Connect with us

Yazılar

FETÖ Kafası – FETÖ Ağzı Teşhis Kriteri! – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

Günümüzde ülkemizde genel geçer kaide kuralsızlık/normsuzluk oldu. Gücü olana her şey mübah, gücü olmayansa artık güçlünün merhametine kalmış. Öyle bir hal ki, güce olan yakınlığınızın oranına göre bir kıymet hükmünüz var. Kurumlarınsa çivisi çıkmış durumda. Kurumsallaşma adeta yerle yeksan olmuş halde. Yozlaşma ve laçkalık kurumlarımızın genel karakteri haline geldi.

Dün Anadolu Ajansı (AA) bu tasvir ettiğim hâlin bir tezahürü olan bir olaya imza attı. Twitter’da kurum hesabından yapılan bir paylaşımda şöyle denilmekteydi:

Suç örgütü elebaşı Sedat Peker’e ‘DHKP-C tehditi’ bahanesiyle verilen koruma kararında FETÖ izi tespit edildi”!

Lakin tweetle birlikte paylaşılan koruma belgesinde imzası olan isimler fark edilince derhal paylaşım silindi. Yalnız bu yazı açısından mühim olan husus ilgili belgenin içeriği, belgede imzası olan kişiler ve kurumsal yozlaşma değil. Sedat Peker hadisesi de bu yazının konusunu oluşturmuyor. Bu yazıda üzerinde durmak istediğim husus bir zamanlar destek verdiği iktidarla bugün karşı karşıya gelmiş ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış organize şuç şebekesi lideri Sedat Peker’e de yapıştırılmış olan FETÖ etiketi veya FETÖ bağlantısı suçlaması.

İktidar trolleri ve köşebazları da sosyal, yazılı ve görsel medyada Sedat Peker’le FETÖ arasında bağ kurma faaliyeti içine girmiş durumdalar. Genel hatlarıyla kurgu şöyle: Türkiye’nin büyük güç olmasından ve Ortadoğu’da artan etkisinden rahatsız olan ülkelerden biri de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Öyle ki, BAE Türkiye’ye karşı en fazla düşmanlık duyan ülkelerin başında geliyor. Bu ülke aynı zamanda FETÖ’nün de destekçisi. Ayrıca 15 Temmuz darbe girişiminin örgütlenmesinde ve finansmanında mühim rol oynamış ve Abu Dabi Veliaht Prensinin dostu Filistinli sürgündeki muhalif siyasetçi Muhammed Dahlan da BAE’de yaşamakta. Dahlan, Gazze’de Hamas’a karşı mücadelede ve Batı Şeria’da, El Fetih ve Filistin Yönetimi içindeki güç mücadelesinde, Başkan Mahmud Abbas’a karşı İsrail ve ABD tarafından desteklenmiş biri. Ayrıca Mısır’da Muhammed Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler Hareketi’ne karşı yapılan darbede de rol almış bir isim. Dolayısıyla iktidar trolleri ve medya köşebazları der ki, Sedat Peker’in de soluğu BAE’de alması ve video yayınlarına orada başlaması boşuna değil. Ortada FETÖ’nün ve onun destekçisi olan Dahlan, BAE, İsrail ve ABD’nin de arkasında olduğu oynanmakta olan bir büyük oyun var!

Özetle, Sedat Peker sahnede fakat FETÖ, bölgesel ve küresel destekçileri perde gerisinde…

Yine kısa bir süre önce FETÖ etiketinin derhal devreye girdiği bir olay daha yaşadık. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank ile Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin düzenlediği bir basın toplantısında, “Ak Parti ismi şaibelerle anılan Soylu’dan daha mı küçük? Sayın Bakanım 3 yaşındaki çocuğumun yüzüne bakarken ben bu maskeli balodan utanıyorum, sizin çocuklarınız yok mu?” diye soran AA muhabiri Musab Turan da anında malum koro tarafından FETÖ’cü ve soru sorması da FETÖ operasyonu olarak ilan edildi!

