Connect with us

Köşe Yazıları

Atasoy Müftüoğlu İle Röportaj

Yayınlanma:

-

Genç arkadaşların hazırladığı, Atasoy Müftüoğlu Kitaplığı adlı internet sitesinde gezinirken geçmiş günlere gittim, üniversite yıllarına, Atasoy Müftüoğlu’nun Eskişehir’deki yazıhanesine.

Her defasında bize birer simit ve çay ikram eder, kitapların dünyasından yola çıkarak kıymetli mi kıymetli bir muhabbete yelken açar, sorularımızı, sorunlarımızı dinler, geniş bilgi birikimi ve tecrübesi ışığında yolumuzu aydınlatır, vedalaşmadan önce muhakkak, masanın üzerinde bekleşen “farklı” kitaplardan birer tane hediye ederdi.

Atasoy Müftüoğlu yazıhanesini kapatmışsa da kapısını kapatmış değil. Gençlerle okumalar yapmaya; kitaplarını, yazdıklarını, yaşadıklarını paylaşmaya, gençlerle yoldaşlığa devam ediyor.

O günler aklıma gelince kendisine telefon açtım, hal hatırdan sonra, mektup yoluyla bir röportaj talep ettim. Sağolsun, ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşurken dahi talebimi geri çevirmedi ve ilk fırsatta daktilosunun başına geçti. Kendisine sağlık, sıhhat, afiyet diliyor, teşekkür ediyorum. Röportajın bana ve size ulaşmasında katkısı olan İsmail Kaplan ve Nusret Özendi’ye de teşekkür ederim.

Bu röportajın, Atasoy Müftüoğlu ve burada adını andığı yazar, düşünür ve entelektüellerle tanışacaklara yeni ufuklar açmasını temenni ederim. Bunu, kapanışta adet yerini bulsun diye ilave ediyor değilim. Şahsen şu hayatta “bir işler karıştırıyorsam” bunda tek başına Edward Said’in Entelektüel kitabının payının büyük olduğunu mesela, belirtmek ister, buradan kendisine selam ederim.

Gerçek Özgürlükler İslami Bilincin Özgürleştirilmesiyle Kazanılabilir

İnsan yaşadıkça, yaş aldıkça hayallerinin yanında hayal kırıklıkları da biriktiriyor. Siz biriktirmeyi sevmez, biriktirmezsiniz fakat ben merak ediyorum: Başlıca hayaliniz ve hayal kırıklığınız nedir şu dünyada?

Aklı edilgen kılan, düşüncesiz duygusallıkları tayin edici kılan bir geleneğin mensuplarıyız. Bizi çoğaltması, zenginleştirmesi, büyük ufuklara yönlendirmesi gerekirken; bizi kısıtlayan engelleyen baskılayan ve ufkumuzu kapatan bu gelenek, bugün, maalesef, yapısal bir meşruiyete sahiptir. Bu geleneğin içerisinde doğup büyüyen kuşaklar, sözünü ettiğim düşüncesiz duygusallıklar nedeniyle her zaman gerçek dünyadan bağımsız büyük romantizmler içerisinde yaşadılar. Bizim de ilk gençlik yıllarımızda büyük ideallerimiz vardı ancak, büyük fikirlerimiz yoktu.

Bendeniz, 1970 yılında “Büyük doğunun dirilişçi çocuklarıyız” diye bir cümle yazdım. Bu cümle de, ölçüsüz bir romantizmin yansımasıydı. Maruz kaldığımız romantizmler sebebiyle içerisinde yaşadığımız zamanın/tarihin/dünyanın/ hayatın imkanlarını/dinamiklerini bir bütünlük içerisinde doğru göremedik, doğru okuyamadık. Yetersizliklerimiz, ufuksuzluklarımız, benciliklerimiz, kabileciklerimiz yüzünden sahip olduğumuz büyük içtenliklere rağmen, zamana yenik düştük. Düşünmeyen/akletmeyen toplumlar ve kültürler için, hiçbir zaman gelecek olmayacağını hatırlayamadık. Siyasal alanda, kültürel alanda, dini alanda, her alanda, tek adam kültünü yücelten yanlış ve çarpık bir bilinç yüzünden insanlık çapında açık olması gereken ufkumuzu tek adamların yorumlarıyla kapattık. Tek adam kültünün, düşünme yeteneği olmayan toplumlarda belirleyici olduğunu öğrenemedik.

