Connect with us

Köşe Yazıları

Seyahat Notları 2024

Yayınlanma:

-

Dört kişilik küçük ailemizle otuz altı gün süren bir yurt içi seyahatinden henüz dönmüşken izlenimlerimi satırlara dökmek istedim. Bunu yaparken, kişi ve yer adlarını mümkün olduğunca tasarruflu kullanmam gerekiyor ki okuyanı boğuntuya sokmayayım.

Arka koltukta iki küçük çocuğumuz, kemer takma zorunluluğunun da katkılarıyla yolları ve molaları uzattıkça uzattılar. Olsundu. Tema: gitmek, amacımız biraz da yollarda olmak değil miydi?

İnsan insanın yurdu olduğundan, rotamızı eş dost akrabalar, arkadaşlar oluşturduğundan “yurt içi” olarak nitelendiriyorum bu seyahati. Ulusal sınırlara inandığımdan, itibar ettiğimden değil.

Kim söylemişse haklı: Şehirde manzara insandır. Kırsalda da öyle değil mi günün sonunda?

Biriktirmek kulağa hoş gelmiyor ama insan biriktirmek kıymetli bir edim.

Trabzon’dan Tokat, Ankara, Eskişehir, Sakarya, Kocaeli ve Gebze’ye uğrayarak bir haftada İstanbul’a vardık. İstanbul’da bir süre Kadıköy’de, bir süre de Başakşehir’de kaldık. Dönüş yoluna bir de Konya’yı kattık.

Her durakta farklı insanlar, aileler, coğrafya, ortam, imkân ve neyse nasibimiz bizi bekliyordu.

Tokat’ta geniş, bereketli ovaları sulamak için oluşturulmuş, huzur içinde uzun kilometreler boyu akan kanalda yüzmek harika bir deneyimdi. Biz Niksar’da kanalımıza abone olduk! İki gün üst üste girdik, çocukları zor çıkarttık. Su tertemiz. Ne tuz ne klor. Genişliği 3 metre kadar, derinliği ise sulama durumuna göre değişmekle birlikte iki metreyi bulmuyor. Akıntı çok kuvvetli değil. Ortalama bir yetişkinin boyunu aşmaz, alıp götürmez. Eh, yüzme bilmeyen çocuklara da göz kulak olursanız, değmeyin keyfinize. Gözlerden uzak, ıssızlık içinde, gece gündüz, pırıl pırıl serinleme, rahatlama imkânı.

Tıpkı Eskişehir gibi ortasından nehir akan Tokat’ı gezerseniz Tokat Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’ni (1926) görmeyi ihmal etmeyin derim.

Ankara Kalesi’nde el yapımı seramik ürünleri üreten sanatçı kardeşimiz bizi atölyesi Od Seramik’te ağırladı. Sağ olsun, çocuklarla birlikte 2 saatlik bir üretim deneyimini paylaştı. Bana da masaüstüne, kitaplığa kondurmayı çok sevdiğim şirinlikler hediye etti.

Eskişehir’in Beylikova ilçesinde tek katlı, yıllar içinde sağa ve sola oda, fırın, ardiye, tamirhane gibi eklentilerle genişleyen eski bir köy evinde kaldık. Ağaçlara, insanlara, hayvanlara, doğaya tepeden bakmayan bir tevazu az bulunuyor. Bu iki avlulu evin her köşesine yılların tozu bir yaşanmışlık, yaş almışlık sinmiş. Mekânın insan üzerindeki etkisini test etmek istermişiz gibi birkaç gün sonra Fikirtepe’ye gideceğiz. Binaların insanın üstüne üstüne geldiği, tahakküm boca ettiği ürpertici bir yer Fikirtepe. Neyse ki biz o kibir abideleri kulelerin yanında makul kalan bir aile apartmanında konaklayacağız.

Beylikova’da dikkatimi çeken naifliklerden biri de pazarı oldu. Salı günleri kurulan pazar için sabah erkenden belediye hoparlörlerinden alıverişin bereketli olması için dua ediliyor. Ne güzel, antikapitalist bir gelenek. Malum olduğu üzere kapitalizm ile bereket asla yan yana gelmez. Sahi, bereket ne hoş bir kelime.

Sakarya yeşili, mavisi, iklimi, İstanbul’a yakınlığı ve yakınlığımız olan insanları dolayısıyla her zaman sevdiğim bir şehir. Kocaeli ise İstanbul’dan sonra benim ikinci şehrim diyebilirim. Ortaokuldan bu yana, ibadetin makbulü gibi, az da olsa düzenli, daimî olarak görüştüğüm bir dostum dolayısıyla bilhassa üniversite yıllarında çokça kaldığım bir şehir.

