Connect with us

Köşe Yazıları

Bir Soykırımın Gölgesinde İnsanlığın Sessizliği

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın vicdanına yazılmış bir imtihandır!

Bugün artık sorulması gereken soru yalnızca “İsrail ne yaptı?”nın çok ötesinde.

Bütün bunlar olurken dünya ne yaptı?

Kim sustu?

Kim ticaretine devam etti?

Kim silah verdi?

Kim petrolünü, çeliğini, çimentosunu, gıdasını, limanını, hava sahasını ve parasını bu düzenin devamına sundu?

Kim diplomatik ilişkilerini sürdürdü?

Kim uluslararası mahkemelerin kararlarını görmezden geldi?

Ve daha da acısı:

Kim Müslümanların temsilcisi, ümmetin lideri olduğunu söylemesine rağmen bütün bunların karşısında yalnızca birkaç kınama cümlesi kurmakla yetindi?

Gazze artık yalnızca İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının hikâyesi değildir.

Gazze, aynı zamanda dünyanın Filistinlilere yapmadıklarının hikâyesidir!

Hukukun bir anlamı yoksa mahkemeler neden var?

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024 tarihinde Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama kararları çıkardı.

Mahkeme, Netanyahu ve Gallant’ı; savaş yöntemi olarak açlığın kullanılması, sivillere yönelik saldırılar ve insanlığa karşı suçlar kapsamında suçladı.

Bu kararın ardından insanlığın önünde çok basit bir soru vardı:

Uluslararası hukuk, gerçekten herkes için mi?

Yoksa hukuk, güçlü devletlerin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece mi geçerliydi?

Bugün gelinen noktada bu sorunun cevabı hâlâ dünyanın yüzüne bakmaktadır.

Bir devletin lideri hakkında uluslararası mahkeme tarafından tutuklama kararı verilecek fakat aynı lider, başka ülkelerde kırmızı halılarla karşılanabilecek.

Diplomatik ilişkiler devam edecek.

Ekonomik anlaşmalar devam edecek.

Silah ve teknoloji transferleri devam edecek.

Ticaret devam edecek.

Ve bütün bunların üzerine bir de “uluslararası hukuk düzeni”nden söz edilecek.

Bu nasıl bir hukuk düzenidir?

UCM’nin kararları uygulanmayacaksa, uluslararası hukuk yalnızca zayıflara uygulanacaksa, mahkemeler yalnızca güçlülerin dokunamadığı insanları yargılayacaksa, o zaman dünyanın bütün hukuk kürsülerine şu soruyu sormak gerekir:

Adalet, nerede?

Üstelik mesele, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir.

SIPRI verilerine göre İsrail, 2021-2025 döneminde büyük silah ithalatının yüzde 68’ini ABD’den, yüzde 31’ini Almanya’dan aldı. Gazze’yi imha eden tankların, uçakların yakıtı Türkiye’den, yani Gazze’deki yıkım sürerken İsrail’in askerî kapasitesini besleyen uluslararası tedarik sistemi de varlığını korudu.

İşte asıl çelişki burada ortaya çıkıyor:

Bir tarafta ateşkes çağrıları, diğer tarafta savaş makinesini besleyen ekonomik ve askerî ilişkiler…

Bir tarafta “uluslararası hukuk” sözleri…

Diğer tarafta o hukukun gerektirdiği sonuçları almaktan kaçınmak!

Bu yalnızca siyasi bir çelişki değildir.

Bu, ahlâkî bir çöküştür!

Batı’nın çifte standardıdır!

Batılı devletlerin tamamını aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.

Bazı Avrupa ülkeleri İsrail’e yönelik silah ve ticaret politikalarında kısıtlamalara gitmiş, bazıları Filistin devletini tanımış, bazıları İsrail yerleşimlerine yönelik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. 2025-2026 döneminde Avrupa’da bu yönde çeşitli adımlar da atılmıştır.

Fakat bütün bunlar, daha büyük bir soruyu ortadan kaldırmıyor:

Neden bu adımlar çok daha önce ve çok daha kapsamlı biçimde atılmadı? Bölge ve İslam ülkeleri İsrail’e karşı nahif kınama cümlelerinin dışında bir şey yapmış değil, Türkiye de buna dahildir!

Gazze’deki yıkımın boyutu artık inkâr edilemeyecek kadar büyüdüğünde bile ekonomik çıkarlar, stratejik ittifaklar ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman insan hayatının önüne geçebildi, bu nasıl bir utanmazlıktır!

İnsan hakları konusunda dünyaya ders verenler, konu İsrail olduğunda bir anda “stratejik ortaklık” diline dönüyor.

Demokrasi savunuluyor.

İnsan hakları savunuluyor.

Kadın hakları savunuluyor.

Çocuk hakları savunuluyor.

Savaş suçları yargılanıyor.

Fakat Filistinli bir çocuk öldüğünde bütün bu evrensel değerlerin sınırları birdenbire belirginleşiyor.

Demek ki sorun değerlerin yokluğu değilmiş.

Sorun, değerlerin kim için uygulanacağının önceden belirlenmiş olmasıymış. Bunu İslam dünyasının hâlâ anlamamış olması kabul edilebilir bir durum değildir.

Diğer yandan da aynaya bakmak zorundayız

Batı’yı eleştirmek kolay.

Asıl zor olan kendi evimizin önüne bakmaktır.

İslam ülkeleri Gazze konusunda sayısız açıklama yaptılar.

Zirveler düzenlendi.

Bildirgeler yayımlandı.

Kınamalar yapıldı.

“Derin endişeler” ifade edildi.

“Uluslararası toplum göreve çağrıldı.”

Bütün bunlardan sonra çok daha basit bir soru soruyoruz:

Peki, ekonomik ve siyasî ilişkiler ne oldu?

Bir ülkenin İsrail’le ticareti devam ederken aynı ülkenin hükümeti Gazze’deki insanlık dramını kınadığında doğal olarak şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Kınama ile ticaret arasındaki mesafe kaç kilometredir?

Çünkü bazı şeyler yalnızca sözle açıklanamaz.

Para da bir sözdür.

Ticaret de bir sözdür.

Petrol de bir sözdür.

Çelik de bir sözdür.

Çimento da bir sözdür.

Liman da bir sözdür.

Diplomatik ilişki de bir sözdür.

Bütün bu ilişkiler devam ederken yapılan kınamalar, eğer somut bir politikaya dönüşmüyorsa, bir süre sonra vicdanı rahatlatan diplomatik ritüellere dönüşür.

Örneğin Dünya Bankası’nın ticaret verileri, 2024 yılında İsrail’in Portland çimentosu ithalatında Mısır ve Türkiye‘nin de önemli tedarikçiler arasında olduğunu gösteriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin resmî verileri ise İsrail’le ticaretin 2025 yılında yaklaşık 3,2 milyar dolar seviyesinde olduğunu; bu ticaretin tahıl, demir-çelik, mineral yakıtlar ve çeşitli sanayi ürünlerini de kapsadığını bildiriyor.

Bunlar yalnızca rakam değildir.

Rakamların arkasında bir siyasî tercih vardır!

Bir devlet, başka bir devletle milyarlarca dolarlık ticaret yaparken aynı zamanda onu uluslararası alanda siyasî olarak izole etmeye çalışıyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık, ciddi bir samimiyetsizlik var demektir!

Müslüman devletler neden bütün imkânlarını kullanmıyor?

İslam dünyasının elinde yalnızca dua ve kınama yoktur.

Ekonomik güç vardır.

Enerji vardır.

Limanlar vardır.

Ulaşım koridorları vardır.

Ticaret vardır.

Diplomasi vardır.

Uluslararası kuruluşlarda oy gücü vardır.

Milyarlarca insanın tüketim gücü vardır.

Fakat bütün bunların ortak bir siyasî iradeye dönüşmesi konusunda ciddi bir sorun bulunmaktadır.

Oysa bu devletler isterse çok daha güçlü bir diplomatik ve ekonomik baskı mekanizması oluşturabilir.

Devletler topluma coco-cola boykotunu öğütleyip kendileri İsrail’e petrol, çelik, çimento ve gıda göndermeye devam ediyorsa ortada çok büyük bir kandırmaca var demektir.

İsrail’le ilişkilerin kademeli olarak sınırlandırılması…

Silah ve askeri teknoloji transferlerinin engellenmesi…

Askerî amaçla kullanılabilecek stratejik ürünlerin denetlenmesi…

İsrail’in uluslararası kuruluşlarda hesap vermesini sağlayacak ortak diplomatik girişimler…

UCM kararlarının uygulanması için ortak tutum…

Filistin’in yeniden imarı için bağımsız ve şeffaf bir fon…

İslam ülkelerinin ve dünya ülkelerinin Gazze’ye kesintisiz insani yardım için ortak lojistik mekanizma kuramayacak kadar aciz olması kabul edilemez bir durumdur!

Ve en önemlisi:

İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin ekonomik ve diplomatik bir bedeli olduğunu göstermek.

Bunlar yapılabilir.

Mesele imkân meselesi değildir.

Mesele siyasî irade meselesidir!

Şimdi de sivil toplumun sessizliğiyle yüzleşelim

Belki de en acı meselelerden biri budur.

İslam dünyasında iktidarların yanlış politikalarını eleştirmesi gereken birçok sivil toplum kuruluşu, cemaat, vakıf, sendika, meslek örgütü ve kanaat önderi, Gazze konusunda gerektiği kadar yüksek ses çıkaramadı.

STK’ların tamamına yakını birkaç istisna dışında iktidarların siyasî sınırlarına hapsoldu.

Bazıları ekonomik ilişkilerden dolayı sustu.

Bazıları “devletin bekası” söyleminin arkasına saklandı.

Bazıları ise birkaç sosyal medya paylaşımıyla sorumluluğunu yerine getirdiğini düşündü.

Oysa sivil toplumun görevi iktidarın sözcülüğünü yapmak değildir!

Sivil toplumun görevi, iktidarın yanlışına karşı toplum adına konuşabilmektir!

Bir hükümet yanlış yapıyorsa, bunu söylemek hükümete düşmanlık değildir!

Bir devlet İsrail’le ticarî ilişkilerini sürdürüyorsa bunu sorgulamak devlete düşmanlık değildir!

Bir hükümet Filistin konusunda etkisiz kalıyorsa bunu eleştirmek ülkeye ihanet değildir!

Tam tersine:

Hakikati söylemek, toplumun iktidara karşı en önemli ahlâkî denetim mekanizmalarından biridir!

STK’lar sadece para toplayan, iktidar kalk, dediğinde kalkan; otur, dediğinde oturan bir şebekeye dönüşmüş durumdadır!

Eğer STK’lar yalnızca iktidarın izin verdiği kadar konuşabiliyorsa artık sivil toplum olmaktan çıkmıştır.

Eğer vakıflar yalnızca iktidarı rahatsız etmeyecek meselelerde mazlumlardan söz ediyorsa, o mazlumluk söylemi de anlamını kaybeder!

Eğer “hak”, “adalet”, “ümmet”, “tevhid” ve “insanlık” kavramları yalnızca siyasi konfor alanımızın içinde kullanılıyorsa, o kavramların içini boşaltmış oluruz!

Gazze, İslam dünyasının sivil toplumuna da ayna tutmuştur.

İşte o aynada görünen manzara hiç de hoş değildir.

Peki, bundan sonra ne yapılmalı?

Artık yalnızca “Gazze için ne hissediyoruz?” sorusunu sormak yetmez.

“Gazze için ne yapıyoruz?” sorusunu sormak zorundayız.

Bundan sonra yapılması gerekenler açıktır:

  1. Kınama siyasetinden yaptırım siyasetine geçilmelidir.

Her yeni saldırıdan sonra bildiri yayımlamak yerine, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin somut diplomatik ve ekonomik sonuçları olmalıdır hatta Mekke İttifakı ülkeleri fiilî durum oluşturarak Gazze’den Filistin’den İsrail’i defetmelidir. Gazze’ye acil gıda ve sağlık ekip ve ekipmanlarının transferini sağlamalıdır; bu, Mekke İttifakı için rüştünü ispatlama konusunda iyi bir fırsat olacaktır. ABD ve İsrail kontrolünde olan bir yapılanma olmadığını gösterecektir.

  1. Ticaret şeffaflaştırılmalıdır.

Devletler, İsrail’le yaptıkları ticaretin kalemlerini topluma açık biçimde yayımlamalıdır.

Petrol nereden geliyor, Nereye gidiyor?

Hangi ürünler gidiyor?

Hangi şirketler taşıyor?

Hangi limanlar kullanılıyor?

Hangi kamu kurumları aracılık ediyor?

İnsanlar bunları bilmelidir!

  1. Stratejik ürünler konusunda ortak politika oluşturulmalıdır.

Enerji, yakıt, çelik, çimento, askerî malzeme; çift kullanımlı teknolojiler ve kritik lojistik hatlar konusunda ortak bir İslam dünyası politikası geliştirilmelidir!

  1. UCM kararları siyasî bir metin olmaktan çıkarılmalıdır.

UCM kararlarını tanıyan devletler, mahkemenin kararlarını uygulama konusunda ortak hareket etmelidir.

Hukuk, yalnızca başkalarının uyması gereken bir metin değildir!

Hukuk, gerektiğinde kendi müttefikimize karşı da uygulanabilmelidir. Batı, bu konuda sınıfta kalmıştır!

  1. Filistin’in yeniden inşası bağımsız bir ekonomik projeye dönüştürülmelidir.

Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası yardımlara mahkûm bir Filistin yerine, İslam ülkelerinin ortak finansmanıyla sürdürülebilir bir yeniden yapılanma fonu kurulmalıdır. Filistin bundan böyle İsrail tasallutundan da kurtarılmalıdır!

  1. Sivil toplum iktidarlardan bağımsızlığını yeniden kazanmalıdır.

STK’lar hükümetlerin açıklamalarını tekrar etmek için değil, gerektiğinde hükümetlere “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye sorabilmek için vardır!

  1. Akademi, medya ve hukukçular daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.

Gazze, yalnızca duygusal sloganlarla konuşulmamalıdır!

Uluslararası hukuk araştırılmalı.

Ticaret zincirleri araştırılmalı.

Silah tedarik zincirleri araştırılmalı.

Şirketlerin sorumlulukları araştırılmalı.

Devletlerin yükümlülükleri belgelenmeli.

Ve bütün bunlar kamuoyuna anlatılmalıdır!

  1. Boykot, bilinçli ve belgeli hâle getirilmelidir.

Öfkeyle hazırlanmış rastgele listeler yerine şirket sahipliği, tedarik zinciri, yatırım ilişkileri ve İsrail’le ekonomik bağlantılar konusunda doğrulanabilir bilgiler kullanılmalıdır.

Çünkü mücadele, yalnızca öfkeyle değil, bilgiyle kazanılır.

Gazze bize ne öğretti?

Gazze bize bir halkın yalnız bırakıldığında ne kadar büyük bir bedel ödeyebileceğini gösterdi!

Ama bundan daha fazlasını gösterdi.

Güçlülerin hukukunun nasıl işletildiğini gösterdi!

Ekonominin siyasetten bağımsız olmadığını gösterdi!

Diplomasinin bazen vicdanı nasıl susturabildiğini gösterdi!

Devletlerin çıkarlarının insan hayatının önüne nasıl geçebildiğini gösterdi!

Daha da önemlisi;

Bir toplumun kendi yöneticilerine hesap sormadığı zaman, en ağır zulümlerin bile sıradanlaşabileceğini gösterdi!

Bugün Gazze için ağlamak kolaydır!

Gazze hakkında paylaşım yapmak kolaydır!

Bayrak asmak kolaydır!

Bir mitinge katılmak kolaydır, hele de iktidar mitinglerine!

Bir bildiri yayımlamak kolaydır!

Zor olan şudur:

Kendi hükümetine soru sormak!

Kendi şirketinin ticaretini sorgulamak!

Kendi ülkenin politikasındaki çelişkiyi söylemek!

Kendi çevrenin sessizliğine itiraz etmek!

Ve bunu hiçbir siyasi çıkar hesabı yapmadan yapmak!

Artık mesele Filistin değil, insanlığın geleceğidir!

Bugün Gazze’de yaşananları yalnızca Filistin meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Eğer bir çocuğun öldürülmesi karşısında dünyanın tavrı çocuğun milliyetine, dinine veya yaşadığı coğrafyaya göre değişiyorsa artık mesele Filistin olmaktan çıkmıştır!

Mesele insanlığın ortak ahlâkıdır.

Eğer uluslararası hukuk yalnızca düşmanlarımız için uygulanıyorsa hukuk değildir!

Eğer insan hakları yalnızca bize yakın insanlar için savunuluyorsa insan hakları değildir!

Eğer adalet yalnızca güçlülerin izin verdiği kadar varsa adalet değildir!

Eğer Müslüman ülkeler bir yandan Gazze için gözyaşı dökerken diğer yandan ekonomik ve siyasi ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürebiliyorsa ortada ciddi bir ahlâkî çelişki vardır.

Eğer sivil toplum, iktidarların yanlışlarını söylemeye cesaret edemiyorsa toplumun vicdanını kim temsil edecektir?

Son söz: Gazze’nin bizden istediği şey merhamet değil, sorumluluktur!

Gazze bizden yalnızca gözyaşı istemiyor.

Hafıza istiyor.

Adalet istiyor.

Hesap sorulmasını istiyor.

Çifte standardın sona ermesini istiyor.

Siyasî irade istiyor.

En çok da şunu istiyor:

Bir daha hiçbir mazlumun, dünyanın çıkar hesapları arasında kaybolmayacağı bir düzen!

7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların hesabı, sadece tarih tarafından tutulmayacak.

Devletlerin kararları da yazılacak.

Hükümetlerin sessizliği de yazılacak!

Sivil toplumun sessizliği de yazılacak!

İnsanların duyarsızlığı da yazılacak!

Şirketlerin ticareti de yazılacak!

Silahların hangi ülkelerden geldiği de yazılacak!

Limanların kimlere açıldığı da yazılacak!

Diplomatların hangi cümleleri kurduğu da yazılacak!

Ve sivil toplumun nerede durduğu da yazılacak!

Çünkü tarih yalnızca öldürenleri yazmaz.

Seyredenleri de yazar!

Bugün insanlığın önünde hâlâ bir tercih vardır:

Gazze’yi yalnızca bir trajedi olarak mı hatırlayacağız?

Yoksa Gazze’nin açtığı yaradan daha adil, daha bağımsız ve gerçekten evrensel tevhidî bir hukuk düzeninin doğmasına mı vesile olacağız?

Bunun cevabı Washington’da, Brüksel’de, Tel Aviv’de veya New York’ta yalnızca hükümetlerin vereceği bir karar değildir.

İstanbul’da da verilecektir.

Kahire’de de,

Riyad’da da,

İslamabad’da da,

Doha’da da,

Kudüs’te de!

En önemlisi de bizim vicdanımızda verilecektir.

Çünkü Gazze, bize yalnızca bir halkın nasıl öldürüldüğünü göstermedi.

Bir dünyanın, kendi değerlerini ne kadar kolay terk edebildiğini de gösterdi!

Şimdi yapılması gereken, bu utancı yalnızca dile getirmek değil;

onu değiştirecek bir iradeye dönüştürmektir!

Bunun da ilk şartı şudur:

Artık yalnızca İsrail’i değil, İsrail’in yaptığı zulüm karşısında susan, çıkarını adaletin önüne koyan ve kendi sorumluluğunu inkâr eden herkesi sorgulamak zorundayız!

Elbette adalet, yalnızca zalime “dur” demek değildir.

Adalet, zalimin zulmünü mümkün kılan düzeni de değiştirmektir!!!

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Son Muhalif Susturulana Kadar

Yayınlanma:

-

Artık iyice anlaşıldı ki Türkiye’yi yöneten iktidar, gözünü karartmış. Sadece “hukuk”u değil görgü kurallarını da bir kenara bırakmış, doludizgin saldırıyor. Üstelik son muhalifin sesini soluğunu da kesmeden durmaya niyetli değil!

İktidar, güçlü siyasi rakiplerini zindanlara atarak başarısızlığının üstünü örtmeyi denedi ama olmadı.

Haksızlıklar, hukuksuzluklar, yağma ve talan o kadar yaygın ve can yakıyor ki dört bir yandan itirazlar yükseliyor. Düşünün ki en az 10 yıllık bir gecikmeden sonra bile olsa Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı (Erenköy Cemaati) iktidara açıktan bir eleştiri yöneltti ve şöyle bir cümle kurabildi:

“Fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma rüşvet ve yolsuzlukların suçluları ve sorumluları kim olursa olsun, hesap vermelidir.”

Ah, o “kim olursa olsun”un dili olsa da konuşsa!

İktidarın “gözetim ve denetimi altında” zulüm ve çürüme o denli derin ve yaygın ki böyle giderse iktidarın koltuk değneği Milli İrade Platformu bile yakında isyan bayrağını açabilir. Dilsiz şeytanlık da bir yere kadar!

Kendini hukuk ile bağlı görmeyen, deyim yerindeyse ipini koparmış, pervasızca sağa sola saldıran bir iktidar var karşımızda. Artık ülkenin ve halkın karşısında yıkıcı bir güç değilse nedir bu Allah aşkına?

Gidişat açıkça toplumsal huzuru ve güveni bozar bir hâl alıyor.

Yargı içindeki uzantılarınız aracılığıyla muhaliflerinizi -soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla- baskılayıp susturdunuz, yetmedi. Bu ülkenin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanını “uydur-kaydır” sebeplerle hapse attınız, yetmedi. Ana muhalefet partisine adamınızı kayyım atadınız, yetmedi. Hoşa gitmeyen haberler yapan gazetecileri zindanlarla, ev hapisleriyle susturdunuz, sansürlediniz, yetmedi. Her gün yargıyı sopa diye elinizde tutup halkı hizaya getirmek için yukardan sallıyorsunuz, yetmedi. Ters kelepçelerle, şafak baskınlarıyla, algı operasyonlarıyla, ucuz güç gösterileriyle her gün şehvetle arz-ı endam ediyorsunuz gündemde, yetmedi. TV sunucusundan “terör örgütü lideri”, komedyenden “bölücü halk düşmanı” icat ettiniz, yetmedi. Kaybettiğiniz belediyeleri “şantaj-montaj” geri aldınız, yetmedi. Sizden olmayan haber sitelerini kapattınız, yetmedi. Farklı düşünen, itiraz eden binlerce vatandaşın sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirdiniz, yetmedi. Muhalif kanallara kayyım olarak adamlarınızı atadınız, yetmedi.

Yetmedi, yetmedi, yetmedi!

(Bu nasıl bir ülke ki teröristi, sakıncalısı, ötekisi, muhalifi -harca harca- bitmedi!)

Yetinmeyi bilmiyorsunuz. Gözünüz doymuyor.

Sizin hayli kişisel menfaatinize ayarlı “terörle mücadeleniz” bitmek bilmiyor. Sosyal medyanın dağlarındaki, internetin kuytu köşelerindeki, sohbet odalarındaki, WhatsApp gruplarındaki son muhalif ses de susturulana kadar kararlı mücadeleniz devam edecek gibi görünüyor.

Oysaki biz halkız, bu toplumun fertleriyiz. Bu bâtıl mücadeleyi kazanacağınız zannına kapıldığınız anda çoktan kaybetmiştiniz. Maç bitti, düdük çaldı; görmüyor, duymuyor musunuz?

Biat etmeyeceğiz, sinmeyeceğiz ve itiraz edeceğiz çünkü biz, insanız! Biz akıl sahibiyiz, vicdan taşıyoruz. Haksızlık karşısında, öyle veya böyle durmayı, susmamayı öğrendik bir kere, artık biliyoruz. Bilmiyormuşuz gibi yapamayız.

Biz darbeleri de gördük, darbecileri de, hepsinin akıbetini de! Görmemişiz gibi davranamayız.

Hukukun, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede yaşamaya razı değiliz. Buna uyum sağlamayacak, alışmayacağız.

İsrail’le de israillikle de normalleşmeyeceğiz. Uzun veya kısa, içeride veya dışarıda, fark etmez ama mutlaka onurumuzla yaşamak istiyoruz. Derdimiz ve davamız budur.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x