Connect with us

Haberler

Avrupa’nın El Koyduğu Çocuklar

Yayınlanma:

-

Bir süredir İsveç gündeminde ülkenin sosyal hizmetler kurumunun el koyarak farklı ailelere verdiği çocuklar tartışılıyor. Başkent Stockholm’de 7 Şubat’ta gerçekleştirilen protesto eylemi ile seslerini duyurmaya çalışan aileler, çocukların ellerinden haksız yere ele alındıklarını ve kendilerine gösterilmediklerini ifade ettiler. Eyleme destek veren Farklı Renkler Partisi Genel Başkanı Mikail Yüksel, AA muhabirine verdiği demeçte birçok ailenin dram içinde hayattan kopuk yaşadıklarını kaydetti.

İsveç’in başkenti Stockholm’de çocukları ellerinden alınan Müslüman ebeveynler, sosyal hizmetler kurumunu protesto etti. Parlamento önünde bir araya gelen aileler hükümetin duruma el koymasını ve çocuklarının geri verilmesini istedi. Göstericiler, ellerinde “Çocuklarımızı geri verin”, “Yavrularımız elimizden alındı, haksızlığa maruz kaldık”, “Adalet istiyoruz” yazılı pankartlar taşıdı. ( Atila Altuntaş – Anadolu Ajansı )

Diğer taraftan İsveç’in Sosyal Hizmetler Kurumu’nun çocukları alma konusunuda ayırımcılık yaptığını da belirten Mikail Yüksel şunları kaydetti: “İsveçli aileden çocuk alma gerekçesi ile bir Müslüman ve göçmen aileden çocuk alma gerekçesi birbirine uymuyor. Uygulamada müthiş ön yargılar Müslüman ve göçmen aile için devreye giriyor. Diğer yandan mağdur olan Hristiyan aileler de var, bunları da takip ediyoruz.” ifadelerini kullandı.”


İsveç Varberg’te çocuklarına el konulan ailenin çırpınışları yürek sızlatıyor.

Sorun İsveç’e mi özgü? 

Türkiye kamuoyunda farklı dönemlerde öne çıkan “çocukları zorla alma” eylemi Avrupanın diğer ülkelerinde de sıklıkla başvurulan bir yöntem. Almanya’daki Jugendamt ve benzeri kuruluşlar kıtanın farklı bölgelerinde çocukların ailelerinden alınarak koruyucu ailelerin yanına verildiği biliniyor. Üstelik bu “alıkoyma” işlemi göçmen ve sığınmacılar için bir ayrımcılık uygulamasına dönüştürülmüş durumda.

Almanya’nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Dormagen beldesinde Alman Gençlik Dairesi (Jugendamt) tarafından iki çocuğu ellerinden alınan Altınkaya ailesi, mahkeme kararıyla evlatlarının velayetine tekrar kavuştu.

Almanya’nın Duisburg kentinde yaşayan Kara ailesinin hukuk mücadelesi ilgili kurumların tarafsızlığını sorgulatıyor. Kara ailesi Jugendamt (Almanya Gençlik Dairesi) kurumunun kararıyla 2, 4, 6 ve 8 yaşındaki 4 çocuğun kendilerinden haksız yere alınması nedeniyle 4 yıl hukuk mücadelesine devam etti. Davanın kazanılmasına rağmen çocuklarına kavuşmaları sürekli ertelenen Kara ailesi Duisburg’ta yapılan gösteriler ile oluşan kamuoyunun baskısı neticesinde çocuklarını alabildi.

2020 yılında İHA’nın yaptığı bir haberde yine Almanya’da Dormagen kentinde yaşayan Altınkaya ailesinin 1.5 ve 4 yaşındaki çocuklarına el konulduğu ifade ediliyor. Çocuklar darp ihtimaline karşı devlet gözetimine alındığı belirtilse de aslında ailenin rutin doktor kontrolleri ve çocukların oyun esnasında yaşadığı basit yaralanmalar sürecin başlamasını sağlıyor.

Avrupada koruyucu ailelere teslim edilen çocuklarla ilgili bir dizi skandal iddiası bulunuyor.

Koruyucu aile skandalları

Avrupanın pekçok ülkesinde çocukların ailelerinden alınmaları için aile içi şiddetten düzgün beslenememeye ve hatta ailenin yaşadığı ekonomik sorunlara kadar uzanan gerekçeler yeterli görülüyor. Büyük ölçüde kararların ilgili kurumların uzmanlarının inisiyatifinde olduğu belirtilirken, ayrımcılığın da bu noktada başladığı ifade ediliyor. İsveçli yada Alman ailelerin çocuklarına el koymak için devlet kurumları bir dizi prosedürü uygulamaya koyarken konu göçmenlere geldiğinde süreç çok hızlı sonuçlandırılıyor.

Çocukları ellerinden alınan aileler ve çocuklar için ise mağduriyetler süreklilik arzediyor. Araştırma kuruluşu SETA’nın yaptığı çalışmada 2018’de el konulan 52 binden fazla çocuğun neredeyse yarısının yabancı uyruklu olduğu kaydedildi. Üstelik çocuklar devlet gözetimine alındıktan sonra uyruk ve din konusundaki hassasiyetler gözetilmeden koruyucu ailelere verildiği ifade edildi. Haklarında pedofili, eşcinsellik yada ırkçılık gibi ciddi suçlamalar olan birçok koruyucu aileye karşı ise çocukların ebeveynleri tamamen yalnız bırakılmış durumda. Hukuki sürecin işleyişine göre Jugendamt tarafından el konulan çocuklar mahkeme sonuçlanıncaya kadar kurumun inisiyatifinde kalıyor. Son olarak 2022’de İsveç’in Norrbotten bölgesinde ikamet eden Suriyeli Talal ailesi AA’ya mağduriyetlerini anlattı. Baba Diab Talal 4 çocuklarının ellerinden alındığını, haklarında açılan mahkemede çocukların şiddet görmediği belirlenmesine rağmen el konulan çocuklarını göremediklerini ifade ettiler. Diab Talal en küçüğü 8 aylık, en büyüğü ise 9 yaşında olan çocukları hakkında yaşadıklarını şöyle aktardı: “Biz stresli bir yoldan ve savaştan İsveç’e geldik. İlk geldiğimizde depresyondaydık. Komşumuzun şikayetiyle 4 çocuğumuzu elimizden aldılar. Ardından yapılan soruşturmada, onlara şiddet uyguladığımıza dair kanıta rastlanmamasına rağmen çocuklarımızı geri vermediler. Çocukları farklı ailelere verdiler ve bizle görüşmelerini de yasakladılar. Biz de en tabii hakkımızı kullanarak bu durumu protesto etmek için eylemlere katıldık ve bu, çok ses getirdi. Eylemlerde biz çocuklarımız için gözyaşı dökerken ‘İslamcı ve terörist’ şeklinde yaftalayarak İsveç medyasında hedef gösterildik.”

Avusturya’da çocukları ellerinden alınan Çıldıroğlu ailesi hukuk mücadelesini sürdürüyor. Çocuklarının kaldıkları yurtlarda tacize uğradıklarına dair ifadelerin olduğunu söyleyen çift, yardım bekliyor.

Çocukları Koruma A. Ş.

Konunun çok dikkat çekilmeyen bir başka noktası ise Jugendamt ve benzeri kuruluşların yarı özerk yapıları ile ilgili. Koruma altına aldıkları çocuk sayısınca devletten ödenek tahsis edilen bu yapıların çalışma koşullarına ilişkin bir dizi kaygıyı güçlendiriyor. Yapılan mülakatlarda ve özellikle çocukları koruma altına alınan ailelere ilişkin kurumların umarsız davranışlarının artık “koruma” maksadının yanı sıra “ödenek kaygısı” ile açıklamak mümkün görünüyor.

Jugendamt ve benzeri kuruluşların göçmen ve yabancılara ilişkin ayrımcı tavrına rağmen mağduriyetin önemli bir bölümünü de Alman vatandaşları oluşturuyor. Her yıl binlerce çocuğun ailelerinden alınarak koruyucu ailelere verildiği Almanya’da göçmenler bir ölçüde örgütlenirken Alman vatandaşları arasında itirazların çok daha cılız kaldığı ifade ediliyor.

Jugendamt üzerinden Avrupa’nın çocuğa bakışı

Kocaeli Üniversitesi’nden Selim VATANDAŞ’ın bu konuda yaptığı araştırma çarpıcı sonuçları ortaya çıkarıyor. Temel olarak 2. dünya savaşı sonrasında oluşan bu kurumların amacı çocukların istismarına engel olmak için bugün bir başka amaca evrilmiş görünüyor.

İnsan Hakları Bildirgesi’nde çocuklara ilişkin yasal vasilerin ebeveynleri olduğu ve devletin bu ilişkiyi desteklemesi gerektiği ifade edilirken durum pratikte farklı bir sürece evrilmiş durumda. Almanya Medeni Kanunu’nun 1666 ve 1666a maddesinde anne ve babanın, velayet hakkından doğan hak ve sorumluluklarını kullan(a)madığı takdirde ‘çocuğun selameti’nin (kindeswohl) tehlike altına girmesi durumunda, çocuğun velayetini Jugendamt’a verebileceği belirtilmekte. Bu hukuki dayanak nedeniyle Almanya’da Jugendamt çocuklar üzerinde ailelerin hak ve inisiyatiflerini ortadan kaldıracak süreçleri kolaylıkla başlatabilir. Üstelik Aile mahkemeleri ve karar temyize giderse Yüksek Eyalet Mahkemeleri dışında Alman Gençlik Dairelerini denetleyici herhangi bir mekanizma bulunmuyor.

Almanya, İsveç ve Fransa dışında tüm kıta Avrupasında çocuk ve aile arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasının sadece Jugendamt gibi kurumların inisiyatifi ile gelişmediğinin de altını çizmek gerekir. Modern devletin aile ilişkilerini zayıflatan ve birey vurgusunu öne çıkarmasının bir çıktısı olan bu kurumlar; ailenin çocuk üzerindeki inisiyatiflerini sürekli gerileten bir politika izliyor.

Türkiye’de SHÇEK, Almanya’da Jugendamt gibi kurumlar modernitenin devlet tanımına uygun olarak aile ve çocuk arasında nihai karar verici konuma yükseldiği söylenebilir. Modern devletin güvenlik kuramının vatandaş yetiştirmekle başladığı düşünülürse, konunun çocuk boyutu daha iyi anlaşılıyor. Çocukları koruma refleksi ile kurumsallaşan yapılar bu nedenle çok kısa sürede politize olabilecek bir potansiyel taşıyor.

2010 yılında ilkokula başörtülü gönderilen çocukların devlet tarafından el konulabileceğini Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ifade etmişti.

“İlkokulda başörtüsü giyen çocuk devlet tarafından ailesinden alınabilir”

Devletin çocukları istismar, şiddet ve sömürüye karşı koruma gerekçeleri ile oluşturduğu kurumların yeri geldiğinde nasıl politik kararlar alabileceğinin örneği sadece Avrupa’da bulunmuyor. Türkiye’de 2010 yılındaki bir haber bu konuda devletin “kurumsal” yaklaşımına dair önemli ipuçları taşıyor. 2010 yılında çocuğunun ilkokula başörtülü gönderen veliye karşı devlet kademelerinden yükselen tepkilerin en dikkat çekeni dönemin Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’tan gelmişti. Kavaf, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül’un, çocuklarını türbanla ilköğretim okullarına gönderen ailelerin tutumunun, çocuğun öğrenim özgürlüğünü engellemesi halinde, devletin çocukları alabileceğine ilişkin açıklamasına destek vermişti. Kavaf yaptığı açıklamada “biz mahkemenin tedbir kararından sonra çocukları korumamız altına alabiliriz. O konuda bir engel yok, sebebi gerekçesi ne olursa olsun..” ifadelerine yer vermişti.

Avrupanın çocuk ve aile arasında gözetleyici ve belirleyici pozisyonunu giderek aile kurumunun kendisine karşı bir tehdide dönüştürmesi Türkiye için henüz yeni olsa da uzak bir ihtimal olarak görülmüyor.

YeniPencere Özel Haber

 

İlgili Makaleler:

  • Alman Gençlik Dairesi (Jugendamt) ve Koruma Altına Alınan Türk Kökenli Çocuklar (Selim Vatandaş)
    https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/43447
  • Alman Gençlik Dairesi ve Çocukların Koruma Altına Alınması Uygulamalarına Yönelik Eleştiriler1 (Mustafa Uyanık)
    https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/511383
  • Alman Gençlik Dairesi Tarafından Koruma Altına Alınan Türk Kökenli Çocuklar – Rapor (Zeliha Eliaçık, Tuba Sarıaltın, Fikret Yaman)
    https://setav.org/assets/uploads/2019/12/R148.pdf

İlgili Haberler:

  • İsveç’te çocukları ellerinden alınan Müslüman ailelerden protesto
    https://www.isvecgundemi.com/gundem/isvec-te-cocuklari-ellerinden-alinan-musluman-ailelerden-h24887.html

  • Almanya’da Türk ailenin her iki çocuğu da ellerinden alındı
    https://www.iha.com.tr/haber-almanyada-turk-ailenin-her-iki-cocugu-da-ellerinden-alindi-851488/

  • Bakan Çavuşoğlu: Almanya’da çocukları ellerinden alınan ailenin yanındayız
    https://www.trthaber.com/haber/gundem/bakan-cavusoglu-almanyada-cocuklari-ellerinden-alinan-ailenin-yanindayiz-501892.html
  • Türk ailenin 4 günlük bebeğini alan Alman Gençlik Dairesi protesto edildi
    https://www.sondakika.com/haber/haber-turk-ailenin-4-gunluk-bebegini-alan-alman-genclik-12763877/

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Haberler

Yaşam Savunucuları, Esra Işık İçin Nöbette

Yayınlanma:

-

Akbelen İstanbul Dayanışması, İkizköy’deki tarım arazilerinin kamulaştırılmasına itiraz ettiği için tutuklanan Esra Işık için başlattığı nöbetlerine devam ediyor.

Ormanlık arazilerin madene açılmasına bölge halkı ve köylüleriyle birlikte karşı çıkan Işık’ın tutukluluğuna itiraz eden Akbelen İstanbul Dayanışması, Kadıköy Yoğurtçu Parkı ve Beşiktaş Meydanındaki nöbetlerin ardından üçüncü nöbetinde Üsküdar Mimar Sinan Parkında bir araya gelerek Esra Işık ve bütün doğa savunucuları için özgürlük çağrısı yaptı.

“Doğa İçin Sanat Derneği”nden sanatçıların Esra Işık ve ninesinin direnişini resmettikleri ve bilgilendirici konuşmaların yapıldığı nöbet yaklaşık iki saat sürdü.

Topluluk üyelerinden Aslı Kahraman Eren’le yaptığımız söyleşiyi video kaydından izleyebilirsiniz.

Haber: Ahmet Örs, YeniPencere  

Devamını Okuyun

Haberler

Saha Expo’daki Soykırımcı Firmalar Protesto Edildi, Fuar Ziyarete Kapatıldı

Yayınlanma:

-

SAHA EXPO Uluslararası Savunma Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarında boy gösteren ve soykırımcı İsrail’e silah tedarik eden REPKON, BAE SYSTEMS, LEONARDO ve LBA Systems gibi firmalar Direniş Çadırı‘nın çağrısıyla Yeşilköy’deki İstanbul Fuar Merkezinde protesto edildi.

Protesto eylemi boyunca konuşmalar yapıldı, marşlar söylendi. Eylem esnasında üç kişi fuar içinde de protesto eylemi yaptıkları için göz altına alındı. Eylem neticesinde fuar, normal kapanış saatinden en az iki saat önce kapılarını ziyaretçilerine kapatmak zorunda kaldı.

Haber: Şilan Deniz-YeniPencere

Eylem esnasında topluluk adına okunan açıklamanın tam metni şu şekilde: 

Değerli Filistin dostları,

Cumhurbaşkanlığı himayesinde düzenlenen “SAHA 2026 Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı”nda bulunan soykırım tedarikçisi şirketleri protesto etmek ve soykırım tedarikçilerine alan açan, sponsorluk imkanları sunan iradeye hesap sormak için burada toplandık. Filistin halkına uygulanan soykırıma karşı bugüne kadar “Direniş Çadırı” olarak yüzlerce basın açıklaması yaptık. Kamuoyunu doğru bilgilendirme amacıyla raporlar yayınladık. Bugün yine aynı amaçla fuar alanının önündeyiz.

Siyonist İsrail’in devam eden soykırımına, işgaline ve yıldırma politikalarına karşı kararlılıkla mücadelemize devam ediyoruz. Türkiye’deki Filistin dostları olarak mücadelemizin merkezinde, soykırımın tedarik zincirini kırmak ve ülkemizin İsrail’le kurmuş olduğu her türlü ilişkinin kesilmesi için çabalamak yer almaktadır.

Değerli Filistin dostları,

Şu anda soykırım süresince yürütülen politikaların devamı niteliğinde bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye’nin milli sınırları içerisinden geçen BTC petrol boru hattı soykırıma petrol sağlıyor. Türkiye’nin milli sınırları içerisinde yer alan Kürecik radarı ABD’ye ve dolayısıyla İsrail’e istihbarat sağlıyor. Türkiye’nin “milli” karasuları ve limanları ZIM gibi filolara, soykırıma tedarik sağlayan gemilere mesken kılınıyor. Şu anda da “milli” savunma fuarı denen bu fuarda soykırım tedarikçisi şirketlere alan açılıyor!

Avrupa’da Filistin dostlarının protestosuna muhatap olan, Francis Albanessa’nın soykırım tedarikçisi şirketler listesinde yer alan kanlı sermaye grupları 2025 yılında gerçekleşen fuarda yine ağırlanmış ve bu kirli süreci protesto eden birçok Filistin dostu gözaltı ve yargılamalara muhatap olmuştu. Fuarı düzenleyen aktörler soykırım tedarikçilerini aklayan bu politikalarını kararlı şekilde sürdürüyorlar. Onlara karşı daha kararlı olan Filistin dostları olarak buradayız ve bu kirli süreci protesto ediyoruz. Dünyanın dört bir yanında kalbi Filistin’le atan tüm dostlarımız gibi cesaret ve kararlılıkla hukuksuz gözaltı ve yargılamalardan korkmadan hakikati dile getirdik ve getirmeye devam edeceğiz.

Değerli Filistin dostları,

Bizler için her türlü hedef gösterme ve hukuksuzluk süreçlerinden daha ağır olanı Türkiye’de soykırım tedarikçilerinin onore edilerek ağırlanmasıdır. Soykırımcı İsrail ordusunun ana hava gücünü oluşturan F-35 savaş uçaklarının ana elektronik sistemlerinin tedarikçisi L3HARRIS; savaş uçakları için bileşenler, mühimmat, füze fırlatma kitleri ayrıca zırhlı araçlar temin eden BAE SYSTEMS; radar sistemleri, savaş gemilerine monte edilen deniz topları ve lazer hedefleme sistemi sağlayan LEONARDO; Siyonist işgal ordusunun Gazze başta olmak üzere savaş açtığı ve işgal ettiği topraklarda bilgi toplama ve suikast saldırıları gerçekleştirmek üzere kullandığı insansız hava uçaklarının üretiminde ortak olan AIRBUS; İsrail ordusu ve savunma sanayisine endüstriyel ve mühendislik yazılımları sağlayan SIEMENS; işgal ordusuna insansız hava araçlarının bileşenlerini tedarik eden THALES UK, İsrail ve ABD ye MK-80 gibi Gazze’de ve Lübnan’da pek çok bölgede birçok kişinin katlinde kullanılan mühimmatları üreten REPKON az ötemizde stant açıyor ve taltif ediliyor. Bu durum yalnızca Filistin’e değil aynı zamanda tüm insani değerlere ihanettir. Bizler bu ihanete ve işbirlikçiliğe karşı bedeli ne olursa olsun sözümüzü yükselteceğiz.

Bahsi geçen tüm şirketler ve işlemiş oldukları suçlar açık kaynaklarda yer almakta, BM raporlarında geçmekte ve dünyanın dört bir yanında işlemiş oldukları suçlara bağlı olarak protesto edilmektedirler. İlgili şirketlerin yetkilileri ve fuarın organizatörleri daha önce de sunmuş olduğumuz birçok delile karşı cevap vermek yerine karşımıza emniyet güçlerini dikmektedir. Bizim muhatabımız emniyet değil, soykırım tedarikçileri ve onlara alan açan yetkililerdir. Verecekleri bir cevap olmadığından bizleri engelleme ve susturma yolunu tercih etmektedirler.

Türkiye’yi yöneten siyasal irade söylem ve eylemleri arasındaki çelişkili tutuma bir an önce son vermelidir. Uluslararası Adalet Divanında Güney Afrika’nın açmış olduğu davaya taraf olan, Bogato bildirisine imza atan, Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesine taraf olan bir ülkenin soykırım tedarikçilerine alan açması, soykırıma petrol taşınmasına aracılık etmesi, soykırımcılara limanlarını açması apaçık bir çelişkidir! Bu çelişkinin gölgesinde 72 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti.

Değerli Filistin dostları,

15 Mayıs Nekbe sürgününün yıldönümüne yaklaşırken Filistin’in Nehirden Deniz Özgür olması için çağrımızı yeniliyoruz: İsrail’le tüm ilişkileri kesin! Soykırımın tedarik zincirini kırın! Soykırıma tedarik sağlayan şirketleri kovun! Soykırım suçuna ortak olan şirketlere alan açmak yerine hukuki süreç başlatın!

Filistin Özgür olana dek mücadelemiz sürecek!

Direniş Çadırı

Devamını Okuyun

Haberler

Burhan Kavuncu: Göç İdaresi Başkanlığı ve Tüm Resmî Kurumlar Hukuka Uymak Zorundadır!

Yayınlanma:

-

Türkistanlılar Dayanışması İnisiyatifi sözcüsü Burhan Kavuncu, Göç İdaresi Başkanlığının hukuk ihlâlleri ile ilgili olarak bir açıklama yaptı.

Özellikle Özbekistan ve Çin gibi hukuksuz uygulamaları ile bilinen ülkelere yapılan geri göndermelerdeki hukuksuzluklara dikkat çekilen açıklamanın tam metni şu şekilde:

Göç İdaresi Başkanlığı ve Tüm Resmî Kurumlar Hukuka/Yasalara Uymak Zorundadır!

“Hiçbir kurum, keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir!”

Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel ilkesi, anayasada “bir hukuk devletidir” ibaresiyle belirtilmiştir. Öncelikli olarak resmî kurumların hepsi hukuka, yasalara uymak ve mahkeme kararlarını uygulamak zorundadır. Hiçbir kurum keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir.

Bu çok açık olan ilkeye rağmen maalesef Göç İdaresi Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bazı mahkemeler hukukun dışına çıkmakta kendilerini masun (dokunulmaz) sanmaktadır. Yeni gelen İçişleri ve Adalet Bakanlarının bu durumu düzelteceklerini ümit ediyoruz.

Önceki bakanlar döneminde yaygın olarak yapılan hukuk ihlalleri özetle şöyledir:

Geri Gönderme Yasağı

Devletin ilgili kurumları elbette vatandaşlarını her türlü tehlike ve kötülüklere karşı korumakla yükümlüdür ancak hiçbir koruma tedbiri, hukukun getirdiği dengeli yaklaşımı yok sayarak tek yönlü ve keyfî bir şekilde uygulanamaz.

Örneğin çeşitli sebeplerle ülkemizde bulunan yabancıların tehdit oluşturabileceği durumlar ve alınacak önlemler yasalarda ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır. (Türkistan ülkelerinden gelen kardeşlerimizin “yabancı” sayılmaması gerektiği ilkemizi ayrıca hatırlatalım.)

Hiçbir devlet görevlisi, istediği yabancıyı istediği zamanda yani keyfî bir şekilde, “tehdit oluşturabilir, şüphe yeterlidir, belge gerekmez” diyerek GGM’ye kapatma ve sınır dışı işlemi yapma, hürriyetinden mahrum bırakma yetkisine sahip değildir. Ama maalesef son yıllarımız bu keyfî uygulamanın örnekleri ile dolu. Hatta İdarî mahkemelerin “İptal”, Anayasa Mahkemesi’nin “İhlal” kararları bile bu keyfî uygulamaları durduramadı. Şu anda dahî birçok Türkistanlı göçmen kardeşimiz Geri Gönderme Merkezleri (GGM)’de tutuluyor.

6458 sayılı Yabancılar Yasası’nda “Geri gönderilemeyecek yabancılar” “Geri gönderme yasağı” başlığı altında açık bir şekilde tanımlanmıştır:

MADDE 4 – (1) Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez.

Yasanın 55. maddesinde de “Sınır dışı etme kararı alınmayacaklar” beş fıkrada ayrı ayrı sıralanmış, (a) fıkrası şöyle:

MADDE 55 – (1) 54 üncü madde kapsamında olsalar dahî, aşağıdaki yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınmaz:
a) Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddî emare bulunanlar.

İki Ülke: Özbekistan ve Çin

Bir Türkistan bölge ülkesi olan Özbekistan, bağımsız olduğu 1991 yılından sonra bir türlü istikrar kazanamamış, önceki başkan İslam Kerimov’un otoriter yönetimi altında çok acı günler geçirmişti. Kerimov’un 2016 yılında ölmesinden sonra cumhurbaşkanı olan Şevket Mirziyayev bazı iyileştirmeler ve reformlar yapmaya çalıştıysa da bunlar yeterli olmadı. Mirziyayev döneminde de işkence ve diğer hak ihlalleri devam etti. Bu durumu TC Göç İdaresi Başkanlığı “Özbekistan Menşe Ülke Raporu”nda (Kasım 2019) İnsan Haklarının Durumu başlığı altında Özbekistan insan haklarını tanımasına rağmen insan hakları problemleri görülmektedir. En önemli insan hakları problemleri: işkence, tutukluların kötü muameleye tabi tutuldukları, adil yargılanma hakkının ihlali …”  cümleleri Özbekistan’daki durumu özetlemektedir (s.21, Bölüm 5). Raporun sonuç bölümünde Özbekistan cumhuriyeti, kapalı ve kontrolcü bir devlet yönetimi özelliği sergilemektedir. İnsan hakları ihlalleri, dini özgürlükler temel problemler olarak göze çarpmaktadır.” (s.29).

Her ne kadar raporun girişinde “kurumun resmî görüşünü yansıttığı şeklinde yorumlanamaz” denilmişse de söz konusu metin, devletin resmî kurumunun internet sayfasında var olan bir gerçeklik olarak bulunmaktadır.

Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyayev çeşitli konuşmalarında “ülkede vatandaşlara kötü muamele ve işkencenin bitmediğini, sorgu odalarında ve cezaevlerinde işkenceden ölüm olayları olduğunu” vurgulayarak diğer yöneticileri eleştirmekte.

Göç İdaresi Başkanlığı’nın Menşe Ülke Raporu, bir gerçeklik olarak Özbekistan’daki durumun “Geri Gönderme Yasağı” kapsamında olduğunu ikrar ediyor.

Diğer örneğimiz Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise Doğu Türkistan Türklerine yönelik Toplama Kampları ve asimilasyon uygulamalarının varlığı. Bu durum Dışişleri Bakanlığı’nın 9 Şubat 2019 tarihli açıklaması ile resmi olarak ilan edilmişti:

“Sincan Uygur Özerk Bölgesindeki Uygur Türklerinin ve diğer Müslüman toplulukların temel insan haklarını ihlal eden uygulamalar, özellikle son iki yıl içerisinde ağırlaşmış ve uluslararası toplumun gündemine taşınmıştır.

Özellikle Ekim 2017’de “Tüm Dinlerin ve İnançların Çinlileştirilmesi” siyasetinin resmen ilan edilmesi, Uygur Türklerinin ve bölgedeki diğer Müslüman toplulukların etnik, dini ve kültürel kimliklerinin tasfiye edilmesi hedefi doğrultusunda atılmış yeni bir adım olmuştur.

Keyfî tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkünün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değildir. Kamplarda alıkonmayan Uygurlar da büyük baskı altında bulunmaktadır.

21. yüzyılda toplama kamplarının yeniden ortaya çıkması ve Çin makamlarının Uygur Türklerine yönelik sistematik asimilasyon politikası, insanlık adına büyük bir utanç kaynağıdır.” gibi ifadeler yer almaktadır.

Ayrıca, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde (Doğu Türkistan) Çin devletinin soykırıma varan hak ihlâlleri yaptığı konusunda BM’de yayımlanan bildirilere Türkiye Cumhuriyeti tarafından imza konulmuştur.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin “Geri Gönderme Yasağı” kapsamındaki ülkeler arasında olduğu resmî açıklamalarla sabit iken Göç İdaresi hâlen ülkemizde bulunan Uygur Türklerini sınır dışı kararıyla GGM’ye kapatmakta, bazı İdare Mahkemeleri de “Çin’de işkence olduğuna dair belge getirmediği” gerekçesiyle Uygurlara verilen sınır dışı kararını onaylamaktadır. Örnek olarak 2025 yılı içinde İstanbul 16. ve 18.İdare Mahkemeleri iki Uygur Türkü için “Gönderileceği ülkede karşılaşacağı riskleri ayrıntılı şekilde açıklamadığı ve iddialarını destekleyen belge sunmadığı” gerekçesiyle sınır dışı kararının iptalini reddetmişti. Bu kararlar Türkiye kamuoyunda geniş tepkilere sebep olmuştu.

Uygulamada genel olarak Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz Çin’e teslim edilmemekle birlikte, sınır dışı kararlarıyla huzursuz edilmekte, GGM’lerde ailelerinden ayrı kalmakta veya başka ülkelere gitmeye zorlanmaktadır. “3. ülke” adı altında Tacikistan vb. ülkelere zorla gönderilen Uygur Türklerinin dolaylı olarak Çin’e iade edildiği bilinmektedir.

Özbekistanlı ünlü alim Alişir Tursunov (Mübeşşir Ahmed) de aynı şekilde 10 Mayıs 2025 günü ülkesine iade edilmiş ve “dinî materyalleri yaymak ve kamu güvenliğine tehdit oluşturmak” suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Ilımlı bir din adamı olarak tanınan Tursunov, cezaevinde iken iki kere kalp krizi geçirmiştir ve hâlen hapiste tutulmaktadır.

Mültecilerin Özbekistan ve Çin’e iade edilmesi işlemleri ancak ilgili yasa maddeleri çiğnenerek uygulanabilmiştir.

Aslında Çin ve Özbekistan dışında Tacikistan, Türkmenistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Irak’ta da ağır hak ihlâlleri tespit edilmiştir. Bu ülkeler de geri gönderme yasağı kapsamında kabul edilmelidir.

Göç İdaresi Başkanlığı durum bütün açıklığı ile ortada olduğu halde keyfî ve yasalara aykırı olarak Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan vatandaşlarını yakalamakta ve sınır dışı kararı vermeye devam ediyor. Onlarca göçmen bu şekilde iade edilmiştir.

Mahkemelere Baypas, Yargıya Brifing

Göçmenler hakkında verilen birçok sınır dışı kararının hukuka aykırılığı mahkeme kararları ile tescil edilmiştir. Buna rağmen Göç İdaresi Başkanlığı’nın çeşitli birimleri, İdare Mahkemelerinin iptal kararlarından sonra “yeniden kod koyma” ve “yeniden sınır dışı kararı verme” uygulamaları ile hukuku baypas eden yasa tanımaz tutumunu sürdürmektedir.

Mahkemelerin sınır dışı kararını iptal ettiği göçmenlere “oturma izni” vermek zorunda olduğu hâlde (6458 / md46) vermeyerek onları düzensiz göçmen durumuna düşürmekte ve yeniden yakalayarak GGM’lere kapatmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin verdiği hak ihlâli kararları bile çoğu kez Göç İdaresi tarafından işleme alınmamıştır.

Mahkemelerden istediği kararların çıkmasını sağlayamayan İdare, 28 Şubat döneminden beri uygulanmayan “Yargıya Brifing” ile yargıya müdahaleyi en üst düzeye çıkarmıştır. Hâkim ve savcılara “idareden suç delili istememesi gerektiği, göçmenlerden, sınır dışı edildiğinde kötü muamele göreceğine dair delili istenmesi gerektiği” telkin edilmiştir.

Sonuç

Bir hukuk devleti olduğu belirtilen Türkiye Cumhuriyeti’nde tüm resmî kurumlar hukuka, yasalara uymakla ve mahkeme kararlarını uygulamakla mükelleftir. Hiçbir kurum keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir.

Kanunsuz işlemler yapmakta ısrar eden idarenin uygulamaları, ülkeyi yöneten iktidarı sorumlu kılmaktadır.

İçişleri ve Adalet bakanlarını, Göç İdaresi Başkanlığı’nın keyfî ve hukuk dışı uygulamalarına son vermeye ve yargı üzerindeki baskıları durdurmaya çağırıyoruz.

Burhan Kavuncu – Türkistanlılar Dayanışması İnisiyatifi

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x