Connect with us

Yazılar

IPCC’nin 6. Değerlendirme Raporu’na Yansıyanlar – Ammar Kılıç

Yayınlanma:

-

1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından kurulan, amacı hem hükumetler hem de uluslararası iklim değişikliği müzakereleri için iklim politikaları geliştirmede kullanılabilecek bilimsel bilgi sağlamak olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), geçtiğimiz Mart ayında 6. Değerlendirme Raporu’nu yayınladı. IPCC, 1990’dan bu yana birkaç yılda bir iklim değişikliğini farklı yönlerden ele alan çalışma gruplarının raporlarını yayımlıyor ve nihai olarak bu raporların birleştirilmesiyle oluşan genel değerlendirme raporları ortaya çıkıyor. Bu raporlar bin bir çeşit ülkeden yüzlerce bilim insanın katkısıyla, müştereken hazırlanıyor, altında 195 ülkenin imzası bulunuyor. Bu yüzden en eleştirel, radikal ve politik şüpheci kesimler için bile IPCC oldukça muteber bir platform sayılıyor. Hatta kurumun son raporlarında gittikçe gürleşen, küresel eşitsizlik ve sosyal adalet konusundaki umut vadeden vurgularının radikaller gözündeki güveni daha da artırdığını söyleyebiliriz.

*Farklı emisyon senaryolarına göre 2100’de küresel ısı değişimi öngörüleri.

Raporları hazırlayan 3 farklı çalışma grubunun odaklandığı başlıklar şunlar: 1) Fiziksel bilim temeli, 2) Etkiler, uyum ve kırılganlık, 3) Azaltım. İlki, atmosferdeki sera gazları; hava, kara ve okyanustaki sıcaklık değişiklikleri; hidrolojik döngü ve değişen yağış (yağmur ve kar) modelleri; aşırı hava olayları; buzullar ve buz tabakaları; okyanuslar ve deniz seviyesi gibi çeşitli fiziksel süreçlerle ilgileniyor. Yani sebepleriyle beraber iklimin ne kadar değiştiğini göstermeye çalışıyor.

İkinci başlık, hem bölgesel hem de dünya çapında bu değişimin her türden etkilerine (biyolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel vb.) ayrılıyor. Bu doğal ve beşeri sistemlerin iklim değişikliğine uyum sağlama ve böylece iklimle ilişkili riskleri azaltma kapasitelerini ve sınırları neler, farklı ölçeklerde azaltma ve uyum çabaları nasıl hayata geçirilebilir, sosyal açıdan adil ve entegre bir yaklaşımla herkes için sürdürülebilir bir gelecek yaratmanın imkanları neler olabilir, gibi sorularla boğuşuyor.

Son çalışma grubu ise farklı azaltım seçeneklerini ortaya seriyor ve hem hükumet ve özel sektör yöneticilerine yönelik kısa vadeli hem de üst düzey iklim politikası hedeflerine ulaşmaya yardımcı olacak uzun vadeli perspektiflere yer veriyor. Azaltım için teknik fizibilite ve maliyeti tek ölçüt olarak almaktan ziyade, önlemlerin alınmasını sağlayacak “elverişli ortam”lara da vurgu yapıyor: politika araçları, yönetişim seçenekleri ve tabi ki toplumsal kabul edilebilirlik.

Sentez raporunun tam metni uzun ve info-grafiklerle dolu olduğundan, politika yapıcılara yönelik hazırlanan 36 sayfalık özetin göze çarpan bazı noktalarına bakmakla yetineceğim:

  1. Öncelikle, IPCC yazarlarının tekraren yazmaktan bıkıp usandıklarını düşündüğüm en temel, en basit, en klişe gerçek hatırlatılıyor: Başta sera gazı emisyonları olmak üzere insani faaliyetler kesin olarak küresel ısınmaya sebep olmuş durumda ve dünyanın yüzey ısısı 2020 itibariyle 150 yıl öncesine göre 1.1 derece daha yüksek. Atmosferdeki karbondioksit yoğunlaşması en az 2 milyon yıldır hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Son 170 yıldaki toplam karbon salınımının ise yarısına yakını (%42) son 30 yılda yapılmış. Yani iklim değişikliğiyle ilgili ilk ciddi politik hamlelerin atılmaya başlandığı 1990’lardan bu yana, geri adım atmak nedir bilinmemiş! (Onca COP’a rağmen hâlâ da bilinmediğinin göstergelerinden biri şu: 2019’daki salınımlar 2010 yılına göre %12 artmış.)
  2. 2019 itibariyle sektör bazındaki katkı oranları: %79 ile enerji, sanayi, ulaştırma ve inşaat sektörleri. %22 ile (aslında kendileri de endüstrileşmiş) ormancılık ve tarım uygulamaları.
  3. Rapor apaçık gerçeği tekrarlıyor: İklim değişikliğine, ülkeler ve bölgeler arasında (ve tabi içinde) eşit olmayan üretim ve tüketim kalıplarından kaynaklanan tarihsel ve süregelen katkılar sebep oldu. Kimilerinin gelişigüzel kullanmayı pek sevdiği o soyut ‘insan türü’ değil. Alın size güncel rakamlar: En yüksek kişi başı emisyona sahip %10’luk hane halkı grubu (zengin, imtiyazlı azınlık), küresel tüketime dayalı hane halkı sera gazı emisyonlarının %34-45’ine katkıda bulunurken, en alttaki %50’lik grup sadece %13-15’ine katkıda bulunmuş.
  4. Deniz seviyeleri 1901’den beri artıyor; daha güvenilir hesaplamaların yapıldığı 1971 sonrası ise değişim daha bariz hale geliyor, 2006 sonrasında ise dramatik artışlar var. 2006-2018 arasındaki oran, 1901-1971 arasındaki oranın neredeyse 3 katı. Sıcak hava dalgaları, yoğun yağış, kuraklık, hortum, kasırga, tropik siklonlar gibi aşırı hava olayları ve özellikle bunların insan etkisine dayandığına dönük kanıtlar, IPCC’nin (bundan önceki) beşinci raporundan bu yana daha da güçlenmiş.
  5. Rapor, küresel eşitsizliğe, tıpkı iklim değişikliğinin sebepleri açısından olduğu gibi sonuçları açısından da referans yaparak “insanların ve ekosistemlerin kırılganlığının birbirine bağlı olduğuna” işaret ediyor: Yaklaşık 3,3-3,6 milyar insan, yani dünya nüfusunun yaklaşık yarısı, iklim değişikliğine karşı oldukça hassas koşullarda yaşıyor. Artan hava ve iklim olayları, milyonlarca insanı akut gıda güvensizliğine ve su güvenliğinin azalmasına maruz bırakıyor. En büyük olumsuz etkiler Afrika, Asya, Orta ve Güney Amerika, Küçük Adalar ve Kuzey Kutbu’ndaki birçok yerde ve/veya toplulukta ve küresel olarak Yerli Halklar, küçük ölçekli gıda üreticileri ve ekonomik ve sosyal olarak marjinalize edilmiş kent sakinleri arasında görülüyor. 2010 ve 2020 yılları arasında sel, kuraklık ve fırtınalardan kaynaklanan insan ölümleri, kırılganlığı yüksek olan bölgelerde, kırılganlığı çok düşük olan bölgelere kıyasla 15 kat daha fazla olmuş.
  6. Toprakta ve sucul ortamlardaki yerel tür çeşitliliğinin kaybolmaya maruz kalması da aşırı sıcaklıkların geri döndürülemez biyolojik sonuçlarından biri. Karada ve okyanusta kaydedilen toplu ölüm olaylarının sayısı maalesef artıyor. Bazı ekosistemler üzerindeki etkiler, (örneğin buzul çözülmeleri veya kutup toprağı erimeleri gibi Kuzey Kutbu ekosistemlerindeki değişimler) geri döndürülemez hale geliyor.

Buraya kadarki sayılanlar vakıayı ortaya koymak açısından tamam. Onlarca yıllık araştırma ve mücadeleden sonra, iklim değişikliği karar alıcılarca en azından söylem düzeyinde inkar edilemiyor görünüyor (Trump gibi kalbinden geçeni diline olduğu gibi yansıtan deliler hariç). O halde ‘uyum’ çabalarında neredeyiz?

*Yüksek risklerin artık daha düşük küresel ısınma seviyelerinde ortaya çıkacağı tahmin ediliyor.

  1. Rapor, iklim risklerinin azaltılmasında uyumun etkili sonuçlar doğurduğunu söyleyerek devam ediyor. Birçok farklı bağlam ve sektörün yanı sıra, özellikle su yönetimi ve tarım konusunda etkili uyum seçeneklerine örnek olarak şunlar dillendiriliyor: çeşit iyileştirmeleri, tarla içi su yönetimi ve depolama, toprak neminin korunması, tarımsal ormancılık, toplum temelli uyum, tarımda çiftlik ve peyzaj düzeyinde çeşitlendirme, sürdürülebilir arazi yönetimi yaklaşımları, agroekolojik ilke ve uygulamaların kullanımı ve doğal süreçlerle birlikte çalışan diğer yaklaşımlar (örneğin permakültür, biyodinamik tarım veya onarıcı tarım uygulamaları). Yüksek güvenilirliğe sahip çalışmalar, kentsel yeşillendirme, sulak alanların ve yukarı havza orman ekosistemlerinin restorasyonu gibi ekosistem temelli uyum yaklaşımlarının sel risklerini ve kent ısısını azaltmada etkili olduğunu gösteriyor. Erken uyarı sistemleri ve setler gibi hem yapısal hem de yapısal olmayan önlemlerin kombinasyonu, sel durumlarında can kayıplarını azaltıyor. Afet riski yönetimi, erken uyarı sistemleri, iklim hizmetleri ve sosyal güvenlik ağları gibi adaptasyon seçenekleri de birçok sektörde geniş bir uygulama alanına sahip bulunuyor.
  2. Rapor, halihazırda gözlemlenen uyum tepkilerinin umut vadettiğini söylese de, çoğunun parçalı, sektöre özgü ve bölgeler arasında eşit olmayan bir şekilde dağılmış olduğunu hatırlatıyor. Kaydedilen ilerlemeye rağmen, sektörler ve bölgeler arasında uyum boşlukları var ve bu boşluklar mevcut uygulama seviyeleri altında büyümeye devam edecek gözüküyor; en büyük uyum boşlukları elbette yine düşük gelir grupları arasında.
  3. Uyumun önündeki temel engeller ise şöyle sıralanıyor:
  • sınırlı kaynaklar,
  • özel sektör ve vatandaş katılımının eksikliği,
  • finansmanın (araştırma dahil) yetersiz seferberliği,
  • düşük iklim okuryazarlığı,
  • siyasi taahhüt eksikliği,
  • sınırlı araştırma ve/veya uyum biliminin yavaş karşılık bulması,
  • ve düşük aciliyet duygusu.

Rapora göre adaptasyonun tahminî maliyetleri ile adaptasyona ayrılan finansman arasında genişleyen eşitsizlikler bulunuyor. Uyum finansmanı ağırlıklı olarak kamu kaynaklarından sağlanmakta. Küresel iklim finansmanının izi sürüldüğünde bunun küçük bir kısmının uyuma, büyük bir çoğunluğunun ise hâlâ azaltıma yönelik olduğu görülüyor. Bu ilk bakışta kulağa olumlu gelse de aslında sadece oransal bir durum ve azaltım çabalarının bile yeterince gösterilmediği bir vasatta uyum konusunda çok gerilerde olduğumuzun bir işareti.

Küresel iklim finansmanı IPCC’nin beşinci raporundan bu yana bir artış eğilimi göstermiş; ne var ki, kamu ve özel finans kaynakları da dahil olmak üzere uyum için mevcut küresel finansal akışlar yetersiz ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde uyum seçeneklerinin uygulanmasını kısıtlıyor. Türkiye’de örneğin, azaltım ve uyum finansmanı bir kenara, bankaların birçoğu kömür gibi fosil yakıt sektörlerine tam gaz kredi desteğini sürdürüyor. Ayrıca, olumsuz iklim etkileri, gelişme ve büyüme gibi ana akım iktisadi çerçeveler açısından düşünüldüğünde bile, ulusal ekonomileri kayıp ve zararlara uğratabilir ve zaten sınırlı mali kaynakların kullanılabilirliğini azaltabilir, böylece özellikle gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkelerde uyum için mali kısıtlamaları daha da artırabilir. Nitekim aşırı hava olaylarının yarattığı sürpriz maliyetler ülkemizde de (örneğin Antalya’nın tarım alanlarını vuran hortumlar, sayıları ve şiddeti artan orman yangınları, seller vb.) giderek artıyor maalesef.

*Isınmanın 1.5 ve 2 derece ile sınırlandırılması hızlı, köklü ve acil sera gazı emisyon azaltımlarını gerektiriyor.

Hülasa, IPCC raporu malumu ilam ediyor; işlerin olduğu gibi sürdürülemeyeceğini, bir eşiğin tam ucunda bulunduğumuzu hatırlatıyor. Şu noktada 2015’te vaat edilen azaltım ve uyum politikaları mükemmelen uygulanacak bile olsa gezegen ısınmaya devam edecek, mesele karar alıcıların bunu bir yıkım aşamasına getirip getirmeyeceği, onarım için hangi bedelleri ödemeyi göze alabilecekleri meselesi. Rapor, sonuç kısmında geri dönülmez bir noktada olmadığımızı ortaya koyan iyimser senaryoları da dillendiriyor ancak aksiyon alınmazsa önümüzdeki raporların daha karamsar gerçekleri ve gelecek senaryolarını içereceğini tahmin edebiliriz.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Millî Görüş Partileri ve Salon Siyaseti ya da Umutsuz Bir Çağrı – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Siyonizm daha organize ve etkili çalışmaya başladığı, 1897’de yapılan 1. Dünya Siyonist Kongresinden bu yana geçen süreci bu tarihten başlayarak 1948’e kadar olan dönem; 1948-2001 arası, 2001’den de 2023’e kadar olan zaman dilimi olarak kabaca üç döneme ayırabiliriz. Siyonizm’in her dönemde bir öncekine göre daha fazla mesafe kaydettiği ortada ancak 2023’te başlayan dönem; Büyük İsrail Krallığı’nın kurulması yolunda tahmin edilenden çok daha hızlı gelişmelere sahne oldu, oluyor.

