Connect with us

Köşe Yazıları

Şakaysa Hiç Komik Değil

Yayınlanma:

-

“Kayserili genç çiftçi Ömer Dede, yıllardır hayvan içme suyu sorununu belediye, kaymakamlık, valilik ve vekillerle çözemeyince “Ben bu ülkenin vatandaşı değil miyim? Derdimi Japonya mı çözsün?” diyerek derdini Japon Büyükelçiliğine yazdı. Japonlar, Dede’yi büyükelçiliğe davet etti.” Hikayenin devamı için tıklayın: https://twitter.com/YelizzKoray/status/1355214987250249731?s=19

Şakaysa hiç komik değil, ciddiyse çok komik! Ancak amatör bir haber editörünün asparagas girişimi olarak görebileceğiniz bir haber ne yazık ki gerçekleşti. Çiftçi Ömer Dede’nin basit bir talebi için neredeyse tüm bürokrasiyi baştan aşağı dolaşmış olması birçok konuyu hepimize yeniden sorgulatıyor.

Bu vesileyle biz de hafıza tazeleyelim: 

Kaçılın devlet geliyor

Örneğin son 1 yıl içinde devletin vergisini çatıır çatır aldığı insanlara yaptığı destekle yine son 1 yıl içinde geçilmeyen köprüye, gidilmeyen otoyola verdiği ödemeleri araştırmanızı öneririm. Gözleriniz faltaşı gibi açılacak, rakamlara “Bu kadar da değildir!” diyeceksiniz.

Sevgili devletimizin devlet ihaleleri ile devleşmiş ve düzenli “geçilmedik yol vs. parası alan” abilere pandemi dönemi boyunca ödemeler için “Hocam, devir kötü, biraz zamana yayalım, azıcık erteleyelim de bu parayı fakire fukaraya verelim!” deyip demediğine baktığınızda devletin borcuna acayip sadık olduğunu göreceksiniz.

Ekabirin, reislerimizin ve üst düzey bürokratların bu pandemi döneminde “Şu maaşımızı da biz devletin verdiği destekleme oranlarına çekelim, bilmem kaç bin tane araçtan bir bölümünü de satalım, harcamalarımızda şu kadar tasarrufa gidelim!” deyip demediğini araştırdığınızda kocamaan bir boşluk ve akisli bir sessizlikle karşılabilirsiniz. Bu sessizliğe sevgili muhalif partilerin ekabirlerini de dahil etseniz gene bir cevap alamazsınız. Hatta ileri gidip işçinin maaşından geçinen en kocaman sendikaların bu dönemdeki tasarruf harcamalarına ya da maaşlarına baksanız ağlamaklı olabilirsiniz.

Ucuza gıda satacak denilen PTT üreticinin kendi sitesinden daha pahalıya yağ sattı.

Hayat pahalılığını, karşılaştığımız her hendeği “dıj güjler” açıklamasıyla yapmaya alıştık ancak insan “PTT ucuz yağ satıyor!” diye devlet-i aliyyenin PTT’sinin avm’sine girince yağın ucuzu bırak daha pahalıdan ittirildiğini görünce bir duraksayabiliyor. Kırmızılı turkuazlı zincir marketlerin mahalleleri geç sokaklara hatta köylere kadar gidip küçük esnafın boğazına bacağını soktuğunda gıkını çıkarmayanların şimdi kem kümleri de gülüşme nedeni olabilir, aman kendinizi tutun devlete halel gelmesin.

Bu vesileyle “Hocam maliyet arttı, dolar arttı, zıkkımın dibi de artınca mecburen fiyatlarımızı destekledik!” diyen yerli ve milli zincirlerimizin açıkladıkları kârlılık oranlarına da bir göz atıverin. Sadece pandemi döneminde çok bilinen bir zincirimizin cirosunu %40 artırırken kârlılığını ise %100 artırdığını görünce “Bak şu mucizeye!” diyebilirsiniz.

Kaz dağlarındaki maden sahası

“Yerliyiz hocam, milliyiz efendim!” diyen abilerimiz, arkadaşlarımız Türkiye’nin en büyük endemik faunalarından biri olan Kaz Dağlarında içine şehir inşa edilecek kadar kelleştirilen büyük arazilerde altın arama iznini kimlere verdiğini, üstelik bu büyük operasyondan devletin kasasına her şey dâhil %5 bile kalmadığını görünce ağlamaklı olabilirsiniz. Üstelik bu çok zeki abilerin şimdi aynı ruhsatı “Kapadokya”ya verdiğini duyunca “eeeöööö” deyip bir gerekçe de bulamayabilirsiniz, heyecanlanmayın bunu açıklayacak bir deha henüz gelmedi zaten.

Yerli ve millilik konusunda ısrarla her şeyin dosdoğru yapıldığı iddiasında olan birine rastlarsanız ona da SICPA‘yı soruverin. Bu İsviçreli şirket, bu toplum camilerine, müzelerine bakamayacak durumda olduğu için gelip içlerinde Ayasofya’nın da olduğu 50’den fazla müze vb. noktayı işletip üstüne bir de “giriş garantisi” almış olabilir mi acaba? “Atma Recep” diyen gönlü geniş abilere Ayasofya cami olduktan sonra SICPA’nın “Geçiş garantimizi isterük!” talebine tazminat ödenerek cevap verilip verilmediğini kalp çarpıntıları eşliğinde sorabilir.

