Connect with us

Köşe Yazıları

İslam Düşüncesini Korkular Üzerinden Okumak

Yayınlanma:

-

Her Düşünce Sistemi, Bir Tehlikeye Karşı Kurulur

İslam düşünce tarihi çoğu zaman mezhepler, ekoller, şahıslar ve doktrinler üzerinden anlatılır. Mu’tezile akılcı, Eş’arîlik nakilci; Hanefîlik reyci, Şâfiîlik hadis merkezli; filozoflar akılcı, sûfîler sezgici; Selefîler lafızcı, makāsıdçılar amaç merkezli olarak sınıflandırılır. Bu tasniflerin belirli bir açıklayıcılığı vardır fakat düşünce tarihinin daha derin bir katmanını görünmez hâle getirebilir. Çünkü düşünürler sadece belirli fikirleri savunmamışlar, aynı zamanda belirli tehlikelere karşı düşünmüşlerdir. Her büyük düşünce sistemi, neyin doğru olduğunu söylediği kadar, “neyin olmasından korktuğunu” da ele verir.

Burada korkudan kasıt, psikolojik bir ürkme veya şahsî endişe değildir. Daha ziyade bir düşünce sisteminin arkasındaki kurucu kaygıdır. Bir düşünür veya mezhep, bazı ihtimalleri diğerlerinden daha tehlikeli görür. Kimi, insanın özgürlüğünü kaybetmesini büyük bir tehlike olarak algılar; kimi, insan özgürlüğünü fazla büyütmenin ilâhî kudreti sınırlayacağından korkar. Kimi, aklın devre dışı bırakılmasını dinin donması olarak görür; kimi aklın sınır tanımamasını vahyin insan tarafından yargılanması olarak değerlendirir. Kimi, metnin hayatı dondurmasından endişe ederken kimi de hayat adına metnin tasfiye edilmesinden kaygı duyar.

Bu açıdan bakıldığında İslam düşüncesinin büyük tartışmaları yalnızca “Hakikat nedir?” sorusu etrafında değil, aynı zamanda “Hakikati tehdit eden en büyük tehlike nedir?” sorusu etrafında şekillenmiştir. Mezhepler arasındaki farklılıkların önemli bir kısmı, hakikatin hangi tarafından korkulması gerektiği konusundaki farklılıktır.

Bir bakıma herkes aynı evi korumaya çalışıyordu fakat herkes yangının başka bir yerden çıkacağından korkuyordu.

  1. İnsan Özgürlüğünün Yok Olmasından Korkanlar

İslam düşüncesinin en erken ve en çetin tartışmalarından biri, insanın iradesi üzerinedir. İnsan kendi fiillerinin faili midir, yoksa her şey Tanrı tarafından mı belirlenmiştir? Bu tartışma teorik bir metafizik problem olarak başlamamıştır. Arkasında son derece ciddî ahlâkî ve siyasal sonuçlar bulunmaktadır.

Eğer insan yaptığı hiçbir şeyin gerçek anlamda faili değilse ahlâkî sorumluluk nasıl mümkün olacaktır? Bir insan kendi eylemini gerçekleştirmiyorsa neden sevap veya günah kazansın? Daha da önemlisi, yöneticilerin zulmü de Allah’ın takdiri olarak görülürse siyasî sorumluluk ne olacaktır?

Kader tartışmalarının erken dönem İslam toplumunda siyasal boyutlar kazanmasının sebeplerinden biri budur. Emevî iktidarının bazı kaderci söylemleri siyasal meşruiyet üretmek amacıyla kullandığı yönündeki tarihsel tartışmalar bir yana, kader fikrinin yanlış kullanımının zulmü meşrulaştırabileceği ihtimali Müslüman düşünürleri ciddi biçimde meşgul etmiştir.

Mu’tezile’nin insan özgürlüğü üzerindeki ısrarını bu korkudan bağımsız anlamak mümkün değildir. Onların gözünde insanın özgürlüğünün ortadan kaldırılması yalnızca antropolojik bir problem değildi; doğrudan Tanrı’nın adaletine ilişkin bir problemdi. Çünkü insan, kendi fiilini seçmiyorsa onu, seçmediği bir şeyden dolayı cezalandırmak Tanrı’ya zulüm isnat etmek anlamına gelebilirdi.

Bu nedenle Mu’tezile’nin “adalet” ilkesi ile insan özgürlüğü arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. İnsan gerçekten sorumlu olacaksa “gerçekten” seçebilmelidir. Tanrı’nın adil olması, insanın ahlâkî fail olmasını gerektirir.

Mu’tezile’nin temel korkusu burada ortaya çıkar: İlâhî kudreti korumak adına insanın özgürlüğünü yok etmek.

Onlara göre böyle bir anlayış dini güçlendirmez, aksine ahlâkın zeminini ortadan kaldırır. Çünkü seçme imkânının bulunmadığı yerde sorumluluk da anlamsızlaşır. Sorumluluğun olmadığı yerde ise emir, yasak, mükâfat ve ceza anlamını kaybeder.