Sıra hiçbir zaman Türkiye’ye gelmeyecek olsa da yalnız Gazze’de yaşananlar İsrail’e karşı net bir tavır almayı gerektirirken üstüne üstlük tehlike Türkiye açısından da oyalanma kabul etmeyecek kadar büyüktür. Böyle iken Hakan Fidan’ın “Boyun eğ, kurtul!” anlayışı veya Yusuf Kaplan gibi bazı iktidar aydınlarının “İsrail’i kızdırmamalıyız!” yaklaşımı fayda vermez. Korkunun ecele faydası yok. 2023’te HAMAS’ın yanında savaşa girmeyerek büyük bir hata yapan İran’ın pasif savunma tutumunun fayda vermediği ortada.

İran karşısında yenilmiş olması, İsrail’in ajandasını yırtacağı anlamına gelmez. İktidardan kendiliğinden adım atmasını beklemek ise boş bir hayaldir zira Gazze’de yaptığı gibi İran’a da net ve somut destek vermekten kaçınan iktidar, tersine ABD-İsrail bloku ile ilişkilerini geliştirmek için çalışıyor. Siyonist sermayenin önde gelen temsilcilerinin Türkiye’de ağırlanması, bizzat Erdoğan’ın Türkiye’yi uluslararası şirketlerin merkezi konumuna getirmek istediklerini açıkça dile getirmesi de bunu gösteriyor.

Herkesi ilgilendiren siyonist yayılmacılık karşısında toplumun politik kesimlerinde bile konunun ciddiyetiyle mütenasip bir hareketlilik yok.

Sol-Sosyalist kesimler 6. Filo ve “Deniz Gezmiş İsrail’le savaştı!” nostaljisinden çıkıp Anti-Amerikancı mücadeleyi bugüne taşımaktan uzak!

Türk milliyetçilerinin önemli bir kısmı “Türkiye’yi Türkler yönetecek, dünyayı Türkiye!” sloganının gerçekleştiğine veya gerçekleşmek üzere olduğuna inanıyorlar ama asıl can sıkıcı olansa İslami kesimdeki durgunluk. İslami grupların kısm-ı azamisi, dört koldan bölgeyi ve Türkiye’yi saran emperyalist-siyonist kuşatmayı, iktidarın İsrail ve ABD ile ilişkilerini gündemin ilk sırasına oturtmak için çabalamak yerine insani yardım faaliyetleri ve boykot çağrılarına sıkışmış durumda. Boş konsolosluk binası önündeki eylemler maalesef faydasız.

İsrail ve ABD’de bile savaş karşıtları başkanlık binaları önünde eylem yaparken bizim muhaliflerin bu konudaki isteksizliğini anlayabilen var mı? Bu cümleden olarak kendini Millî Görüş’e nispet eden partilerin tutumuna özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü iki parti birlikte düşünüldüğünde geniş sayılabilecek bir tabana hitap ediyorlar. Büyük imkânları ile öncü rol oynayabilirler. 2023’ten bu yana yaptıkları miting ve yürüyüşlerin neredeyse hepsi “Gazze’ye destek, zulme lanet!”, “Filistin’in yanında, İsrail’in karşısındayız!” gibi hedefi flu başlıklar altında yapıldı. Bu partiler neden Ankara’da “İsrail’le ilişkiler kesilsin!” başlıklı büyük mitingler düzenlemez mesela? Neden 81 ilde AKP İl binaları önünde basın açıklaması yapmaz? 27 Temmuz 2025’te AKP Genel Merkezine yapılan yürüyüşe katılmamalarının tatmin edici bir açıklaması var mı? Hâlbuki bu partiler katılmış olsa o yürüyüş gündeme oturabilir ve devamı sağlanarak iktidar üzerinde büyük bir kamuoyu baskısı oluşabilirdi.