Elbette işine gelmeyen durumlara ilişkin FETÖ, FETÖ’cü, FETÖ kafası, FETÖ ağzı, FETÖ zihniyeti ve FETÖ operasyonu etiketlerinin yapıştırılması bu vakalarla sınırlı değil. Uzun lafın kısası, iktidar çevrelerinde 15 Temmuz darbe girişiminden beri muhalefeti ve işlerine gelmeyen herkesi FETÖ’cü ilan etmek adeta bir milli spor halini aldı. FETÖ’cü/FETÖ irtibatlı/FETÖ zihniyetli/FETÖ kafalı olmakla suçlamak haliyle birini ‘terörist’ ve ‘vatan haini’ olmakla suçlama imasını da içeriyor.

Artık iktidarın iyice tıkandığı son dönemde  bu suçlama çabası iyice rayından çıktı. İktidara yönelik en hafif bir eleştiri bile FETÖ’cü olmakla suçlanma riskini beraberinde taşıyor.

Yalnız Anayasa’da hak ve hürriyetleri tanınmış bir vatandaş olarak ben bu haber sitesinde bana ayrılan köşede bu duruma bir itirazda bulunmak istiyorum. Anayasa Mahkemesi’ni umursamayanların benim anayasal haklarımı umursayacaklarına inanacak kadar saf değilim elbette. Ama konuşmamız da gerekiyor; çünkü konuşmaz ve itiraz etmezsek bunun bedelini hem toplum hem de fertler olarak ileride çok daha ağır bir biçimde ödeyeceğiz.

Bugünlerde resmi söylemde FETÖ olarak adlandırılan Fethullahçı yapıya ve genelde cemaat yapılanmalarına her zaman karşı çıkmış biriyim. Bu karşıtlığım da Kemalist, CHP’li, laikçi, Batıcı veya sosyalist bir bakış açısına sahip olmaktan kaynaklanmıyor. Bir başka deyişle, iktidar mahfillerinin jargonuyla konuşacak olursak “Müslüman mahalleye düşman CeHaPe zihniyeti”nden ve solcu gelenekten gelen biri değilim. Kendimi muhafazakâr olarak da görmüyorum. Muhafazakârlık özünde verili durumu çoğunlukla onaylayan bir tavır ve tutum.

Ben ise Müslüman olmamı dünyada, yaşadığımız bölgede, ülkemde ve çevremde cerayan eden olaylara eleştirel bakmada ve onları anlama ve değerlendirmede önemseyen biriyim. Müslüman/İslamî kimliğini ve adalet/adil olma kriterini düşüncesinin merkezine koyan biri olarak, kendisine ‘dini’ bir vasıf atfetmesine rağmen Fethullahçılık hareketini ve lideri Fethullah Gülen’i tanıdığım andan itibaren sürekli eleştirdim. Çünkü İslam algıları ve anlayışları benim algım ve anlayışımdan çok farklıydı. İleride bir köşe yazımı bu oluşumu neden başından beri tasvip etmediğimi analiz etmeye ayıracağım inşallah.

İktidar çevrelerinin her önüne gelene FETÖ’cü demelerine, her hadiseye FETÖ operasyonu yaftası yapıştırmalarına ve ağzını açanı FETÖ zihniyetli veya kafalı olmakla suçlamalarına itiraz ederken de Fethullahçılara karşı sahip olduğum eleştirel yaklaşıma sahibim. Bana göre hakiki FETÖ zihniyetinin ne olduğuna ayna tutmaya çalışırken de aynı bakış açısından yola çıkıyorum.

Daha önce de belirtiğimiz gibi her önüne gelene FETÖ’cü denmesi ve her işlerine gelmeyen olaya FETÖ operasyonu ilan etmeleri adeta yerli ve milli spor oldu. Aslında her aykırı sese FETÖ’cü denmesi sermayeyi tüketmiş olmanın bir tezahürü.