Böylece Mu’tezile düşüncesi bir anlamda insanın ahlâkî faillik hakkını korumaya çalışan büyük bir düşünsel savunmaya dönüşür. Fakat bu çözüm, başka bir korkuyu harekete geçirecektir.

  1. İnsanın Aklının Tanrı’nın Üzerine Çıkmasından Korkanlar

Mu’tezile insan özgürlüğünü korurken Eş’arî gelenek, başka bir tehlike görmüştür: İnsanı ve insan aklını merkeze yerleştirerek Tanrı’nın mutlak kudretini sınırlamak!

İnsan özgürlüğünü sonuna kadar savunmak, Tanrı’nın yaratma kudretini nereye kadar sınırlandıracaktır? İnsan, kendi fiilinin gerçek anlamda yaratıcısı kabul edildiğinde Allah’ın “her şeyin yaratıcısı” oluşu nasıl anlaşılacaktır? Daha temel bir soru da şudur: İnsan aklı, Tanrı için neyin adil veya neyin zorunlu olduğunu belirleyebilir mi?

Eş’arî düşüncenin temel kaygılarından biri, insan aklının “farkında olmadan” Tanrı’nın üzerine bir hukuk koymasıdır.

“Tanrı adil olmak zorundadır!” dediğimizde “zorundadır” kelimesindeki zorunluluğu kim belirlemektedir?

Eğer insan aklı, Tanrı’ya ne yapması gerektiğini söylüyorsa bu durumda Tanrı mutlak varlık olmaktan çıkıp insan aklının belirlediği ahlâk yasasının uygulayıcısı hâline gelmez mi?

Eş’arîliğin güçlü ilâhî kudret vurgusunun arkasında bu tehlike bulunmaktadır. Onlara göre Tanrı’nın iradesinin üzerinde herhangi bir norm düşünülemez. Normun nihaî kaynağı zaten Tanrı’dır.

Burada düşüncenin ağırlık merkezi değişmiştir. Mu’tezile “İnsan özgürlüğünü yok etmeyelim!” derken Eş’arîlik, “Tanrı’nın özgürlüğünü yok etmeyelim!” demektedir.

İki taraf da adaleti ve sorumluluğu reddetmez. Fakat korumak istedikleri merkez farklıdır.

Mu’tezile, insanı mutlak kaderciliğe karşı korumaya çalışırken Eş’arîlik, Tanrı’yı insan aklının oluşturduğu zorunluluklardan korumaya çalışır.

Bu nedenle tarih boyunca birbirine zıt görünen birçok İslam düşünce ekolü aslında aynı hakikatin farklı taraflarını koruma gayretindedir. Problem, korunan değerin mutlaklaştırıldığı anda başlar. İnsan özgürlüğünün aşırı vurgulanması ilâhî kudret problemine, ilâhî kudretin aşırı vurgulanması ise insan sorumluluğu problemine dönüşebilir.

İslam düşünce tarihinin gerilimi tam da burada ortaya çıkar: İnsan özgür olmalı fakat Tanrı egemenliğini kaybetmemeli; Tanrı, mutlak kudret sahibi olmalı fakat insan, kuklaya dönüşmemelidir.

Mâturîdî geleneğin tarihsel önemlerinden biri, bu iki korku arasında daha dengeli bir alan açmaya çalışmasıdır. İnsan, fiilini gerçekten seçer ve dolayısıyla sorumludur fakat ontolojik varoluşun nihaî kaynağı yine Tanrı’dır. Böylece insan, ahlâkî fail olarak korunurken ilâhî yaratma fikri de muhafaza edilmeye çalışılır.

Düşünce tarihi çoğu zaman işte bu tür denge arayışlarının tarihidir.

  1. Metnin Yorumcu Tarafından Ele Geçirilmesinden Korkanlar

İslam düşüncesindeki ikinci büyük korku alanı metin ile yorumcu arasındaki ilişkidir. Vahiy, insanlara hitap eder fakat insanlar vahyi yorumlamak zorundadır. Problem tam burada başlar. Çünkü yorum zorunludur fakat yorum, aynı zamanda tehlikelidir.

Bir insan, metni açıklarken ne zaman metnin önüne geçmeye başlar? Bir yorumcu hangi noktada Allah’ın sözünü açıklamaktan çıkıp kendi düşüncesini Allah’a söyletmeye başlar?

Hadis ehlinin, erken Selefî eğilimlerin ve daha sonra İbn Teymiyye gibi düşünürlerde görülen güçlü metin vurgusunun arkasında önemli ölçüde bu kaygı bulunmaktadır. Onların korkusu aklın varlığı değildir, aklın hâkimiyet kurmasıdır.

Metin başlangıçta hakem iken zamanla yorumcunun hammaddesine dönüşebilir. Yorumcu kendi metafiziğini, siyasal kanaatini veya felsefî kabullerini metne taşıyabilir; ardından bunları metnin kendisiymiş gibi sunabilir.

Bu durumda, görünüşte vahiy konuşmaktadır fakat gerçekte yorumcu konuşmaktadır.

Metin merkezli geleneklerin asıl itirazı burada anlam kazanır. “Nas varsa akla gerek yoktur!” gibi kaba bir formülle açıklanamayacak kadar derin bir epistemolojik endişe söz konusudur. Temel soru şudur: İnsan, kendi düşüncesini vahyin üzerine çıkarmadan vahyi nasıl anlayacaktır?

Bu korku özellikle kelâm ve felsefe karşısındaki eleştirilerde görünür hâle gelmiştir. Önceden oluşturulmuş metafizik kavramların Kur’an’a taşınması, dinî terminolojinin yabancı felsefî kategorilerle yeniden kurulması ve nasların bu teorilere uydurulması ciddî bir tehdit olarak algılanmıştır.

Burada korunan şey, metnin bağımsızlığıdır. Metin, yorumcunun teorisine teslim edilmemelidir.

Bu kaygı haklıdır. Çünkü din tarihinde insanın kendi yorumunu Tanrı’nın iradesiyle özdeşleştirmesi kadar tehlikeli az şey vardır. Yorumcu ortadan kaybolup “Tanrı böyle diyor!” demeye başladığında beşerî yorum kutsallaşır.

Fakat bu korkunun da aşırıya götürüldüğünde ürettiği başka bir problem vardır: Yorumdan kaçarken yorum yaptığını fark etmemek!

Hiçbir metin yorum olmadan konuşmaz. Kelime seçimi, bağlam belirleme, ayetler arasında ilişki kurma, genel ile özeli ayırma, tarihsel ile evrensel arasındaki bağı belirleme başlı başına yorum faaliyetidir. “Ben yorum yapmıyorum, yalnızca metni aktarıyorum.” diyen kişi de aslında belirli bir yorum biçimini benimsemektedir.

Dolayısıyla yorumcudan korkmak anlaşılırdır fakat yorumun kendisini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Buradaki gerçek sorun yorum yapmak değil, yorumu vahiy ile özdeşleştirmektir.

  1. Hukukun Hayatın Gerisinde Kalmasından Korkanlar

Başka bir düşünce geleneği ise farklı bir tehlikeye odaklanmıştır: Hayat sürekli değişirken hukukun donması…

İslam coğrafyasının genişlemesi, Müslümanları Kur’an’ın nazil olduğu Hicaz toplumundan son derece farklı toplumsal gerçekliklerle karşı karşıya getirdi. Irak, İran, Suriye, Mısır ve daha sonra çok geniş coğrafyalar Müslüman toplumun parçası hâline geldi. Ticaret biçimleri değişti, şehirler büyüdü, mülkiyet ilişkileri karmaşıklaştı ve devlet mekanizmaları gelişti.

Bu değişim karşısında her yeni sorunun hazır bir metinsel cevabı bulunamazdı. Rey, kıyas, istihsan, örf ve maslahat gibi kavramların fıkıh düşüncesine girmesinin arkasında yalnızca metodolojik merak değil, çok somut bir korku bulunmaktadır: Hukukun hayat karşısında işlevsiz hâle gelmesi.

Ebû Hanîfe ve onun etrafında gelişen hukuk geleneğini bu bağlamda düşünmek mümkündür. Irak gibi hızlı değişen, ticaretin gelişmiş olduğu ve farklı kültürlerin karşılaştığı bir ortamda hukuk, yeni vakalar karşısında cevap üretmek zorundaydı.

Bu geleneğin korkusu şuydu: Eğer hukuk, yalnızca geçmişte karşılaşılmış olayların hükümlerini tekrarlarsa yeni hayatı yönetemez. Fıkıh burada bir hafıza olmaktan çıkarak problem çözme mekanizmasına dönüşür.

Bu yaklaşım vahyin hükümlerinden uzaklaşmak anlamına gelmez. Aksine vahyin insan hayatındaki rehberliğini sürdürebilmesi için yeni gerçekliklerin anlaşılması gerektiği düşüncesine dayanır.

Çünkü hayat değişmektedir. Yeni sözleşmeler ortaya çıkar. Yeni ekonomik ilişkiler oluşur. Yeni devlet biçimleri doğar. Yeni teknolojiler gelişir.

Eğer hukuk sadece geçmişte verilmiş cevapların deposu hâline gelirse yaşayan toplum ile normatif sistem arasındaki mesafe gittikçe büyür. Böylece bir noktadan sonra iki ayrı dünya ortaya çıkabilir: Kitaplardaki hukuk ve yaşanan hayat.

Rey ve içtihat geleneğinin büyük korkularından biri tam da budur fakat burada da karşıt bir korku ortaya çıkar.

  1. Hukukun Hayata Teslim Olmasından Korkanlar

Şâfiî’nin düşüncesi büyük ölçüde bu karşı korku üzerinden okunabilir. Eğer hukuk sürekli olarak değişen hayatın taleplerine göre yeniden üretilirse vahyin belirleyiciliği ne olacaktır?

Rey ne kadar genişleyebilir? Hukukçu kendi kanaatini hangi noktaya kadar din adına kullanabilir?

Yerel örfler, siyasî ihtiyaçlar veya toplumsal alışkanlıklar hukukun kaynağı hâline gelirse bir süre sonra hukuk, ilâhî referansını kaybetmez mi?

Şâfiî’nin usûl düşüncesi bu açıdan sadece teknik bir hukuk metodolojisi değildir. Aynı zamanda yorum yetkisini disipline etme girişimidir.

Onun korkusu hukukun hayatın gerisinde kalması kadar, hayat tarafından yutulmasıdır. Bu nedenle nas, sünnet, kıyas ve delil hiyerarşisi üzerinden hukuk üretimini sınırlayan bir yöntem geliştirilmiştir. Hukukçu düşünür fakat sınırsız düşünemez. İçtihat eder fakat içtihadın bir grameri vardır.

Burada yine iki farklı korku karşı karşıyadır. Bir taraf, “Hukuk donmasın!”; diğer taraf ise “Hukuk erimesin!” der.

Birincisi, hayat karşısında hukuku korumaya çalışırken ikincisi, hayatın baskısı karşısında vahyi korumaya çalışmaktadır.

Aslında sağlıklı bir hukuk düşüncesi, bu iki korkuyu birlikte taşımak zorundadır. Hukuk hayattan koparsa müzelik olur. Hayata teslim olursa kimliğini kaybeder. İçtihat tam da bu iki uç arasında hareket eden zihinsel faaliyettir.

  1. Lafzın Maksadı Öldürmesinden Korkanlar

İslam hukuk düşüncesinin ilerleyen dönemlerinde farklı bir problem giderek daha görünür hâle gelmiştir. Hükümler ayrıntılı biçimde geliştirildikçe hukuk son derece kapsamlı ve incelikli bir yapıya kavuşmuş fakat zaman zaman hükmün arkasındaki amaç görünmez hâle gelmiştir.

İnsanlar “Bu hükmün amacı nedir?” sorusu yerine yalnızca “Bu hükmün şekli nedir?” sorusunu sormaya başlayabilir. İşte makāsıd düşüncesinin yükselişini bu korkudan bağımsız okumamak gerekir.

Cüveynî, Gazzâlî, İzzeddin b. Abdüsselâm ve özellikle Şâtıbî çizgisinde giderek belirginleşen düşünce şudur: Şeriatın tek tek hükümlerinin arkasında daha genel gayeler vardır. Canın korunması, aklın korunması, dinin korunması, neslin korunması ve malın korunması şeklinde klasikleşen zaruriyyât tasnifi, hukukun yalnızca lafızlar toplamı olmadığını anlatmaya çalışır.

Buradaki temel korku şudur: Lafza sadık kalırken maksadı öldürmek! Bir hüküm tarihsel bağlamından, uygulama amacından ve toplumsal sonucundan koparıldığında biçimsel olarak doğru fakat işlevsel olarak yanlış sonuçlar üretilebilir.

Hukukun amacı adaleti gerçekleştirmekken hukukun kendisi adaletsizlik üretebilir.

Dinin amacı insanı korumakken din adına yapılan uygulama insana zarar verebilir.

Bir yasağın amacı sömürüyü engellemekken yasağın biçimsel uygulaması yeni sömürü biçimlerini görünmez kılabilir.

Makāsıd düşüncesi tam burada devreye girer ve şu soruyu sorar: Allah bu hükümle neyi gerçekleştirmek istemektedir? Bu soru, İslam hukuk düşüncesinin en önemli hermenötik dönüşümlerinden biridir. Çünkü artık yalnızca “Metin ne diyor?” sorusu değil, “Metin ne yapmak istiyor?” sorusu da gündeme gelmiştir.

Bu, lafzın önemsizleştirilmesi anlamına gelmez. Aksine lafzın anlamını onun amacı içinde kavrama çabasıdır. Fakat her düşünce hareketinde olduğu gibi burada da karşı bir korku doğar.

  1. Maksadın, Lafzı Ortadan Kaldırmasından Korkanlar

Eğer hükümlerin arkasındaki maksadı esas alacaksak bu maksadı kim belirleyecektir?

Adalet, özgürlük, maslahat, insan onuru veya kamu yararı gibi kavramlara başvurduğumuzda bunların içeriğini kim tanımlayacaktır?

Bir yorumcu “Bu ayetin amacı budur!” dediğinde ayetin açık anlamını kendi belirlediği amaç adına geçersiz kılamaz mı?

Makāsıd düşüncesine yöneltilebilecek en ciddi eleştiri buradadır. Lafızcılığın tehlikesi, metni dondurmaksa sınırsız amaçsallığın tehlikesi metni eritmek olabilir. Metnin lafzını sürekli olarak arkasındaki amaç adına yeniden yorumladığımızda bir noktadan sonra lafzın bağlayıcı bir anlamı kalmayabilir. Metin artık yorumcuyu sınırlayan bir kaynak olmaktan çıkar, yorumcunun kendi ahlâk anlayışını meşrulaştırmak için kullandığı sembolik bir referansa dönüşebilir. Bu nedenle metin merkezli düşünce geleneklerinin kaygısı bütünüyle yersiz değildir.

Onların korkusu şudur: Maksat adına vahyin içeriğinin boşaltılması!

Bir yorumcu önce genel bir ilke belirler, ardından bütün ayetleri bu ilkeye göre yeniden yorumlarsa gerçekte metni mi okumaktadır, yoksa metne kendi düşüncesini mi okutmaktadır?

Bu soru, modern İslam düşüncesinin en önemli problemlerinden biri olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla sorun “Lafız mı, maksat mı?” şeklinde çözülemez. Çünkü maksatsız lafız körleşebilir, lafızsız maksat keyfîleşebilir.

Metin, yorumcuyu sınırlandırmalı, maksat ise metnin neyi gerçekleştirmek istediğini göstermelidir.

  1. Aklın Susturulmasından Korkanlar

İslam filozofları ve bazı kelâmcılar açısından en büyük tehlikelerden biri, aklın din adına susturulmasıydı. Kur’an, insanı düşünmeye, akletmeye, gözlemlemeye ve varlık üzerinde tefekkür etmeye çağırıyorsa aklın kullanılması, dine karşı bir faaliyet olarak görülemezdi.

Kindî’den Farâbî’ye, İbn Sînâ’dan İbn Rüşd’e uzanan felsefe geleneğinin önemli iddialarından biri, hakikat ile hakikatin çelişmeyeceğidir. Akıl, doğru çalıştığında ve vahiy, doğru anlaşıldığında ikisi arasında gerçek bir çatışma bulunmamalıdır.

İbn Rüşd’ün düşüncesi özellikle bu korkunun açık bir örneğidir. Eğer din adına felsefe yasaklanırsa Müslüman toplum kendi entelektüel imkânlarını daraltacaktır.

Buradaki korku şudur: Vahyi korumak adına aklı felç etmek.

Çünkü aklın susturulduğu yerde vahyin anlaşılması da mümkün değildir.

Metni anlamak için dil gerekir.

Dil için muhakeme gerekir.

Deliller arasında ilişki kurmak için mantık gerekir.

Tabiatı anlamak için gözlem gerekir.

Toplumu anlamak için tecrübe gerekir.

Dolayısıyla akıl, dinden dışlanamaz çünkü dini anlamaya çalışan öznenin temel araçlarından biridir.

Fakat felsefenin yükselişi karşısında başka bir korku güçlenecektir.

  1. Aklın, Vahyi Yargılamasından Korkanlar

Gazzâlî’nin filozoflarla hesaplaşmasının arkasında bu karşı korku bulunmaktadır. Problem, aklın kullanılması değildir. Gazzâlî, bizzat son derece güçlü bir akıl yürütme geleneğinin temsilcisidir. “Mantık”ı İslam ilimlerine yerleştiren önemli isimlerden biridir.

Onun temel itirazı aklın sınırsızlaştırılmasıdır. Akıl, her alan hakkında aynı kesinlikle konuşabilir mi?

Fizik dünyasında çalışan nedensellik ilkeleri metafizik hakkında da aynı kesinliği sağlayabilir mi?

İnsan düşüncesi; Tanrı’nın mahiyeti, âlemin başlangıcı veya ölüm sonrası hayat gibi alanlarda bağımsız biçimde kesin bilgi üretebilir mi?

Gazzâlî’nin korkusu şudur: Akıl, araç olmaktan çıkıp hakikatin tek mahkemesi hâline gelebilir.

Böyle olduğunda vahiy, artık bilgi kaynağı değildir. Akıl tarafından onaylanırsa kabul edilen, onaylanmazsa yorumlanan veya reddedilen bir metne dönüşür.

Burada yine eski gerilim karşımıza çıkar: Bir taraf aklın susturulmasından korkar. Diğer taraf aklın mutlaklaştırılmasından.

Bir taraf “Akıl olmadan din körleşir!” derken diğer taraf bu iddiaya “Vahiy olmadan akıl sınırını kaybeder!” diye cevap verir.

İslam düşüncesinin en verimli dönemleri muhtemelen bu iki korkunun birbirini denetlediği zamanlardır.

  1. Tasavvufun Korkusu: Dinin, Ruhunu Kaybetmesi

Fıkıh genişledikçe hukuk gelişmiş, kelâm geliştikçe inanç sistemleşmiş, hadis ilimleri geliştikçe rivayetler tasnif edilmişti. Fakat bütün bu gelişmeler başka bir soruyu gündeme getirdi: Din kurumsallaşırken insanın iç dünyası ne olacaktır?

Erken zühd hareketlerinin ve daha sonra tasavvufun ortaya çıkışında güçlü bir kurucu kaygı görmek mümkündür: Dinin “biçim”e dönüşerek ruhunu kaybetmesi!

İnsan namaz kılabilir ama kibirli olabilir.

Oruç tutabilir ama zalim olabilir.

Helâl-haram konusunda son derece titiz olabilir ama merhametsiz yaşayabilir.

Dinî bilgiye sahip olabilir fakat o bilgiyi güç ve itibar aracı hâline getirebilir.

Tasavvufun önemli bir bölümü işte bu ihtimale karşı gelişmiştir.

Onun korkusu dinsizlik değildir; ruhsuz dindarlıktır.

Bu nedenle niyet, ihlâs, riya, kibir, haset, hubb-i câh, dünya sevgisi ve nefs gibi kavramlar tasavvuf literatüründe merkezî hâle gelmiştir.

Fakih “Ne yaptın?” diye sorarken sûfî buna ikinci bir soru ekler: “Niçin yaptın?”

Bir eylemin hukukî olarak doğru olması, onun ahlâkî olarak da doğru olduğunu garanti etmez.

Fakat tasavvufun kurumsallaşması başka bir korkuyu doğurmuştur: İç tecrübenin ölçüsüzleşmesi.

Eğer kişinin keşfi, ilhamı veya manevî tecrübesi belirleyici hâle gelirse vahyin kamusal ölçütü ne olacaktır?

Böylece tasavvuf ile fıkıh ve kelâm arasındaki tartışmalar da iki farklı korkunun çatışması olarak okunabilir. Bir taraf dinin ruhsuzlaşmasından, diğer taraf dinin öznel deneyime teslim olmasından korkmaktadır.

İslam Düşüncesinin Gizli Haritası: Korkular Dengesi

Bütün bu tartışmalara birlikte baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkar.

Mu’tezile, insan özgürlüğünün yok edilmesinden korkar.

Eş’arîlik, insan özgürlüğü adına ilâhî kudretin sınırlandırılmasından korkar.

Hadis ve Selef geleneği, metnin yorumcu tarafından ele geçirilmesinden korkar.

Kelâmcı ve filozoflar, metnin düşünceyi susturan kapalı bir otoriteye dönüşmesinden korkar.

Rey ve içtihat geleneği, hukukun hayatın gerisinde kalmasından korkar.

Metin merkezli usûl geleneği, hukukun hayat karşısında erimesinden korkar.

Makāsıd düşüncesi, lafzın amacı öldürmesinden korkar.

Lafız merkezli yaklaşım, maksadın lafzı ortadan kaldırmasından korkar.

Sûfîler, şeklin ruhu öldürmesinden korkar.

Fakihler ve kelâmcılar, öznel tecrübenin ortak ölçüyü ortadan kaldırmasından korkar.

Bu tablo bize önemli bir şey öğretmektedir: İslam düşüncesindeki mezhepler sadece birbirlerinin yanlışlarını üretmemişlerdir, çoğu zaman birbirlerinin aşırılıklarını dengelemişlerdir.

Bir düşünce diğerinin görmediği tehlikeyi görmüştür. Bu nedenle düşünce tarihini kazananlar ve kaybedenler tarihi olarak okumak yerine birbirini denetleyen kaygılar tarihi olarak okumak daha verimli olabilir. Çünkü bir düşüncenin gücü çoğu zaman gördüğü tehlikede, zaafı ise göremediği tehlikededir.

Mu’tezile, insan özgürlüğünün ortadan kalkması tehlikesini çok iyi görmüştür fakat onların insan aklının kendi normlarını mutlaklaştırması ihtimalini yeterince hesaba katmadığı düşünülebilir.

Eş’arîlik, ilâhî egemenliği güçlü biçimde korumuştur fakat bu koruma, zaman zaman insan failinin alanını daraltma tehlikesi üretmiştir.

Selefî metin hassasiyeti, yorumcunun keyfîliğine karşı önemli bir uyarıdır fakat yorumun kaçınılmazlığını göz ardı ettiğinde kendi yorumunu yorum değil, metnin kendisi sanma tehlikesi ortaya çıkar.

Makāsıd yaklaşımı, hukukun ahlâkî amaçlarını görünür kılar fakat maksat, yorumcunun elinde sınırsız bir anahtara dönüşürse metnin bağlayıcılığı ortadan kalkabilir.

Tasavvuf, dinin iç dünyasını korur fakat manevî tecrübe ortak ölçünün üzerine çıkarılırsa din, öznel deneyimlere bölünebilir.

Her düşüncenin hakikati, korktuğu şeyde gizlidir. Her düşüncenin aşırılığı da yalnızca kendi korkusunu gerçek kabul edip karşı tarafın korkusunu küçümsemesinde başlar.

Korkular Arasında Bir Denge Felsefesi

Bugün İslam düşüncesinin ihtiyacı yeni bir mezhep üretmek olmayabilir. Daha çok geçmiş mezheplerin taşıdığı haklı korkuları birlikte görebilen bir düşünme biçimine ihtiyaç vardır.

İnsan özgürlüğünü korumalıyız fakat Tanrı’yı insanın ölçülerine hapsetmemeliyiz.

Aklı kullanmalıyız fakat aklı, kendi sınırlarından habersiz mutlak bir otoriteye dönüştürmemeliyiz.

Metne bağlı kalmalıyız fakat metnin yorum olmaksızın konuştuğu yanılsamasına düşmemeliyiz.

Hayatın değiştiğini görmeliyiz fakat değişimi tek başına norm hâline getirmemeliyiz.

Lafzı korumalıyız fakat lafız uğruna maksadı öldürmemeliyiz.

Maksadı anlamalıyız fakat maksat adına lafzı ortadan kaldırmamalıyız.

Hukuku korumalıyız fakat adaleti hukuka kurban etmemeliyiz.

Maneviyatı önemsemeliyiz fakat öznel tecrübeyi kamusal hakikatin yerine koymamalıyız.

Belki İslam düşünce tarihinin bize bıraktığı en önemli miras, tek bir ekolün bütün cevapları vermiş olması değildir. Tam tersine farklı ekollerin farklı tehlikeleri görmüş olmasıdır. Bu durumda olgun düşünce, tek bir korkuya teslim olmayan düşüncedir. Çünkü hakikat, çoğu zaman iki uç arasındadır:

Özgürlük ile kader arasında,

Akıl ile vahiy arasında,

Metin ile yorum arasında,

Lafız ile maksat arasında,

Hukuk ile hayat arasında,

Şekil ile ruh arasında,

Süreklilik ile değişim arasında.

İslam düşüncesinin büyük isimleri, bu gerilimlerin bir tarafını daha güçlü biçimde savunmuşlardır. Bu yüzden onları yalnızca cevapları üzerinden değil, korkuları üzerinden de okumak gerekir.

Belki Ebû Hanîfe’yi anlamanın yolu sadece hangi hükümleri verdiğini değil, hukukun hayatın gerisinde kalmasından niçin endişe ettiğini anlamaktır.

Şâfiî’yi anlamanın yolu sadece sünnet teorisini değil, din adına sınırsız yorum yapılmasından duyduğu kaygıyı anlamaktır.

Mu’tezile’yi anlamanın yolu sadece “İnsan, fiillerinin yaratıcısıdır!” tartışmasını değil, sorumluluğu olmayan bir insan tasavvurundan niçin korktuğunu görmekten geçer.

Eş’arî’yi anlamak için yalnızca kesb teorisini değil, insan düşüncesinin Tanrı’nın üzerinde bir mahkeme kurması ihtimaline karşı taşıdığı hassasiyeti görmek gerekir.

Gazzâlî’yi anlamak için yalnızca filozoflara yönelttiği eleştirileri değil, insan aklının kendi sınırlarını unutmasından duyduğu kaygıyı anlamak gerekir.

İbn Rüşd’ü anlamak için ise yalnızca felsefeyi savunduğunu söylemek yetmez, din adına aklın susturulduğu bir dünyanın Müslümanları entelektüel bakımdan yoksullaştıracağından neden korktuğunu kavramak gerekir.

Şâtıbî’yi anlamak için makāsıd listesini ezberlemek değil, hukukun kendi araçlarını amaç hâline getirmesinden duyduğu endişeyi görmek gerekir.

Böyle okunduğunda İslam düşünce tarihi bir “fikirler mezarlığı” olmaktan çıkar. Yaşayan soruların tarihine dönüşür. Çünkü onların korktuğu şeylerin çoğu, bugün de bizim problemlerimizdir.

Bugün de özgürlük adına hakikatin ortadan kaldırılmasından korkuyoruz.

Hakikat adına özgürlüğün yok edilmesinden de!

Akıl adına vahyin anlamsızlaştırılmasından korkuyoruz.

Vahiy adına aklın susturulmasından da!

Çağdaşlaşma adına geleneğin silinmesinden korkuyoruz.

Gelenek adına hayatın dondurulmasından da!

Metnin keyfî yorumlara kurban edilmesinden korkuyoruz.

Fakat metnin tarih ve bağlamdan koparılarak insanlara karşı kullanılmasından da!

Kim bilir; düşünsel olgunluk, bu korkulardan birini seçmek değil, hepsini aynı anda görebilmektir.

Çünkü bir medeniyet, sadece neyi sevdiğiyle değil, neden korktuğuyla da şekillenir.

İslam düşünce tarihine bu açıdan baktığımızda mezheplerin, ekollerin ve düşünürlerin arkasında farklı korkuların dolaştığını görürüz. Fakat bütün bu korkuların daha derininde ortak bir kaygı vardır: İlâhî hakikat ile insan dünyası arasındaki ilişkinin bozulması.

Biri, Tanrı adına insanın silinmesinden korkmuştur; diğeri, insan adına Tanrı’nın sınırlandırılmasından!

Biri, yorum adına metnin kaybolmasından korkmuştur; diğeri, metin adına düşüncenin durmasından!

Biri, hayat adına hukukun çözülmesinden korkmuştur; diğeri, hukuk adına hayatın donmasından!

Biri, lafzın maksadı öldürmesinden korkmuştur; diğeri, maksadın lafzı yok etmesinden!

Asıl hikâye, belki de budur.

İslam düşüncesi, sadece hakikati bulmaya çalışan insanların tarihi değildir.

Aynı zamanda hakikatin bir tarafını korurken, başka bir tarafını kaybetmekten korkan insanların tarihidir.

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Son Muhalif Susturulana Kadar

Yayınlanma:

-

Artık iyice anlaşıldı ki Türkiye’yi yöneten iktidar, gözünü karartmış. Sadece “hukuk”u değil görgü kurallarını da bir kenara bırakmış, doludizgin saldırıyor. Üstelik son muhalifin sesini soluğunu da kesmeden durmaya niyetli değil!

İktidar, güçlü siyasi rakiplerini zindanlara atarak başarısızlığının üstünü örtmeyi denedi ama olmadı.

Haksızlıklar, hukuksuzluklar, yağma ve talan o kadar yaygın ve can yakıyor ki dört bir yandan itirazlar yükseliyor. Düşünün ki en az 10 yıllık bir gecikmeden sonra bile olsa Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı (Erenköy Cemaati) iktidara açıktan bir eleştiri yöneltti ve şöyle bir cümle kurabildi:

“Fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma rüşvet ve yolsuzlukların suçluları ve sorumluları kim olursa olsun, hesap vermelidir.”

Ah, o “kim olursa olsun”un dili olsa da konuşsa!

İktidarın “gözetim ve denetimi altında” zulüm ve çürüme o denli derin ve yaygın ki böyle giderse iktidarın koltuk değneği Milli İrade Platformu bile yakında isyan bayrağını açabilir. Dilsiz şeytanlık da bir yere kadar!

Kendini hukuk ile bağlı görmeyen, deyim yerindeyse ipini koparmış, pervasızca sağa sola saldıran bir iktidar var karşımızda. Artık ülkenin ve halkın karşısında yıkıcı bir güç değilse nedir bu Allah aşkına?

Gidişat açıkça toplumsal huzuru ve güveni bozar bir hâl alıyor.

Yargı içindeki uzantılarınız aracılığıyla muhaliflerinizi -soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla- baskılayıp susturdunuz, yetmedi. Bu ülkenin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanını “uydur-kaydır” sebeplerle hapse attınız, yetmedi. Ana muhalefet partisine adamınızı kayyım atadınız, yetmedi. Hoşa gitmeyen haberler yapan gazetecileri zindanlarla, ev hapisleriyle susturdunuz, sansürlediniz, yetmedi. Her gün yargıyı sopa diye elinizde tutup halkı hizaya getirmek için yukardan sallıyorsunuz, yetmedi. Ters kelepçelerle, şafak baskınlarıyla, algı operasyonlarıyla, ucuz güç gösterileriyle her gün şehvetle arz-ı endam ediyorsunuz gündemde, yetmedi. TV sunucusundan “terör örgütü lideri”, komedyenden “bölücü halk düşmanı” icat ettiniz, yetmedi. Kaybettiğiniz belediyeleri “şantaj-montaj” geri aldınız, yetmedi. Sizden olmayan haber sitelerini kapattınız, yetmedi. Farklı düşünen, itiraz eden binlerce vatandaşın sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirdiniz, yetmedi. Muhalif kanallara kayyım olarak adamlarınızı atadınız, yetmedi.

Yetmedi, yetmedi, yetmedi!

(Bu nasıl bir ülke ki teröristi, sakıncalısı, ötekisi, muhalifi -harca harca- bitmedi!)

Yetinmeyi bilmiyorsunuz. Gözünüz doymuyor.

Sizin hayli kişisel menfaatinize ayarlı “terörle mücadeleniz” bitmek bilmiyor. Sosyal medyanın dağlarındaki, internetin kuytu köşelerindeki, sohbet odalarındaki, WhatsApp gruplarındaki son muhalif ses de susturulana kadar kararlı mücadeleniz devam edecek gibi görünüyor.

Oysaki biz halkız, bu toplumun fertleriyiz. Bu bâtıl mücadeleyi kazanacağınız zannına kapıldığınız anda çoktan kaybetmiştiniz. Maç bitti, düdük çaldı; görmüyor, duymuyor musunuz?

Biat etmeyeceğiz, sinmeyeceğiz ve itiraz edeceğiz çünkü biz, insanız! Biz akıl sahibiyiz, vicdan taşıyoruz. Haksızlık karşısında, öyle veya böyle durmayı, susmamayı öğrendik bir kere, artık biliyoruz. Bilmiyormuşuz gibi yapamayız.

Biz darbeleri de gördük, darbecileri de, hepsinin akıbetini de! Görmemişiz gibi davranamayız.

Hukukun, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede yaşamaya razı değiliz. Buna uyum sağlamayacak, alışmayacağız.

İsrail’le de israillikle de normalleşmeyeceğiz. Uzun veya kısa, içeride veya dışarıda, fark etmez ama mutlaka onurumuzla yaşamak istiyoruz. Derdimiz ve davamız budur.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x