Kamusal müdahalede bulunma birikimi, yeteneği ve cesaretine sahip düşünürlere, evrensel zihinlere sahip olmadığımız için her dönemde büyük savrulmalar ve sürüklenmeler yaşadık. Politik kazançlar ve iktidar tutkuları/çıkarları adına, entelektüel niteliklerin ve bilincin derin kaybı karşısında sessiz kaldık. Eleştirel analizlere/sorgulamalara yabancı bir düşünce ikliminde yaşadığımız için zamanın sorumlu ve eleştirel tanıkları olamadık. Böyle bir iklimde, sağ-muhafazakar popülizm etkili bir politik güç haline geldi. Daha önce İslamcılık İddiasında bulunan kuşaklar/kadrolar, sağ-muhafazakar popülizmi sahiplenerek içselleştirdiler. Özetle varoluşsal/hayati/somut sorunlarla ilgili tepki verme yeteneğimizi kaybettik ve uyumculuğu seçtik.

Hayatınızın herhangi bir döneminde kendinizi yalnız bırakılmış hissettiniz mi?

Çeşitli vesilelerle açıkladım, bendeniz bir profesyonel değilim. Namım yürüsün diye yola çıkmadım. Kendi ismimi öne çıkarmak gibi bir kaygım/çabam olmadı. Kendimi aziz İslam ailesinin, bütün renklerinin/unsurlarının sorunları ile ilgili, sorumluluklar üstlenen bir parçası gibi gördüm, görüyorum. Hiç kimseye, hiçbir zaman bana tabi olun, beni takip edin, beni okuyun vb. demedim. Hayatım boyunca genç kuşakları hep uyardım. Tek akla, tek yoruma, tek boyuta, tek ufka asla kapanmayın, bize gelmeyin, kendinize gelin dedim. Ancak, sorunuz vesilesiyle söylemek zorundayım, hayatım boyunca, profesyonellerin dışlayıcı ve kibirli kayıtsızlıklarına maruz kaldım. Ancak, bizim kişisel yalnızlıklarımızı gündeme getirmek yerine, aziz İslam’ın modern zamanlar boyunca karşı karşıya bulunduğu yalnızlığı konuşmamız çok daha anlamlı olacaktır.

İslam ve Müslümanlar yüzyıllardır ideolojik ve ırkçı bir tacizle, sömürgeci bir tacizle karşı karşıya bulundukları halde, bu tacizler karşısında bir kendilik iradesi oluşturamıyor, bu tacizler karşısında alçaltıcı bir teslimiyetçilik sergiliyor. Tahakküm üreten, ideolojik/seküler kültürlerle/saldırılarla hesaplaşamıyoruz. Emperyalist iktidar ve tahakküm sisteminin oluşturduğu sömürgeci hafızayı, kendi hafızamızmış gibi sahipleniyor sömürgeci yalanları, kendi gerçeklerimizmiş gibi içselleştiriyoruz. Emperyalist iktidar ve tahakküm sisteminin, Müslüman toplulukları, İslami gerçekliğin, İslami modelin/düzenin yeniden tarihe dönemeyeceğine, bunun imkansız olduğuna ikna etmiş olmaları, büyük/derin ve sorgulanmamış bir yalnızlığın ifadesidir. Bugünün dünyasında İslam ontolojik ve epistemolojik anlamda özgür değildir, bağımsız değildir, meşruiyet ve otorite sahibi değildir.

Günümüz dünyasında İslam, yalnızca folklorik/kültürel/sembolik özgürlüklere, kısmi/biçimsel özgürlüklere, meşruiyetlere sahiptir. Bundan daha büyük yalnızlık olabilir mi? Toplumlarımızda hamaset dili/söylemi/siyasetinin belirleyici hale gelmiş olması sebebiyle, tarihsel gerçekler hiç konuşulmuyor. Kendi hayatımızın varoluşumuzun, tercihlerimizin bizi ötekileştiren/aşağılayan/yalnızlaştıran irade tarafından tanımlanıyor oluşu, hiç birimizi kapsamlı/yoğun/içtenlikli hesaplaşmalara sevk etmiyor. Aziz İslam’ın tarihin öznesi değil, bir araştırma konusu haline gelmiş olması, İslam’ın kendisi olma, kendisi kalma hakkının tanınmıyor oluşu, yine hiçbir entelektüel hesaplaşma konusu yapılamıyor.

Kuşaklar gelip geçerken siz hep genç kalmayı başarıyorsunuz. Gençlere olan inancı her daim muhafaza etmek, diri tutmak genç kalmaktan daha zor olsa gerek. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Bizim kuşaklar yapısal bağımlılıklarla, radikal bağımlılıklarla malûl bulundukları için, hiçbir zaman bağımsız İslami bilincin, bilgi’nin, dünya görüşünün ifadesi olamadılar. Kendi bilincimize sahip olamadığımız için, bugün, kendi yolumuzda yürüyemiyoruz. Nerede duracağımızı, nerede konumlanacağımızı, neyi konuşacağımızı, neyi konuşmayacağımızı, resmi dil/söylem/siyaset, resmi gündem, resmi kutsallar belirliyor. Büyük İslam ailesi küçük/bayağı bencillikler sebebiyle paramparça. Kendi zaman/tarih ufkumuz içerisinde yeni bir bilinci ancak genç kuşaklarla kurabiliriz.

Yerli–milli bir çerçeve içerisine hapsedilen, popülist–politik milliyetçi–sağcı kültür, İslami bütünlüğün içini bütünüyle boşaltmış bulunuyor. Bugün bütün İslami sözcükler/kavramlar, iktidar ihtirasları adına, bayağı propaganda sözcükleri ve kavramları olarak, sorumsuzca istismar ediliyor. Hamaset yoluyla var olmakla, bilinçli olarak var olmak birbirinden çok farklı şeylerdir. Hamaset, içi boşaltılmış varoluşlar üretir. Genç olmak, bilinçli sorumluluklar almak, bilincin sorumluluğunu üstlenmekle başlar. Farkındalık, genç olmakla yakından ilgilidir. Gençliğin, bilincin ve farkındalığın ifadesi olabilmek için her türlü konformizm karşısında hep teyakkuz durumunda olmak zorunludur

Milliyetçi/mukaddesatçı/gelenekçi/görenekçi/muhafazakar/sağcı konformizme maruz kalan toplumlar/kültürler Türkiye örneğinde de görülebileceği üzere evrensel bir zihin/düşünür/filozof/bilge yetiştirememişlerdir. Büyük sayılara hitap eden, büyük niteliklerden habersiz, cemaatler/tarikatlar/partiler bunların kurduğu eğitim kurumları, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri vb., otorite ve meşruiyeti, toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilebilecek tek bir kamusal düşünür yetiştirmeyi başaramamıştır. Genç kalmak için her şeyden önce konformizmle mücadele etmek, her türlü riski göze alarak eleştirel bir duruşu gerçekleştirmek gerekir.

Bir okur olarak sizi neler heyecanlandırır?

Müslüman halkların bilincinin, kolonyalistler tarafından sömürgeleştirildiği tarihten bu yana, tarihsel gerçekliğin farkında değiliz. Bilincimiz sömürgeleştirildiği için toplumlarımıza, kapitalist/seküler/liberal gerçeklik dayatıldı. Bugün Müslümanlar olarak kendi gerçekliğimizin nasıl tasarruf ve tahayyül edileceğini, kendi gerçekliğimizi nasıl inşa edebileceğimizi bilmiyoruz.

Ne kadar Müslüman olabileceğimize, İslam’ı hangi alanda, ne zaman ve ne kadar fiilen tecrübe edebileceğimize, hangi bağlamda tecrübe edebileceğimize biz karar vermiyoruz. Böyle bir karar iradesine sahip bulunmuyoruz. İslam toplumları, modern–seküler gerçeklik yoluyla taşralaştırıldığı için, halen modern tarihin hangi projeler doğrultusunda oluşturulduğunu bilmiyor.

Bendenizin çabaları eleştirel düşüncenin sorumluluğunu alarak, sadece bu noktada kalmaksızın, eleştiri ile sınırlı kalmaksızın, alternatif üretebilecek çalışmalar/çözümlemeler yapabilmek için bütünlüklü/kapsamlı/kuşatıcı bir tarih felsefesi perspektifine sahip olma çabalarıdır. Seküler bilginin hepimizi araçsallaştıran iktidarı karşısında, yoğun ve sistematik bir mücadele, entelektüel bir mücadele de kuşkusuz çok heyecan vericidir.

Okuma ve yazmayla ilgili ritüelleriniz, olmazsa olmazlarınız var mı?

Hayatım boyunca okuma ve yazma konusunda dilediğim gibi kullanabileceğim vakitlerim olmadı. Çünkü neredeyse bütün gün, daha çok gençlerle sohbetlerle geçti. On yıldan bu yana kendime ait bir odam var. Orada özellikle sabah namazından sonra ve sabah saatlerinde okumaya ve yazmaya çalışıyorum.