Ben şahsım adına FETÖ/FETÖ’cü ifadelerini bir sıfat veya birini tanımlamak için kullanmıyorum (lakin bu yazının devamında bu yakıştırmaları kullanacağım ama bu iktidar mahfillerinin kullandığı amaç ve manada bir kullanım olmayacak). Sebebi çok basit: İktidarın dilini kullanmak, söylemine ortak ve propagandasına alet olmaktır…

Fetö demediğim için de bazen bazı anlayışı kıt zevatın ‘yoksa FETÖ’cü müsün?’ sorusuyla karşılaşıyorum! Geçmişte ve bugün kendini konumlandırdığım yerde benim ve bana benzer tutuma sahip olanların ne Fethullahçılığı ne de iktidarı müspet görmesi mümkün değil çünkü her ikisi de ayrıldıkları hususlardan çok daha fazla ortak paydaya sahipler; adeta birbirlerine düşman olmuş ikiz kardeşler!

FETÖ/FETÖ’cü etiketi mevcut kullanılış şekliyle aslında Fethullah Gülen’le aynı din anlayışında ve zihniyette olanların işine gelmeyenlere yapıştırdığı bir iftira ve bir küfür halini aldı. Oysa bunlar bir aynaya baksalar Gülen’in yüzünden başka bir şey göremeyecekler.

Bu sözlerimizi biraz açalım.

Önce birkaç sorumuz var: FETÖ kafası nedir? FETÖ ağzıyla konuşmak nasıl olur? Fethullahçı yapıya/kült hareketine son üç beş yıl içinde bol bol sövüyor olmak bir  insanı FETÖ kafasında olmaktan ve FETÖ ağzıyla konuşmaktan  kurtarır mı?

İşin gerçeği, pek çok durumda, bir kişinin  Gülen’e ağız dolusu küfretmesi onun geçmişteki derin Fetullahçı bağlantısıyla doğru orantılıdır. Gülen’e ve Fethullahçı yapıya/ kült hareketine bol bol küfretme, geçmişte bu yapıyla içli dışlı olanlar için bir çeşit sesli günah çıkarma ayinidir ve geçmiş günahları ört bas etme çabasıdır.

FETÖ kafası, liderini/hocasını/şeyhini/reisini/başkanını putlaştıran kafadır. FETÖ kafası liderine/hocasına/şeyhine olağanüstülük atfetmek ve onu her türlü eleştiriden muaf görmektir. FETÖ kafası otorite (en güçlü olduğu sanılan) ile işbirliği ve itaat kafasıdır. FETÖ kafası gerçekle alakası olmayan bir mitik tarihe imandır ve hamasete meftunluktur.

FETÖ ağzıyla konuşmak kurgusal gerçekliği verili gerçekliğin yerine koyarak konuşmaktır. FETÖ ağzıyla konuşmak kendinden farklı düşünene olmadık sıfatı takmak ve iftira etmektir. FETÖ ağzıyla konuşmak kendi meşrebine/partisine/grubuna/cemaatine toz kondurmama  hastalığıdır..

FETÖ kafasına sahip olmak ve FETÖ ağzıyla konuşmak sadece Fetullahçılara özgü değildir. Onların tedrisatından geçenlerde de, onlarla aynı yatağa girenlerde de ve onlara baka baka kararanlarda da görülür.

FETÖ zihniyetine sahip olmak ve FETÖ üslubuyla kendini ifade etmek Türkiye’de cemaat özelliği gösteren dinî nitelikli olsun olmasın tüm sosyal gruplarda görülen bir özelliktir. Ortak özellik aklın tatile çıkarılmış olması ve eleştirel düşünme yoksunluğudur.

Ağzından FETÖ kafası ve FETÖ ağzı lafı düşmeyenler, aynen Fetullahçı cemaatı gibi hukuku silah/sopa/sindirme ve yıldırma vasıtası olarak kullanmak isteyenler ve hukuk devletini istemeyenlerdir. Zulüm düzeniyle abad olmak isteyenlerdir.