Dostum 4 yıllık üniversite hayatında en az 6 ev değiştirdiğinden dolayı pek çok ilçesinde yaşadım. Bunda tam bir işçi ve öğrenci dostu Haydarpaşa- Adapazarı treninin de payı büyüktür. O hattı ortadan kaldıran, Haydarpaşa tren istasyonunu devre dışı bırakan iktidara, milyonlarca insanın hatıralarına saygısızlık yaptıkları için hakkımı helal etmiyorum.

Dostum evlendikten sonra istikrarlı bir şekilde Başişkele’de yaşıyor çünkü artık bir evi var!

Gebze’de evlerine misafir olduğumuz arkadaşlarımızın kızlarının adı Rachel. Ne, nasıl, neden diye soracak kızlarıyla her tanışan ve hikâyeyi dinleyecek. İnşallah yakın zamanda Rachel ve Esma’nın hayat hikayelerinin bir arada anlatıldığı nitelikli bir kitap yayınlanacak ve evlerimize konuk olacak. Ben Rachel kısmını okudum ve çok beğendim. Yazar ve yayınevi sürpriz olsun.

Ve İstanbul!

Tanpınar’ın Beş Şehir’inin baş şehri. Onu anlatmaya kelimeler yetmez.

Yine yürüyorsun, yine bir tarih, bir sürpriz çıkıyor bir ara sokağından, bir binasından, bir hanından, pasajından, taşından, duvarından.

Karaköy’de yürürken İhsan Oktay Anar kitapları geliyor aklıma, Beyoğlu’nda Sait Faik, başka bir yerinde bir şiir, bir türkü, bir film sahnesi… Yıllarca sokaklarında yürüdüğünüz, adalarında gezindiğiniz, boğazında yüzdüğünüz, camilerinde, parklarında, bahçelerinde dinlendiğiniz şehrin yüzlerce insan ve binlerce olayla sizde mevcut biricik hatırası bir yana, devasa bir ortak tarih ve hafıza üzerinde yürüdüğünüzü düşünün.

Her İstanbul ziyaretinde olduğu gibi yine Muharrem Balcı’yı ziyaret ettik. Kendisiyle hukuk atölyesine dönüşmüş bürosunda Genç Hukukçular Hukuk Okumaları üzerine bir video söyleşi gerçekleştirdik.

Avukat arkadaşlarımızla bir araya gelsek de gelenekselleşmiş cezaevi ziyaretlerimizi bu defa gerçekleştiremedik ne yazık ki. ÇHD ve Gezi Davalarından tutuklu bulunanlar, kararları Yargıtay tarafından yakın zamanda onandığı için artık hükümlü statüsüne geçtiler. Bu durumda vekalet veya yetki belgesi gerekiyor görüşmek için. Adli tatilde ve kısa süre içinde bu, ‘işi yokuşa sürme prosedürleri’ni yerine getiremedik. Yine de ben Bakırköy Kadın Cezaevi’nde 29 yıldır “içerde” olan bir mahpusu ziyaret ettim. Ardından, cezaevi ziyaretlerimiz üzerine bir sohbeti kayıt altına aldık. (İlgi duyanlar tıklayabilir.)

21 Temmuz’da Direniş Çadırı’nın çağrısı üzerine Tokat’ta, 3 Ağustos’ta Levent’te pek çok farklı grupla birlikte İsrail Konsolosluğu önünde, 18 Ağustos’ta Eminönü’nde Filistin için eylem ve yürüyüşe katıldık.

18 Ağustos’ta yine Eminönü’nde Eğitim İlke Sen’in bilhassa ve ısrarla dert edinip açıktan itiraz ettiği “derinleşen yoksulluğa, zam, sömürü ve yağma düzenine hayır” eylemine katıldım. Şairin dediği gibi çünkü “açlık çoğunluktadır.”

Konsolosluk önünde, ilerleyen yaşlarına rağmen Ümit Aktaş, Burhan Kavuncu, Yıldız Ramazanoğlu gibi insanları görmek beni mutlu etti. Burhan Abi ayrıca “yoksulluk eylemi”ne de gelmişti.

Ümit Aktaş, yazıları, fikirleri ve kitaplarıyla önemli bir isim, düşünür ve uyarıcı. Abdurrahman Arslan da bir o kadar hürmete layık bir isim bence.

Ne mutlu bize ki bu gelişimizde de A. Arslan’ı evinde ailecek ziyaret etme, kendisiyle saatlerce sohbet etme imkânı bulduk. Böyle insanlarla bir saat sohbet etmek bir avuç dolusu kitap okumaktan daha çok besler beyni ve yüreği.

Eskişehir’de Atasoy Müftüoğlu’nu evinde ziyaret etme imkânı bulmamız da ayrıca bir nimet oldu. Ziyarete birlikte gittiğimiz Levent Baştürk elinde Atasoy Hoca’ya ulaştırılmak üzere bir kitapla gelmişti.

Atasoy Hoca, “Ben bu kitabı okudum” dedi. Teşekkür etti.

Oysa kitap daha yeni yayınlanmış sayılırdı.

Ben de ayıp olmasın diye KURAMER’de bana hediye edilen bir kitabı kendisine hediye ettim. Hoca da bana Mahya Yayınları tarafından en kaliteli şekilde basılan kitaplarından birini (“Akılsız Ve Düşüncesiz Umutlar”) imzalayıp hediye etti.

Laf arasında Ketebe Yayınları’nı andığımda, ayağa kalktı, masasına gitti,  kitaplarını çok sevdiğim Byung Chul Han’ın Hiperkültürellik kitabını eline aldı ve onu da hediye etti.

Hoca yaşına, ağır aksak yürümesine aldırmadan bize çay ikram ediyordu. Bizim davranmamıza müsaade etmiyordu. Bir ara mutfağa gidince, şu masanın üzerinde hangi kitaplar var, diye baktım.

Kimi görsem beğenirim!

Ümit Aktaş. Mana Yayınları’ndan çıkan son kitabı (02.08.2024 tarihinde yayınlanmış!) “Pastoral Siyasetten Neoliberal Siyasete” adlı kitap.

Vay arkadaş!

Sohbetin bir yerinde Levent Abi, Murathan Mungan’ın “995 km” adlı kitabını andı. Atasoy Hoca kitaptan övgüyle bahsetti. (Onu da okumuş!) Baktım şimdi, kitap Ekim 2023’te yayınlanmış. Chul Han’dan Mungan’a, felsefeden romana çok geniş bir yelpazede okuyan bir entelektüel var karşımızda.

Atasoy Hoca benim görüp görebileceğim en iyi okur olabilir.  Son derece üretken bir yazar ayrıca. Eminin onu tanıyan yüz binlerce insan kıymetini “anlamak” için ölmesini bekliyordur!  Yaşarken hakkını teslim etme “risk”ini göze alamayanlar ölünce onu göklere çıkaracaklar ve bu hiç şaşırtıcı olmayacak.

Eskişehir Ankara Konya Tokat arasını navigasyonun rehberliğinde gitmek ayrıca güzel bir tecrübe oldu. Bilindiği üzere Navigasyon denen uygulama (ben Yandex’i tercih ediyorum) en kısa yollardan götürüyor.

Uygulamanın komutuma yanıtı şöyle oldu:

“Merak etme. Seni en kısa sürede gideceğin yere ulaştıracağım. Yakalanma şansını en aza indireceğim! Ne bir polis göreceksin ne jandarma! Pek veya hiç tercih edilmeyen yollardan, gözdelerden uzak, tarlaların arasından, tek şeritli yollardan, dinlenme tesisi, petrol ofisi filan görmeden gideceksin.”

O kadar tenha yollardan, uçsuz bucaksız tarlalardan, yüzlerce kilometre uzanan ovaların ortasından gittim ki, rahmetli Ahmet Uluçay’ın çekmeye ömrünün vefa etmediği filminin kahramanı gibi hissettim kendimi: Bozkırda Deniz Kabuğu.

NBC’nin efsanesi Bir Zamanlar Anadolu’da şu sahnede, sıcakta beş saat yolculuğu hayal edin. Claire Keegan’ın kitabı “Mavi Tarlalardan Yürü”. Ben sarı tarlalardan yürüyordum ve yürü Allah yürü bitmiyordu! 38 km sonra sağa dönün. Bozkır. 121 km sonra sola dönün. 72 km dümdüz gidin. Aynı pastoral manzara, kavruk şiir.

İnsan hayıflanmadan geçemiyor: Bu kadar geniş topraklarda bu kadar verimsiz bir tarım ve iskân elde etmek için bilinçli bir cehalet ve son derece kasıtlı bir kötü yönetim gerekirdi. Oldu. Olmaya devam ediyor.

36 günlük, yollarla, karşılaşmalarla dolup taşan yolculuğun ardından eve dönerken insan ister istemez soruyor kendine: Ev neresi?

İnsanları, kitapları, doğayı, tarihi biraz okuyunca, bir de ansızın çekip gidenleri aramızdan… Ev maddi anlamda daha bir muğlak, manevi anlamda daha bir muhkem sanki.

Hayat her gün yeni sözler ve gözler seriyor okumasını bilenin önüne. Marcel Proust buna benzer bir şey söylüyordu:

“Gerçek keşif yolculuğu yeni görünümler arayarak değil yeni gözler edinerek yapılır.”

 

Teşekkürler:

Bizi evlerinde ağırlayan Süda-Ali Yılmaz ailesine, onların anne babalarına, İlyas-Meliha Arabacı Ailesine, onların anne babalarına, Ahmet-Mine Örs Ailesine, onların anne babalarına, Emre-Meryem Berber Ailesine, Murat-Ayşe Kurtuldu Ailesine, onların anne babalarına, Sinan-Selma İhtiyar Ailesine, Erhan-Zeynep Duru Ailesine, Ahmet-Feyza Orhan Ailesine, Abdurrahman- Handan Arslan Ailesine, Safa-Handan Dallı Ailesine, Rahmi-Şeyma Özyurt Ailesine, Selim-Seda Murutoğlu Ailesine, Cihad-Seher Aydın Ailesine, Cemil Öğmen’e, Gökhan Türkoğlu’na, Hamza Er’e, Ali Öner’e, İsmail Duman’a, Atasoy Müftüoğlu’na, Muharrem Balcı’ya, Hasan Ormancı’ya, Ahmet Kılıç’a, Mahir Orak’a, Kadir Bal’a, Burhan Akdoğan’a, Nevzat Güngör’e, Mücahid Sağman’a, Sinan Tenşi’ye, Harun Özkarataş’a, Ömer Carullah- Saliha Sevim çiftine, Mehmet Özkan’a, Sacide Uras’a, Levent Baştürk’e ve adı şimdi hatırıma gelmeyen herkese teşekkür ederiz.

 

Mehmet Ali Başaran

m.ali.b@hotmail.com

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bağımsız Sinemaya H. Mirza Aydın’dan Yeni Soluk: GÜÇSÜZ

Yayınlanma:

-

Bağımsız sinema geleneğinin yeni nesil yönetmenlerinden H. Mirza Aydın’ın senaryosunu yazıp yönettiği ilk filmi “Güçsüz” ilk olarak 1-6 Haziran tarihleri arasında SEE (South-East European) Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.

Film, ulusal veya uluslararası festival yolculukları boyunca ne kadar sürede hangi duraklara uğrar ve nihayet Türkiye’de ne zaman gösterime girer bilmiyorum. Belki yönetmeni de tam olarak bilemiyordur. Zira bağımsız sinemanın, Türkiye’de “sanat filmi” olarak kodlanan ve yer yer dar bir alana haksızca hapsedilen bu gibi eserlerin yolu meşakkatli. Festival yolculuklarından ödül veya ödüllerle dönerse, o zaman başka.

Güçsüz’ün, hiç değilse yönetmeninin bu potansiyeli taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pürüzsüz biçimde akıp giden filmi merakla seyrederken Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerinden birinin içinde olduğum hissine kapıldım.

Film, bir Türkiye klasiği olan üniversiteli işsizler ordusunun taze neferlerinden birinin hayatına odaklanıyor. Diploma sahibi olmasına rağmen bir türlü iş bulamayan ve oradan oraya savrulan Erhan (başroldeki başarılı oyunculuğuyla İlker Bağlam) bu çalkantı içinde baba olacağının haberini alır.

Erhan, filmde başrolün hakkını vermektedir fakat kendi hayatında bir erkek, koca ve baba (adayı) olarak hayli güçsüz düşmüş, düşürülmüştür. Bazı işler için fazla “eğitimli”, bazıları içinse fazla “referanssız”dır. İşsizlik oranları da zaten ne kadar örtülürse örtülsün yüksektir. Beklentiler üzerine üzerine gelirken yetersizlik hissi de günden güne kuşatmayı genişletmektedir.

İzleyici olarak bu durumu film değil bir belgesel seyreder gibi duyumsadığımı hissettim. Sakin akan bir yapıya sahip olmakla birlikte yeterli merakı veriyor izleyene. Acaba ne olacak? Bu tür filmlerin okuru yoruma açık, açık uçta, bir dört yol ağzında tek başına bırakmasına alışığız. Şahsen, bu sevdiğim bir tarz. Bir ukde gibi kalması.

Devamı gelecek mi diye bir beklenti içinde bırakıyor bizi eser sahibi. Artık o saatten sonra eser sahibi sensin. Sahibi eseri okuruna emanet etti. Severse alsın, zihninde yazsın, yönetsin diye.

Film bir halı sahada bitiyor ve ben kendimi orada, o maçı seyrederken buldum. O son bakıştaki anlamı yakalamaya çalışırken…

Güçsüz, atmosferini oluşturmayı başarmış, ayakları yere basan, soru soran bir film. Bir yerde denk gelirseniz, izlediğinize değecek, göreceksiniz.

Yönetmenin potansiyelini yeni filmlerinde ne seviyeye çıkartacağını merakla takip edeceğim; bir sinema eleştirmeni olarak değil, haddim değil, sinemayı sanat yapan niteliğin peşinde bir okur olarak sadece!

*Filmin Fragmanı

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x