Son bir vesile ile, teknoloji ve kültür harcamaları adı altında kurulan anlamsız projeleri, akıllı tahta ve tabletleri, bir depo benzin parasına yaklaşan geçiş ücreti ile sadece zengin amca ve teyzelerimize tahsisli özel otoyolları yapmasak, bu parayı bu toprağın tarımına, ormanlaştırılmasına, bereketlendirilmesine aktarsak neler olabileceğini hüzünle düşünebilirsiniz.

Birazcık kötü yolda gitsek, bir köprümüz eksilse de mesela manavdaki fiyatları kasaptaki pahalılığı tersine çevirecek tarım yatırımı yapılsa ülkemiz daha az operasyon çekilebilir hale gelebilir mi diye sorabilirsiniz. Sormayın, çünkü her sistem kendi elitini “yaratırken” kullar katındaki bu küçük teferruatları bir engel olarak görür.

Toki Bursa

Tüm bunları düşünürken yanınıza mekânsal ayrışmanın uzayını yaşayan TOKİ’nin yaptığı “falanca konakları” isimli elli katlı bariyerli güvenlikli havuzlu dairesinin balkonunda bir dayımız “Ama evlat, bak lüks ev satışları artmış, arabalar tükenmiş, var bu milletin parası!” derse onunla da arş-ı alâya ulaşmış hane halkı borçlanmalarını, 20 yıl önceki Türkiye ile şimdiki Türkiye’deki faiz/kredi alışkanlıklarını ve kapitalizmin dibinde iken zenginleşenlerin daha da zenginleştiğini, fakirin de cebine telefonunu bankadaki krediyle koyduğunu konuşup eğlenceli dakikalar geçirebilirsiniz.

Kendilerini tutamayıp tamamen iyi niyet ve hüsn-i zan ile İtibardan tasarruf olmaz, ne demek yani bizim partinin büyüğü ya da sevgili devletlumuz mabadını ısıtmasız koltuğa koyup içi mi titresin?” diyenlere önce her mitingini cuma hutbesine döndürdüklerini hatırlatıp sonra ekmeğini yedikleri bu geleneğin içinde Hz. Ömer’in Şam ziyaretini bir okutuverin. Gene de ikna olmayıp “Saraya saray demeyin, külliyedir bu hocam, hem halka da açık!” diyen abiler çıkarsa onlara da mesela Hz. Osman’ın saraylı külliyesini tarif edivermelerini, kaç muhafızının evini beklediğini sorabilirsiniz. “Hz. Osman bu işleri Muaviye’nin iç gıcıklayıcı sarayından ötürü biliyor ama yapmamış, niye acaba?” diyerek de sorunuzu zenginleştirebilirsiniz.

Her şeye rağmen insan içinde bulunduğu düzeni kaosa tercih eder. “Dolar 30 lira olsun, yiyecek ekmek bulamayayım ama beni ben yapan değerler ayakta kalsın, yerli-milli …” diyerek uzayan nutukları atacak abilere de önce “Haklısınız abi!” deyin. Sonra da kendisini de temsil eden yöneticilerin hanımları “Hermes” çanta tartışmasını hatırlatın. Şaşalayıp “Onlar aslında çakmaymış!” diyen gazeteci ablanın yazısını size okutabilirler, gülüp geçebilirsiniz. Sonra ciddileşip İstanbul sözleşmesini, aile-kadın politikalarını, yükselen kitch İslamcılığın bürokrat çocuklarından nasıl çıktığını ciddi ciddi konuşabilirsiniz. NATO’nun kimin peşine takılıp Afganistan ve Irak’ta olduğunu sorduktan sonra sevgili devletlu’muzun “Afganistan’da ve Irak’ta NATO Misyonlarını desteklemeye devam edeceğiz.” sözünün ne anlam taşıdığını sakin sakin konuşabilirsiniz.

“Kimseye eyvallahımız olmasın, zalimin tepesine çökelim mazlumun sığınağı olalım, varsın ekonomimiz yerle yeksan olsun, açıkta kalmaya razıyım.” diyen yürekli insanları tutup yanaklarından öpün. Fakat sonra mesela mecliste konuşan Uygurlu bir ablamızın konuşmasını ve TRT Meclis kanalının eskaza yayından çıkıvermesini sorun. Sonra yine birçok insanın “aman ağzımızın tadı” bozulmasın deyip nerelere geri gönderildiğini, gönderildikten sonra neler olduğunu da sorun. Sonraya geriye dönün istediğiniz tarihten bugüne dek dost-düşman tanımının bir oryantal kıvraklığında değiştiğini gösterin.

En son, tilkinin dönüp dolaşıp geri geleceği kürkçü dükkanı gibi Türkiye’deki seçmenin dönüp dolaşıp geri döndüğü “E, peki kime oy vereceğiz?” çıkmazı ile karşılaşmanız çok olası. Bu soru aslında bir “Epimenides paradoksu” gibi. Sistem, kendi temsili demokrasi koşullarını öylesine görünmez duvarlarla sınırlandırmış ki; oy verdiğinizde kabul edemediğiniz birçok kötülüğü kaotik bir sürece sürüklenmemek adına meşrulaştırıyorsunuz. Oy vermediğinizde ise bu sefer sistemin bir başka aktörün sizin adınıza yaşamınızı zorlaştıracak kararlar almasına izin veriyorsunuz. Max Stirner’in dediği gibi aslında bir “celladını seçme özgürlüğü”nü yaşıyorsunuz. 