Okuma konusunda çok seçici bir dikkate sahip olduğumu söyleyebilirim. Yayın dünyasını çok yakından takip etmeye çalışıyorum. Kitaplar için her türlü fedakarlığa katlanırım. Yeni çıkan bir kitabı herkesten önce okumak için çok çaba harcarım. Şimdi bu konuda kendilerini kıskançlıkla takip ettiğim, benden önce yeni kitapları okuyan genç arkadaşlarım var. Onlardan bu konuda bilgi almak beni çok heyecanlandırır. Okuma ve yazma çabalarımız, kendi çağına nüfuz eden, kendi çağını etkileyen bir bilince sahip olmak için yürütülmelidir diye düşünüyorum.

Atasoy Müftüoğlu nasıl romanlar, şiirler okur? Türkiye ve Dünya edebiyatından kimleri beğenir?

Bizler, burada yıllardır sürdürdüğümüz kitap çalışmaları bağlamında, ırkçı/ ideolojik/mezhepçi saplantıları olmayan bütün şairleri/düşünürleri/filozofları/ edebiyatçıları eleştirel bir dikkatle okumaya devam ediyoruz. İçerisinde bulunduğumuz günlerde Pablo Neruda’nın Evrensel Şarkı’sını (Can Yayınları) okuyorum. Çantamda ve masamın üzerinde her zaman Nizar Kabbani’nin, Mahmud Derviş’in bir kitabı bulunur.

Eylül Ekim aylarında okuyacağımız kitaplar arasında, Düşmanlık Politikaları ve Popülizmin Küresel Yükselişi (İletişim Yayınları), Ahlaki Körlük (Ayrıntı Yayınları), Tarih Yazımı (DoğuBatı Yayınları) var.

Bir dönem güney Amerikalı bütün romancıları, Rus klasiklerini okumuştum. Son yıllarda daha çok tarih felsefesi metinleri okumaya çalışıyorum. İçerisinde yaşadığımız zamanın/dünyanın/tarihin/toplumun entelektüel iklimine bağımsız/ özgün İslami katkılarda, eleştirel katkılarda bulunabilecek çapta evrensel düşünürler yetiştiremediğimiz maalesef üzücü bir gerçek. Kendi yerli–milli dünyamız dışında kalan hiçbir kültürü etkileyemeyen bir dil ve içerik kullanıyoruz. Bu tür bir dil ve içerikle tarihin dikkati çekilemez.

Size göre bir aydının/entelektüelin kuşanması gerekli en bariz vasıflar nelerdir?

Aydın–entelektüel bütün dünyanın nabzını tutan, tutmaya çalışan bütün ufuklardan bakan, bütün ufukları görmeye çalışan, bütünün/bütünlüğün ifadesi olan, kendisini milliyetçi/mezhepçi sınırlara hapsetmeyen, eleştirel sorgulamalar/ hesaplaşmalar yapabilen, bütün düşünce iklimlerine nüfuz eden, düşüncenin sınırlandırılmasını kabul etmeyen, her şartta gerçeğin, hakikatin ifadesi olan, tarihe sorumlu bir biçimde tanıklık eden, kendisini tek ufka/tek yoruma/tek ülkeye/tek kültüre hapsetmeyen adamdır. Entelektüel konusunda Edward Said’in Entelektüel’ini ve Oryantalizm’ini behemahal okumak gerekir. Modern entelektüel tarihin en önemli olaylarından başlıcası Oryantalizm kitabıdır ve ne yazık ki Oryantalizm’in İslami muadili şuana kadar yazılabilmiş değildir.

Dünya çapında aydın/entelektüel kişiliğiye dikkatinizi çeken, bize, tanış olmamızı tavsiye edeceğiniz isimleri merak ediyorum.

Bendeniz 1980’li yıllarda merhum Kelim Sıddiki merhum Roger Garaudy, merhum İsmail Raci Faruki’yle uluslararası konferanslara katıldım, seyahatler yaptım. Kelim Sıddiki’yle devrimci İslami bir dilin ve bilincin hayata geçirilmesi konusunda uluslararası konferanslar düzenledim. O yıllarda Ziyaüddin Serdar, S. Perviz Manzur, Münevver Ahmet Enis, Seyyid Hüseyin Nasr, Asaf Hüseyin, Hamit Algar, Ekber S. Ahmed, Aliya İzzetbegoviç gibi değerli entelektüellerin, evrensel bilincin inşa’sı konusunda ciddi katkıları olabilecekleri mülahazasıyla okunmaları gerektiğini öğütledik.

Bu isimler arasında Mehmet Akif Ersoy ve Muhammed İkbal, Nakib El Attas ve Malik Bin Nebi de vardı. İslami düşünce/kültür/edebiyat/ilahiyat hayatının entelektüel haçlı seferleri karşısında bugün büyük bir bozgun yaşadığını, bu bozgun sebebi ile de pek çok entelektüelin modern/seküler/demokratik yorumlara meşruiyet kazandırmaya çalıştırdığını görmek gerekiyor. Günümüzde, halen devam etmekte olan, entelektüel haçlı seferlerinden yara almadan, sağ kurtulan “Salman Sayyid” gibi birkaç istisnai isim var.

Gençlere “muhakkak gezin-görün” diyeceğiniz beş ülke, beş şehir hangisi, neresi olur?

İmkanı olanlar önce İspanya’yı ve özelliklede Endülüs Medeniyetinin şehirlerini görmeliler. Mağrip ülkeleri ve şehirleri, Mısır ve Kahire, İran ve Isfahan, Hindistan –Delhi, Saray Bosna, Japonya, İtalya–Sicilya önerilebilir.

Bu söyleşiyi, son günlerde karşılaştığım, entelektüel haçlı seferleri karşısında bozguna uğrayan Müslüman entelektüellerin söylemeye cesaret edemeyecekleri Mikhail Bulgakov ait bir aforizma ile bitirmek istiyorum: “Şeytan, insanlık karşıtı bir modernizm biçiminde, dünyaya yön veriyor.”

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

1 Yorum

1 Yorum

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Önce Örneklik

Yayınlanma:

-

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız. [Âl-i İmran, 103]

Müslüman iseniz hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden kopmayın, kardeşlik ve dayanışma içinde olun. Müslüman değilseniz bunu bir davet olarak kabul edin. Daveti kabul edip etmemekte elbette herkes özgürdür. Başka topluluklar, kişiler, düşünce ve ideolojiler olarak var olursunuz. O zaman birlikte yaşamak için aranızda bir hukuk geliştirin; kimseye dünyayı zindan etmeden, nefislerinizden önce başkalarını önceleyen bir diğerkâmlıkla yaşayın. Dünya bir ‘dâru’s-selâm’a dönsün. Esenlik ve barış yurdu olsun. Adalet temel düstur, dayanışma öncelikli pratik olsun.

Ateşli bir uçurumun, çukurun hemen kenarında durmaktasınız. Çukuru kazan, kazılı çukurda ateş yakan, çukurda yanan ateşe yakıt taşıyıp onu harlayan egemenlere, müfsit düzenlere karşı tevhidin çağrısı hakiki ve toptan bir kurtuluş çağrısıdır.

Sadece ulus-devlet kutsalının sınırları dâhilinde değildir bu ateş çukurları! Bütün bir yeryüzünü sarıp sarmalamıştır. Orada burada, pıtrak gibi bitivermiştir sayısızca! İnsanlığın nefesini kesmiştir adeta! Şeytan, kırbacıyla devriye atmaktadır; şeytanın mümessili tağutlar göz açtırmamaktadır insanlığa! Bunca çaresizliğin ortasında kulak verilecek ses Kitabımızdan yankılanıp durmaktadır bütün insanlığa: Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın!

Mutlak manadaki bir kardeşliğin yolu Allah’ın ipine sarılmaktan geçer. Birtakım menfaatlerden ya da tarihsel ortaklıklardan veya stratejik aşamaların dayatmalarından değil! Çok boyutlu ifsad umutsuzluk, karamsarlık, cinnet ve ölüm olarak yağmaktadır üzerimize! Faşizm, biriktirdiği kötülükleri silah olarak doğrultup bize, gencecik fidanlarla harlamaktadır fitne ateşini! Şoven pedagoji zehirlemektedir halklarımızı! İlahi uyarılara çoktan kulaklar tıkanmış ya da o ilahî merkez yağmalanmıştır aynı şovenizm tarafından! Hakla batıl karışmıştır, göz gözü görmeyen bir bulanıklık Marmara’nın yüzey ve zeminini saran müsilaj gibi ufku kaplamıştır.

Cahiliye toplumunun yapıp ettiklerinden başka, hangi netice zuhûr edebilirdi ki!

Karanlıkta yol almaktan bıkıp usanmadınız mı? İnsanlığı soysuzlaştırarak özünü sıyırıp atan ırkçılıktan, nefretten, şeytanın adımlarını izlemekten; evet, bütün bunlardan utanç ve usanç içre kalmadınız mı? Tel tel dökülen bütün yanlarıyla, videolardan akan ifşaatlarla, katliam ve cinayetlerle, tümüyle boş gösteren hukuku, kesilen ağacı, yok edilen ormanı, delik deşik edilen dağ ve ovalarıyla, haysiyetine hücum edilen insanıyla, evet, tel tel dökülen bir memleket midir tahayyülünüz, insan ve tabiat tasavvurunuz?

Cahiliye ilkelerini terk ederek ifsadı aşmaya niyetli ilk adımlar atılır. Tevhidin çağrısına teslimiyetle tağutlar reddedilir, şeytanın adımları takip edilmez artık; insan, başka diğer varlıklarla ve yine başka insanlarla tamamlanabildiğini keşfeder. Nefretin, yüreğini kötürümleştirdiğini görür. Kendini esir eden şeytani düzenleri fark eder, onlardan özgürleşir, ruhunu sağaltır.

Hakikatin davetçilerine düşen nedir; bunca çürümenin, nefessizliğin ortasında? Hakikate kulak veren az ya da çok olabilir ancak hakikat davetçisinin temel yükümlülüğü önce örneklik oluşturabilmektir. Zulmün, çirkefin, kötünün karşısına bütün varlık ve kimliğiyle ayrımsız dikilebilmesidir. Egemenin nefessiz bırakmak istediği, üzerine çullandığı her kim varsa, insan ya da ağaç/ dostun ya da düşmanın, fark etmez, onun yanında durabilmektir: o anda! Bu tavırdan mahrum bir davetçiden uzak durmalıdır, biliriz ki öyle bir davetçilik de boş gösterendir, başka bir şey değil!

O hâlde Âl-i İmran 103. ayetin rehberliği üzerine çokça düşünmelidir. ‘Ashab-ı Uhdud’ kıssası üzerine kafa yormalıdır! Sonra örneklik, mücadele bayrağını yükseltmelidir.

Unutma, kötülük köksüzdür; tez devrilir!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cezaevi Ziyaretleri – 23

Yayınlanma:

-

Avukat arkadaşlarım Selim Murutoğlu ve Ahmet Kılıç ile Ankara Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. Hukuka aykırı bir kararla mahkûm edilen ve buna bağlı olarak milletvekilliği düşürülen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu ziyaret ettik.

İnsan fıtratına aykırı bir cezalandırma yöntemi olarak hapsetmenin, hiç değilse uzun süreli hapis cezalarının kendisini mahkûm etmek, en azından tartışmaya açmak gerekiyor. Ne var ki bizler cezaevlerindeki hak ihlallerini gündeme getirmek suretiyle gidermeyi umacak kadar savunmadayız, itiraf edelim ve özeleştiri yapalım.

Gergerlioğlu’na getirdiğimiz kitapları teslim ederken öğreniyoruz ki ancak iki ayda bir kitap veriliyor mahpuslara ve 12 kitapla sınırlı. Elinizdeki kitapları okuyup bitirseniz de size gönderilen kitaplar emanette bekletiliyor, teslim edilmiyor.

“Bu mantıksız yasaktan ötürü kalın kitaplar tercih ediyorum” diyor Gergerlioğlu. Kitap okumayı seven, hele hele yazan birisi için ilave bir ceza bu. Bu milletin en yaygın dualarından biri değil mi: “Allah kimseyi cezaevine düşürmesin!”

Cezaevine düştüğünüzde ceza içinde cezaya, birden çok cezaya çarptırılmanız işten bile değildir. Denetime en kapalı alanlardan biri, belki de birincisindesiniz. Geleniniz, gideniniz, avukatınız yoksa vay halinize, her türlü hak ihlaline açık haldesiniz. Cezaevlerinde hatırı sayılır bir keyfiyet hüküm sürmekte. Her cezaevi adeta ayrı bir krallık, farklı farklı mevzuat “yorumları”, uygulamalar mevcut.

Dokuz yıla varan cezaevi ziyaretleri tecrübemize dayanarak yazıyorum bu satırları. Mevcutları arasında hafife alınabilecek bir örnek vereyim. Gergerlioğlu, hakkında çıkan haberleri, yazıları istiyor avukatından. Cezaevi yönetimi çıktıları kendisine teslim etmiyor. Sebep? “Telif Hakkı İhlali” söz konusu olurmuş! Yasakçı zihniyete gerekçe mi gerek? Bu saçma karara itiraz ediyor fakat, Mahkeme de Türkiye’de neticede, itiraz kabul görmüyor.

Gergerlioğlu halihazırda iki kitap üzerinde çalışıyor. Biri 4 Haziran’da Karar Gazetesi’nde yayınlanan “Muhafazakârlar Çürümeye Neden Sessiz?” başlıklı yazısının genişletilmesi ve derinleştirilmesinden oluşuyor. İkincisi ise biyografi. Kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana şiarı ile özetlenecek insan hakları mücadelesiyle geçen hayat hikayesi.

Gergerlioğlu haklı olmanın huzuru ve gönül rahatlığı içinde kendinden emin görünüyor. İki buçuk aydır cezaevinde, şimdiden iki yüzden fazla mektup almış. Türkiye’nin dört bir yanından, çok farklı düşünce ve inançlara mensup insanlar dayanışma mesajları gönderiyor.

Türkiye dışından mektup alıyor musunuz, diye soruyorum. Hindistan’dan 12 yaşında bir kız çocuğu, Amerika’dan insan hakları aktivisti bir kadın yazmış.

“Bu iktidarın en büyük günahı toplumu Türkçü, kavmiyetçi, ırkçı hale getirmesi, esas sorun zihinlerin ifsad edilmesi” diyor. “Ben burada düşünce ve inançlarımla özgürüm” diyor, “asıl zindanda olanlar beni buraya yollayanlar.”

Eskisi kadar aktif olamasa da kullanmaya devam ettiği twitter hesabında sabitlediği sözleri de bu doğrultuda: “Zindan, benim için Ak Parti ve MHP’nin talip olduğu zulüm, vicdansızlık, yolsuzluk ve despotluk içindeki iktidardan çok daha hayırlıdır. İyi ki eğilmedim.”

Değil mi ki cezaevi zulmedenler için olduğu kadar, zulme itiraz edenler için de bir uğrak yeri?

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, derler. Çıkıyor pekâlâ.

Türkiye’de adil yargılamadan bahsedilemediği, yargı denen çarpık mekanizma iktidarın sopası olarak iş gördüğü için mahkeme kararlarına itibar edilmiyor. Ateş olmayan pek çok yerden dumanların yükselmesi bu yüzden.

Zehirleyen Türk milleti adına zehirliyor, zehirlenense Türkiye.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Akka Hapishanesi’nde Üç İdam

Yayınlanma:

-

Filistin’deki işgalin ve varoluş mücadelesinin bir yüzyıla varan uzun tarihinde pek çok dönüm noktası ve pek çok sembolik anma günü bulunuyor. Nekbe, Toprak Günü, birinci ve ikinci intifadaların başlangıç tarihleri, bunların başında geliyor. 17 Haziran ise, daha az bilinen bir gün olmakla birlikte Filistinlilerin kolektif hafızasında önemli bir yere sahip. Söz konusu tarihin özgünlüğü ise, İsrail’in kuruluşundan tam 18 yıl önce, Filistin’deki Britanya manda yönetiminin ilk kez üç Filistinliyi idam etmesinden geliyor. Bu kısa yazıda, 17 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edilen Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi’nin hikayesini anlatmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de Britanya yönetimi  

2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Siyonist hareketin liderlerine ilettiği kısa, ancak tarihin akışını değiştirecek bir mesajla, hükümetlerinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirmişti. Günümüzün “Ortadoğu” bölgesinin siyasal konfigürasyonunun oluşmasında kurucu bir rol oynayan Balfour Deklarasyonu, tıpkı aynı rolü oynayan bir başka kırılma noktası olan gizli Sykes-Picot Antlaşması gibi, Birinci Dünya Savaşı halen devam etmekteyken ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle Britanya, (müttefiki Fransa gibi) savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, bir yandan askeri muharebeler devam ederken diğer yandan savaş sonrasına dair kolonyalist tasarımları planlamaya başlamıştı bile. Nitekim Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra Aralık 1917’de Mısır’da konuşlu İngiliz birliklerinin nihai hücumuyla Osmanlı birlikleri geri çekildi ve Filistin bölgesi Britanya kontrolüne geçti. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı ise Filistin’i resmen Britanya mandası altına soktu.

Bilindiği gibi manda yönetimlerinin temel iddiası ve “mantığı”, bir ülkede yaşayan bir topluluğun henüz kendi kendisini yönetecek gelişkinliğe ve kurumlara sahip olmaması ve bunun geçici bir süre boyunca ülkeyi yönetecek olan mandater bir gücün himayesi altında sağlanması gerektiğidir. İngilizler de Filistin’de Arap ve Yahudilerin “eşit temsiline” dayalı kurumlar inşa etme ve adil ve dengeli bir yönetim kurma iddiasındaydı. Ancak bu noktada üç sorun vardı. Birincisi, iki topluluğun kurumlarda “eşit” temsil edilmesi öngörülüyordu, ancak yerli Müslüman ve Hıristiyan Araplar nüfusun %85’ten fazlasını oluşturuyordu. İkincisi, Britanya hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurma sözünü ve niyetini açıkça ilan etmişti ve Arapların ısrarlarına rağmen deklarasyon iptal edilmedi. Üçüncüsü, Filistin’deki manda yönetiminin başına, Siyonist hedeflere desteği ve sempatisi herkesçe bilinen Sir Herbert Samuel getirilmişti. 1920 yılı itibariyle, takip eden yıllarda ve on yıllarda Filistin’de neler olacağını tahmin etmek fazla zor değildi.

Burak İsyanı ve İngilizlerin “adaleti”

Britanya mandası altındaki Filistin’de huzursuzlukların baş göstermesi fazla uzun sürmedi. Artan yerleşimler, yerleşimcilerin/göçmenlerin yerli halkın elindeki toprakları gasp etmesi ve yoğunlaşan siyasi baskı sebebiyle en sonunda 1936 yılında büyük bir ayaklanma patlak verecekti. Ancak bu tarihten yedi yıl önce, 1929 yılında da bir başkaldırı ve akabinde bir hafta sürecek yoğun bir çatışmalar dizisi yaşandı

Sürecin merkezinde, bugün de ihtilaf ve çatışmaların odak noktasında bulunan Mescid-i Aksa, daha doğrusu Aksa’nın Burak Duvarı ya da Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı olarak adlandırılan batı duvarı vardı. 1929 yılının ağustos ayında bir grup haham, Yahudi göçmenlere, bu duvarın önünde topluca dua etme çağrısı yapmıştı. Asıl can alıcı nokta ise bunu, duvara el koyma ve Yahudilere ait ilan etme çağrısının izlemesiydi.

Filistinli Araplar bu girişimi Filistin’in bir Yahudi devletine dönüştürülmesi yönünde bir adım olarak gördü; nitekim daha ileride yapılan bir soruşturma sürecinde gerilimin Filistinlilerin topraksızlaştırılmasıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Kudüs’le birlikte Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de sömürgeleştirmeye karşı büyük gösteriler düzenlendi. Gerilimin yükselmesiyle kısa süre içinde ülke genelinde yerli Araplarla Yahudi göçmenler arasında çatışmalar patlak verdi ve karşılıklı saldırı, yağma ve kundaklama olayları sebebiyle her iki topluluktan da yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.

Öte yandan Britanya manda yönetiminin “taraflara” yaklaşımı eşit olmadı. Pek çok yerde manda yönetimine bağlı güçler Yahudi gruplarla birlikte hareket etti. En az yirmi Filistinli Arap’ın ölüm sebebi İngiliz askerlerinin rastgele ateş açmasıydı. Yönetimin pozisyonu, mahkeme sürecinde de kendisini gösterdi. Manda yönetiminin kurduğu mahkemelerde yargılanan 174 Filistinli Arap’ın yarıya yakını çeşitli cezalara çarptırılırken, yüzün üzerinde Yahudi sanıktan yalnızca birkaçı hüküm giydi. Bu kişilerden ikisi için idam cezası verildi, ancak cezalar uygulanmadı. Filistinli Arapların tarafında idam cezasına çarptırılanların sayısı ise yirmi altıydı. Toplumdan gelen yoğun tepkiler arasında yirmi üç kişinin cezası hapse çevrildi. Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi ise 17 Haziran 1930 günü Akka Hapishanesi’nde asılarak idam edildi. Bu, Filistin topraklarında bir ilk oldu.

“Üç Adam Vardı…”

İdam edilenlerden Safed doğumlu Fuad Hicazi, Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunuydu. 26 yaşındaydı. Eğitimini tamamladıktan sonra Filistin’e geri dönmüştü. İdam edildiği gün ailesine yazdığı mektupta, “her yıl 17 Haziran gününün Filistin ve Arap davası uğruna kanını akıtanların şiirler ve şarkılarla anılacağını” yazmıştı.

El Halil doğumlu Muhammed Camcum da aynı üniversitede eğitim görmüştü. 28 yaşındaydı.

Atta el-Zir 35 yaşındaydı. Camcum gibi o da El Halil’de dünyaya gelmişti. Çiftçi olarak çalışıyordu. Güçlü ve cesur bir insan olarak biliniyordu.

17 Haziran günü gerçekten de, bugünlere kadar bir anma günü olarak kaldı. İdam edilen üç Filistinli için, “Min Sicin Akka” [“Akka Hapishanesi’nden”] başlıklı anonim bir şiir yazıldı ve bu şiir daha ileride bestelendi. Aynı ismi taşıyan şarkı, El-Aşıkin grubuyla ün kazanmıştır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM