Connect with us

Yazılar

Kudüs Günü demişken

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar / Ve dağılmış pazar yerlerine memleket

Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri şiirinde geçen bu mısraların bağlamı başkadır elbette ama nicedir İslam coğrafyasının, İslam ümmetinin acınası bir fotoğrafı olarak duruyor benim karşımda.

Özellikle Irak’ta, pazar yerlerindeki katliamlar (çoğu zaman intihar saldırısı olarak) sonrasında bu mısralar gelip çakılırdı zihnime.

Sonra Irak’taki o fotoğraf her bir yanı arşınlamaya; Suriye’ye, Yemen’e, Libya’ya hatta biliyorsunuz biraz Türkiye’ye uğramaya başladı ve Ortadoğunun orta yerine çöreklendi.

Dağılmış pazar yerlerine benziyordu Ortadoğu.

Ülkelerimiz dağılmıştı: halklarıyla, coğrafyasıyla, zihniyle, ekonomisiyle… Sefaletin görünür ne kadar şekli varsa ağıyordu ekranlardan kalplerimize, yorup perişanlıyordu her birimizi.

Mehmet Akif’in şiirlerini, vaazlarını okuyanlar bugünü göreceklerdir. Onlar da Edip Cansever’in mısralarını mırıldanacaklardır. Dağılma, çaresizlik ve feryat… Peş peşe ve ardı ardına!

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım / Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım

Şair duyarlılıkları işte! İki mısra ile acıyı fotoğraflama kabiliyeti!

Demek ki birkaç asırlık dağılmalarla muhatabız.

Her yerde ve her tarafta dağılma!

O dağılmayı tek bir sembolde toplayıp onun bütün dışavurumlarını oradan hareketle çözümlemek mümkün olabilirdi ve o sembol elbette Kudüs’tü.

Bütün o dışavurumlar…

Soyut, somut, düşünsel, siyasal, ilmî, ahlâkî, teorik, pratik…

Hangisine el atsanız liste başı olmayı hak etmiyor mu?

Bu dağılmanın neresindesiniz? Hangisine el verme kabiliyetiniz, azim ve kararlılığınız var?

Bütün dağılmaları Kudüs sembolünde nasıl derleyip toparlayacak ve nasıl bir çıkış mümkün göreceksiniz? Bu hususta ümmete ve insanlığa vereceğiniz cevaplar, yapacağınız açıklamalar heyecanla takip edilecektir.

Bugün insanlık cehennemî bir uçurumun kenarında durmaktadır. 

Böyle der, Yoldaki İşaretler’in hemen başında Seyyid Kutup.

Demek ki İslam ümmetini aşan ve birbirine bağlı bir dağılma tespit etmiş şehid Kutup. Ne büyük ufuk!

İnsanlığın bir ümmet olarak işe koşulacağı çokça durum var: ekolojik, sosyolojik bütün yıkımlara karşı.

Evet, böyle bir adlandırmayı hak edecek birçok ortaklık sözleşme hukuklarıyla elbette ilerleyebilir. Medine Sözleşmesinde müslim-gayrimüslim bütün Medine halkının tek bir ümmet, odaklandığı hususun örgütlü gücü olarak…

Kudüs’ün sembol oluşu örgütlü kötülüğe karşı örgütlü bir mukavemeti imler.

İslam ümmetinin örgütlülüğü, kötülüğe karşı küresel direnişin örülüp ilintilenen ağları… İnsanlığın ıslah cephesinde buluşması… Adalet ve iyiliğin dağılmayı toparlaması…

Ve [bunun içindir ki, ey Peygamber,] Biz seni yalnızca, bütün âlemlere rahmetimiz[in bir işareti] olarak gönderdik.

Enbiya Sûresindeki bu vurguyu, “Resûlün mesajının bütün insanlığa, tabiata, börtü böceğe, cümle mevcûdâta rahmet, barış-esenlik iklimi bağışlaması olarak somutlama sorumluluğunu kuşanmak” şeklinde idraklere nakşetmek icap etmektedir.

