Connect with us

Haberler

Ateşkes Süreci, Gazze’yi ve Direnişi Nasıl Etkileyecek?-III

Yayınlanma:

-

Gazze’de ilan edilen ateşkesi, ateşkese giden süreci, ateşkes sonrası muhtemel gelişmeleri Aksâ Tûfânı boyunca sahada aktif mücadele içinde de yer alan Filistin dostları, Yeni Pencere için değerlendirdi. Değerlendirmelerin üçüncü bölümünü ilginize sunuyoruz.  

Emre Tekinkaya:

Gazze’de iki yıldır süren insanlık dışı saldırıların ardından ilan edilen ateşkes, kâğıt üzerinde bir “barış” havası estiriyor olabilir fakat bu sürecin ardında, Direniş’i tasfiye etmeye, mazlum bir halkın iradesini törpülemeye yönelik ince bir plân yatıyor. Bugün Gazze halkı, yıkılmış şehirlerinin enkazı altında nefes almaya çalışırken dünya sahnesinde bambaşka bir oyun sahneleniyor: “barış” adı altında teslimiyet, “diplomasi” kisvesi altında da normalleşme…

Gazze halkı ve direnişi, iki yıl boyunca Siyonist-emperyal düzene karşı büyük bir meydan okumayla durdu. Evleri, hastaneleri, okulları, camileri yerle bir edilen bu şehir, bütün bu yıkıma rağmen teslim olmadı fakat şimdi masaya oturanlar o direnişin öznesi değil; aksine, o direnişi yalnız bırakan, hatta zalimlere de doğrudan ya da dolaylı destek veren bölge aktörleri… Bu yüzden bugünkü ateşkes, Gazze halkının zaferinden çok, Müslüman ülkelerin utancını perdelemeye hizmet ettiği izlenimini veriyor.

İki yıl boyunca Müslüman ülkelerin çoğu, “kınama” açıklamaları dışında neredeyse hiçbir şey yapmadı. Kimi ekonomik çıkarlarını korumak uğruna İsrail’le ilişkilerini sürdürürken kimisi sessiz kaldı, kimisi de “denge politikası ve reelpolitik” bahaneleriyle zulmü görmezden geldi. Oysa bu sessizlik sadece siyasi bir tercih değil, tarihi de bir vebaldir! Gazze bombalanırken İsrail’in enerji hatları, liman bağlantıları, ticaret yolları Müslüman coğrafyanın içinden işlemeye devam etti. Bu tablo, ateşkes masasında kimin gerçekten Gazze halkı için, kimin ise kendi iktidar ve çıkarlarını korumak için oturduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Bugün ‘Gazze Barış Plânı’ adıyla gündeme getirilen önerilerin çoğu, sahadaki kazanımları masada eritmeye yönelik ve birçok risk içeriyor. Bu plânlar, Filistin halkının meşru savunmasını “terör” söylemine dönüştürürken, İsrail’in işlediği soykırımı meşrulaştırıp elini güçlendiriyor. Dahası, Direniş’i temsil eden unsurları tasfiye etmeyi hedefliyor. Sürecin arkasında ise yine aynı senaryo var: Bölge ülkeleri, Amerika’nın çizdiği çerçevenin dışına çıkmıyor ve çıkmaya da çalışmıyor. Ne yazık ki bu toprakların kaderini halâ halkların iradesi değil, küresel güçlerin ve işbirlikçilerinin menfaatleri belirliyor.

Ruhullah Sinan Tenşi

Gazze Mektebi: Bir Direnişin İnsanlığa Aynası..

İnsanlık tarihi, zalim ile mazlum çatışmasının örnekleriyle doludur. Hâbil ile Kâbil’den başlayan adalet mücadelesi, tarih boyunca nice mücadelelere sahne oldu. Her mücadele kıssası, insanoğlu için birçok ibret ve ders barındırıyor ancak modern dönemde gerçekleşen bu mücadeleler içerisinde 7 Ekim bir milattır.

Yıllar boyu bir açık hava hapishanesinde yaşayan bir halk, 7 Ekim’de güçlü bir kıyama kalktı. Bedelleri ağır olsa da insanlığa asırlar boyu yetecek nice dersler verdi. Düşmanınız ne kadar güçlü ve hain olsa da onurlu bir mücadelenin, güce karşı inanmışlığın, imkânsızlıkların inanç ve motivasyonla nasıl bir kuvvete dönüştüğünün dersini tüm insanlığa armağan etti. Dost görünenlerin hıyanetini ayan beyan ortaya sererken ağzı Filistin’den yana olup kalbi ve cebi Siyonizm’le birlikte olanların ise maskelerini bir bir düşürdü.

“Gazze bir mekteptir.” dedik ya;
Gazze, devlet denen organizasyonların hiçbir insani kaygı taşımadığını; varlığını muhafaza etmek adına kirli olan her türlü iş birliği ve ikiyüzlülüğe tevessül edebileceğini bir kez daha insanlığa öğretmiş oldu. Bununla birlikte devletlerin ikircikli tutumları veya açıktan kötülüğe hizmet etmesinin karşısında, sivil ve vicdanlı insanların ayağa kalktığında hiçbir otoriteye boyun eğmeden hakkın ve hakikatin yanında nasıl konumlanabileceğini de insanlık hafızasına kazımış oldu. Sumud filosu ve iktidarların güdümünden sıyrılabilen sivil eylemler, bu teze en güzel örneklerdir.

“Sivil eylemler” diyorum çünkü iktidarın ve hatta iktidar güdümündeki “STK” denen yapıların düzenlediği eylemlerin, toplumların gazını almaya ve iktidarın günahlarını meşrulaştırmaya nasıl da hizmet ettiğini “Gazze Mektebi” sayesinde öğrenmiş olduk!

Gazze ve Filistin üzerine binlerce makale ve kitap yazılabilir, yüzlerce film çekilebilir, konferanslar verilebilir lâkin hiçbirisi, 7 Ekim’den bu yana yürütülen mücadelenin sonucunda gelinen noktada, sahada olduğu gibi masada da elde edilen başarı öyküsünü; bu öykünün kahramanları kadar anlatamaz.

Bunca yıkımın ardından, şer güçlerin dayattığı 20 maddelik plân karşısında da Gazze’nin kahramanları boyun eğmedi. Büyük Şeytan ABD ve yavru şeytan İsrail, birçok dünya devletini arkasına almasına rağmen ne askerî ne de siyasî olarak mutlak bir başarı elde edebildi; asıl hedeflerine ulaşamadı.

Bu nedenle “Gazze Mektebi”, gücünüzün ne olduğunun hiçbir önemi olmadan inanmışlık ve ihlâsla verilen bir mücadelenin sonunda Allah’ın yardımının nasıl geldiğini insanlığa pratikte öğretmiş oldu.

Bundan sonraki süreçte Gazze, bir mektep olmaya devam edecek gibi görünüyor çünkü savaş son bulsa bile insanlığın vicdanında yankılanan sorular hâlâ cevapsız.

