güneyindeki nesli tükenmekte olan deniz kaplumbağaları için ülkenin en önemli yuvalama alanlarından biri olan Mansouri Plajı’nda geçirirdi.

Misilleme

Ancak bu yıl, Hizbullah ile İsrail arasında devam eden savaş ve özellikle İsrail saldırıları bunu zorlaştırdı.

4 Haziran’da, tanınmış koruma uzmanı Mona Halil, Mansouri Plajı’ndaki evi Orange House’dayken binaya bir İsrail saldırısı oldu. Evdeki yardımcısı Hawi ile ağır yaralandı ve hastaneye kaldırıldı ancak 19 Haziran’da hayatını kaybetti.

Halil, onlarca yıl boyunca hayatını Lübnan’ın deniz kaplumbağalarını korumaya adadı. Yuvaları genellikle kendisi bulur, gönüllüleri eğitir, yavruları gözlemler ve Lübnan’ın bu biyoçeşitliliğini keşfetmek isteyen insanları ağırlardı.

Savaşın ilk tırmanış dönemi olan 2024 yılında zorla yerinden edilmişti. 27 Kasım’da İsrail ile Hizbullah arasında bir ateşkes üzerinde anlaşmaya varılmış ancak bu ateşkes İsrail tarafından defalarca ihlal edilmişti.

2 Mart’ta, Ali Hamaney’in İran’da ABD ve İsrail tarafından suikasta uğramasının ardından Hizbullah, İsrail’in kuzeyine roketler fırlattı. İsrail’in o zamandan bu yana gerçekleştirdiği kanlı misilleme, 4.000’den fazla insanın ölümüne ve bir milyon insanın yerinden edilmesine yol açtı.

Tehdit Altında

17 Nisan’da yürürlüğe giren yeni ateşkese rağmen İsrail’in saldırıları her gün devam ediyor ve Lübnan’ın bir kısmı hâlen işgal altında.

Haziran ayında İsrail ile Lübnan arasında, Hizbullah olmaksızın bir barış çerçeve anlaşması imzalandı ve Lübnan ordusu işgal altındaki bazı bölgelere konuşlanmaya başladı. Şimdiden bu gelişmelere paralel bazı olaylar bildirildi.

Mart ayındaki bu yeni tırmanıştan sonra Mona Khalil, tekrarlanan tehditlere ve bombardımanlara rağmen plajı terk etmeyi reddetmişti. Ölümü, Lübnan’ın çevre camiasında şok etkisi yarattı.

Yeni yuvalar bulmak artık sadece bir koruma çalışması olmaktan çıktı. Keshab, “Bu, bir terapi.” diyor. “Ülkede yaşanan tüm bu kaosu dengeliyor!”

Ancak aktivistler, Halil’in ölümünün münferit bir trajedi olmadığını vurguluyor. Savaşın Ekim 2023’teki tırmanışından bu yana Lübnan’ın toprak koruyucularının birçoğu öldürüldü, kaçırıldı veya tehdit edildi.

Yıkım

Çevre kuruluşu Yeşil Güneylilerin (The Green Southerners) başkanı Hisham Yunus, The Ecologist’e şu açıklamayı yaptı: “İnsanlar, topraklarına karşı sorumluluk hissettikleri için tehlikeye rağmen hayvanları beslemek, yaban hayatını korumak ve arı kovanlarına bakmak için geri dönmeye devam ettiler.”

Kendisi de çatışmalar başladığından beri iki yakın meslektaşını kaybetti: ‘Tekrar tekrar, bu görevleri yerine getirirken öldürüldüler!”

Bunların arasında, 1 Mayıs 2025’te bir İsrail hava saldırısında öldürülmeden önce güney sınırı boyunca yaşanan çevresel yıkımı ve İsrail’in beyaz fosfor saldırılarını belgeleyen Osama Farhat da vardı. Yeşil Güneyliler üyesi Muhammed Skaf ise 31 Mayis 2026’da evini yıkan bir İsrail saldırısında hayatını kaybetti.

Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, çevresel hasarı belgeleyenlerin özel risklerle karşı karşıya olduğuna inanıyor:

“Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef haline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar… Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.”

Korumak

Bu gaddarlığın bir başka örneği de gazeteci Emel Halil’in 22 Nisan’da bir İsrail saldırısıyla suikasta uğramasıdır.

Güney Lübnanlı muhabir, meslektaşı Zeyneb Faraj ile Al-Tiri yakınlarındaki gelişmeleri takip ederken önlerindeki araç bir İsrail saldırısıyla vuruldu. Daha sonra kendi araçları da hedef alındı. İki gazeteci yakındaki bir eve sığındı ancak o ev de daha sonra bombalandı.

İlk başta bölgeye ulaşması engellenen arama kurtarma ekipleri Faraj’ı tahliye etmeyi başardı lâkin İsrail tehditleri nedeniyle Halil’i kurtaramadan geri çekilmek zorunda kaldı. Halil’in cansız bedeni ancak o günün ilerleyen saatlerinde çıkarılabildi.

5 Mayıs’ta kız kardeşi Zeyneb Halil ile aile evinde buluştuğumuzda Emel’i her zaman hayvanları kendisinden önde tutan biri olarak hatırladığını söyledi.

Zeyneb onun için, “Katledildiği gün bile Emel, yolda bulduğu bir kaplumbağayı kurtarmak için durmuştu. Herkesi korumaya her zaman kendisinden daha çok hazırdı.” dedi.

Gözaltında

İsrail ordusu, bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Mayıs ayında İsrail güçleri, Lübnan’ın güneyindeki Rachaya el-Foukhar yakınlarında zeytinliklerle ilgilenen, aslen “Halta”lı olan çiftçileri kaçırdı.

Çiftçileri destekleyen Lübnanlı bir kuruluş olan Agrimovement’tan Beşşar Ebu Saifan, “Artık sadece gıda sistemlerine saldırmıyorlar.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Toprağın insanlarına saldırıyorlar. Bu, onlarca yıldır yaşanıyor: Lübnan’da, işgal altındaki Filistin topraklarında ve Suriye’de!”

Yasal Gündem (Legal Agenda) adlı sivil toplum kuruluşuna göre Lübnan topraklarından kaçırılan en az 30 kişi hâlen İsrail’de gözaltında tutuluyor.

Fosfor

Kasım 2024 ile Mart 2026 arasındaki ilk ateşkes döneminde, aralarında bir çoban ve iki balıkçının da bulunduğu on bir kişi alıkonuldu. 2 Mart’tan bu yana, sınırda Sünni çoğunluklu bir köy olan Halta’dan üç çiftçi ve üç Hizbullah savaşçısının da aralarında bulunduğu sekiz kişi daha kaçırıldı.

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçasıdır.

Ekim 2023’ten bu yana, özellikle Lübnan’ın güneyinde ve Bekaa Vadisi’nde 50.000 hektardan fazla arazi savaştan etkilendi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü, nüfusun yoğun olduğu alanlarda ve tarım arazilerinde beyaz fosforun defalarca kullanıldığını belgeledi. Lübnanlı kuruluşlar da sınır yakınlarında glifosat da dâhil olmak üzere herbisitlerin (yabani ot ilaçlarının) kullanıldığını bildirdi.

Deniz

Çevre grupları; ormanların, tarım arazilerinin, biyoçeşitliliğin ve su kaynaklarının kümülatif (birikerek artan) yıkımının, uluslararası hukuk kapsamında çevreye karşı işlenen suçlar olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyor.

Mansuri’nin 57 kilometre kuzeyinde, Rmeileh plajında Fadia Jomaa, ince bambu çubuklarını yavaşça kuma saplıyor. Savaş nedeniyle yerinden edilen Jumaa, deniz kaplumbağalarını koruma çalışmalarını kıyı şeridinin farklı bir bölümünde sürdürüyor.

Geçen yıldan bu yana şimdiden sekiz yuva tespit edildi. Bambu çubuklar, kumun altında gizlenmiş yuvaların yerini belirlemeye yardımcı oluyor. Toprak aniden yumuşarsa ekip, bir kaplumbağanın oraya yumurta bıraktığını anlıyor. Yuvalar plajı kullananlar veya erozyon nedeniyle tehdit altında olduğunda gönüllüler, bunları dikkatlice daha güvenli bir yere taşıyor.

Jomaa, bu iş hakkında bildiği her şeyi Mona Halil’den öğrenmiş. “Birkaç yıl önce bize şöyle demişti: Ben artık çok yoruluyorum. Deniz artık önünüzde duruyor. Plaja inin, neler yapabileceğinizi kanıtlayın ve bu işi devam ettirin!”

Yaşam

Bugün bu sözler bir sorumluluk bilincine dönüşmüş durumda. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) raporuna göre, Cumaa, yaptığı çalışmalardan ötürü birçok farklı gruptan tehditler aldı. Jomaa’ya göre Halil’in öldürülmesi, Lübnan çevresine karşı yürütülen daha geniş bir kampanyanın parçasını oluşturuyor.

“İsrail kimi hedef aldığını çok iyi biliyordu. Çevre korumanın bir sembolünü öldürdüler. Mona, her İsrail savaşının yol açtığı çevresel hasarı sistematik olarak ifşa ediyordu.”

Güney Lübnan’ın büyük bir kısmına, devam eden İsrail saldırıları ve askeri işgal nedeniyle hâlâ ulaşılamasa da koruma uzmanları biyoçeşitliliği belgelemeye, yaban hayatını korumaya ve savaştan yara almış ekosistemlerden geriye kalanları muhafaza etmeye devam ediyor.

Onlar için bir yuva dolusu kaplumbağa yumurtasını kurtarmak, artık sadece kaplumbağalarla ilgili bir durum olmaktan çıktı: Bu, yaşanan tüm yıkıma rağmen yaşamın devam etmesini sağlamak anlamına geliyor.”

Kaynak: https://theecologist.org/2026/aug/03/people-killed-defending-nature-lebanon

Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

Haberler

Gazze’nin Kayıp Kuşağı: Üç Yıllık Savaşın Geride Bıraktığı Öğrenciler

Yayınlanma:

-

700.000 çocuk için çadır sınıfları artık okula en yakın şey ancak bunlar, bir zamanlar sahip oldukları eğitimi, günlük yaşam düzenini ve topluluk duygusunu geri getiremiyor. Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

Öğrencilerime ders vermek için son kez sınıfımda bulunduğumdan bu yana üç yıl geçti. Onlar için en iyi şekilde görünmek amacıyla ne giyeceğimi düşünerek güne hazırlanmak için şafak vakti uyanmadığım üç yıl… Al-Fukhari’deki evimden Gazze şehrine doğru her zamanki yolculuğumu yapmadığım, taksinin penceresinden okula giden çocuklara bakmadığım üç yıl…

Okulun önünde toplanan, arkadaşlarıyla kalbimi sevinçle doldurarak sohbet edip gülen çocuk kalabalığını görmeyeli üç yıl oldu. Savaş yılları benden o sabah ritüelimi çaldı: Çocukların okul kapısında beni selamlamaları ve bana benzersiz bir enerji veren kucaklamaları… Sınıfa girdiğimde ise o günkü ödevlerini ve derslerimizi konuşmaya başlamadan önce beni karşılayan sesleri…

Tel El-Hawa mahallesindeki özel bir Katolik okulu olan Rosary Sisters okulu, kalıcı bir öğretmenlik pozisyonu bulmak için pek çok denemeden sonra 2019 yılında çalışmaya başladığım yerdi. Nihayet bu mesleği her gün icra edebilmek, benim için bir hayalin gerçekleşmesi gibiydi. Öğretmenlikten bir an bile sıkılmadım, işten tek bir gün bile geri kalmadım; öğrencilerimle birlikte olmak bana büyük bir güç ve destek verdi.

Üç yıldır okulun hademesi Jawaher’i görmedim. Sabahları beni selamlayan, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soran ve laboratuvarın kapısını bizim için açan sesini özlüyorum. Eskiden birlikte oturup hayatlarımızı konuşurduk: Bana yaşadığı zorlukları, çocuklarını yetiştirirken verdiği mücadeleyi ve oğlu Walid’in evlendiğini görmeyi nasıl hayal ettiğini anlatırdı.

Üç yıldır, okul sekreteri olan meslektaşım Wasima’nın sesini de duymadım; bizi boş dersler için görevlendirirken sesi koridorlarda yankılanırdı. Ek işlerimizi takip etmek için kullandığı kâğıt parçalarını saklardım; sırf yıl sonunda ona gösterip, meslektaşlarım yokken her zaman devreye girerek ne kadar çalışkan bir öğretmen olduğumu kanıtlayabilmek için!

Üç yıl boyunca, savaştan sağ çıkıp okula geri döneceğimiz umuduna sarılmıştım ama ne yazık ki İsrail, okulu yerle bir etti. Diğer pek çok okul gibi bizim okuldan geriye kalanlar yerinden edilmiş kişiler için barınak hâline gelirken ders kitapları da ısınmak ve yemek pişirmek için yakıt olarak kullanıldı.

Geçtiğimiz bu üç yıl, içimdeki bir şeyi paramparça etti; artık eskisi gibi bir insan değilim. Bütün bir eğitim ekosistemini kaybettim: okulu, meslektaşlarımı, tüm hayatımın etrafında döndüğü öğrencileri… Birçoğu Mısır’a göç ederken birkaçı da kendilerini ayakta tutacak herhangi bir eğitim fırsatı arayışıyla Gazze’de kaldı.

Ve birçoğu İsrail tarafından öldürüldü — Habiba, Salma, Abdullah ve Issa; her birinin kendine özgü bir hikâyesi ve geleceği vardı — ayrıca meslektaşlarım Wasima ve Wahiba da! Bu, asla telafi edilemeyecek bir kayıp.

Harabeye Dönmüş Bir Eğitim Sistemi

Bugün, Gazze’deki eğitim sektörü hâlâ harabe halindedir. Hükümet Basın Ofisinin verilerine göre Gazze Şeridi’ndeki okulların yaklaşık yüzde 95’i savaş süresince hasar görmüşken eğitim binalarının yüzde 90’ından fazlasının yeniden inşasına veya kapsamlı bir onarıma ihtiyacı bulunmaktadır. Veriler, 662 okul binasının doğrudan bombardımanına maruz kaldığını ve bunların arasında tamamen yıkılan 163 okul ve üniversitenin bulunduğunu göstermektedir.

Öte yandan, Filistin Eğitim Bakanlığına göre Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 20.500’den fazla okul ve üniversite öğrencisi ile 805 okul personeli ve 246 üniversite öğretim üyesi ve personeli hayatını kaybetti. Bu, toplumsal dokuyu tehdit eden ve Gazze’nin entelektüel ve kültürel toparlanmasının geleceğine uzun bir gölge düşüren yıkıcı bir kayıptır!

19 Eylül’de okul yılının başlangıcında, Gazze’deki tahmini 700.000 öğrenci, İsrail’in henüz ele geçirmemiş olduğu Şerit’in yüzde 30’luk kısmına sıkışmış hâlde, çadırlar ve diğer geçici eğitim alanları içindeki derme çatma sınıflara gitmeyi bekliyordu. BM ve ortakları, öğrencilerin dönüşümlü olarak yüz yüze öğrenim görebilmeleri için 500’den fazla bu tür alan kurdu ve bu alanlar 100.000’e kadar öğrenciye hizmet veriyor.

Bu arada, Gazze Şeridi’nin her yerinde özel çadırlı eğitim merkezleri de ortaya çıktı. Bazıları ücretsizken eski okul öğretmenleri tarafından yönetilen UNICEF’e bağlı girişimler de mevcut; diğerleri ise aylık en fazla 10 NIS (3 dolar) tutarında sembolik bir ücret alıyor. Tabii çadır sınıflar, Gazze’deki okul çağındaki nüfusu barındırmak için son derece yetersiz kalıyor. Sayısız çocuk, kendilerini barındıracak tesislerin bulunmaması nedeniyle okula gidemiyor.

Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

40 yaşındaki Ahlam Karira, şehrin batı kesiminde yer alan Khan Younis kampındaki geçici çadır sınıflardan birinde Arapça öğretmeni olarak çalışıyor. “Her gün kavramları açıklamaya ve çocukların [öğrenmesine] yardımcı olmaya çalışıyorum ancak çadır ortamı her şeye zarar veriyor. Boğucu bir sıcaklık var, tuvalet olmadığı gibi oturacak yer de yok!” diye +972 Magazine’e anlattı.

“Çocuklar susadığında içme suyu bulmak bir mücadeleye dönüşüyor. Burada çocuklar acı dolu gerçekliklerinden kaçamıyorlar. O gerçekliği çadırın içinde yaşıyorlar ve ders sırasında zihinleri başka yerlere kayıyor.”