Halüsinasyonun bozulduğu an da tam olarak bunu farkettiğiniz nokta. Pir Sultan Abdal’ın deyişiyle “Bozuk düzende sağlam çark olmaz!” sözünün derûnuna vardığınızda çözümün hiçbir “politika yapıcı” olmadığını görebilirsiniz. Daha doğru bir ifadeyle ister iktidar ister muhalif partilerin temelde hepsi aynı “poliarşik çerçeve”nin içindeler.

Sistemde bir perspektif sorunu varsa oyunu içerden değiştiremezsiniz, illaki kafayı kaldırıp şöyle bir temiz hava alıp, önce kendinize gelmelisiniz.

Bununla başlayalım, gerisi gelir.

Köşe Yazıları

ABD Ordusu Seni Çağırıyor – Bir “Öznelikten Çıkarılma” Deneyimi

Yayınlanma:

-

Bir süredir çifte vatandaşların İsrail ordusundaki gizli askerlikleri dikkat çekici bir görünürlük kazandı. İşgal edilmiş Filistin topraklarında üniformalarıyla, tankların üzerinden poz verip Türkiye’de ise askeri kariyerinden hiç bahsetmeyen “sevimli gençler” toplumun öfkesini giderek daha fazla tetikliyor. Bu öfkenin bir nedeni Gazze’de katliamlarla ayyuka çıkan kural tanımaz siyonist saldırganlık. Diğer nedeni de çifte vatandaşların ikircikli hayatlarıyla ve gizledikleri askerlikleriyle tekinsiz hissettirmesiydi.

Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor: İsrail ordusunda askerlik yapmanın siyonist ideolojik çerçevenin içinde, o kökenle ilişkili olmakla inkar edilemez bir bağı var. Mide bulandıran ise çifte vatandaşların bunu “gizleme” eğilimi ve Türkiye’yi “alternatif ve korunaklı bir geri çekilme alanı” olarak düşünmeleri.

Fakat yeterince konuşulmayan, giderek “trend” olan başka bir gerçek daha var: ABD ordusunda askerlik yapmak. Siyonist ordudaki çifte vatandaşların aksine ABD ordusundaki askerlik gizlenmek bir yana, açıkça bir övünç ve kariyer kazanımı olarak sunuluyor.

ABD’li olmayanlar açısından askerlik yapmanın siyonizm, yahudilik ya da Amerikan vatanseverliği gibi doğrudan bir motivasyonu da yok.

Ancak sosyal medyanın her mecrasında ABD ordusunda asker olmanın koşullarını, avantajlarını paylaşan onlarca hatta yüzlerce videoyla karşılaşabiliyorsunuz. Birçok genç, izlediği bu videoların da etkisiyle işgalci emperyalist bir orduda askerliği kısa vadeli “profesyonel bir iş” olarak değerlendirme eğiliminde.

ABD ordusunda askerlik yapan “Anadolulu gençleri” izlediğinizde de bu tutumu net olarak hissediyorsunuz. Gençlerin kendilerini bir ordunun askeri olarak değil daha çok bir şirkette kariyer yapan profesyoneller gibi anlattıklarını görüyorsunuz.

Her ne kadar ABD ordusunda askerlik yalnızca vatandaşlık kazanmanın hızlı bir yolu olarak görülse de bu tespit eksik kalıyor. Bu, daha çok göç, eğitim, kariyer ve vatandaşlık vaatlerini bir araya getiren biyopolitik bir mobilite mekanizması.

ABD’de askerlik yapmanın eğitimden (üniversite eğitimi finanse edilir) barınmaya (konut kredisi avantajları sağlanır), iş hayatından (kariyer fırsatları) ayrıcalıklı sağlık hizmetlerine (tricare) dek geniş bir ayrıcalıklar listesi var. Bu açıdan ABD ordusunda askerlik yaşam fırsatlarını yöneten ve çerçeveleyen biyopolitik bir ekosistem.

Biyopolitikadan dispozitife: iktidarın tecelli etmesi

ABD ordusunda askerliğin bu kadar fırsat odaklı ele alınması, biyopolitika ve dispozitif kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Foucault’nun kavramsallaştırdığı açıdan biyopolitika nüfus, beden, sağlık gibi yaşamın farklı katmanlarına iktidarın müdahalesini tarif ediyor. Ancak bu müdahalenin yaşama yerleşmesi, içselleştirilmesi için sadece kurumların kaba gücü yeterli değil. Geniş pratiklere, alışkanlıklara yani araçlar ağına ihtiyaç duyuluyor. Bu araçlar ağını dispozitif olarak tanımlayabiliriz. Biyopolitika iktidar stratejisiyse onun araçları da dispozitiflerdir.

Biyopolitika ve dispozitif kavramları iktidarın yalnızca kaba güç ve yasaklamalarla değil, yaşamı hegemonyanın çerçevelediği biçim içinde mümkün ve cazip kılınması durumunu açıklar.

Esasında dispozitif yani -regime of practice- her şeyden önce özneleştirme biçimleri üretir. Bu anlamda orduya asker olmanızın gerekçesi “yüksek idealler”, “vatan savunması”, “toplumun korunması için bir feda eylemi” üzerinden kurulur. Ancak dispozitif sadece özne üretimiyle işlemez. Agamben’in tanımıyla dispozitif, bir “öznelikten çıkarma” durumunda da pekâlâ gelişir. Hatta modern iktidar kendini buradan dayatmaya artık daha çok isteklidir denilebilir.

Bir veriye, bir sayıya, komut alan bir profesyonele dönüşerek öznelikten çıkılır, ayrıcalıklı haklar ekosistemine giriş yapılır. Basitleştirmek gerekirse öznelik üreten dispozitif sizi bir “anlatı”nın parçası kılarak iktidar alanına dahil eder. Oysa öznelikten çıkaran dispozitif ise sizi, seçimlerinizi yalnızca fırsatların belirlediği bir tür legal yağmacı haline getirir. Öznelikten çıkarmak, kişiyi politik özneye değil fırsat optimize eden aktöre dönüştürür.

Günümüz siyaseti de tam olarak bu çıkar denklemi üzerinden kurulu. Özellikle asyanın batısı (orta doğu) gibi siyasal hareketlerin durulmadığı bir coğrafyada egemen küresel düzen, iktidarları yalnızca fırsatlara fokuslanacak şekilde biçimlendirmek istemekte. Egemen düzen böylece bütün katmanlarıyla ve kaba kuvveti de arkasına alarak kendisiyle uzlaşan –bir anlamda işbirlikçi olan– ve bu şekilde hayatta kalan rejimleri de “öznelikten çıkarmıştır”.

ABD ordusundaki Anadolu çocukları için de durum çok farklı değil. ABD politikalarına ya da örneğin ideolojik bir anlatıya iman etmeden verilen görevi yerine getirmeye odaklı olmak kabul görmek için yeterli.

Elbette ABD hegemonyasının silahlı gücünde asker olmak birçok farklı başlıkta konuşulabilir. Ancak bu konunun Türkiye özelinde milliyetçilik ve “vatana adanmışlık” gibi romantik söylemleri tartışmaya açan bir tarafı var. Türkiye’deki ulus devlet bilincinin klasik bir algısı var: ulusal bilinç, tarihsel ve toplumsal sarsılmaz bir aidiyet yaratıyor. Gerçekten de ulusal bilincin anlatısı “İsrail ordusu” gibi öznelik yükleyen yapılar için hâlâ dirençli. Oysa ABD ordusu örneğindeki gibi emperyalizmin farklı kurumsallıklarıyla ilişkiye girerek öznelikten çıkarılanlar için kolaylıkla dağılabiliyor. İsrail ordusunda görev almayı insanlık suçu olarak görecek bir genç, ABD ordusundaki pozisyonunu kolaylıkla meşrulaştırılabiliyor. Görev bilinciyle hareket eden, profesyonel ama neyin parçası olduğunu umursamayan bir varoluşa kolayca razı oluyor.

Bu, küresel hegemonyanın aradığı toplumsallığı da tarif ediyor: öznelikten çıkarılmış ve bekası için her türlü uzlaşıya açık iktidarlar ve kitleler. Yani yaratılan konfor alanında, egemenlerle el sıkışmanın güvenlik ve tüketim ayrıcalıklarından faydalanan bir tür uyumlu kitlelerin oluşumu. ABD ve İsrail’in Batı Asya politikalarında buna uygun bir siyaset dili üretildiğini görmek zor değil. Sadece iktidar elitlerini sisteme eklemleme politikalarıyla bunu düşünmek doğru olmaz. Asıl mesele, hegemonyanın ve işgalin kitlesel düzeyde makulleştirilmesidir. Bu politikanın önemli bir örneği ise İran. Rejim eleştirisinin aynı zamanda batıyla uzlaşma ya da öznelikten çıkarılma durumunu doğuracağı varsayılmıştı. Böylece rejimle kavgalı geniş bir kitlenin küresel hegemonya lehine ayağa kalkacak “beşinci kuvvet” olacağı düşünülmüştü. Fakat bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. İran örneğinde bu beklenti tam karşılığını bulamamış olsa da, bölge genelinde hegemonyanın sunduğu “güvenli alan” ve işbirliğinin fırsatlarını tercih eden geniş bir toplumsallık oluşmuş durumda.

ABD ordusunda askerliğin ya da işgalcileri müttefikler olarak belleyip konforlu ve güvenli olanı tercih etmenin marjinal istisnalar olarak kalacağını artık düşünemeyiz. Günün sonunda hegemonyanın istediği teslimiyetin sadece yerel iktidarlar ve liderleriyle sınırlı olmadığını görüyoruz. Tepeden derinlere, iktidar elitlerinden toplum tabanına doğru hegemonyanın içselleştirilmesi bekleniyor.

Bu durumla baş etmenin yolları üzerine ayrıca konuşmalıyız. İnsanlığın öyküsünün itaatle birlikte direniş örnekleriyle okunabileceği ortada. Yine de bir direnç noktasını nerede arayabiliriz? diye soruyorsak, bunun cevabı kendini gizleyen, demokrasilerin “zararsız yurttaşlar”ının gündelik yaşamlarına sinmiş olan “düzen”i teşhir etmek olabilir. Hatta, egemenlerle işbirliğini tercih etmenin toplumsal olumlamasını geri dönülmez biçimde aşındırmaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Repkon’dan Paligen’e: Bir Savaş Tedarikçisinin İzini Sürmek

Yayınlanma:

-

ABD ve İsrail’in mühimmat tedarikçisi “yerli” sermaye Repkon, baskılar neticesinde Repkon USA markasını değiştirdi.

Repkon, aslında büyük bir iletişim hatası yapma pahasına bu aksiyonu tercih etti. Savaş görece gündemden düştüğünde ve Repkon unutulduğunda Repkon USA’yi “Paligen Technologies” olarak güncelleseydi muhtemelen kamuoyunun dikkatini çekmeyecekti fakat şimdi bu iki markanın organik ilişkisini hepimiz biliyoruz.

Peki ama Repkon bunu neden şimdi yaptı?

Repkon’un kurumsal iletişimi yönetme açısından “yanlış stratejisi”nin bazı gerekçeleri var. Şirketin aktivistlerin radarına girmesinin bir yıl öncesine dayandığını biliyoruz. O dönemde ana akım medya Repkon’un savunma alanındaki işbirliklerinden gururla söz ediyor.

ABD, İsrail'e, 'acilen' 12 bin bomba satacak. Satış için ana yüklenici Türk şirket Repkon USA olacak. Repkon ise, bu satış için karar verici unsurun kendileri olmadığını ifade etti. Anadolu Ajansı (AA), Repkon
2024’te AA tarafından yayınlanan haberler, protestoların ardından silindi.

Anadolu Ajansı, Aksa Tufanı’ndan bir ay sonra yaptığı haberde Repkon’un ABD savunma sanayii ile anlaşmalarını “ABD çareyi Türk savunma sanayisinde buldu.” başlığıyla tanıtmıştı. Repkon’un ABD’deki girişimleri bununla da sınırlı değil. MK-80 adında Gazze’de ve Lübnan’la pek çok bölgede birçok kişinin katlinde kullanılan bu mühimmat için de Repkon USA’nin adı geçiyor.

Anadolu Ajansı’nın tepkiler neticesinde kaldırdığı haberin detaylarını bir diğer ana akım medyadan TRT World’den öğreniyoruz. Neredeyse yarım milyar dolarlık anlaşmada ABD’de TNT üretim tesisi kurulması hedefleniyor.

2024’te yayımlanan haber aslında Repkon’un ABD savunma sanayindeki kritik konumunu ortaya koyuyor.

Kasım 2025’te yayımlanan başka bir haberde ise Repkon’un ABD’deki pozisyonunu daha iyi anlıyoruz. Army-Technologies haberine göre Repkon, ABD’nin İsrail için hazırlayacağı ya da satacağı 3 milyar dolarlık devasa bir mühimmat paketinin ana yüklenicilerinden biri. ABD’de TNT üretimi yapacak tesisler kuran ve yatırımını bu noktaya odaklayan şirket, aşama aşama mühimmat tedariğindeki pozisyonunu güçlendiriyor.

Repkon, anlaşmalarla aslında ABD savunma sanayii için kontratlar yapsa da asıl alıcı farklı. MK 84 ya da BLU-117 tipi sığınak delici özelliği de olan tahrip gücü yüksek mühimmatın da dahil olduğu siparişler İsrail için alınıyor.

Şirketin 2024 ve 2025’te gerçekleştirdiği anlaşmalar ve buna bağlı yatırımların yeniden gündeme gelmesi ise İran savaşı ile birlikte oldu. ABD’nin “acil” koduyla talep ettiği binlerce BLU-110 bomba gövdesinin satışı ABD Kongresi onayını da es geçerek Repkon USA’ye verildi.

ABD’nin resmi sitesinde doğrulanan bu siparişin içeriğindeki bombaların İsrail’in saldırılar sonucu azalan stoğunu tahkim etmek amacı taşıdığı çok açık. Her ne kadar şirket, yaptığı açıklamada ilgili kontratlarda “karar verici” olmadığını ifade ederek Repkon USA’nin Türkiye’deki merkeziyle bağlantısının olmadığını ima etse de gerçekler tam da düşündüğümüz gibi. Savunma sanayii fuarlarında aynı standda boy gösteren Repkon ve Repkon USA aynı sermayenin iştirakleri.

Dahası da var. Repkon sadece ABD savunma sanayii içinde bir yer edinmekle kalmamış, aynı zamanda tescilli siyonist rejim destekçisi olan BAE Systems ile de kritik anlaşmalar gerçekleştirmiş. “BAE Systems Land” Genel Müdürü Glynn Plant, Repkon ile anlaşmalarını “kritik” olarak tanımlıyor. Glynn açıklamasında şu kısım dikkat çekici:

“Devam eden küresel gelişmeler, talebi karşılamak için kritik mühimmat yeteneklerini sağlayabilmemiz adına iş birliklerinin önemini ortaya koyuyor. Savunma sanayiinin mühimmat üretimini ölçeklendirme kapasitesi bu sürecin kritik bir parçasıdır. Diğer firmalarla iş birliği yaparak müşterilerimizi daha iyi destekleyebiliriz.”

BAE Systems, İsrail’in Gazze’de de yoğun kullanılan top mühimmatının üreticilerinden biri. Dolayısıyla bu küresel ortaklığın en önemli müşterileri de İsrail ve ABD.

Repkon’un 2024’ten 2026 Mart ayına kadar olan süreçte ABD ve İsrail silah endüstrisiyle giderek derinleşen ilişkileri açıkça görülüyor. Bu da şirketin daha önce farklı alanlarda faaliyet gösteren diğer iş birlikçi sermaye grupları gibi “hamaset”e sığınmasına neden oldu. Repkon, yayımladığı resmî açıklamada iddialara ve ABD’nin resmî sitesinde “yüklenici” olarak anılmasına cevap vermekten kaçınırken Yunanistan’dan Rusya’ya konuyla ilgisi olmayan argümanlara sığındı.

Repkon USA’den Paligen Technologies’e

Repkon’un resmî açıklamasındaki bir diğer argüman ise dikkat çekici detaylar içeriyor:

Öte yandan ABD’de alınan bir mühimmat tedarik kararı üzerinden yapılan bazı haberlerde de Repkon’un doğrudan satış gerçekleştirdiği veya sürecin karar vericisi olduğu yönünde bir izlenim oluşturulmuştur. Oysa söz konusu süreçte Repkon’un herhangi bir talebi, kararı veya satış işlemi bulunmamaktadır.

Açıklama, Repkon USA’nin karar verici olmadığı, ABD savunma sanayii ve Amerikan devleti tarafından zorlandığı izlenimini yaratıyor. Oysa Middle East Eye’nin konuyla ilgili yaptığı haberde yer verdiği ABD’li güvenlik uzmanı bu iddiayı yalanlıyor.

Haberde, emekli ABD ordusu albayı ve Atlantic Council Türkiye Programı kıdemli araştırmacısı Rich Outzen’in görüşlerine yer veriliyor. Outzen, bir şirketin mühimmat satmaya zorlanamayacağını söylüyor. Öte yandan Repkon’un ortaklıklarını kastederek “karar verici olmadığı” yönündeki beyanının da gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor. Outzen’in yorumu şöyle:

“Repkon ABD anlaşmasına itiraz ederse, bu ikisi arasındaki yönetim kurallarına bağlı olacaktır. Ancak genel olarak konuşursak, bağlı ortaklıklar kendi iş kararlarını verirler.”

Eleştirilerin üzerine aceleyle verilen bir kararla farklı bir markaya dönüştürülen Repkon USA’nin söz konusu anlaşmaları inisiyatif alarak yaptığı ortada. Zaten şirketin 2023-2024’ten itibaren ABD’deki yatırımları ve Garland’da satın aldığı tesisler de şirketin stratejisini ele veriyor.

Eylemler ve protestolar işe yaradı mı?

Her fırsatta “yerli-millî” vurgusu yapan Repkon, hem yaptığı açıklamanın tatmin edici olmadığını fark ettiği için hem de Repkon USA’nin ABD silah endüstrisindeki pozisyonunu tartışmaya açmamak için ismini değiştirme yoluna gitti. Aslında Repkon’un “yerli-millî” söyleminin dağılmasını ve işbirliklerindeki “tatsız detayların” ortaya çıkmasını sağlayan yoğun bir eylemsellik sürecinin olduğunu da söyleyemeyiz.

Repkon Holding önünde 8 Mart 2026’da gerçekleşen eylem.

Repkon’a karşı bugüne dek sınırlı sayıda eylem yapıldı. Repkon’un genel merkezi önündeki ilk eylemde, sayıları 100’ü bulmayan aktivistlerin iradesi dışında sokakta genişleyen bir tepki yoktu. Repkon’u sosyal medyada eleştirenlerin de kayda değer bir baskı oluşturduğunu söylemek zor.

Ancak Repkon, cürmünün büyüklüğünü ve gelişecek tepkilerin neye mâl olacağını biliyor olmalı ki bu değişikliği muhtemel bir iletişim kazasını göze alarak “acilen” yaptı.

Bu, şunu gösteriyor: Kapitalizmin küresel ilişkilerinin çok katmanlı yapısı yaygın olduğu kadar da kırılgan! Toplumsal tepki odaklanmayı başardığında ya da bunun işaretlerini verdiğinde sokakta gelişen tepki milyarlarca dolarlık sevkiyatları sekteye uğratabilir, durdurabilir, devletlerin politikalarını etkileyebilir.

Gazze’de katliamlar sürerken ABD’den İsrail’e doğru hareket eden Nexoe Maersk gemisine ilişkin eylemler bu noktada iyi bir örnek. Nexoe Maersk gemisinin F35 parçaları taşıyacağı bilgisi küresel bir direniş başlatmış, gemi tüm uğrak noktalarında yoğun protestolara uğramıştı. Nexoe Maersk, Fas ve İspanya’daki programı günlerce sapmış, Türkiye’de ise bir grup aktivistin Mersin limanındaki kararlı bekleyişi ile rotası değişmişti.

Aksa Tufanı’ndan hemen sonra Yemen’in Bâb-el Mendeb boğazını İsrail’e yük taşıyan gemiler için kapatması da bir diğer örnek. Dünyanın en yoksul ülkelerinden ve iç savaşla boğuşan Yemen’in, kısıtlı imkanlarına ve ABD silah endüstrisine göre çok basit askeri ekipmanlarını dikkatli bir stratejiyle kullanması ABD ve birlikte hareket eden Batılı güçlerin donanmalarında bir “mühimmat” sorunu yaratmıştı. Yaşanan Kızıldeniz krizi o dönemde konteyner sevkiyatlarını %90 oranında durduğu gibi Maersk, MSC, Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük deniz taşımacılığı şirketlerinin Kızıldeniz üzerindeki operasyonlarını da askıya aldırmıştı. Kriz, ABD’nin iç enflasyonunu bile etkilemiş ve sonunda Yemen’le müzakere gündeme gelmişti.

Sokağın başarısını ve eylemin gücünü yalnızca Gazze’yle sınırlamak doğru olmaz. ABD’de Occupy hareketinin parklarda ve barışçıl yürüyüşlerde yükselen söylem gücü on binlerce insanı etkilemişti. Protestoların ABD’deki etki gücü 2012’de öylesine artmıştı ki Occupy hareketini desteklediği gerekçesiyle 6 binden fazla aktivist tutuklanmıştı.

Judge orders Twitter to turn over Occupy protester's tweets | CNN Business
Occupy göstericileri polis tarafından tutuklanıyor

Kuşkusuz eylemlerin bir kitle hareketi olarak devinimi ve çoğu zaman belirli bir odakta bir “kampanya siyaseti”ne odaklı olmasının kendine özgü sorunları var. Üstelik Occupy, Nexoe gemisi eylemi, Avrupa’daki Elbit ve Maersk eylemlerinin geliştiği toplumsallıkla ilişkisini de göz ardı edemeyiz. Ancak Gazze’nin öğrettiği asimetrik mücadele, kapitalist dünya düzeninin alt edilebilir olabileceğine dair umudu tazeledi.

Sokaktaki mücadelenin bu açıdan en somut sonucu kaybettiğimiz başarıya dair inanç duygusunu geri kazanmak olabilir. Özgüveni tazelemek, küresel sermaye gruplarıyla hesaplaşma cesaretini yeniden kazanmak bir bilinç eşiğini aşmayı da pekala mümkün kılıyor. Hamasetten uzaklaşıp hegemonyanın göstergelerini anlamaya çabalamak bir farkındalık yaratıyor. ABD silah endüstrisi ile doğrudan ortaklıklara girişmiş Repkon ve Leonardo gibi İsrail’le ilişkileri açık olan savunma şirketleriyle ortaklıklara imza atan Baykar gibi şirketlerin durumunu sorgulamak işte bu farkındalığın “doğru sorularla” yeniden bir bilinç inşasının önemli adımları olabilir.

Zira bugüne dek siyasal popülizmin odaklandığı “yerli-millî” söyleminin anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tutumu içermeyebileceğini en iyi sermayenin küresel etkileşimini tartışmaya açtığımızda anlıyoruz.

Bu açıdan Repkon örneği şunu gösteriyor: Küresel emperyalist politikaların, silah endüstrisinin ve sermayenin arasındaki ilişki, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar görünür hale geldi. Üstelik bu simbiyotik ilişki, çok katmanlı yapısına ve “dokunulamaz” olduğuna dair anlatıya rağmen son derece kırılgan. Küresel ölçekte kurulan tedarik zincirleri, kolektif toplumsal itirazlardan ya da küçük ama kararlı mücadelelerden sanıldığından çok daha hızlı etkileniyor. Limanlarda, fabrika önlerinde, sokaklarda ve asimetrik mücadelenin farklı alanlarında ortaya çıkan kararlı eylemler, küresel hegemonyayı ve yerel politikaların hileli işleyişini görünür kılarken devasa ekonomileri dahî sarsabilecek bir güç yaratabildiğini gösteriyor.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İran Savaşı ve İslâmî Çevrelerin Mücadele İmkânları   

Yayınlanma:

-

Irak işgaline karşı itirazın yerel ve küresel ölçekte büyük ivme yakaladığı momentin ABD ve İsrail’in İran saldırısı dolayımında oldukça gerisinde kalınan bir itiraz sürecine tanık oluyoruz. İran’a dönük muhasara ve ardından gelen yıkıcı savaş karşısında büyük halk hareketlerinin örgütlendiğine tanık olmuyoruz. Savaşın ânî denebilecek bir hızda gerçekleşmesi, diğer yandan Devrimden bu yana neredeyse alışılagelen ambargo ve çok sayıda gerekçe bu tablonun sebebi olarak sunulabilir.

Bu gerekçelerden kaçının emperyalist ve işbirlikçi merkezlerin faaliyetlerinin ürünü, kaçının yerel ya da dinî reflekslerin sonucu olduğunu tespit edebilmek elbette oldukça güçtür ancak yaklaşık bir çerçeve, ilgilisinin zihninde beliriverecektir.