Dilinden FETÖ kafası ve FETÖ ağzı lafı düşürmeyenlerin adaleti tesis ve temin etmek gibi bir dertleri yoktur. Onlar için adalet mekanizması, iktidarı ayakta tutan zor kullanma araçlarından biridir.

Önüne gelene FETÖ/FETÖ’cü etiketi yapıştıran gücü adeta ilahlaştırmış makyavelistlerin terörle mücadele ve beka söylemleri aslında kendi menfaatleri üstüne örttükleri bir örtüden ibarettir.

Dertleri güç sahibi olmak ve iktidarlarını korumaktır. Geçmişte Fetullahçılarla birlikte olmalarındaki sebeplerden biri buydu. Kavgalarının ve ayrılışlarının da sebebi bu oldu çünkü gücü artık paylaşmaya yanaşmaz oldular.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Kübra Dizisi Üzerine Not: İki Allah Bir Peygamber – Ömer Carullah Sevim

Yayınlanma:

-

Uyarı gelene kadar spoiler yok, rahat olabilirsiniz.

Birbirinden taban tabana zıt iki Allah algısı var. O kadar zıtlar ki “Farklı bir şey söylemiyorlar!” da diyebiliriz. Neresinden baktığınıza bağlı! “Kübra” ikisi arasında makûl bir denge tutturmuş ve “Bu iki Allah’a nasıl doğru yerden bakılır?” sorusuna fena olmayan bir cevap vermiş.

Diziye hâkim olan birinci soru, “Bugün peygamber gelse ne olurdu?” Bu soruyla oldukça dürüst ilişkilenilmiş ama önce dizinin sürpriz finalinin yoğunlaştığı ikinci soru:

“Hangi Allah’ın peygamberi?”

İki Allah algısı var. Biri her yerde (maddede) Allah, biri her şeyin üstünde (arşta) Allah. Kübra diyor ki, “Ha öyle, ha böyle, hakikat ortaya çıkmaz mı? Gözle görülüp, elle dokunulmaz ve elbette kalple hissedilmez mi? Mesaj arştan da maddeden de gelse aynı mesaj, peygamber aynı peygamber olmaz mı?” İmtihan aynı imtihan, salih amel aynı salih amel… iman aynı hakikate… insanın tepkisi aynı tepki… Dizi boyunca farklı peygamberlere yapılan atıflar da tepkinin evrenselliği ile ilişkili.

İşte bu iki Allah -algısı- barıştırılmış. Dizi sonunda açıkça bu iki Allah’tan birine izleyiciyi yönlendiriyor ama samimiyetine ve mücadelesine şahit olduğumuz kahramanımızın olayları yorumlama biçimiyle “Ne fark eder ki?” diye ekliyor, “Ha o Allah, ha bu Allah!”

Buradan aşağısı doğrudan değil ama dolaylı da olsa spoiler içeriyor.

“Kübra” bu iki Allah’tan maddi olanı seçiyor ama bunun ancak hemen her şeyin bilgisine sahiplikle, kebir/kübra olmakla mümkün olduğunu da unutmayalım. Yani cevap yine hakikatin bilgisine sahip bir tanrıda! Şöyle de sorabiliriz: Hz. Muhammed Hira’ya çekildiğinde aldığı vahiy maddi hakikatin malum olması mıydı, yoksa hakikatin arştan ona bildirilmesi miydi?

Dahası, din meselesi öyle huşû içinde kılınan namazlara veya yoga seanslarında aranan huzura indirgenmiş şekilde ele alınmamış dizide. “Kübra”daki toplumsal, ezberlerle problemli, güç sahiplerini tehdit edici, kimlikleri kırıcı ve kimlik oluşturucu, tezatlıkları ile huzur verici, insanın şahsi serüveni ile toplumun devrimsel ihtiyaçlarına beraber ve basit cevaplar üreten bir din. Bu bağlamda dizi ikinci ve diziye daha hâkim olan sorusuyla güzel ilişkileniyor, düşündürüyor: “Bugün peygamber gelse ne olurdu?”

Devletten din adamlarına, akrabasından mahalle arkadaşlarına Semavi, binlerce yıldır mesaj taşıyıcıların yaşadıklarını yaşıyor. Bize de ihtiyacımız olan hakikatle ilişkiyi, kolektiviteyi (cemaati), imanı hatırlatıyor; içinde yaşadığımız şartları sorgulatıyor.

Semavi’nin etrafında sistem çarkları içinde ezilenler, ormancılar mahallesinin serserileri, kocakarılar, evladını kaybetmiş bir anne, bağımlı bir kız kardeş toplanıyor. Hayatları hem bireysel imanları hem omuz verdikleri mücadele ile değerleniyor. Bu, bize çağdaş yaşamımızda eksik olanı göstermiyor mu? Bir peygamber bugün gelse neyi tamamlar, kime liderlik ederdi?

Bu kısım olmaksızın, çokça yapıldığı üzere yalnızca dizinin finali üzerinden distopik bir zihin manipülasyonu hikayesi çıkarmak, dizinin açtığı verimli tartışma alanlarını bir anda çöpe atmak deme!

İki “Allah” sorusuna verilen cevap ayrı bir tartışmanın konusu ve ayrıca eleştiriyi hak ediyor olabilir ancak didaktik bir eser değil bu. Sanat eserinin yapması gerektiği gibi önceden görüyor, tozu üflüyor; oralarda bir yerde dolaşan soruyu masaya koyuyor. Sonrası izleyicide. Bu açıdan kalburüstü, düşündürücü.

Tavsiye olunur.

Devamını Okuyun

Yazılar

8 Bölümü İzledik ve Her Şey Bize Apaçık Göründü, Öyle mi?” Kübra Dizisi Hakkında – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

Bir dizi hakkında spoylır vermek günümüzün en büyük günâhlarından sayıldığı için en baştan uyarayım: Spoylır nerede başlıyor nerede bitiyor, dikkat etmeyeceğim ve dolayısıyla bundan başka uyarı da yapmayacağım. “Kübra” dizisinin sekiz bölümünü de bitirmeyen bence okumasın.

Bilinen hikâyedir/kıssadır: Hz. Musa, peşlerinde Firavun ordusu varken İsrailoğullarını Kızıldeniz’den karşıya geçirmek için asasını yere vurur ve deniz ikiye yarılır. Modern zamanlarda Kızıldeniz’de belli dönemlerde gelgitlerin yaşandığı ve denizin darlaştığı bölgelerde suyun iyice sığlaştığı gibi gözlemler üzerinden Kızıldeniz kıssasının bir mucize içermediği, fizik kurallarıyla açıklanabilecek bir niteliğinin olduğu yorumları yapılabilmiştir. “Peki, ya zamanlama?” diye sorsak herhalde ona da “Öyle denk gelmiş!” denirdi.

Keza Darwin’in “Türlerin Kökeni” eserinden beri yapılan biyoloji araştırmalarıyla günümüze kadar -elbette 150 yılı aşkın süredir teori üzerinde yapılan bir sürü tadilatla- geçerliliğini sürdürmüş evrim teorisi de benzer bir bilim-inanç dikotomisinin konusu haline gelmiştir. Bu cepheleştirme eğer laboratuvarda bir bakteri üzerinde yapılan gözlemler sonucunda evrimin varlığı tespit edilebiliyorsa orada herhangi bir ilâhîlikten bahsedilemeyeceği kabûlü üzerinden temellenir.

Anlaşılamayanlar anlaşılabildiği, açıklanamayanlar açıklanabildiği ölçüde Tanrı’nın gölgesinin insanların bilincinin üzerinden kalkacağına yönelik Aydınlanmacı kabûlün tecessüm ettiği iki örnekten bahsettik. Ancak Hz. Musa, kavmiyle Kızıldeniz’den geçerken bir doğa olayı olarak gelgit yaşanmış olabileceğini, Tanrı’nın yaratma mekanizmasının evrim teorisinin kastettiği biçimde işlediğini düşünerek de inancını devam ettirenler var. Allah “Ol!” der ve oluverir ancak ne dünyanın oluşumu, ne de bir çocuğun dünyaya gelişi bir anda gerçekleşir; insanın içinde bulunduğu mekân ve zaman uzamında bir sürece ve başkalaşıma tekâbül eder. Dolayısıyla bir olgunun bilimsel düzlemde açıklanabiliyor oluşu onun ‘kutsal’dan tamamen arındırılabilir oluşuna otomatik olarak tahvil edilemez.

Peki, bu bahsettiklerimizin Kübra dizisi ile alâkası nedir? Diziyle ilgili yapılan yorum ve eleştirilerde iki temel paradigma göze çarpıyor. İlk kanatta teknolojinin, “big data”nın ve yapay zekânın eriştiği düzeyle ilgili değinilere yoğunlaşanlar var. İkinci kanatta ise daha çok kitle manipülasyonu ve dinî kültler meselesi üzerinden anlatıyı kavramaya çalışanlar bulunuyor. Dolayısıyla birisi dizinin ortaya koyduğu teolojik ve politik sorunlarla hiç ilgilenmezken diğeri anlatıyı tamamen saptırılmış kolektiviteler/sapkın cemaatler düzeyine hapsediyor. Bunda dizinin sekizinci bölümünde seyirciyi bu yöne doğru ittirmesinin de önemli bir payı var. Çünkü Semavi (Gökhan) aslında kendisine verilen bütün mesajların yapay zekâ ürünü olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına ve iman çöküntüsüne uğramalıydı, katı olan her şey buharlaşmalıydı. En azından seyircide bu yönde bir beklenti inşa ediliyor. Fakat Semavi bunun tam tersine bütün süreci, teknolojinin gelişmişlik düzeyini, yapay zekânın gücünü “Sünnetullah” yani Allah’ın dünyevî mekânizmalara uyarak iş görme biçimi olarak değerlendirdiğinde ve mesajını kendisine yapay zekâyla ulaştırdığını söylediğinde seyirciden beklenen, Semavi’nin imanının artık içinden çıkmasının mümkün olmadığı bir girdaba dönüştüğüne tanık olmasıdır. Dolayısıyla diziyi izleyenlerin çoğunun gözünde Semavi, kontrolden çıkmış ve iflah olmaz bir mü’mindir artık; yeterli bilgi kendisine sunulmasına rağmen aydınlanmayı reddetmektedir.

Ben bu noktada Semavi’nin algılayışının Hz. Musa kıssasındaki gelgiti, evrim teorisini kabul edip bunlarda Tanrı’nın yaratmasını görmeye devam edenlerin tavrıyla örtüştüğünü düşünüyorum. Bugün bir peygamber gelse Tanrı’dan nasıl vahiy alırdı? Soultouch uygulaması üzerinden onunla iletişime geçen yapay zekâ Kübra, modern Cebrail olarak düşünülemez mi? Şüphesiz bunların hepsi birtakım spekülasyonlar fakat en azından Kübra dizisinde anlatılan hikâyenin bilim-din, teknoloji-manipülasyon ikilileri üzerinden tüketilemeyeceğini gösteriyor.

Öte yandan dizinin sonlarına kadar tanık olduğumuz mukaddes duygular, adalete yönelik tutkular, inanmanın sağladığı coşku yabana atılmayacak sorular üretiyor. Hı hı, tamam; Kübra yapay zekâymış ama… Semavi’de ve ona inananlarda gerçek olan hiçbir şey yok muydu? Maddiyatın köle ediciliğine ve yoksun bırakılmışlığa karşı öfke, kolektivitenin, dayanışmanın ve paylaşmanın yüceltilmesi, dünyanın değişmesi gerektiğine dair inanç ve umut… Bunlar bir çırpıda “karizmatik bir dinî lider etrafında bir araya gelen manipüle edilmiş kitlelerin yarattığı bir dinî kült” olarak yaftalanıp kenara atılacak gündemler değil.

Belki işin bu kısmını da başka bir yazıda açarım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM