Connect with us

Köşe Yazıları

Yeniden İnanmak Bir Mecburiyet

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Bazı kitapların değeri zamanla azalmaz hatta artar. Rasim Özdenören’in Yeniden İnanmak adlı kitabı onlardan biri bana kalırsa.

Yazar bu kitabında, geniş bir okuyucu kitlesine ulaşan meşhur kitabı Müslümanca Düşünce Üzerine Denemeler’de attığı temel üzerine bir söylem ve tavır inşa ediyor. İslam’ın dönüştürücü gücünü dayanak kabul edip arkasına alıyor.

Alagorik Düzlem adlı birinci bölümü, Paradokslar, Tavır ve Cemaat adlı bölümler izliyor. Biraz kapalı bir anlatıma sahip birinci bölümün ardından kitap, zamane Müslünaları olarak içine doğduğumuz paradoksları tespite girişiyor. Zihnimizi, berraklaştırma işlemine tabi tuttuktan sonra bireysel, daha da önemlisi, cemaat olarak nasıl tavır takınmamız gerektiğini ayet ve hadisler ışığında ortaya koyuyor.

Yazarın, her şeye yeniden başlamaya, yeni baştan inanmaya olan ihtiyacımızı açıklarken Malcolm X’i örnek gösterdiği şu satırlar kitabın en dikkat çekici kısmı olsa gerek:

“Bugün yeryüzünde yaşayan Müslümanlar, sanki Malcolm X’in hacca gitmeden önceki hayatını yaşar gibidir. Yani, ortada, aslında ne İslam vardır ne Müslüman. Bunların sadece adı kalmıştır. Yeniden Müslüman olunması gerektiğini söylerken Malcolm X örneğine dikkatle bakmalıyız. İslamî sandığımız, aslındaysa İslam dışı olan hususların cesaretle reddedilebilmesi için…”

Malcolm X, hakikatle muhatap olduğunda bahanelere sarılmadan, derhal gereğini yerine getirmek, bedeli neyse ödemekten geri durmamak denince akla gelen ilk isimlerden, örnek şahsiyetlerden biri hiç şüphesiz.

Çok ama çok uzun yıllardır biz Müslümanlara göre tasarlanmayan bir dünyada gözlerimizi açtığımız için kafa karışıklığımız, zihin bulanıklığımız o düzeyde bir maluliyete sebep oluyor ki sağlıklı düşünemez, önümüzü göremez haldeyiz. Zamanı ve zemini tanımaktan aciz, el yordamıyla yol almaktayız. İsmet Özel’in sözünü ettiği gibi yolumuzu kaybetmeye müsaitiz ne yazık ki: “İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise o insan artık kaybolmuştur.”

Allah’tan hidayet talep eden dualarımızın arşa yükselebilmesi için ihlas ve gayret ile desteklenmesi gerektiğini unutuyor gibiyiz.

Rasim Özdenören, Zulüm başlıklı makalede meramını açıkça anlatabilmek adına İmam-ı Azam’ın öngördüğü bir ölçüden bahsediyor:

Bir adam adaleti tanısa, fakat o adaletin zıddı olan zulmü, haksızlığı bilmese o hem adaleti hem de zulmü iyice tanımıyor demektir. Ey kardeş, bilmiş ol ki, bütün insanların en cahili ve en kötüsü böyleleridir.”

Yazar, buradan hakeketle, adaletin ve zulmün sınırlarına vakıf olmanın Müslümanlar için hayati bir önemi haiz olduğunu belirtiyor. Değil mi ki zulmü bilmeyen, farkında olmadan ona rıza gösterebilir? Değil mi ki zulme rıza göstermek, ona ortak olmak anlamına gelir?

Yeniden İnanmak’taki makaleler arasında Şüphe başlığı taşıyanı, bir deneme yazarı olarak Rasim Özdenören’in türün ustaları arasında yer almayı fazlasıyla hak ettiğini gösteren, hayranlık uyadırıcı sadelik ve derinliğe sahip bir metin.

Akıl, Müslümanlar arasında tartışma yaratan esaslı konulardan biri. Aklı bir kenara atmak olacak iş değilken, onu hangi sınıra kadar “baş tacı” edersek mutlaklaştmış olmayız, sorusu, vahye dayalı bir yanıt bulmalı ki ifrat-tefrit arasında zayi olmayalım. İşte, methini ettiğim, Şüphe adlı, her satırın altı çizilesi yazı, idrakimize sunulmuş kıymetli bir armağan olan bu kitabın içinde parıldıyor.

Kitabın omurgasını Rabbimizin bir emri/tavsiyesi oluşturuyor. Nisa Suresi 136. Ayet’te Allah iman edenlere sesleniyor ve iman edin, diyor. İnananlara, yeninen inanın, iman edenlere, yeniden iman edin, diyor.

Yenilenmek ne büyük bir nimet, ne büyük bir mecburiyet!

Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.”

 

https://www.dunyabizim.com/yeniden-inanmak-bir-mecburiyet-makale,1937.html

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Devamını Okuyun
1 Yorum

1 Yorum

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Büyük Anlatı Tekrar

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Küreselleşme, insan ve tabiat karşısındaki kuşatmayı çok boyutlu hallere taşıdı ancak direniş imkânları da paralel bir gelişme gösterdi.

Herkesin her şeyden haberi var: Zalim zulmünü türlü ittifaklarla sürdürüyor.

Sermaye, siyasetle birlikte önüne çıkan engelleri hele de şu neoliberal faşizm zamanlarında hoyratça aşmaya çalışıyor.

Bakmayın yer yer “Küreselleşme zamanlarında ulus-devletler ne olacak?” ya da “Ulus-devletler geri mi dönüyor?” gibi tartışmalara!

Kayıkçı kavgası insan soyu vâr oldukça olacak.

Ufak tefek kavgaların eşliğinde bu hoyratlık, güçlü bir kalkan inşa edilmedikçe insanın ve tabiatın üzerinde kılıç sallamaya devam edecek.

Zulüm müttefikleri bütün dünyayı sayısız biçim ve nitelikteki ağlarla ördüler ve örmeye devam ediyorlar.

İstiyorlar ki insan kıpırdamasın, cümle mevcudat kendilerine boyun eğsin!

Şeytanın dost ve yoldaşları için bu arzular son derece anlaşılır şeyler elbette.

Kabil’den bugüne bu böyledir, bilmeyen yoktur.

İnsan kalabilme cehdindeki fıtratın, o fıtratın ekseninde zaten durmakta olan tabiatın âkıbeti ne olacaktır?

Örgütlü zulüm ve kötülük güçlerinin ittifak üretebilme potansiyellerine karşı bu cephe nasıl bir pozisyon alacaktır?

Fıtrat cephesi de ittifak ağlarıyla yeryüzünü baştan başa adalet ufkuyla donatacak mıdır?

Bunun imkânı, yolu-yordamı nedir?

Hâl-i hazırda kendini vâr edebilmiş direniş hatlarının, biçimlerinin niteliği nedir? Bu nitelik yaygınlaştırılabilir, birbirine eklenebilen farklı parçaları başka yörelerde üretebilir mi?

Küreselleşme tartışmalarının “Dünya küçük bir köye döndü!” klişesiyle yapıldığı zamanları hatırlayın.

Doğrudur.

Köyde ağa vardı, marabalar vardı. İşleyiş herkesin malumu…

Marabanın, ezilenin her birinin başına gelenden bir diğeri haberdar ise, konuşulandan, isyan edenden herkes bilgi alabiliyorsa, bir başka güç, imkân da kendiliğinden ortaya çıkıyor demektir.

Muhakkak ki ittifakları bünyesinde barındıran güç, avantajı elinde bulunduran küresel zulüm şebekesi bu imkânları boğmak için akla hayale gelmedik şeytanlıkları örgütleyecektir.

Setlerle, bentlerle muhasarayı tahkim edecektir, düşünceyi zehirleyecek, imanı belirsizlemek için elinden geleni ardına koymayacak, en nihayetinde faşizmin tüm veçheleriyle hakikate, fıtrata hücum edecektir.

Çadır eylemleri, lokal ekolojik karşı koyuşlar, şehir ve mahalle merkezli itirazlar, kapitalist üretim alanlarında ve bürokratik işleyişte ücret ve çalışma koşullarına dönük iyileştirme talepleri, çok boyutlu insan hakları söylemleri, işgal ve savaşlara engel olma arzuları…

Bütün bu toplamın ürettiği saygınlık insanın kurtuluşuna dâir bir umudu üretmektedir.

Bu alanlarda üretilen enerjiler, modeller çok yönlü değerlendirmeleri hak etmektedir.

Eksik ve yanlışlar muhakkak orta yere serilmelidir.

Küreselleşme, soygun ve talanın sınırsızlığına vurgu yaparken, fiili manada bunu gerçekleştirirken bahsettiğimiz alanlardaki direnişler, karşı koyuşlar da yeryüzü ölçeğinde birbirini beslemektedir.

Bu hâl, büyük bir enerji üretmektedir.

Bu enerjinin egemen küresel ifsad düzeni için yıkıcı boyuta ulaşması gerekiyor.

Bu noktada ideolojilerin, aynı paranteze alınamaz ama dinin, pozisyonu sorgulanıyor.

Görünen o ki lokal/mevzii direniş alanları ve sınırlandırılmış dilin, “büyük anlatılar” diye mahkûm edilen ideolojik çerçeveden daha kuşatıcı ve tesirli olduğuna dâir bir söylem revaçta.

1980’lerin başından bu yana dünya böyle bir aşamaya akı(tılı)yor.

Toplamdaki gücün işleyen devasa ölümcül makinesi yoluna devam ediyor.

Mevzii direnişler de.

Onca saygınlıklarına karşı düşmanın fotoğrafını çekebilecek, merkezi ve kuşatıcı portresini gösterip mahkûm edecek, hakikatsizliği ifşa edecek dört başı mamur bir dil/söylem vücut bulamıyor.

Kıymetli çabalarla püskürtülen bir tabiat yağmasının önüne ÇED raporunun ikame edilmesi örneğinde olduğu gibi…

O raporu verenin de, vermeyenin de Fatsa’daki, Kazdağları’ndaki yağmayı buradan kıtalar ötesine uzanan sömürü mekanizmasının iradesi olduğunu görmelidir.

O bütünün, siyasetten ekonomiye, bilişimden savaş aygıtlarına, siyasal ittifaklarından ulus-devletlerle münasebetine, kültüründen sanatına, Âlemlerin Rabbiyle ilişkilerinden şeytanî/tağutî güçlerle irtibatına kadar hatasız tanınması şarttır.

Bu tanıma olmadıkça mutlak kurtuluş yolu tıkanmış demektir.

Küreselleşmenin aktörleri nereye gitsek peşimizdedir.

İster yaylalarda, hayvanlarımız ve çayır çimenimizle, ister ilk Hristiyanlar gibi Roma zulmüne karşı yer altı şehirlerinde kurtuluş hayalleri ile var olalım!

Bugünün dünyasında mekânsal kaçış imkânsız!

Bir derenin kenarına küçük bir çark kurup bir ampullük elektrik de üretseniz, egemen, gelip ona sayaç takıyor, oradan fatura kesiyor.

Güzelim yaylaları taş ocaklarıyla cehenneme çeviriyor.

Dereleri HES’lerle kurutuyor.

Ve daha neler neler…

Düzenin ruhundan, işleyişinden kopulmalıdır, evet.

Bütün işleyişe alternatif yaşamsal pratikler üretilmelidir, evet.

Ancak bütün bunlar, yani şehirde yaşarken de, kırda dirençle başka bir hayatı modellemeye çalışırken de merkezde bir inanç, ideoloji, bir iman olmalıdır.

Bu imanı kuşanan örgütlü halkalar ortaya çıkmalıdır.

Yani son kırk yılın en büyük olumsuzlananı, yani o “büyük anlatı” tekrar sahne almalıdır.

Elbette öz eleştiriler, hakikat dolayımında sorgulamalar…

Bizim büyük anlatımızı vahiy örmüştür.

Herkesin büyük anlatısını dinlemeye, tartışmaya, adalete yol veren her adıma hürmet samimi bir ilke olmalıdır.

İnsan, hakikate kulak verdikçe yol bulacaktır. Fıtrata sırtını dönmedikçe, kötünün hatlarından, ittifak ve bağlarından koptukça kurtuluş umudunu yeşertecektir.

Parçaları birleştiren, bir merkezin hakikat telâkkisi etrafında toplayan bir yolculuğa ihtiyacımız var.

Yeryüzünü cehenneme çeviren düşmanın, şeytanın, şu kahrolası sermaye düzeninin, emek ve alın teri üzerindeki zulmün, adaletin yok edicisinin, tabiatı yiyip bitirenin tam kalbine odaklanmalıdır.

Onu tanıyıp orta yere koymadan bu yapılamaz.

Ona karşı kuvvet toplamadan mesafe alınamaz.

Kuvvet sanattır, edebiyattır, imandır, sözün gücüdür, dayanışmadır, hayvan ve ağaçtır, adanmışlık ve yiğitliktir!

Biliyoruz ki bütün bir yeryüzünde bu ittifaka katılacak, adaletin ağlarını oradan oraya ulayıp ilmek ilmek örecek adalete susamış, hakikatin çağrısına kulak kesilecek insanlar, halklar çokça vardır.

Karalar ve denizler dahî bağırlarındaki onca canlıyla bu ağı örmeye yardımcı olmak heyecanı içindedir!

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Adalet Çoğunlukla Ertelenmişlik İçerir

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Çoğu zaman kavramlara ortak anlamlar yüklemişiz gibi konuşur, tartışırız. “Adalet devleti” tabirini benimseyenler, adalet ve devlet üzerine düşüncelerini birbirlerine açık ettiğinde uzlaşı havaya uçabilir. Her konuda olmasa da üç aşağı beş yukarı ahlâklı (ahlâk konusunda hemfikiriz gibi) bir şekilde orta bulunabilir yoksa batsın onursuz uzlaşılar!

Adalet üzerine düşünmeye başlayınca soruların ardı arkası gelmiyor. Kimin, neyin adaleti? Hak nedir, neye göre nasıl belirlenir? Belirlenen hak, sahibine ne zaman verilecek? Eşitlik ile adalet arasındaki gerilim ne olacak? Eşitliğin yararına olan özgürlüğün zararına olabilir mi?

Adalet dinî, ahlakî, iktisadî, siyasî, hukukî olarak ele alınmalı. Kanun önünde eşit olmakla bitmiyor ki! İşin içinde sorumluluk var, vicdan var, tanınma var, kimlik, haysiyet, ekonomik dengesizlik…

Hukuk adalet için araç olsa da ondan her zaman adalet bekleyemeyiz. Hukuku oluşturan ve kuran güç genelde adaletle iş görmez. Misal, suçun tanımı dengelere göre değişebilmekte. Oysa adalet ahlâk, sorumluluk ve vicdanla ilgilidir. İnsanın fıtratında olan bu üç haslet kişinin maddî durumundan, yetişme koşullarından, bulunduğu çevreden ve dahasından etkilenebilir. Özellikle vicdan ulus devletin, ideolojinin, ataerkilliğin üretim izlerini taşıyabilir. Böyle tuzaklarına rağmen bu hasletlere vurgu yapmaktan geri durmamalı.

Adalete düşünce tarihinden örneklerle göz atalım. Aristoteles’e göre adalet, ölçüsü ifrat ile tefritin ortası olan temel erdemdir. Dağıtıcı (sosyal adalet) ve düzenleyici (denkleştirici) adalet ayrımına gider. Dağıtıcı adalette kişinin yeteneği, özelliğine göre şeref ve mal dağıtımı eşitsizce yapılır. Denkleştirici adalette kişinin özellikleri baz alınmadan hukuki kararlar alınır. Örneğin iki kişinin ayrı ayrı işlediği aynı suça aynı ceza verilir.

Farabi ile İbn Miskeyevh’e göre adalet ortayı bulmaktır. Bu, öyle kolay bir çaba değildir tabii. Miskeyevh için adaletin temeli şeriattır, onun vasıtaları hâkim ve paradır. İnsanlar arasında adalet bu kanunlarla mümkün olur. Aristoteles’in vurgusuyla hâkim “konuşan kanun”; para ise “sessiz kanun”dur.

Liberalizm özgürlük, insan hakları, demokrasi, eşitlik vurgusu yapar. Diğer yandan zeki, becerikli dediği girişimci kimselerin eşitsizliği, adaletsizliği kalıcı kılan mal birikimini savunur. Tabii liberalizmler söz konusu… Mesela Rawls dağıtıcı adaletten yana bir liberaldir. Toplumun dezavantajlı olanlarına yeniden dağıtımla pozitif ayrım yapılmasını savunur ve ona göre sosyal adalet böyle sağlanacaktır. Dağıtıcı adaletle yoksulluk azaltılmaya çalışılırken kapitalizm sömürmeye devam eder. Diğer iki liberal Hayek ile Nozick sosyal adalete karşı çıkar. Onlara göre insanların hukuki hakları korunmalıdır. Ancak dağıtıcı adalet, insanların iradelerinin dışında hareket etmekte ve mülkiyet hakkının kutsallığını yok saymaktadır.

Faydacı adalet anlayışı çıkar, arzu üzerine kuruludur. Neticeden fayda beklerler de faydalı olan adil midir? Adalet sonuçlarıyla mutluluk vaat eder mi? Elbette hayır. Faydacı Bentham’ın panoptikon tasarımı giderleri azaltma amacı taşıyordu. Açık cezaevleri de geliri artırma adına mahkûm işçiden maksimum faydanın  peşinde. İşçi mahkûm kurala uymazsa kapalı cezaevinde yeri hazırdır. Onların barınması, beslenmesi yönetenlerce yük görülürken boş durmayıp üretmesi gerekmektedir.

“Hakkı olana hakkını teslim etmek” adaletin ne’liğine dair uzlaşılan bir vurgudur. Allah’ın kullarına zulmetmemesi onlara hakkını teslim etmesi iken kulların O’na hakkını teslim etmesi şirk koşmamaktan, ibadetten geçer. Adaleti tevhid temelli düşünmeliyiz ki Kur’an’da küfürde ısrar edenler zalim olarak anılmaktadır.

İnsanlar birbirlerinin hakkına riayet etmeli, adil bir toplumsal düzen peşinde olmalıdır. Dünyada insandan mutlak adaleti gerçekleştirmesini bekleyemeyiz, o mükemmellik ancak ahirette mümkün olacak. Ama gücün yettiğince kâmil adalete yakın olacak şekilde davranabilirsek ne âlâ! Dünyada insanın adaleti sağlama çabası eksik kalacak, adalet ahirete kalan özlem olacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ne Yakın Ne Uzak Doğu: Japonya

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Samuray, Sumo, Ninja, Geyşa, Manga, Anime, Harakiri, Suşi, Bonsai, Karate, Judo, Aikido veya Sakura… Uzak bir diyardan dilimize veya coğrafyamıza gelen bu kelimelerden birini yakın zamanda duymuş olma ihtimaliniz yüksektir. Bir muhabbette, spor salonunda, yemekte, çiçekçide, filmde, belgeselde veya haberde…

İstanbul Başakşehir’de hizmete açılan Çam Ve Sakura Şehir Hastanesi’ni duymuşsunuzdur. “Çam tamam da Sakura da ne ki?” diye sormadan edemiyor insan.

Sakura, meyve vermeyen bir kiraz ağacıdır. Japonların ulusal simgelerinden biri olan bu ağacın çiçekleri en güzel dönemlerinde solmadan yere düşerler ve “hayat ve ölüm arasındaki kısa çizgiyi” sembolize ederler. Sade pembe renkteki bu harikulade çiçeklerin mart sonu-nisan başı, yılda on-on beş günlük açma dönemi (“sakura senzen”) tüm ülkede festivaller eşliğinde büyük bir coşkuyla kutlanır.

Bundan beş yıl önce İzmit Körfezi’nde yapımı süren köprünün halatı kopmuş, neyse ki kazada ölen ya da yaralanan olmamıştı. Kısa bir süre sonra bu kazadan kendini sorumlu tutan bir japon mühendisin intihar ettiği haberi gelmişti. Acı olay basına “Japon Mühendisin Onur İntiharı” olarak aktarıldı. Dikkat edilirse olayda japonlara has iki geleneğin tetikleyici olduğu görülebilir.

Birincisi, genciyle yaşlısıyla Japonların, her ne olursa olsun, yaptıkları işe gösterdikleri muazzam saygı. İşlerini ciddiye almak ve hakkını vermek dendiğinde akla ilk gelen, Japonlardır.

İkincisi, ilkine bağlı olmak üzere, verilen görevi yerine getiremediği için ölmeyi tercih etmek, yani Harakiri. Bu, Japonya tarihinin geleneksel ve efsanevi samuraylık geleneğinin içinde neşet eden bir yaklaşım tarzı. Japonların, pek bağlı olmasalar da dinleri Budizm ve Şintoizm’de İslam’daki gibi intiharı yasaklayan bir hüküm bulunmadığından olsa gerek ki Harakiri geleneği ne yazık ki bugün de ektisini az-çok sürdürüyor.

Başkasının canına kıymak söz konusu olduğunda Japonlardan cimrisi, kendi canına kıymak söz konusu olduğunda ise Japonlardan bonkörü yok. Yaklaşık 6800 adanın üzerine yayılmış, sınır komşusu bulunmayan, yüzölçümü Türkiye’nin neredeyse yarısı kadar olan 127 milyonluk Japonya dünyanın en düşük cinayet oranıyla birlikte en yüksek intihar oranına sahip ülkesi.

Olumlu ve olumsuz şaşırtmak, daha çok da hayranlık ve saygı uyandırmak konusunda Japonların bir numara olduğu pekala söylenebilir. Şurası kesin ki özgün bir kültür ve gelenek sahibiler. Bu özgünlüğün en “başta” gelen göstergesi ise selamlaşma şekilleri.

Japonlar günlük hayatta asla birbirleriyle el sıkışarak selamlaşmıyorlar. (Şu korona günlerinde hepimiz biraz Japon olduk mecburen.) Bir arkadaşla karşılaştıklarında, kısa bir baş eğme ile yetinirken, karşılaşılan kişiye verdikleri öneme göre daha çok eğilir ve selamın süresini uzatırlar. Bir ritüel halini almış bu hareketi, karşıdakinden özür dilerken veya onu kutlarken de sergilerler.

Karate, Judo, Aikido gibi tarihi dövüş sanatları; Manga denilen çizgi romanları, anime olarak bilinen çizgi filmleri; dakik, disiplinli, çalışkan ve saygılı insanlarıyla dünyaya yayılmış özgün bir kültüre sahip Japonya bize hem yakın hem de uzak bir Doğu!

Japonları, Koreli veya Çinlilerden ayırmak ilk bakışta zor gibi görünse de, tanıdıkça ayırdına varılacak ve pot kırmamak adına gerekli bu iş kolay olacaktır.

Ben Japonya’ya henüz gitmiş değilim. Japonları ve Japonya’yı dünyaca ünlü romancıları Haruki Murakami’nin çoğunluğu roman olan kitaplarıyla tanıdım. Serdar Nazım Kölürbaşı’nın Küsurat Yayınları tarafından neşredilen “Japonya: Modern Bir İmparatorluğun Anatomisi” adlı kitabı da bu merakın mahsulü olarak alıp okudum. Japonya hakkında sıkılmadan, yorulmadan sağlıklı ve doyurucu bir genel kültüre sahip olmak isteyenlere önerimdir.

Sadeliği ve inceliği sergileyen Japon Bahçeleri gibi bir kitap.

https://www.dunyabizim.com/ne-yakinsin-japonya-ne-de-uzaksin-bize-makale,1966.html

Devamını Okuyun

GÜNDEM