Türkiye özelinde enteresan bir tablonun varlığından bahsedilebilir. “İran İslam devriminin Müslüman dünyadakine benzer etkilerinin Türkiye’de de oluştuğu ve Amerikancı-neoliberal 12 Eylül darbesinin bu etkileri özelikle Türk-İslam senteziyle karşılayarak kırmak istediği” hakkında sayısız yazı ve değerlendirmeye rastlanabilir. Bütün bu faaliyetlerin 2026’ya uzanan sonuçlarını ayrıntılı bir analize tâbî tutmak lüzumu vardır ancak şu anda burada bu ayrıntılı uğraşa girmeyeceğiz.

12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 2026 arasında, insanlığın uzun yolculuğuna kıyasla pek bir zaman aralığı olduğundan bahsedilemez. Devrimden sonra Batı’nın tazyik ve teşvikiyle Saddam Hüseyin önderliğinde İran’a saldıran Irak güçlerinin sekiz yıl sürecek bir savaşa sebebiyet vermesi, derinleştirilerek sürdürülen yaptırımlar, güvenlik dinamiklerinin maksimum heyecanla diri tutulmasına sebebiyet vermiş ve olağan yaşamın özgür dinamikleri lâyıkıyla devrimin damarlarını besleme şansına kavuşamamıştır.

Türlü aşma çabalarına karşın mezhep hassasiyetlerinin ve eleştiriyi hak eden kimi dinî ve politik tutumun evrensel bir devrim tecrübesini gölgelemesi, güvenlikçi hassasiyetlerin Suriye sahasında olduğu gibi birtakım hatalı pratikleri tetiklemesi ve paralel biçimde İslam dünyasında Kur’an merkezli İslam düşüncesinin her dâim kadük kalması, yazıklanılacak gerekçeler cümlesinden sayılmayı hak etmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırının 28 Şubat tarihinde başlaması ve ertesi günün 1 Mart olması bizim açımızdan güçlü bir sembolik değeri hâizdir. “Küresel 28 Şubat”a karşı teyakkuzda olmaya davet eden eylem dövizlerimizin görselleri etkileyiciliklerini ve Irak işgaline Türkiye’den hem payanda olmayı hem de Amerikan güçlerinin geçişine ev sahibi olmayı amaçlayan 1 Mart tezkeresinin diri hatırası, bilinçlerimizde ve politik ajandamızda ayrıcalıklı yerini muhafaza etmektedir.

Aksâ Tûfânı her ne kadar dünyanın pek çok yerinde kitle hareketlerini tetiklese de bu hareketlerin ekserisi esaslı bir ideolojik çerçeve ya da merkeze sahip olamadığı için egemen dünya düzeni ve onun bileşenleri için esaslı yapısal tehditlere dönüşememişti. Bu üzüntü verici netice Türkiye için çok daha fazla görünür olmuştur.

12 Eylül’ün sentezci din dayatmasından 28 Şubat müdahalesine uzanan eş güdümlü ortamda boy veren siyasal iklimi temsil eden AKP iktidarı, tevhîdî kavrayışların vakitlice önünü alması ve mezkûr sentezciliğe ric’ati hedeflemesi neticesinde anti-emperyalizmi besleyecek devrimci bir dinî tutumu baştan engellemiştir. Suriye iç savaşının toplumsal mücadele ve şiddet zaviyesinden İslamî ve entelektüel eleştirisini soğukkanlılıkla yapamayan pek çok İslamî çevrenin koşar adım küresel düzene eklemlenerek İran karşıtı cepheyi tahkim etmesi şikâyet ettiğimiz perişanlığı üreten temel faktörler olarak sıralanmalıdır.

Hızla proleterleştirilen Türkiye halkının çaresizliğine derman olamayan İslâmî söylem(ler)den küresel tekebbüre karşı ufuk açıcı, öncülük edici çıkışlar beklemek elbette safdillik olacaktı lâkin bu gerekçelerin çözümlemelerinin yapılaması durumunda düşülen yerden kalkış tarihi ötelenip duracaktır.

Gereğince yapılamayan antikapitalist, antiemperyalist çözümlemelerden bir teori ve pratik çıkarmak elbette mümkün değildir. Mevcut gerçekliğin yakıcılığı en azından coğrafî anlamda etrafımızda dolaşıp dururken dahî hakikatle temas kuramamak, devrimci mücadeleyi inşa etmek için son derece mümbit yerel ve küresel dinamikleri algılayamamak acınası bir kötürümleşmenin sonucundan başka bir şey değildir.

Yozlaşıp çürüyen toplumlarımıza Tevhîdî bilinci yeniden taşıyacak bir zeminin yokluğunda derli toplu ideolojik hatlar vâr etmek mümkün olamayacağına göre dengeli bir çalışmaya duyulan ihtiyaç kendini daha da dayatacaktır. Yerel ve küresel düzenin/sistemin hak ettiği belirlenimlerle tanınması, vahyin merkezde olduğu davet sistematiğinin varlığını gerektiriyor. Eşgüdümlü çalışmaları ihmal etmeyen bir mücadele çizgisinin ihmali artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Bu hususu tartışmaya devam etmek gereklidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x