Artık Gazze yalnızca bir direnişin adı değil, modern dünyanın ahlâkî çöküşünü belgeleyen bir laboratuvardır. İnsan hakları söylemini dillerinden düşürmeyen Batı’nın, ekonomik çıkarlar ve jeopolitik hesaplar uğruna nasıl bir sessizliğe gömüldüğünü bütün çıplaklığıyla gösterdi.
Bir yanda “medeniyet” iddiasındaki devletlerin, çocuk cesetleri üzerinden siyaset ürettiği bir çağ; diğer yanda taşla, imanla, onurla direnen bir halk…
Gazze, bu tezatın tam ortasında insanlığın vicdanına ayna tuttu.
Bu aynada kimimiz kendi korkaklığını, kimimiz ikiyüzlülüğünü, kimimiz de hakkın yanında durmanın bedelini gördü.
Belki savaş bitecek, ateşkesler imzalanacak, sınırlar yeniden çizilecek ama Gazze’nin sorduğu o temel soru insanlığın yakasından kolay kolay düşmeyecek:
Adaletin tarafında mıydınız, yoksa konforunuzun mu?

İsmail Duman:

Gazze’deki ateşkes sürecini birkaç veçheden değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim.

Öncelikle, Siyonist rejimin Gazze’yi tamamen ele geçirmek, Hamas’ı yok etmek ve rehineleri geri getirmek gibi hedeflerine büyük ölçüde ulaşamadığı bir vasatta bu ateşkes sürecinin cari olması görece bir kazanımdır fakat Direniş’e somut destekler sunmak ve soykırımcıya doğrudan yaptırımlar uygulamak yerine emperyalistlerin masasına oturmayı bir kurtuluş yolu olarak seçen kimi Müslüman ülkelerin, Gazze’deki insani dramı da bahane ederek Hamas üzerinde kurdukları baskı, Direniş’in kazanımlarını uzun vadede riske atacak olan tehlikeli maddelerin ateşkes metnine girmesine neden olmuştur.

Ateşkes anlaşmasının ilk aşamasında gündeme gelen rehinelerin serbest bırakılması ve Gazze’de yönetimin devri konuları, Hamas ve diğer direniş grupları açısından zaten uzun zamandır kabul edilen başlıklardı. Bu bağlamda, esas kritik süreç ikinci ve üçüncü aşama görüşmelerde yaşanacaktır. Zira, Direniş gruplarının silahsızlandırılması, Barış Konseyi ve Uluslararası İstikrar Gücü gibi konular, buralarda tartışılacak. Hamas, İslami Cihad, FHKC ve diğer Direniş gruplarının silahlarını bırakmama konusunda net olduklarını biliyoruz ancak İsrail’in geri çekildiği sınırların değişkenlik göstermesi ihtimali, Gazze içerisinde görev alacak olan Müslüman ülke kuvvetlerinin ABD plânına mugayir hareket etme cesaretinden yoksun olmaları ve Filistinli rehine listesinde El-Fetih’te, Hamas’ta ve diğer Direniş gruplarında mücadeleyi yeniden örgütleme potansiyeli olan isimlerin yer almaması yönündeki girişimler ya da listede yer alanların Batı Şeria’ya sürülerek kontrol altında tutulması düşüncesi, Gazze’deki Direniş grupları açısından önemli handikaplar doğurmaktadır.

Bu noktada Türkiye, Katar ve Mısır’ın Hamas üzerinde uyguladıkları baskı kadar Direniş’in silahlarına sahip çıkacak bir iradeyi ortaya koymayacakları da aşikâr. Dolayısıyla, ateşkes görüşmelerinin ikinci ve üçüncü aşamalarını ABD, İsrail ve Batılı ülkeler, Filistin davasını sönümlendirme hedefi bağlamında ele alırken “Gazze’deki soykırıma son verdikleri” retoriğiyle zafer nâraları atan garantör Müslüman ülkeler ise Filistin Devletinin kurulması yönünde kaçınılmaz bir süreç olarak kurguluyorlar. Tabii bu ülkelerin garantörlük vasfında tek dayanaklarının ABD Başkanı Trump olduğunu hesaba kattığımızda ve İsrail’in hiçbir kural tanımadan başvurduğu ihlallerin yaygınlığını göz önünde bulundurduğumuzda hem ateşkes sürecinin hem de hayali kurulan barış ortamının oldukça kırılgan bir zemine sahip olduğunu söylemek mümkündür.

Diğer yandan, bu kadar riskli bir metne Direniş gruplarının neden imza attığını izah etmek de önem arz etmektedir. Öncelikle, Hamas ve İslami Cihad başta olmak üzere tüm Direniş gruplarının destansı bir mücadele verdiğini bir kez daha zikretmek gerekiyor. İsrail’in 2 yıl boyunca süren tüm saldırılarına ve katliamlarına rağmen Direniş’in teslim olmaması, tünellerdeki işleyişi devam ettirme kapasitesi ve azalan cephanelere rağmen destansı operasyonlara imza atması, Filistin coğrafyasında direniş düşüncesinin ne denli kök saldığını bir kez daha göstermiştir. Ancak bu Direniş gruplarının 7 Ekim’de Aksâ Tûfânı Operasyonu’na başvururken hesap edemedikleri en önemli nokta, Müslüman ülkelerin reaksiyonları olmuştur. Zira, devlet bazında sadece İran’ın, devlet dışı aktörler bazında ise Lübnan, Yemen ve Irak’ın verdiği destekler dışında Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı retoriksel dayanışma açıklamalarıyla yetinmiş, diğer bir kısmı ise İsrail ağzıyla direnişi mücrimleştirme yolunu tercih etmiştir. Yine, daha önce belirttiğimiz gibi, bu devletlerin hemen hepsi somut yaptırımlar uygulamaktan çekinmiştir.

Böyle bir atmosferde siyonistlere ve emperyalistlere karşı mücadele veren Hamas ve diğer gruplar; Gazze’deki oldukça zor şartlarda yaşayan halkın bu durumu sürdürebilme kapasitesinin azaldığını fark etmesinin yanı sıra retorik destek veren Türkiye ve Katar gibi ülkelerin imza baskısıyla da karşılaşınca, ateşkese zımnen “tamam” demek durumunda kalmıştır. Az önce ifade ettiğimiz maddelerdeki risklerin farkında olan bu gruplar, gelişmeleri sürece yayarak zaman kazanma stratejisi takip ediyorlar. Benzer bir politikayı, uzun yıllardır Hizbullah, Lübnan’da silahsızlandırma gündemi bağlamında takip ediyor. Elbette Filistin’deki şartlar Lübnan’dakine nazaran daha kötü fakat her şeye rağmen Direniş gruplarının bu stratejiyi Hizbullah ve diğer direniş cephesi bileşenleriyle masaya yatırmadan kabul ettiğini söylemek çok doğru olmayacaktır. Diğer bir ifadeyle reel politik şartların çok zorladığı durumlarda, pragmatizm batağına düşmeden ideal politik ile reel politik arasında bir denge kurmak bölgedeki İslamî hareketlerin önemli manevra alanlarından birini oluşturmaktadır. Elbette bunun çok büyük riskleri de vardır ancak hiçbir ülkenin kılını kıpırdatmadığı ve hatta tersinden baskı uyguladığı bir vasatta, Hamas’ın ve diğer Direniş gruplarının bu riskleri neden aldığını sorgulamak yerine, bu grupları sonuna kadar desteklemek, şartlarını anlamak, onlara güvenmek ve en önemlisi yollarını dirayetle sürdürmeleri için bol bol dua etmek gerekmektedir.

Son söz olarak; ateşkesi şu anda bütüncül olarak değerlendirmek için hâlâ daha erken ama görünen fotoğrafları masaya yatırıp projeksiyon çizerek önlemsel düzeyde söylemler geliştirmek önem arz etmektedir. Umudumuz, Aksâ Tûfânı’nın dünya siyasetinde işaretlendiği bu dönüm noktasının, Filistin direnişinin geleceği açısından da güzel kapılar açması ve Mescid-i Aksâ başta olmak üzere tüm Filistin’in özgürleşmesidir.

İsa Ensar:

Gazze ateşkesi, ödevimize verilen bir ek süre!

7 Ekim’de parlayan hakikate göstermemiz gereken sadakat ödevi çağın insanı için bir yol gösterici, anlam verici. Bu anlam etrafında dünya çapında milyonlar birleşti. Direniş ipine tutundu. Çok yetersiz bir tutunma oldu ama bu kadarı bile Gazze halkının direnişiyle birleşmeyi başardı. Müstekbirler masaya oturmak zorunda kaldıysa bu en başta mücahitlerin ve Gazze halkının azmi ama biraz da direniş ayetini işitenlerin ayete itaati ile oldu.

Gazze çok büyük acılar yaşadı. Bebekler, kadınlar, gençler, yaşlılar, erkekler, gazeteciler, bakkallar, öğretmenler, şairler, mühendisler, anneler, babalar, yurdunu savunanlar katledildi. Evler, okullar, hastaneler, camiler, kiliseler yıkıldı.

Ülkeler savaşır, iç savaşlar yaşanır. Güçlü ülke zayıf ülkeye, zalim diktatör halkına zulmeder. İktidar sahipleri nifak sokar, çıkarları için kaostan ve kandan beslenir. Bunlar tarih boyunca olmuştur.

Filistin ise acıların, ölümlerin ötesinde, çağın ruhunu, direnişini taşıyan bir cephe.

Filistin, kapitalizmin ve sömürgeciliğin bir halkı yok edebileceğine, dilediği yerde dilediği devleti kurabileceğine, gerekli her mevkiye işbirlikçi atayabileceğine olan güveni ile önce bir halkın sonra tüm insanlığın karşı karşıya geldiği yer… Yani bu, yeryüzünde kibirle yürüyenlerle zayıf bırakılmışların savaşı.

Gazze, bu savaşı en çıplak hâli ile gözümüze soktu, direniş ayetini duymaktan kaçamayacağımız şekilde okudu. Artık bu an olmamış gibi yaşayamayız. Mesela artık insan hakları bizi koruyacak zannedemeyiz; bir soykırımın olmayacağını, insanlığın “ilerlediğini” varsayamayız. Filistin’i ele geçirmek isteyenlerin emeğimizi, dağımızı, deremizi, şehrimizi ele geçirmek istemediklerini de düşünemeyiz.

Ancak bir önemli nokta daha var. Artık çaresizliği kabul edemeyiz. Gazze bir yol bulunabileceğini, duvarın delinebileceğini gösterdi. O gün bütün duvar sahipleri titredi. Bu kadar kanı bu yüzden döktüler ancak ne esirleri bulabildiler ne Gazze’yi teslim alabildiler. Gazze çaresizliği kabul etmek zorunda olmadığımızı bir kere daha böyle göstermiş oldu. Devletleri ve sermayeyi zorlayan her bir slogan, boykot edilen ürünler, işbirlikçileri ürküten her bir eylem çaresizliği reddetmenin bir cüzünü yerine getirdi.

Çaresizliğimize mi, iktidar sahiplerine mi yoksa Gazze’de nazil olan ayete mi sadakat göstereceğiz? Bundan sonra bu, insanlık için en önemli soru olacak.

Ateşkes bizim için Gazze’yi ve şahit olduğumuz ayeti unutmanın bir vesilesi de ödevimizde eksik kalan yerleri tamamlamak için tanınmış bir ek süre de olabilir. Unutalım diye ellerinden geleni yapacaklar lâkin bu ek süreyi Gazze liderliğindeki direnişi daha da kuvvetlendirmek için kullanmaktan başka çaremiz yok, kendi kurtuluşumuz için.

Hüseyin Alan:

Gazze’de ateşkesin düşündürttükleri…

75 yıllık işgalci bir devlet var, uluslarası alanda tanınmış, neredeyse tüm devletlerin desteğine mazhar olmuş bir İsrail var; karşısında toprakları/ülkesi işgal edilmiş, insanları toplama kamplarına mahkûm edilip katliama tabi tutulmuş, bağımsız iktidarları ellerinden alınmış “bir toplum” var ve uluslararası sorumluluğa ve haklara sahip değil! “İki devletli çözüm” önerisinde olduğu gibi ordusuz, ülkesiz, direnişçilerinden yoksun yöneticileri olan bir çözümse çözüm değil!

Son ateşkeste olduğu üzere savaşan iki ordudan söz edemeyeceğimize göre, İsrail’in plânlarına uygun ateşkesin de taraflar arasında değil aracılar vasıtasıyla ve şartların dayatmasıyla gerçekleştiğini düşünüyorum.

Son katliamda yapılan “ateşkes” kararı, küresel vicdanı harekete geçirdiği, psikolojik ve ahlâkî mazereti kaybettiği için geçici bir molaya; onca yaptıklarını ateşkes ilanıyla unutturmaya mecbur kalmış İsrail’in istediği koşullarda gerçekleşiyor.

Ateşkesin bir tek olumlu yanı geçici de olsa bir süreliğine Gazzelilerin nefes almasına imkân sağlayacak olması.

İsrail’e güvenilmeyeceğini dünya âlem bilir: İsrail’in siyasi hedefinde yalnızca Filistin’in ilhakı olmadığı da bilinir.

Hamas’ın ateşkese ikna edilmesi geçici bir rahatlığa yol açsa da bu yanıyla elbette sevindirici olsa da Ayçin Kantoğlu’nun 7 Ekim sonrasında Gazzelileri kastederek dediği “İslam mevcut insan müktesebatından memnun değil, kendisine yeni bir insan bakiyesi devşiriyor korkarım.” tespitindeki hakikate, Direniş’in harekete geçirdiği insanlığın vicdani tepkisine halel gelmemesini umarım! Ateşkesin sağlayacağı geçici “zafer” kadar Gazzelilerin ve kollektif direnişin, insanlık ve İslam nâmına başlattıkları kıvılcımın bu ateşkesle söndürülmemesi de önemli.

Fevziye Şenoğlu:

Gazze’de sadece ateşkes oldu. O da şüpheli. Hiç kimse haklı olarak İsrail’e güvenmiyor.

Biz 8 Ekim 2023’te başlayan Aksâ Tûfânı için “Onurlu, başarılı bir savunma, zaferdir!” dedik; “Nihâî zaferin büyük bir adımıdır.” dedik. “Şimdi bizler için geçmişe bir tövbe, istiğfar gerekir; bugüne bir duruş, geleceğe bir plânlama gerekir.” dedik. Bu minvalde her gün ama her gün çalıştık. Aksâ Tûfanı’nın onurunu, nurunu paylaştık Çalışmalarımız bizi hiç tatmin etmese de… Çünkü savaşın muadili bir şeyler yapamadık!

Ateşkes süreci, teyakkuz hâlinde çalışacağımız bir süreç olmalı. Şu anda Direniş güçlerinin ve halkın sahada kazandığı şeyler masada kaybettirilmeye çalışılıyor. Bugün Mısır zirvesi var. Kurtlar sofrası kuruldu. Gazze’de barış, güvenlik adı altında ABD ve işbirlikçileri oraya yerleşmek istiyor. Bu plânların farkında olup karşısında durmaya devam etmeliyiz.

Yaptığımız çalışmalar; Gazze’ye yardım ve destek değil, kendi kulluk sorumluluğumuzdur!

Zîrâ Gazze bilinci, kıble bilinci; kıble bilinci de yön bilincidir. Aksâ’nın gösterdiği yön, hayatın sahibi Allah’a teslimiyet yani tevhid bilincidir. Aksâ Tûfânı, bir hak-batıl savaşı… Safları netleştirme, saflaştırma ve sıkılaştırma zamanıdır! Ateşkeste bunu daha iyi yapabiliriz, yapmalıyız.

Sadece ateşkes oldu yoksa İsrail yerinde durmuyor. Mescid-i Aksâ işgal altında, bütün Filistin işgal altında! Aksâ Tûfânı; izzetli, onurlu halkların özgürlük sevdasını, direnişi şu kirli dünyaya gösterdi. Ona selam olsun!

Savaş devam ederken bir gün o kadar üzüldüm ki çaresiz kaldım. “Allah’ım, üzüntüden hasta olsam, ateşim yükselip ölsem, acaba sen beni affeder misin?” dedim. Tekrar bu duruma düşmemek için plânlama içindeyiz. İnşallah daha çok çalışacağız. Aksâ Tûfânı’na şükranlarımızı sunuyor ve Allah’a hamd, peygambere salat ediyoruz.

Haberler

ABD’nin Maduro’yu Kaçırmasına Tepkiler Sürüyor: Firavun Trump, Venezuela’dan Defol!

Yayınlanma:

-

ABD’nin Venezuela’ya saldırarak devlet başkanı Maduro’yu ve eşini kaçırması 4 Ocak 2026 Pazar günü Üsküdar’da protesto edildi. Eğitim İlke-Sen, Sağlık İlke-Sen, TOKAD ve ÖYB tarafından düzenlenen eylemde egemen dünya düzenine, emperyalist saldırganlığa karşı durulması çağrısı yapıldı.

Katil ABD Venezuela’dan Defol, Venezuela Halkı Yalnız Değildir, Katil ABD Katil İsrail, Emperyalistler Yenilecek Direnen Halklar Kazanacak, NATO’dan Çıkılsın Emperyalist Üsler Kapatılsın, Borular Sökülsün İşgalciler Sürülsün, Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi, Direniş Var Yılgınlık Yok, Firavun Trump Venezuela’dan Defol, Trump’ın Değil Halkların Dostu Ol” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Topluluk adına açıklamayı Şilan Deniz, Meryem Karayıl ve Gülşah Eldemir okurken yazar Şükrü Hüseyinoğlu da bir konuşma yaptı.

Eylemde okunan açıklamanın tam metni şu şekilde: 

Firavun Trump, Venezuela’dan Defol!

Bismillâhirrahmânirrahîm,

Bugün, Latin Amerika’nın kalbi Venezuela’ya yapılan haydutça saldırılara karşı sesimizi yükseltmek; emperyalizmin karşısına dikilmek için buradayız! Katil, emperyalist, yağmacı ABD’nin askerî müdahalesi yalnızca Venezuela’yı değil, tüm dünya halklarının özgürlük ve bağımsızlık iradesini hedef almaktadır.

ABD yönetimi, on yıllardır sürdürdüğü “arka bahçe” zihniyetiyle, Venezuela’yı ekonomik abluka, siyasi darbe girişimleri, hibrit savaş yöntemleri ve açık askerî müdahale tehditleriyle diz çöktürmek için her yolu denemiştir. Venezuela’ya yönelen bu saldırganlık, tesadüfî ya da geçici değildir; bu saldırı, emperyalizmin küresel ölçekte yaşadığı hegemonya krizinin açık bir sonucudur.

Kıymetli dostlar!

ABD’nin son yıllarda yayımladığı Ulusal Güvenlik ve Savunma Strateji belgeleri, Washington’un sömürgeci niyetlerini artık gizleme ihtiyacı duymadığını göstermektedir. Bu belgelerde Batı Yarımküresi üzerinde ilan edilen sözde “özel haklar”, 19. yüzyıldan kalma karanlık Monroe Doktrini’nin güncellenmiş ve militarize edilmiş bir versiyonudur.

ABD, Latin Amerika’yı hâlâ kendi münhasır nüfûz alanı olarak görmekte; bölge halklarının iradesini tanımamakta; bağımsız devletlerin kendi siyasi, ekonomik ve diplomatik tercihlerini yapmasını bir “ulusal güvenlik tehdidi” olarak ilan etmektedir. Venezuela’nın hedefe konulmasının temel nedeni de budur: Emperyalizme boyun eğmeyen, bağımsız bir iktisat ve dış politika hattı izleme ısrarı!

Venezuela halkı, Amerikan strateji belgelerinin bir piyonu olmayacak kadar onurludur!

Emperyalizmin karşısına dikilen bilinçler!

Bugün Venezuela’ya yönelen saldırıyı yalnızca ikili bir ABD-Venezuela gerilimi olarak okumak, gerçeği perdelemek olur. Bu müdahale, küresel sistemde yaşanan derin güç kaymasının, ABD hegemonyasının zayıflamasının ve çok kutuplu bir dünya düzeninin doğuş sancılarının bir parçasıdır.

ABD, Çin’in yükselişini, Rusya’nın askerî ve diplomatik yeniden konumlanışını ve Küresel Güney’in bağımsızlaşma eğilimlerini kendi egemenliği için bir tehdit olarak görmektedir. Venezuela ise, Çin ve Rusya ile geliştirdiği ekonomik, enerji ve diplomatik ilişkiler nedeniyle Washington açısından “cezalandırılması gereken” bir örnek haline getirilmiştir.

Ancak altını çiziyoruz:
Bizler, emperyalizme karşı mücadelede hiçbir büyük gücü masumlaştırmıyoruz. Rusya ve Çin’in de kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden küresel güçler olduğu açıktır. Ne var ki Venezuela halkının bu ülkelerle kurduğu ilişkiler, ABD’nin dayattığı sömürü ve bağımlılık zincirlerine alternatif arayışlarının bir sonucudur. Emperyalizmin tahakkümüne karşı manevra alanı yaratma çabası, işgal gerekçesi olamaz!

Ezilen halkların omuzdaşları!

Egemen dünya düzeni, hiçbir zaman kendi ilkelerine, yaldızlı laflarına sadakat göstermedi. Uluslararası hukuk gibi palavraların öteden beri ne anlama geldiğini biliyoruz!

Biz uluslararası hukuk denen ve sömürüyü perdeleme vazifesi gören şarlatanlıkların ne manaya geldiğini Afganistan ve Irak işgallerinden, Filistin’e karşı yürütülen soykırım savaşından biliyoruz!

Beyaz Saray koridorlarında yazılan senaryolar, dışarıdan atanan “geçici başkanlar”, ekonomik boğma politikaları ve asker! tehditler; egemen dünya düzeninin gerçek işleyişidir; herhangi bir hukukla ilgisi yoktur, bu uygulamalar ancak ve ancak sömürge dönemlerinin zorbalığıyla açıklanabilir!

Direnen halkların yanında saf tutan yürekler!

Bizler çok iyi biliyoruz ki ABD’nin Venezuela’ya yönelik “demokrasi”, “insan hakları” ve “insanî yardım” söylemleri Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da ve Suriye’de milyonlarca insanın hayatına mal olan yalanların birebir aynısıdır.

Venezuela’ya yönelen bu saldırganlığın temel nedeni, ülkenin sahip olduğu devasa petrol rezervleri, doğal gaz yatakları, altın ve stratejik madenlerdir. Yaptırımlar yoluyla halkı açlığa mahkûm etmek, sağlık sistemini çökertmek ve ardından “insani kriz” bahanesiyle askerî müdahaleyi meşrulaştırmak, emperyalizmin bilinen kirli bir yöntemidir.

Kardeşler,

ABD’nin Venezuela saldırısı, sadece bu ülkeyle sınırlı değildir. Bu müdahale; Küba’ya, Nikaragua’ya, Kolombiya’ya ve emperyalizmin çizdiği sınırlara sığmayan tüm halkçı hareketlere verilmiş açık bir gözdağıdır. Latin Amerika’da yeniden yükselen bağımsızlık ve entegrasyon arayışları, Washington açısından kabul edilebilecek bir yönelim değildir!

Aynı saldırgan zihniyetin Batı Asya’da İran’a, Yemen’e ve Filistin halkına yönelmiş olması tesadüf değildir. Emperyalizm, coğrafya tanımaz; bir yerde açılan gedik, tüm mazlum halkların geleceğini tehdit eder.

ABD öncülüğünde ve İsrail’in tetikçiliğinde ilerleyen egemen zorbalık; Suriye ve Libya’dan sonra İran’da, Lübnan’da, Yemen’de yeni gedikler açmak istiyor. Baştan başa bütün dünyaya diz çöktürmek istiyor ancak yağma yok! Emperyalizme de Siyonizm’e de geçit vermeyeceğiz!

Venezuela’daki bu aşağılık müdahalede İsrail’in ABD’ye verdiği açık destek, saldırının ideolojik ve stratejik boyutunu açıkça gözler önüne sermektedir. Evet, Batı Asya’yı/Ortadoğu’yu işgal, abluka ve katliamlarla kana bulayanlar ile Latin Amerika’da darbe plânları yapanlar aynı küresel çıkar ağlarının parçasıdır.

İsrail’in Venezuela’yı direniş hareketleriyle ilişkilendiren suçlamaları boşuna değildir. Bu, halklara karşı kurulmuş küresel bir zorbalık ittifakıdır.

Venezuela’nın istikametini Washington’daki savaş lobileri değil ancak zulme, sömürüye direnen Venezuela halkı belirleyebilir!

Bizler, emperyalizmin, zorbalık ve işgalin karşısına dikilen vicdanlar olarak;

Haysiyet sahibi bütün insanlardan, bütün siyasi hareket ve topluluklardan Venezuela’ya yapılan ABD müdahalesinin karşısına dikilmesini,

Yine bu çevrelerden İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere Anadolu’nun dört bir yanına konuşlu ABD-NATO üslerinin sökülüp atılması için mücadeleyi büyütmelerini istiyoruz.

Evet, Anadolu baştan başa ABD-NATO üsleriyle işgal edilmiştir. Bunu, çok uzun seneler boyunca söyledik. Bu üsler Gazze’deki soykırım savaşında aktif rol üslendi. Venezuela’daki şeytanlık ve hoyratlığa verilecek en güzel cevap bu üslerin kapatılmasını sağlamak için azim ve kararlılığı lâyıkıyla kuşanmak olacaktır!

Egemen dünya düzeninin muârızları,

Madem emperyalizmi hayatta tutan kan, petroldür madem o petrolü taşıyan damarlar petrol botu hatları, küresel gemi rotalarıdır; o hâlde üzerimize düşen sorumluluk bellidir! Irak’ta petrol için ABD’nin yaptığı aşağılık işgali ve milyonların katledilişini biliyorsunuz.

Bugün de en büyük emperyalist projelerden biri olan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, emperyalizme ve Siyonizm’e çalışmaktadır ve Gazze’deki soykırım makinesinin can suyudur. O hâlde ABD’nin petrol için, enerji kaynakları için Venezuela’daki darbesine, küstahlığına verilecek en muhteşem cevap BTC boru hattının Anadolu’dan sökülüp atılması olacaktır!

Bir sözümüz de AKP iktidarınadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Maduro ile yakın ilişkisi herkesin malumudur. Eşiyle birlikte konutundan alınıp kaçırılan Maduro için tek kelime etmeyip sanki ortada eşit taraflar varmış gibi “itidal” çağrısı içeren 5 cümlelik bir Dış İşleri açıklamasıyla yetinmek son derece düşündürücü ve ibretlik bir durumdur! Unutmayalım ki tarihi ancak adil, cesur ve kararlı adımlar kurar; ezilen halklara, mazlum ve mustazaflara ancak onlar umut olur; güçlüden korkup sinenler değil!

Küresel İntifada’nın yârenleri!

Emperyalizm ne kadar saldırgan olursa olsun, Allah’ın izniyle direnen halkların iradesini kıramayacaktır. Bütün bu sancılar, Gazze’den Latin Amerika’ya uzanan Küresel İntifada’nın serpilip büyümesini müjdelemektedir!

Venezuela halkı yalnız değildir. Onların direnişi, bizim direnişimizdir!

Kahrolsun Emperyalizm!
Yaşasın Tam Bağımsız Venezuela!
Kahrolsun Küresel Emperyalizm ve İşbirlikçileri!
Yankee Go Home!

EĞİTİM İLKE-SEN       

SAĞLIK İLKE-SEN

TOKAD (TOPLUMSAL DAYANIŞMA KÜLTÜR EĞİTİM VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR DERNEĞİ)

ÖYB (ÖZGÜR YAZARLAR BİRLİĞİ)

Devamını Okuyun

Haberler

Üsküdar’da Asgarî Ücret Eylemi: Kölelik Düzeni Derinleşiyor, İtiraz Et!

Yayınlanma:

-

Eğitim İlke-Sen, Sağlık İlke-Sen, TOKAD ve Özgür Yazarlar Birliği, her 1 Ocak’ta olduğu gibi 2026’nın 1 Ocak günü de “kölelik” olarak tanımladığı asgarî ücret uygulamasını protesto etti.

Kölelik Düzeni Derinleşiyor, İtiraz Et!” başlığı ile düzenlenen eylemde “Asgarî Ücret Köleliktir, Allah Adaleti Emreder, İşçiler Ölüyor Sermaye Büyüyor, Emekçiler Köle Olmayacak, Yaşarken Kölelik Ölürken Cinayet, Sermayenin Değil Rabbimizin Kuluyuz, Rakamlar Sahte Sömürü Gerçek, Yoksulluk Büyüyor Açlık Derinleşiyor, Aileler Yoksul Çocuklar Aç,  Sömürücü AKP Hesap Verecek, Hakça Bölüşüm Adil Paylaşım, Sömürüye Razı Olma İtiraz Et, Uyan Diren Özgürleş” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Topluluk adına Cahit Erdem Örs’ün okuduğu açıklamanın tam metni şu şekilde: 

Bismillâhirrahmânirrahîm

 Kıymetli dostlar,

Bugün 2026’nın ilk günündeyiz.

Her 1 Ocak’ta olduğu gibi bu 1 Ocak’ta da meydanlardayız.

Yeni bir yıl daha açlıkla, sefaletle, sömürüyle, kölelikle başladığı için meydanlardayız!

Açlık ve yoksulluk her geçen yıl, bir önceki yıla göre daha da derinleştiği; sömürü ve kölelik düzeni daha bir pekiştiği için meydanlardayız!

İnsan haysiyet ve özgürlüğünü hedef alan, insan onurunu çiğneyen bu harâmî düzene karşı yılın bütün günlerinde itirazlarımızı sürdürmeye devam edeceğiz!

Susmayacağız!

Hakikati haykırmanın öncelikli ödevimiz olduğu bilinciyle hareket edeceğiz.

Âlemlerin Rabbi Allah’tan başka kimseye kul olacak değiliz!

Bütün egemenler; devlet ve sermaye sahipleri de bunu böylece bilsinler!

Emeğin, haysiyetin, ezilenlerin yanında saf tutan kardeşler!

Geçtiğimiz hafta Asgarî Ücret Tespit Komisyonunun kararıyla 2026 yılı için geçerli olacak Asgarî Ücret, 28 bin 75 lira, 50 kuruş olarak ilan edildi.

Böylece bir önceki yıla göre sadece yüzde 27’lik bir artış yapılmış oldu.

TÜRK-İŞ’in düzenli olarak yaptığı araştırmada 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 30 Aralık 2025 itibariyle 98 bin188 lira olarak ölçülmüş ve artık 100 bin lira seviyesine dayanmıştır!

Yine aynı araştırmaya göre 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 30 bin lirayı aşarak 30 bin 143 lira olarak tespit edilmiştir.

Sevgili halkımız, dikkat ediniz, işçiler yeni yıl artışına göre belirlenen yeni ücretlerini ancak 31 Ocak 2026 tarihinde alabilecekler.

O vakte kadar açlık sınırının, enflasyonun hangi rakamlarda seyredeceğini düşünmek bile istemiyoruz!

Arkadaşlar!

Önceki yıllarda hükümet ve sermaye temsilcilerinin çoğunluğunu oluşturduğu Asgarî Ücret Tespit Komisyonu, artışları nispeten de olsa açlık sınırının üzerinde yapar; asgarî ücret ancak bir-iki ay sonra açlık sınırının altına düşerdi.

Şimdi ise egemen sınıfların gözlerini tamamen kararttığını görüyoruz.

Şimdi henüz Aralık ayında açlık sınırının altında bir Asgarî Ücret ilan ediyorlar!

Sahte TÜİK rakamlarına göre hedef enflasyon numaralarıyla emekçileri kesin olarak köleliğe, en vahşî sömürü koşullarına maruz bırakıyorlar!

Bu ülkede çalışanların en az yarısı doğrudan Asgarî Ücretlidir.

Önemli bir kesim ise “Asgarî Ücret akrabalığı” dediğimiz oranlarda, Asgarî Ücret’in en fazla birkaç bin lira üzerinde bir ücret almaktadır.

Artık Asgarî Ücret, genel geçer ücret olmuştur.

Asgarî Ücret bile alamadan çalışanların, mülteci işçilerin sayısını ise hesap edebilmek imkânsızdır.

Halkını, kanının ve alın terinin son damlasına kadar sömürmeye ahdetmiş bu harâmî düzeni, bu cesaret ve pervasızlığı maalesef büyük sessizlikten almaktadır.

Evet, büyük sessizlik!

Sadece birkaç küçük grubun göstereceği bir tepki, takdir edersiniz ki yetmez!

Adalet arayan; yağmacı, talancı düzenden hesap sormak isteyen herkes, yüksek sesle itiraz etmedikçe sömürü ve kölelik bitmez; bitmeyeceği gibi bir de alabildiğine kök salar!

Emeğin ve emekçilerin dostları!

İş cinayetleri çocuk-yetiştin demeden can almaya devam ediyor!

2025 yılında bir kısmı MESEM’li olan en az 91 çocuğumuz, iş cinayetlerinde hayattan kopartıldı.

Son 13 yılda ise en az 827 çocuk, evet çocuk, iş cinayetlerinde katledildi!

Yine 2025 yılında 2 binin üzerinde emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde can vermiştir!

Son 23 yılda ise 35 binden fazla emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde öldürülmüştür!

Bizim “Yaşarken kölelik, ölürken cinayet!” dediğimiz bu deveran elbette halkımızın hâşâ kaderi değildir.

Allah kimseye zulmetmez; müstekbirler, azgınlar, gözü dönmüş Karun artıkları, sermaye çevreleri bu zulümleri yapar!

Tabiatla barışık, kendi ürettiğiyle geçinen, dayanışmayı temel ilke olarak benimsemiş bir insan modeli istemeyen egemenler, yoksullaştırdıkları geniş kitlelerin sadece ve sadece kendileri için çalışıp ölmesini istiyor!

Ama yağma yok!

Musa peygamberin, Firavun’un köleleştirdiği İsrailoğullarını Mısır’daki kölelik çarklarından çekip çıkardığı gibi biz de bu kölelik sarmalını parçalayacağız!

Zalimlerin, tâğutların, sermaye sahiplerinin sömürü düzeninin karşısına “Hakça Üretim ve Bölüşüm, Adil Paylaşım” şiârıyla onların korkusu; ezilenlerin, mazlum ve mustazafların umudu olarak çıkmaya devam edeceğiz!

Adaletin yılmaz savunucuları!

Ebu Zer Gıfârî’yi hepiniz bilirsiniz.

Haksızlığın, sömürünün, yolsuzluğun, sınıf ayrımcılığının yılmaz düşmanlarındandır.

Onun meşhur bir sözü vardır:

“Evinde yiyecek ekmeği olmayıp da kınından çekilmiş bir kılıç gibi isyan etmeyen kişiye nasıl şaşmam!”

Bugün emekçi halkımızı, vergilere bağlanan halkımızı, yoksul halkımızı daha derin bir açlık ve yoksulluğa mahkûm ettiler!

Yoksulluk sınırının artık zenginlik sayıldığı günlere geldik.

Açlık sınırının altında başladıkları Asgarî Ücret nedeniyle Ebu Zer’in bahsettiği, isyan ve itiraza davet ettiği ekmeğe ulaşamayan insanımızın sayısı katlanmış bulunuyor.

Motorine 2025 yılı boyunca 45 defa zam yapan AKP iktidarı Asgarî Ücret için senede sadece bir kez artışı dayatıyor.

İşte bu tablo karşısında hayatın durması gerekir.

İrili ufaklı bütün siyasal, toplumsal çevreler, sendikalar, sivil inisiyatifler sarsıcı grevler yapmalı ve bu harâmî düzenden hesap sormalı, sömürü düzeninin fişini çekmelidir.

İstanbul halkı!

2015’ten bu yana ortalama fiyatlar 13 katına çıktı!

Gıda ve kira enflasyonunda zirvedeyiz!

Dikkatinizi çekiyoruz:

İnsanların en temel ihtiyaçları olan barınma ve beslenmeden bahsediyoruz.

Her 3 çocuktan 1’i okula aç gidiyor, sınıflarda açlıktan bayılan öğrenciler varken okullarda 1 öğün ücretsiz yemek verilmesi talebi görmezden geliniyor!

Açlık sınırının altında geliri olan bir ailenin çocukları okula nasıl tok gitsin arkadaşlar, soruyoruz sizlere!

Şair Turgut Uyar’ın o meşhur dizesini bu meydanlarda her eylemde haykırıyoruz:

“Açlık çoğunluktadır!” Evet, açlık çoğunluktadır!

Allah’ın herkes için adil bir şekilde verdiği nimetlere el koyan bir avuç yerel ve küresel azgın azınlık, bütün bir insanlık için hayatı cehenneme çeviriyor!

Bu azgınlığa geçit vermeyeceğiz!

Tabiatın ve insanın yağmalanmadığı yeni bir dünyayı kurmak mümkün ve gereklidir.

Rabbimizin özgür olarak yarattığı kullarını kimse köleleştirmeye çalışmasın!
İnsanlığın tarihi Firavunların, Nemrutların nasıl yere serildiğinin, direniş ve devrimlerin tarihidir.

Evet açlık çoğunluktadır ancak sömürü düzeninin çarklarına çomak sokan birer Ebu Zer olma azim ve kararlılığımız asla yok olmayacaktır!

Şüphesiz ki Allah adaleti emreder, kötülük ve zulmü yasaklar!

EĞİTİM İLKE-SEN        SAĞLIK İLKE-SEN            TOKAD                       ÖYB

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

Haberler

Gazze Aktivistlerine Eziyet Eden İngiltere, Konsolosluk Önünde Protesto Edildi

Yayınlanma:

-

Topluluk adına Gülşah Eldemir’in okuduğu açıklamanın tam metni şu şekilde:

“7 Ekim 2023’ten bu yana geçen her dakika, Gazze Şeridi modern dünyanın gözleri önünde sistematik bir imhaya maruz bırakılmaktadır. Gazze, Cenevre Sözleşmeleri ile güvence altına alınan sivil koruma statüsünün fiilen ortadan kalktığı ve Uluslararası İnsani Hukuk normlarının tamamen ihlal edildiği bir felaket bölgesine dönüşmüştür. Resmi raporların 70 bin olarak zikrettiği, ancak enkaz altındaki ve kayıtlara geçmeyen kayıplarla birlikte 700 bine yakın insanın katledilmesi, insanlık tarihinin en büyük utanç vesikasıdır.

Hayatını kaybeden Filistinlilerin sadece bir rakamdan ibaret olmadığını, her birinin teker teker günlere ve haftalara değin konuşulacak hayat hikayelerine sahip olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda Siyonist işgalcinin suç listesinin  kabarık olduğunu da biliyoruz. Lakin biz şunu da çok iyi biliyoruz ki, soykırımı sadece İsrail üzerinden okumak, katliam sürecini eksik tanımlamak ve asıl failleri gizlemektir.

İlan ediyoruz ki; İsrail’in, Gazze’de işlediği tüm cinayetlerde birden fazla ortağı bulunmaktadır! Soykırım sürecinde İsrail’le askeri, ticari, diplomatik ve akademik ilişkilerini sürdüren yapılar soykırıma doğrudan ortaktırlar. Bu bağlamda İsrail’le ilişkilerini devam ettiren Devletler ve Sermaye sınıfı, insanlığa karşı işlenen bu suçların hepsinden sorumludurlar.

Siyonist İsrail rejimi, insanlık tarihinin en karanlık suçlarını işlerken; Güney Afrika’nın girişimleriyle Uluslararası Adalet Divanı, bu barbarlığı makul soykırım riski olarak tescil etmiş ve İsrail’i sanık sandalyesine oturtmuştur. Dava henüz resmi anlamda sonuçlanmış olmasa da tutsak dünyanın özgür halkları kendi vicdanlarında ve pratiklerinde İsrail’i suçluluğa mahkum etmişlerdir. Küresel İntifada çağrısına karşılık veren halklar, dünyanın dört bir yanında İsrail İle ilişkilerini sürdüren Devletleri ve sermaye sınıfını hedef alan eylemlerde bulunmuşlardır. Amerika Birleşik Devletlerinden Hırvatistan’a, Sırbistan’dan Japonya’ya, Türkiye’den İngiltere’ye çok çeşitli ülkelerde eylem yapan aktivistler, Soykırımı mümkün kılan sebeplerin ortadan kalkması için hükümetlerine baskı yapmışlardır. 

Bu küresel suç ortaklığının en somut ve kanlı halkalarından biri ise bugün İngiltere’de karşımıza çıkmaktadır. İngiltere, Siyonist rejimle kurduğu ilişkiyi sadece diplomatik destekle sınırlı tutmamış, askeri, akademik ve ekonomik destek vermiştir. Bunlarla da yetinmeyen İngiltere yönetimiz, Uluslararası Koalisyonın içinde yer alıp Yemen’i bombalayarak, soykırım sürecinde doğrudan ve net biçimde aktif rol almıştır. Aynı zamanda topraklarında faaliyet gösteren silah şirketlerinin soykırıma doğrudan destek vermesi, İngiltere’nin suçluluğunu pekiştirecek bir kanıt niteliği taşımaktadır.

İngiltere devletinin bu aleni suç ortaklığına, Birleşik Krallık halkları sessiz kalmayarak çok kalabalık eylemler organize etmişlerdir. Londra sokaklarını dolduran yüz binlerce insan ve Manchester gibi sanayi kentlerinde gerçekleşen kitlesel yürüyüşler, halkların soykırım politikasına dair tavrını somut biçimde göstermiştir. Ancak siyasi iktidar, halkların meşru taleplerine sırt dönmüş ve İsrail ile olan kanlı ticaretini sürdürme ısrarından vazgeçmemiştir. İngiltere devlet yetkililerinin soykırımda ısrarı, sivil direnişin nitelik değiştirmesine ve protestoların, soykırım çarklarını fiilen durdurmayı hedefleyen doğrudan eylemlere evrilmesine yol açmıştır. Bu noktada Palestine Action grubu, silah fabrikalarını fiziksel olarak engelleme stratejisiyle sahneye çıkmıştır. Aktivistler, İngiltere’de faaliyet gösteren ve İsrail’le doğrudan ilişkisi olan kurumları meşru çerçevede hedef almıştır.İngiltere devleti ise bu meşru direnişe, kendi hukukunu askıya alarak, adeta bir polis devleti refleksiyle karşılık vermiştir. Temmuz 2025 itibariyle Palestine Action Hareketi terör listesine alınmış, aktivisteri ise terörist olarak kriminalize edilmişlerdir.

Meşru eylemler yapan Filistin Dostları, Terör Yasası (Terrorism Act) kapsamında gözaltına alınmış, evleri basılmış ve en temel demokratik haklarından mahrum bırakılmışlardır. İngiltere, soykırımı önlemeye çalışanları kamu düzeni tehdidi olarak kodlayarak, İsrail’in çıkarlarını kendi vatandaşlarının özgürlüğünden öncelemiştir.

Bu baskı ve sindirme politikasının en somut, en vahşi ve en hukuksuz örneği, İngiltere devletinin hukuku çiğneyerek dosyasını oluşturduğu Filton 24 davasıdır. Kamuoyunda bu isimle anılan grup, 6 Ağustos 2024 tarihinde Bristol kentinin Filton bölgesinde yer alan ve İsrail’in en büyük silah tedarikçisi olan Elbit Systems’e ait kritik bir tesisi basan 24 Palestine Action aktivistinden oluşmaktadır. Hedef alınan bu tesis, Gazze’de kullanılan insansız hava araçlarının ve ölüm makinelerinin tasarlandığı, ARGE çalışmalarının yürütüldüğü, Elbit’in teknolojik beyni sayılan yerleşkesi olarak anılmaktadır. Aktivistler bu merkezi işlevsiz hale getiren meşru bir eylem gerçekleştirmiştir. 

İngiltere devleti, soykırımın lojistiğini kesmeyi hedefleyen bu eyleme, adeta bir düşman hukuku uygulayarak yanıt vermiştir. Gözaltı sürecinin temel dayanağı Terör yasası olmuş ve en karanlık maddesi olan 7.Madde devreye sokulmuştur. Normal şartlarda olağanüstü durumlar için kullanılan bu madde, aktivistlerin üzerinde bir baskı aracı haline getirilmiştir. Filistin dostları, İngiltere devleti tarafından güvenlikleştirilerek hayati bir tehdit olarak kodlanmıştır.

Susma hakkı gibi en temel evrensel hukuk normları gasp edilmiş, Filistin dostları teknolojik aletlerinin şifrelerini vermeye ve dijital verilerini teslim etmeye zorlanmıştır. Verilerini paylaşmayanlar terör şüphelisi sayılarak suçlanmıştır. İngiltere devleti, bahse konu olan by maddeyi kullanarak aktivistleri birer militan olarak kodlamış ve siyasi kimliklerini bir suç deliline dönüştürmüştür.

Hukuki sürecin en ağır boyutunu ise tutukluluk koşulları oluşturmaktadır. 6 Ağustos 2024’ten bu yana, yani tam 16 aydır, Filton24 üyeleri haklarında kesinleşmiş hiçbir hüküm olmaksızın, tutuklu yargılama statüsünde demir parmaklıklar ardında hapsedilmektedir. İngiltere mahkemeleri, kaçma şüphesi ve kamu güvenliği gibi soyut bahanelerle kefalet taleplerini sistematik olarak reddetmekte, duruşma tarihlerini keyfi olarak ertelemektedir. Bu 16 aylık süre, hukuki bir tedbir olmaktan çıkmış, fiili bir infaza ve peşin bir cezalandırmaya dönüşmüştür. 

Aktivistler Filistin’le dayanıştıkları için cezalandırılan ve mahkumiyet altında tutulan siyasi rehinelerdir.

Bu hukuksuz tutukluluk süreci ve cezaevindeki ağır tecrit koşulları karşısında, Filton24 üyeleri fiili bir direniş süreci başlatmıştır. Kasım 2025 itibariyle aktivistler, maruz kaldıkları siyasi baskıyı ve terörist yaftasını protesto etmek amacıyla süresiz açlık grevine girmiştir. Güncel olarak açlık grevinde bulunan yoldaşlarımızın sayısının 30 olduğu düşünülmektedir. Açlık eylemleri, şahsi özgürlük talebinin ötesinde, İngiltere’nin soykırım suçuna iştirakine karşı maphuslardan yükselen İntifada çağrısı niteliği taşımaktadır.

Hukuksuz tutuklamaların doğurduğu tüm ihlallerin üstüne, Cezaevi idaresi ise açlık grevindeki tutsakların en temel yaşam haklarını ihlal etmektedir. Grevdeki aktivistlerin düzenli sağlık takibi yapılmamakta, hayati önem taşıyan B1 vitamini ve tuz gibi takviyeler keyfi olarak engellenmektedir. Baskı unsuru olarak aile görüşleri kısıtlanmakta ve tutsaklar hücre cezalarıyla tecrit edilmektedir. Gelinen noktada, bazı aktivistlerin sağlık durumu kritik aşamaya gelmiş ve hastaneye sevk edilmiştir. Açık ve net biçimde ifade ediyoruz ki, cezaevlerinde yaşanacak her türlü olumsuzluktan ve can kaybından, doğrudan İngiltere hükümeti sorumludur.

Filton 24’ün Filistin için bedenlerini açlık orucuna yatıran yoldaşlarımızın, aileleri aracılığıyla ulaştırdığı talepleri şunlardır:

–  Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki tesislerinin kapatılması

–  Palestine Action’a yönelik yasakların kaldırılması

– Tutukluların adil yargılanma ve bail (serbest bırakılma) haklarının sağlanması

– İfade ve protesto özgürlüğünün korunması 

Gelinen bu kritik aşamada, Palestine Action üyesi Filton24 aktivistlerinin taleplerinin aciliyetle karşılanması gerektiğini savunuyor ve  tüm dünya kamuoyuna ve İngiliz makamlarına var olan taleplere  ciddiyetle yaklaşmaları gerektiği hususunda uyarıyoruz!

49 gündür açlık grevinde olan Kamran Ahmet ile görüştükten sonra kız kardeşi, ”Ahmet’in ciddi sağlık sorunları var ama hala kararlı. Onun ruhu güçlüdür” açıklamasını yapmıştı. Bedenlerini Filistin için direniş aracına dönüştüren ruhu güçlü arkadaşlarımızı, Açlık grevindeki tüm yoldaşlarımızı selamlıyoruz.

Yaşasın Filistin için birleşen halkların ortak kavgası!

Kahrolsun Emperyalizm!

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Nehirden Denize Özgür Filistin!”

 

Şeyma Yıldırım’ın okuduğu İngilizce açıklama ise şu şekilde: 

“Since 7 October, Gaza has faced systematic destruction and mass civilian killings in clear violation of international law. While Israel carries out these crimes, it does not act alone. States and corporations maintaining military, economic, and political ties with Israel are complicit in this genocide.

The International Court of Justice has recognized a plausible risk of genocide, and people worldwide have taken action to hold these actors accountable. In the UK, despite mass public protests, the government continues its support for Israel, pushing resistance toward direct action to stop the machinery of genocide.

In the UK, activists have lawfully targeted institutions directly linked to Israel, only to face severe repression. On July 2025, Palestine Action was designated a terrorist organization by the UK government, and activists were criminalized under terrorism laws, facing raids, arrests, and loss of basic rights.

The most extreme example is the “Filton 24” case, where more than 24 activists who disrupted an Elbit Systems facility, have been held without conviction for over 16 months under harsh conditions. Now treated as political prisoners, dozens have launched an indefinite hunger strike to protest the UK’s complicity in genocide and the criminalization of solidarity with Palestine.

Beyond unlawful detentions, prison authorities are violating the most basic rights of hunger-striking activists. Regular medical care is denied, vital supplements are withheld, family visits are restrictediı and prisoners are subjected to isolation. Some activists are now in critical condition and have been hospitalized. Any harm or loss of life resulting from these conditions is the direct responsibility of the UK government.

-The demands conveyed by the families of our comrades from the Filton 24, who have put their bodies on the line through a hunger strike for Palestine, are these terms:

•The closure of Elbit Systems’ facilities in the United Kingdom

•The lifting of the ban on Palestine Action

•The guarantee of fair trial and bail rights for the detainees

•The protection of freedom of expression and the right to protest

After speaking with Kamran Ahmet, who has been on hunger strike for 49 days, his sister stated: “Ahmet has serious health problems, but he remains determined. His spirit is strong.” We salute our strong-spirited comrades who have turned their bodies into instruments of resistance for Palestine, and all our comrades on hunger strike.

Free Palestine
Long live global İNTİFADA!”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x