Siyaset yalnızca salonlarda yapılmaz ancak Millî Görüş partileri ‘sokak’ı sevmiyor, ‘sokak’ın önemini anlamıyor ya da ‘sokak’ı kullanmayı bilmiyor. Hâlbuki sokak, kör şiddetten uzak ve doğru zamanda kullanılırsa meşru siyasetin etkili bir enstrümanı hâline gelebilir. Hükümeti sözün ötesine geçmemekle, diplomatik çabalarla yetinmekle suçluyorlar ama kendileri de bir bakıma aynısını yapıyorlar. Eleştirilerini daha çok, salon toplantılarında, esnaf buluşmalarında, TV programlarında ve gazete sayfalarında dile getirmeyi tercih ediyorlar. Eleştirileri gündemleşmiyor, kampanya hâline dönüşmüyor.

Toplumsal gerilime yol açma kaygısının da etkili olduğunu düşündüğüm bu tutum, öyle olmasa da “kontrollü muhalefet” izlenimi uyandırıyor.

Zaman, iktidara gelmeyi bekleyecek zaman değildir ki zaten iki partiden birinin gelecek seçimde iktidara gelme ihtimali de pek yüksek değil! İktidara gelmeden de etkili olunabilir. Yasadığımız zaman dilimi; tarihî, insanî ve İslamî sorumluluk size sesleniyor ve diyor ki: 2023’ten beri bir türlü gelemediğiniz noktaya artık gelin, bir türlü atmadığınız adımları artık atın ve “salon”lardan çıkın!

Devamını Okuyun

Yazılar

Çağdaş İslamcılıkta Şair ve Mühendis Tipolojisi – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Çağdaş İslami düşünce ve hareketler dikkatle incelendiğinde bu alanın taşıyıcı kadroları arasında iki meslekî-kültürel tipin özellikle öne çıktığı görülür. Bunlardan ilki şair, edebiyatçı ve yazar tipidir; ikincisi ise mühendis, teknik uzman ve teknokrat tipidir. Bu durum rastlantısal değildir. Modern dönemde İslam dünyası sömürgecilik, kültürel çözülme, siyasal bağımlılık, medeniyet krizi ve kimlik bunalımı gibi çok katmanlı sorunlarla yüzleşirken bir yandan toplumsal rûhu yeniden kuracak dile, imgeye ve sembole; öte yandan da dağılmış toplumu yeniden düzenleyecek akla, programa ve organizasyona ihtiyaç duymuştur. Şair, bu ilk ihtiyaca; mühendis ise ikincisine cevap veren iki ideal-tip olarak belirmiştir.

Şair tipi, çağdaş İslamcılıkta yalnızca estetik üretimin temsilcisi değildir. O, aynı zamanda hafızayı canlandıran, bir topluluğun kaybettiği benlik duygusunu yeniden inşa eden, geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran kişidir. Bu bakımdan şiir, modern İslami uyanışta yalnızca bir sanat türü değil, bir bilinç ve seferberlik aracıdır. Muhammed İkbal, bunun en güçlü örneklerinden biridir. Britannica, İkbal’i hem “şair” hem “filozof” olarak tanımlar ve onun “Britanya Hindistanı”ndaki Müslümanları yeni bir siyasal bilinç ve ayrı bir gelecek fikrine yönelten etkisine özellikle dikkat çeker. İkbal’de şiir, bireysel lirizmin ötesine geçerek ümmetin benliğini, tarihî dinamizmini ve diriliş iddiasını dile getiren kurucu bir form kazanır. Onun düşüncesi düz bir siyasal programdan çok, şiir yoluyla işlenmiş bir medeniyet çağrısıdır.

Türkiye’de Necip Fazıl Kısakürek de benzer biçimde yalnızca bir şair olarak değil, şiir ve nesir aracılığıyla bir dünya görüşü kuran ideolojik bir figür olarak düşünülmelidir. Üsküdar Üniversitesi’nin biyografik tanıtımında Necip Fazıl’ın edebî kişiliği vurgulanırken onun Türk düşünce ve kültür hayatındaki etkisi açık biçimde hissedilir; Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtları da onu Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının başat şahsiyetlerinden biri olarak sunar. Necip Fazıl örneğinde şiir, metafizik gerilim ile toplumsal muhalefetin birleştiği bir zemine dönüşür. Böylece şair, yalnız mısra kuran biri olmaktan çıkar; toplumsal yön tayin eden, bir kitleye anlam ufku açan hatta siyasetin dilini derinden etkileyen bir kurucu özne hâline gelir.