Dağılmışlığı toparlamak, mukavemete el vermek için yetkin olduğumuz bir noktadan ıslah cephesini inşa etmeye azmetmek gerekmektedir.

Dağılma ve toparlanmada hangi yetkinlikle ayağa kalkabilirsiniz?

Direniş sürecinin neresinden tutacaksınız?

Özgür Kudüs’e giden yolu buradan, Uzak Asya’da atölyelere tıkıştırılan emekçilerden, Brezilya’daki topraksız köylülerden, Yemen’de bombalanan çocuklardan, Meriç kenarına yığılan mültecilerden, soyu tükenen hayvanlardan, şaşılası derin düşüncelerin kıvrımlarından, şiirden, resimden…

Hangisinden?

Hangisinden Kudüs’e bir yol örmeye katkıda bulunacaksın?

Her bir yanımızı çevrelemiş tutsaklıkları uzak coğrafyalardaki direniş bilinçleriyle el ele vererek, örgütleyerek, adım adım Kudüs’e yürümek…

Kudüs Günü demişken, şu dağılmışlığımızı nasıl toparlayacağımıza dâir…

İşte bunlara dâir daha çok düşünerek ve muhakkak behemehâl mümkün bir yetkinlikle yola koyularak…

Cümle dağılmışlıkları derleyip toparlayarak…

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Fikriyâtın Değmediği Nokta

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Sayısız görüntüden oluşuyor hayatımız. Bunların bazılarını yakalayıp kaydediyoruz; bazılarını birbirine katıp karıştırıyor, biraz da gönlümüzün, bilincimizin sosuna bulayarak yeniden tablolaştırıyoruz. Böyle böyle ortaya çıkıyor öyküler. Birikiyor, birikiyor, dergi sayfalarında eğleştikten sonra kimileri kitaplaşarak tekrar ve bir arada arz-ı endâm ediyor karşımızda.

Şiirle birlikte anılıp ilerleyen bir tür aslında öykü. Bir temanın, nesnenin, his ya da düşüncenin çevresinde örüyor kendini. Şiirsel mi, evet. Şiirin yoldaşı, az evvel belirttiğimiz gibi. O da şiir gibi bir fikriyâtın yaşamla teması neticesinde ete kemiğe bürünüyor. O fikriyâtın değmediği bir nokta var mıdır insanın yolculuğunda? Sanmam açıkçası ama her bir temas şiir ya da öyküde, hadi diyelim ki resimden müziğe kadar herhangi bir sanatsal karşılaşmada göstermeyebilir kendini.

Peki ya gösterenler? Onlar insanın yeryüzündeki serüvenine ilişkin yeterince görüntü sunmazlar mı? Evet, belki de çok çok fazla sayıda sunmuşlardır ancak belli ki yeterli görülmediğinden devam ediyor bu çaba, hem de çoğalarak. Talep edenlerinin nitelik ve niceliklerine göre inişli çıkışlı seyirler takip etseler de anlaşılan hiçbir zaman tükenmeyecek, vazgeçmeyecekler.

Biriken ilk öykülerimi yayımlamaya 2004 yılında Tasfiye Dergisinin çıkışıyla başladım. İlk öyküler 1998 ve takip eden yıllar içinde yazılmış olmalı, tam kayıtları yok. Yazılış ve yayımlanışları 1998-2004 arasına kayıtlanabilecek ilk öykülerden 2016 senesine tarihlenen son öyküye kadar birikenler Kasım 2020’de dört kitap hâlinde Tasfiye Kitaplığı etiketiyle yayımlanmış oldu. Yirmi yıla yaklaşan görüntüler toplamı birlikte ilgilisinin huzuruna çıkmış oldu.

Birinci kitap Yüzümüzü Ağartan daha önce, 2006 yılında İtidal Yayınları tarafından yayımlanmış, 51 sayfalık şirin bir kitap ve ilk heyecandı. Şimdi tekrar basılmış oldu Yüzümüzü Ağartan ama 109 sayfalık öykü toplamı ile. Dolayısıyla ikinci basımını yapmış oldu bir nevi. Diğer kitaplara göre biraz daha kısa öykülerden oluştu ilk kitap. Kar Kesilen aslında 2011 gibi hazırdı. “Şurada mı yayımlansın, burada mı?” derken tasarımı da handiyse tamamlanmış bir hâlde bekledi bir kenarda, tam kenarda da sayılmaz aslında gönlümüzde bir yerde! Bilenler, bu bekleyişin ne demeye geldiğini iyi bilirler!

Sonra tasarım ve kapak hevesine kapılmadan diğer öyküler, davetli-davetsiz misafirler olarak başta Tasfiye olmak üzere farklı süreli yayınlar aracılığıyla aramıza katıldılar. Çünkü hayat inişli çıkışlı bir seyir takip ediyor, bizim teorik ve pratik serencâmımız pek bir heyecan üretiyor, bütün bunlar da öykümüzü, şiirimizi biçimlendiriyor, onları tema, dil olarak yeniden ve yeniden üretiyordu. Sonra onlar da bir yerde artık bir bedene ulaşmak arzusu duydular, duymuş olmalılar demeliyim belki de. Öyle olur, belli bir kıvama ulaşan her bir ürün, ne ürünüyse artık, ele gelmek ister; alımlanmak ve muhatap kılınmak ister ancak uygun koşullar var mıdır bakalım? Köprülerin altından çokça sular akmakta, muhataplarla münasebetler olumlu ya da olumsuz anlamlarda şekillerden şekillere girmektedir.

Bu arada, Mart 2012’de Okur Kitaplığı’nca yayımlanan İlim Yayma’nın Penceresi  adlı kitabımdan bahsetmeliyim, başka bir görüntüler toplamı olarak. Öykü nasıl şiire epeyce yakın bir tür olarak görülüyorsa anının da öykü ile böyle bir benzerlik taşıdığı pekâlâ söylenebilir, söylenmektedir. Buradaki görüntüler toplamı geçmişe odaklanıp oradan seslenmektedir bugüne. Gönül okşayan bir yayın olarak, bir tanıklık olarak çıkmıştır, diyebilirim bu kitap için. İlim Yayma’nın Penceresi, Tasfiye’de peyderpey yayımlanan ve üniversite tecrübemizi merkeze alan bir kitap olarak vâr oldu, bu manada yerine getirdiği tanıklık sorumluluğuna belki bir kez daha vurguda bulunabilirim, olacaksa eğer bu zâviyeden kıymet sahibidir.

Kenarda bekleyip duran Kar Kesilen’in üzerine hem Kiralık Meydan hem de Ferhat’ın Şemsiyeleri kendilerini biriktirmiş oldu. Öykü filosu, son gemisi Ferhat’ın Şemsiyeleri ile gelip 2016 yılına demir attı, orada durdu.

Araya dört yıl girmiş oldu ve ancak kendisi de inşallah mütevazı bir ekol olma iddiası ile Tasfiye Edebiyat-Düşünce Dergisinin mütemmimi olarak boy gösteren Tasfiye Kitaplığı girişimi marifetiyle filomuz bir bütün hâlinde Rabbimizin izniyle derlenip toparlanarak yola çıktı.

Öykülerin anılarla, Tasfiye’de ve başka mecralarda yayımlanan diğer yazı ve şiirlerle, eylem açıklamalarıyla geniş bir çerçevenin bütünleyicisi olup olamadığının takdiri artık okuyanların, münekkitlerindir. Zayıf ve güçlü yanlarıyla bir bütündürler. Vazife şuuruyla yazılmışlar, 17. yılını adımlamaya çalışan Tasfiye’nin ruhundan ilham almaya çalışmışlardır. Bunun seviyesini de elbette işaret ettiğim çevreler tespitleyecektir.