On iki yaşındaki Rawan Al-Sir, Han Yunus kampındaki çadırlarda derslere katılmak için aylık 10 NIS ücret ödeyen öğrencilerden biri. “Haftada üç gün eğitim çadırına gidiyorum; alan dar ve öğrenci sayısı çok fazla olduğu için her gün gidemiyoruz.” diye anlatıyor maruz kaldıkları tabloyu. “Çadırda Arapça, İngilizce, fen ve matematik gibi temel dersleri çalışıyoruz ancak diğer dersler verilmiyor.”

“Çadır adeta bir fırın gibi!” diye ekliyor. “Herkese yetecek kadar sandalye olmadığı için yerde oturuyoruz ve öğrenci sayısının fazla olması nedeniyle ortam kalabalık ve gürültülü oluyor. Ayrıca çadırda su temin edilemediği için kendi suyumuzu da getirmek zorundayız.”

Ben de 2025 yılının ilkbaharında, öğrencilerime kavuşmak için sabırsızlanarak bu çadırlarda iki ay boyunca ders verdim. Çocukları düzgün sınıflarda görmeye alışkın biri olarak, sıcaklığın 40°C civarında seyrettiği bir çadırın içinde yerde oturduklarını görmek benim için büyük bir şok oldu.

Ders verirken aşırı derecede terlerdim. Çocuklar yorgun ve bitkin bir şekilde bana bakarak, serinlemek için yüzlerine su serpmek üzere bir anlığına dışarı çıkmak için izin istiyorlardı. Benim de o rahatlamaya ihtiyacım vardı çünkü yoğun sıcaklık nefes alma yeteneğimi yavaş yavaş yitiriyormuşum gibi hissettiriyordu, yine de devam ettim!

Sonunda çadırlarda ders vermeyi bırakmaya karar verdim. Bu ortamın çocuklar için psikolojik, fiziksel ve zihinsel olarak yıpratıcı olduğuna ve yaşadıkları acı gerçeklikten onları koruyamadığına ikna oldum. Sonunda, öğrenmenin sağlayabileceği sınırlı faydanın, verdiği zarardan daha ağır bastığını hissettim.

Karira’ya göre, çadırlar şu anda Gazze’deki öğretmenlerin eğitim sisteminden geriye kalanları kurtarmaya çalışmak için sahip oldukları tek seçenek. “Ancak bunlar sorun için temel bir çözüm değil.” diye vurguladı. “Çocukların gerçek okullara ve uygun sınıflara dönmeleri gerekiyor.”

Savaş başladığında beşinci sınıfa giden Al-Sir, her gün okulunu özlüyor. “Savaşın çabucak bitmesini ve Gazze [şehrinden] güneye sürülmek yerine evlerimizde kalabilmeyi ummuştum. Hayatımızla ilgili derin bir kayıp ve hüzün hissediyorum. Keşke eskisi gibi olabilseydi. Okulun yerini hiçbir şey tutamaz.”

Kaybedilen Üç Yıl

Çadırlarda öğrencilere ders verdiğim süre boyunca onların dikkat ve kavrama yeteneklerinde önemli bir düşüş fark ettim. Bu durum; sadece çadır içindeki koşulların değil, aynı zamanda yaşadıkları ardışık travmaların ve üstlenmek zorunda kaldıkları sayısız sorumluluğun da bir sonucuydu.

Bir keresinde, altıncı sınıf öğrencilerine fen dersi verirken bir öğrenci konuyu kavramakta zorlandığı için benden konuyu defalarca açıklamamı istedi. “Özür dilerim öğretmenim; kendimi bir eşek gibi hissediyorum. Çadırımızda çok büyük sorumluluklar üstleniyorum!” dedi bana. Annesini kaybettikten sonra kardeşlerine bakmak zorunda kaldığını ve öğrenmeye devam etmek için zar zor konsantre olabildiğini kastediyordu.

Okula gidemedikleri uzun ayların bu çocukların yeteneklerini nasıl körelttiğini görmek beni kahrediyor! Ne Arapça okuyup yazabilen ne de basit aritmetik işlemleri yapabilen 15 yaşındaki çocuklar vardı. Birçoğu kalemi nasıl tutacağını bile bilmiyordu.

Bu, giderek genişleyen bilgi uçurumunun bütün bir nesli etkileyeceği benim için netleşti. Bu durum, pek çok kişinin “eğitim soykırımı” olarak tanımladığı, İsrail’in Gazze’nin eğitim altyapısını kasıtlı olarak yok etme çabasının bir parçasıydı.

Bugün, Gazze’deki öğretmenler ve öğrenciler bu sorunun hâlâ devam ettiğini belirtiyorlar. Karira’nın ortaokul öğrencilerinin çoğu hâlâ okumayı ve yazmayı bilmiyor. “Görevim, standart bir müfredatı öğretmekten temel okuma-yazma eğitimine ve dil öğrenimi için gerekli temeli atmaya doğru kaydı.” diyor ve “Bunu bir felâket olarak görüyorum. Bu sorun çözülmez ve imkânsızlıkların üstesinden gelinmezse gelecek nesilleri eğitim başarısızlıklarına kurban verme riskiyle karşı karşıya kalırız.” diye ekliyor.

“Hâlâ kendimi 12 yaşında bir çocuk gibi hissediyorum.” diyor 15 yaşındaki İbrahim Aşur, üç yıllık eğitimini kaybetmenin travmasıyla boğuşurken +972’ye ve şöyle devam ediyor sözlerine: “Savaş öncesi eğitimle şimdiki eğitim arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Eskiden çok güzel, kaliteli bir özel okula gidiyordum ama şimdi, katlanmak zorunda kaldığımız zorlu koşullar nedeniyle hiçbir şeyi kavrayamadığım eğitim çadırlarına gidiyorum. Sürekli gürültü, bombardıman korkusu, küçük çadırlarda aşırı kalabalık ve sistemli bir öğretimin eksikliği var. Bu üç akademik yıl boyunca hiçbir şey anlamadım, çok fazla bilgiyi kaçırdım!”

Gazze şehrinden 37 yaşındaki matematik öğretmeni Rima Shuqair, on yılı aşkın bir süredir hem devlet okullarında hem de özel okullarda ders veriyor. Onun “öğrencilerin akademik performansında ciddî düşüş” olarak tanımladığı durum, kariyerindeki en büyük zorluk olabilir.

“Okul hayatındaki üç yıllık ara nedeniyle çok büyük bir boşluk oluştu.” diye hayıflanıyor. “Savaş başladığında ikinci sınıftaki bir çocuk şimdi beşinci ya da altıncı sınıfta!”

Çalıştığı Gazze şehrindeki özel okulda Shuqair, aritmetiğin temellerini gözden geçirerek öğrencilerinin geride kaldıkları konuları telafi etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor ancak bu boşluğu kapatmanın tek başına “tam bir akademik yıl süreceğini” tahmin ediyor.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör. Bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor.” diye izah ediyor çocukların durumunu Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar, çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye verdiği demeçte, okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söyledi.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör; bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum, ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor,” diye belirtti Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar; dersleri çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye yaptığı açıklamada okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söylüyor:

“Ebeveynler sık sık çocuklarının saldırganlaştığından ve sağlıksız davranışlar sergilediğinden şikâyet ediyorlar. Çocuklar, su için sıraya girmek ya da yemek pişirmek için odun ve karton toplamak gibi okuldan çok uzak rutinlerin içinde sıkışıp kalıyorlar. Bu faaliyetler olumsuz duyguları hafifletmeye hiç katkıda bulunmuyor. Aksine, çocuğu sürekli bir korku hâlinde tutuyor ve ona savaşı hatırlatıyor.”

Uygun eğitim tesislerinin eksikliği de öğrencilerin ruh sağlığı üzerinde olumsuz bir etki yaratmakta. Yassin, “Okul sadece dersler ve akademik konularla ilgili değildir; bir çocuğun kendini güvende hissettiği güvenli bir alan oluşturur.” diyor ve ekliyor: “Eğitim ortamı, normal hayata dönüşü temsil eder.”

Bu nedenle Yassin, eğitim çadırlarının sağladığı faydaların, ortaya çıkardığı zorluklardan daha ağır bastığına inanıyor. “Çadır, [öğrenme için] uygun olmayan bir ortam ve bize istikrarsızlığı hatırlatıyor. Yine de çocukları eğitim rutinlerine geri döndürmeyi başardı, sorunlu davranışları hafifletmeye yardımcı olan olumlu bir ortam yarattı ve onları su ve yemek için kuyrukta bekleme gibi zorlu gerçekliklerden birkaç saatliğine olsun korudu.”

Ruwaida Amer – +972 Magazin – 8 Ekim 2026

https://www.972mag.com/gaza-lost-generation-education-school-war/

(Çeviri: Dilaver Demirağ)

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x