YeniPencere’de, heyecanla başlayıp derinleştirmeye çalıştığımız bu mecrada pek kıymetli takipçi dostlarımızla bu yazıyı paylaşmak belki kimilerince garipsenebilir, onların da hoşgörüsüne sığınalım. İstiyoruz ki içinde vâr olmaya çalıştığımız bütünün bileşenlerini herkesle paylaşalım.

Böylece farklı sûret ve görüntüler birbirleriyle sarıp sarmalanarak bir topak hâline gelsin, yeryüzü yolculuğumuzu daha yoğun ve açık bir şekilde ifade etmiş olsun.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

10. Yılında Arap Baharı Üzerine Düşünceler

Selim Sezer

Yayınlanma:

-

“Arap Baharı” teriminin literatüre ve hayatımıza girmesinin üzerinden tam on yıl geçti. 2010 yılının son günlerinde Tunus’un Sidi Buzeyd şehrinde, işporta tezgahına el konulan Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle başlayan protesto dalgaları 14 Ocak 2011 tarihinde, çeyrek asırdır ülkeyi demir yumrukla yöneten Zeynel Abidin bin Ali’nin koltuğunu ve ülkesini terk etmesiyle sonuçlandığı gibi, çok kısa bir süre sonra, 25 Ocak’tan itibaren Mısır’da da benzer bir dalganın başlamasına ilham verecek ve yıl içinde Arap nüfusun çoğunluğu oluşturduğu ülkelerin çoğuna yayılacaktı. Ne var ki, daha önce başka bir yazımızın giriş kısmında da belirttiğimiz üzere Arap Baharı dalgası uğradığı her ülkede farklı sonuçlar yarattı ve bu sonuçların çoğunun halkların lehine olduğunu söylemek mümkün değil. Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasının son on yılına en fazla damgasını vuran olgular, iç savaş, dış müdahale ve askeri darbe oldu; bunların yaşanmadığı ve yumuşak geçişlerin yaşandığı ülkelerde ise değişimin ölçeği sınırlı oldu veya bir süre sonra başa dönüldü.

Bu yazının amacı, Arap Baharı’yla başlayan on yılın genel ve kapsamlı bir muhasebesini çıkarmak veya ülkelerin durumunu teker teker incelemek değil. Ancak on yılın deneyimleri üzerinden, sürecin bütününe dair bazı değerlendirmeler yapmak mümkün.

“Atalet” varsayımının çöküşü

2011 öncesinin siyaset ve akademi dünyasının Ortadoğu ve Kuzey Afrika tespitlerine en fazla damgasını vuran unsurlardan biri, bölge geneline bir ataletin hâkim olduğunun varsayılmasıydı. Bölgede büyük çaplı değişimlerin beklenmemesinin sebebi yalnızca otoriter – ve hatta kimi örneklerde otokratik – yönetimlerin siyasal alanda herhangi bir kıpırdanışa izin vermeyecek olması değildi; ucu oryantalizme varan bu varsayımsal analizler, Arap toplumlarının kendi içkin özellikleri sebebiyle de siyasal ve toplumsal yaşantılarında herhangi bir değişiklik yapmasını beklemiyordu. Protesto, hak talebi, değişim talebi, örgütlenme gibi olgular esasen Batı demokrasileri dünyasına ait görülüyor, Arap coğrafyası geçmişteki aksi yönlü örneklerin varlığına rağmen bunun dışında tutuluyordu.

Arap Baharı’nın ilk ve en önemli sonucu, bu algının ve anlatının çöküşü oldu. Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Suriye, Libya ve başka ülkelerde yaşayan milyonlarca insan, çok farklı motivasyonlarla olsa da, değişmez görünen statükoları karşılarına aldılar ve taşları yerinden oynatmayı başardılar. “Nihai” siyasi sonuçların bambaşka türden olması, atıl ve hatta arkaik kabul edilen bu ülkelerin halklarının bir “toplumsal devrimi” hayata geçirmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sınırların silikleşmesi

1999 yılında Seattle’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü zirvesi, 90’lı yılların hâkim anlatıları olan “tarihin sonu” ve “neo-liberalizmin zaferi” anlatılarına büyük bir darbenin indirildiğine tanık olmuştu. Zira aynı şehir, zirveyle eş zamanlı olarak, neo-liberal sisteme yönelik büyük bir meydan okumaya da sahne olmuştu. Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı protesto gösterileri, zirve ve orada alınması beklenen kararlar kadar “çok-uluslu” bir nitelik de taşıyordu. Takip eden yıllarda da ne zaman egemen kuruluşlar bir toplantı düzenlese, aynı tarihte ve aynı şehirde ulusal sınırları aşan protestolar yaşanacaktı.

Arap Baharı, farklı bir biçimde de olsa, ulus-üstü hareketlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da da kendini göstermesine sahne oldu. Bir ülkedeki gösteriler bir başka ülkedeki gösterilere ilham veriyor, benzer sloganlar, benzer söylemler, benzer araçlar “Meşrik’ten Mağrib’e” kendisini gösteriyordu. Bu, ulus-devlet aygıtları yerli yerinde dursa da, farklı devletlerin yurttaşlarının kendi aralarındaki sınırları silikleştirmesi demekti.

Başarısızlığın nedenleri

Arap Baharı tüm bu özellikleri itibariyle bir olgudan çok bir ruhtu. Bu ruhun varlığını halen koruduğunu ileri sürmek pekala mümkün. Ne var ki bu “toplumsal devrim” sürecinin Tunus gibi kısmi istisnalar dışında siyasal alanda fazla karşılık bulamamış olması ve hatta bazı örneklerde her şeyin 2011 öncesinden daha da kötüye gitmiş olması da sarsıcı bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Her ne kadar her ülkedeki durumun ayrı ayrı ve derinlemesine – tarihsel, sosyolojik, siyasi ve iktisadi düzlemlerde – çözümlenmesi gerekse de ve giriş kısmında belirtildiği gibi bu yazının böyle bir amacı olmasa da, bu girişimi önemli ölçüde başarısızlığa, bölgeyi de yeni yıkımlara sürükleyen birkaç genel faktörü tanımlamak mümkün görünüyor.

Arap Baharı’nın birinci zaafı ya da handikabı, hareketin/hareketlerin yönünün oldukça muğlak olmasıydı. Değişim isteği ve mevcut yöneticilerin gitmesi talebi somut olsa da, bu değişimin hangi yönde olacağı ya da bu yöneticiler gittikten sonra ne yapılacağı sorularına verilen aynı somutlukta yanıtlar yoktu. Protesto hareketlerine katılanların bir kısmının herhangi bir siyasi program dahilinde hareket etmemesi, bunu yapanların ise yan yana uzun bir birlikteliği sürdüremeyecek heterojen topluluklar olması, yerleşik ve kalıcı bir siyasi dönüşüm ihtimalini en başından itibaren zayıflattı.

Bununla bağlantılı ikinci sorun, altüst oluş süreçlerinin yaşandığı ülkelerde bu süreçlere yön verebilecek siyasi öznelerin genellikle gelişmemiş ya da gelişememiş olmasıydı. On yılların anti-demokratik yönetimleri yasal alanda siyasi öznelerin gelişmesine izin vermediği gibi, birkaç istisna dışında bu ülkelerde sivil toplum olgusu da yeterince gelişememişti. Sivil toplumun görece gelişkin olduğu Mısır gibi ülkelerde ise ordunun siyasal alan üzerindeki hegemonyası ve başlı başına bir siyasi parti gibi hareket ediyor olması, sivil ve barışçıl değişimi imkânsız kıldı. Hüsnü Mübarek’in koltuğu terk etmesinin ardından rejimi kendi himayesi ve vesayeti altına alan Mısır ordusu, kendisinden bağımsız bir girişimi, bir yıldan biraz az bir zaman sonra, Temmuz 2013’te, kanlı bir darbeyle boğdu.

Sürecin üçüncü ve belki de en büyük handikabı, şiddetin her noktaya sirayet etmesi ve sıradanlaştırılması oldu. Neredeyse tüm ülkelerde gösterilerin bastırılmasında sert ve acımasız bir şiddete başvurulmasının yanı sıra, Libya ve Suriye gibi örneklerde karşı-şiddet, şüphe uyandıracak bir hız ve ölçekte karşımıza çıktı. Sivil protestocuların öldürüldüğü söylemi zamanla dış müdahale yanlısı bir argümana dönüşürken, sivil protestocularla silahlı unsurlar birbirine karışmaya başladı. Suriye’de gösterilerin daha beşinci gününde yönetim karşıtları kan dökmeye başlarken, Nisan 2011 sonu itibariyle (altı hafta sonunda) hayatını kaybeden asker ve polis sayısı 88’i bulmuştu. Yönetimin ve yönetim karşıtlarının sebep olduğu her ölüm karşı tarafı daha fazla ve daha acımasız şiddet araçları kullanmaya yöneltirken, bu döngü zamanla tümüyle kontrol edilemez hale geldi. 2012 ortalarında Şam’ın kalbinde gerçekleşen büyük çaplı intihar saldırıları örneğinde olduğu gibi dış aktörlerin – bahsettiğimiz örnekte Suudi Arabistan’ın – da doğrudan dahliyle birlikte bir ülkenin iç meselesi, bir bölgesel savaş halini almaya başladı ve bu bölgesel savaşın katılımcıları devamlı olarak arttı.

Bu son söylediğimiz nokta ise Arap Baharı’nı çöküşe dönüştüren dördüncü noktanın örneklerinden biridir: bu dördüncü nokta, dış müdahaledir. 2011’den günümüze kadar, siyasi değişim teşebbüslerinin veya altüst oluş süreçlerinin yaşandığı tüm ülkeler, dış müdahalenin çeşitli biçimlerini ayrı ayrı veya bir arada yaşadı. Bahreyn’de Suudi tankları protestocuları – mecazen ve fiilen – ezerken, Libya’da NATO’nun “Kaddafi güçlerine” karşı düzenlediği hava saldırıları ülkeyi 100 yıl aradan sonra yeniden Batılı emperyalist devletlerin hedefi haline getirdi. Suriye gibi Yemen de bir süre sonra bir tür bölgesel savaşa sahne oldu.

Bugün Suriye’de çatışma, ölçeği görece azalmış şekilde de olsa devam ediyor ve yarın barış sağlansa bile ülkenin her yerinde normal bir hayata dönülmesi yıllar alacak. Yemen, açlıktan ölümler dahil topyekûn çöküşü yaşıyor. Libya’da halen iki ayrı hükümet var ve bu hükümetler birbirleriyle savaşıyor. Mısır’da uzun süre önce “istikrar” sağlanmış olsa da geçmişin yaraları kapanmış değil ve mevcut yönetimin iç ve dış politika yönünden Hüsnü Mübarek yönetiminden pek de farkı yok.

Gelecek ne getirebilir?

Devrimler anlık olgular olmadıkları gibi doğrusal bir çizgi halinde de ilerlemezler. Fransa’da XVI. Louis’nin idamı, cumhuriyetin ilanı, Terör dönemi, Napoleon Bonaparte’ın kendini imparator ilan etmesi ve fetih savaşlarına çıkması, işçi ayaklanmaları, ikinci cumhuriyetin ilanı gibi taban tabana zıt gibi görünen siyasi gelişmeler, tek bir dinamiğin açığa çıkması sonrasında zincirleme olarak yaşanmıştır ve bazı tarihçiler tüm bunları “Uzun Fransız Devrimi” kapsamında değerlendirmektedir. Belki de geleceğin tarihçileri on yıl önceki momenti “Uzun Arap Devrimleri”nin başlangıcı olarak anacak ve içinde bulunduğunuz karanlık aşama, bu uzun sürecin merhalelerinden yalnızca biri olacaktır.

Bunun olup olmayacağını bugün için öngörmek hiç kolay olmasa da, on yılın tecrübelerinden hareketle iki şeyi beklemek mümkün olabilir. Birinci olarak bölge halkları, statükoyu ve kendilerine dayatılan iradeleri eskisi kadar pasif şekilde karşılamayacaktır. İkinci olarak ise değişim için adım atarken, bütün bu süreçlerin acı tecrübeleri onları ihtiyatlı davranmaya sevk edecektir. Bölgenin geleceği – bölge halklarının kendisinin elinde olabildiği müddetçe – bu ikisi arasındaki denge tarafından belirlenecektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Komplo Teorilerinde Kutsanan Güç

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

“Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?

(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)

Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,

neden herkes dalgın dönüyor evine?

 

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi

ve sınır boyundan dönen habercilere göre,

barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

 

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.” [i]

 

Kavafis’e ait yukarıdaki dizeler barbarsız kalındığında o kendinle, sorunlarla karşılaşma ânına işaret ediyor. Bitimsiz bekâ sorunu olan devlet-ulus, komplo teorilerini kullanarak düşmana/barbara karşı mazlum, mağdur milleti kenetleyebiliyor.

Komplo teorileri şiirdeki barbar gibi ortaya çıkmazsa/gerçekleşmezse çökmüyor. Bu, plânların başka şekilde işlediğine yoruluyor. Bir inanç hâlidir ki hep akla uydurmaya çalışılıyor. Çok güçlü kötülerin zararından anlatının güvenliğine sığınılıyor.

Kaotik süreçlerde daha öne çıkan komplo teorileri düşmanı ilâh gibi sunar. Mazlûmların aleyhine hemen her şey ayarlanmış, kontrol altına alınmıştır. Kötülük de bunu yapan insanlar da aşırı büyüktür. Mağdurlar için hâlâ umut vardır çünkü her şeye rağmen insan eliyle bir şeyler dönmektedir. Uzaylıların istilâsı tarzındaki kurguları bunun dışında tutuyorum tabi.

Bir türlü bitmeyen Yeni Dünya Düzeni, Yahudiler, Masonlar… Geçmiş olaylar, şu anda yaşananlar ve yaşanacaklar her şey komploya dâhil edilebiliyor. Zaman ve mekân konusunda da esnek. Sonu gelmeyen kodlar, gizemler…

Krizleri kendi çıkarına kullananlar hep olur. Ancak komplo teorilerinde kaostan faydalananların onda parmağı olduğu saplantısı vardır. Tabi, hepten saçmalık içermez, makûl kısımları da vardır. Bazı öyle zemin ki yanlışlamak da  doğrulamak da mümkün olmaz.

Komplo teorilerinin bir kısmı gerçekleşince iş daha da karmaşıklaşır. Paranoyak ruh hâli için elde somut gerçeklik vardır artık. Kimi gerçeklikler inanılamayacak kadar saçmadır. Misal, yargı adaleti mahkûm eden kararlar alır. Kimi kabul edilmeyen/inanılamayan gerçekliklere komplo teorisi deyip geçiyor kimi saçma komplo teorilerine gerçek diye inanıyorsak…

Truman Show filminde anlatılanların gerçek olduğunu varsaymanın ürpertisi… Filmin kahramanının yaşadığı dünya esasında her şeyin ayarlanmış olduğu bir çekim platosudur. Nihayetinde uyanır ve plânın, komplonun dışına çıkar filmin sonunda kurgu gereği.

Peki, komplo teorilerinde neden her şey plânlı? Kötüler neden çok güçlü ve komplo teorisinin inananları neden bu kadar mazlum, mağdur? Bu pasiflik, bu av olma anlatısı niye? Yoksa güçlü kötüyü içselleştirme, rollerin değişmesini isteme midir bu?

[i] Constantino Kavafis, Barbarları Beklerken, Çeviri: Cevat Çapan

Devamını Okuyun

GÜNDEM