Mısır’da Seyyid Kutub da bu tipolojiye farklı bir biçimde eklemlenir. Kutub, klâsik anlamda şair olmaktan ziyade bir yazar, edebiyatçı ve eleştirmen kökenlidir fakat bu da aslında aynı hattın başka bir biçimidir. Britannica, onu modern Sünnî-İslami canlanışın önde gelen simalarından biri olarak nitelerken aynı zamanda “Mısırlı bir yazar” olduğunu da belirtir. Internet Encyclopedia of Philosophy ise onun İslamcılığa yönelmeden önce uzun yıllar seküler eğitim ve edebiyat dünyası içinde yer aldığını vurgular. Bu durum önemlidir çünkü Kutub’un kurucu gücü medrese kökenli bir fıkıh otoritesinden değil; dili, ideolojik ve ahlâkî seferberliğe dönüştürebilmesinden gelir. Onun metinleri, şiirin yoğunluğunu nesre taşıyan, estetik duyarlılığı siyasal teolojiyle birleştiren bir söylem kurar.

Buna karşılık mühendis tipi, çağdaş İslamcılığın ikinci ana damarıdır. Bu tipin merkezinde teknik akıl, düzen kurma kapasitesi, sistem düşüncesi, verimlilik, kalkınma ve organizasyon fikri yer alır. Mühendis zihniyeti, dağınık ve geri kalmış olduğu düşünülen İslam toplumunu yeni bir plân, proje ve kurumsal inşa mantığıyla ayağa kaldırma eğilimindedir. Bu nedenle mühendis kökenli İslami önderler, çoğu zaman dini yalnızca inanç veya ahlâk alanında değil, aynı zamanda toplumun teknik ve siyasal yeniden düzenlenmesinin ilkesi olarak kavrarlar.

Necmettin Erbakan, bunun tipik örneğidir. Necmettin Erbakan Üniversitesinin resmî biyografisi, onu mühendislik araştırmalarıyla Türkiye’nin sanayi ve teknoloji altyapısına katkı sunmuş bir bilim insanı olarak tanıtır. Bu biyografik veri, onun siyasî çizgisini anlamak bakımından tesadüfî değildir. Erbakan’ın “ağır sanayi hamlesi”, “kalkınma”, “yerli teknoloji”, “millî görüş” ve “sistem” etrafında örülen dili, klâsik vaaz üslubundan çok mühendis-teknokrat bir ufka işaret eder. Onun düşüncesinde İslam, sadece manevî kurtuluşun değil, aynı zamanda üretim, sanayileşme, kurumsallaşma ve bağımsız kalkınmanın da temeli olarak görülür. Burada mühendislik formasyonu, siyasal tahayyülün yapısını belirleyen asli unsurlardan biri hâline gelir.

İran’da Mehdi Bâzergân da aynı çizginin güçlü bir örneğidir. Britannica, Bâzergân’ın Paris’te mühendislik ve termodinamik eğitimi aldığını, ardından Tahran Üniversitesi’nde mühendislik öğrettiğini ve Teknoloji Fakültesi dekanlığı yaptığını kaydeder. Encyclopaedia Iranica ise onun ve benzeri isimlerin “modern bilimlerde yetkin, dindar, demokratik ve milliyetçi Müslüman” tipi olarak algılandığını belirtir. Bu tanım çok şey söyler çünkü Bâzergân, çağdaş İslami siyasette teknik bilgi ile ahlâkî dindarlığı birleştiren figürlerden biridir. Onun düşüncesinde din ile bilim, çatışma içinde değil, toplumu rasyonel ve ahlâkî temelde yeniden kurmanın iki farklı kaynağı olarak birlikte düşünülür. Mühendis, burada yalnızca bir meslek mensubu değil, modern dünyanın araçlarını kullanarak İslami bir siyasal-toplumsal düzen tasarlayan aktördür.

Afganistan örneğinde de benzer bir durum görülür. Gülbeddin Hikmetyar, Kâbil Üniversitesi’nin mühendislik çevreleriyle ilişkili bir isim olarak tanınmış ve kamuoyunda uzun süre “Mühendis Hikmetyar” diye anılmıştır. Onun örneği, mühendis formasyonunun sadece kalkınmacı ve parlamenter çizgilerde değil, devrimci ve militan siyasal hareketlerde de prestij taşıdığını gösterir. Burada mühendislik, teknik yeterlilikten daha fazlasını ifade eder; karmaşık toplumsal sorunları çözmeye aday, disiplinli, plânlayıcı ve stratejik bir öncülük biçimini simgeler. Bu da çağdaş İslamcı hareketlerin neden sık sık mühendis, doktor ve benzeri modern profesyonel alanlardan kadro devşirdiğini anlamaya yardımcı olur.

Buraya kadar bakıldığında, çağdaş İslamcılığın iki ana taşıyıcı figürü sanki açıkça belirginleşmektedir: Şiir ve edebiyat üzerinden bilinç inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve kurumsal proje üzerinden gelecek tasarlayan mühendis… Fakat burada ihtiyatlı olmak gerekir çünkü bu tipoloji açıklayıcı olmakla birlikte kapsayıcı değildir. Mesela Hasan el-Bennâ öğretmendir; Ebu’l A‘lâ el-Mevdûdî gazeteci ve yazardır ve Ali Şeriati ise sosyoloji merkezli bir entelektüeldir. Bu örnekler, çağdaş İslamcılığın yalnız şairler ve mühendisler tarafından üretilmediğini, fakat bu iki tipin yine de alışılmadık derecede görünür ve etkili olduğunu göstermektedir.

Öyleyse mesele şu şekilde daha doğru formüle edilebilir: Çağdaş İslamcılıkta klâsik ulema tipine ek olarak iki modern aydın tipi özel bir ağırlık kazanmıştır. Şair-yazar, dağılmış hafızayı ve zedelenmiş benliği onarmaya çalışır; mühendis ise dağılmış yapıyı ve çökmüş düzeni yeniden kurmaya yönelir. Birincisi daha çok ruh, anlam, ideal, tarih ve kimlik dilini; ikincisi ise sistem, teşkilat, kalkınma, verimlilik ve teknik bağımsızlık dilini temsil eder. Şair, topluluğa bir ruh üfler; mühendis, o rûha beden arar. Şair, kaybedilmiş medeniyet duygusunu imgeler ve semboller üzerinden ayağa kaldırır; mühendis, o medeniyetin kurumsal ve maddi şartlarını tasarlamaya koyulur. Bu yüzden bu iki tip, modern İslam dünyasının kriz yapısına verilmiş iki farklı ama birbirini tamamlayan cevap gibi okunabilir.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu durumun arkasında modernleşmenin doğurduğu büyük dönüşüm yer alır. Medrese merkezli geleneksel otorite yapısı sarsıldıkça, İslami düşüncenin taşıyıcıları da yalnız klâsik âlimler olmaktan uzaklaşmış; üniversite, basın, edebiyat, teknik eğitim ve modern bürokrasi içinden yetişen yeni aktörler öne çıkmıştır. Bu yeni durumda şair, modern kitle toplumunda duyguyu ve hafızayı örgütleyen; mühendis ise modern devlet ve toplumda düzen fikrini somutlaştıran kişi olarak sivrilmiştir. Dolayısıyla çağdaş İslamcılıkta şair ile mühendis arasındaki ortaklık, ilk bakışta beklenmedik görünse de aslında aynı tarihsel ihtiyaçtan doğar: Biri anlam krizine, diğeri düzen krizine cevap verir.

Sonuç olarak “Çağdaş dönemde İslami düşünce üreten aydınlar ve İslami hareketlerin öncüleri ya şairdir ya mühendistir.” önermesi tam anlamıyla mutlak bir hüküm değildir fakat oldukça verimli ve açıklayıcı bir gözlemdir. Daha dikkatli bir dille söylenirse, çağdaş İslamcılık içinde iki meslekî-kültürel figür özellikle öne çıkmıştır: Edebiyat ve şiir yoluyla kimlik inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve organizasyon yoluyla toplumsal gelecek tasarlayan mühendis-teknokrat... Bu iki tip, modern Müslüman dünyanın hem ruhsal hem kurumsal krizlerine verilmiş iki büyük cevabı temsil eder. Şairin kurduğu dünya, mühendisin kurmak istediği düzenle; mühendisin tasarladığı düzen de şairin beslediği idealizmle tamamlanır. Belki de çağdaş İslamcılığın en karakteristik yönlerinden biri, tam da bu iki figürün tarih sahnesinde yan yana belirmesidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

İslamcılık, Yeniden! – Ertuğrul Zengin

Yayınlanma:

-

İslamcılık tarihi genellikle bir nevzuhurlukla eleştirilir. Hâlbuki yakından incelendiğinde İslamcılığın İslam tarihi geleneğinin bir parçası olduğu rahatlıkla görülebilir. İslamcılık, bir İslamî ıslah ve tecdit geleneği olarak İslam tarihine mündemiçtir.

İslamcılık, İslam’ın kendi bağımsız bir hakikati olduğunun ve bu hakikatin her bir Müslüman tarafından gerekli eylemle gerçekleştirilmesi lüzûmuna dâir bir temel teze dayanır. Bu temel tez itibariyle İslamcı vazife, devredilebilir bir vazife değildir.

İslamcılık için, tarihi itibariyle bakarsak Cemaleddin Afganî’nin önemli ve ayırıcı bir figür olduğunu açıkça görebiliriz. Afganî, İran ve Hint Alt Kıtası İslamî düşünce ve tecdit geleneğinin ürettiği bir karakterdir. İran geleneğinden Molla Sadra, kendisine ulaşan İşrâkîliği, felsefe ekolünü (İbn Sînâcı akılcılık) ve İbn Arabî metafiziğini bir senteze kavuşturmuştu. Hint Altı Kıtası geleneğinden gelen Şeyh Dihlevî ise bir İslam âlimi olarak kendisine ulaşan hadis, fıkıh ve tasavvuf geleneklerini bir dengeye oturtarak İslam’ı kendi içsel bütünlüğüne ulaştırmayı ve onu tekrar bir metafizik aktör olarak tarih sahnesine çıkarmaya çalışmıştı.  Afganî, bu iki geleneğin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Onda bir taraftan akılcılık, bir taraftan parçalara (mezheplere ya da ekollere) indirgenemeyen bir İslamî bütünlük, diğer bir taraftan İbn Arabî’yi hatırlatan bir metafizik hamle doğrultusunda üst ve aktif insana (insan-ı kâmil) ulaşmaya çalışan bir irade vardır. Afganî’yle beraber bu noktada artık üst insanın daha politik bir zeminde, ümmetçi bir anti-emperyalizmin politik taşıyıcısı olma zaviyesinden tanımlanmaya başladığını görüyoruz. Afganî’de artık dünya tarihi politik bir tarihe, İslam da bu politik tarihe cevap verecek bir politik-metafizik canlı aktöre dönüşür (öze döner).

Afganî’nin kendisine kadar gelen tecdit geleneğinin rotasını politikaya kırdığını görürüz. Elbette bu kırmanın/kırılmanın getirdiği bazı kayıplar/eksiltmeler söz konusu olmuştur. Canlı bir gelenek içerisinde İslamcılık, buradaki olumlu ve olumsuz yönleri tartışacaktır zaten şimdiye kadar da tartışmıştır ancak Afganîci müdahalenin özgünlüğü ve gerekliliğini hiçbir çekince örtemez, örtmemelidir. Nitekim kendisine kadar geleneği yeni bir zaviyeden bir zemine oturtan Afganî ve onun öğrencisi Abduh üzerinden İslamcılık, Hasan El-Benna üzerinden İhvân’a ulaşır. İhvân içerisinde de İslamcılığın ikinci ve bana kalırsa en büyük teorisyeni Seyyid Kutup’a ulaşır. Seyyid Kutup, Mevdûdî ve Ali Şeriatî üçlüsü İslamcılığın en önemli üç teorisyenidir. Kutup’un özgün katkısı, keskin tasfiyeciliğidir; kendisine kadar ulaşan artıkları/fazlalıkları tasfiye ederek İslamî özneyi yalın olarak kurar. Kutupçu yalınlığın yalınkatlığa dönmesini engelleyen önemli katkılardan biri, yine Hint Alt Kıtası’nın önemli düşünür ve aktivistlerinden biri olan Mevdûdî’den gelecektir. Mevdûdî, özgün bir İslami siyaset felsefesi ve hükümet sistemi üzerinde düşünmüştür. Tasfiyenin ardından inşâ üzerinde çalışmalar yapmıştır. Elbette her inşâ çabası, -bunu tekrar tekrar söylemeye gerek olmasa da- gelişime/eleştiriye açıktır. Ali Şeriatî ise merkezine tevhid düşüncesini koyduğu felsefî sisteminde akîde ve ideoloji arasında güçlü bir denge ve pratik oluşturabilmiştir.

İslamcılığın bu teorik birikiminin ciddî pratik sonuçları oldu. Mısır’da İhvân-ı Müslimîn, baştan itibaren zaten ana damarlardan biriydi. Şu anda İslamcı düşüncenin hayattaki en önemli isimlerinden ve Nahda hareketinin kurucusu Gannûşî’yi hemen anmak gerekir. İslamcı gelenek yine bir kolu itibariyle İran’a ulaştı ve Humeynî ile buluşarak Şiiliğin daha mehdîci/pasifist tutumunun aşılmasına yardımcı oldu ve Devrim’i meydana getirdi. Diğer yandan Türkiye’de Millî Görüş hareketi de 1960’lardan sonra güçlenen İslamî akımların belirli bir revizyonizmle de olsa Türkiye şubesi olmuştur. Necmettin Erbakan’ın kararlı anti-siyonizminin değerini, şimdilerde idrak edebildiğimizi hemen teslim edelim. Diğer bir koldan İhvân’ın da uzantısı olarak yine Hamas’ın önemli bir aktör olduğunu ifade etmek icap eder.

Eğer İslamcılık ve aktörleri ile ilgili belirli önermelerde bulunmak gerekirse;

  • İslamcı aktörlerin hiçbiri İslamcılığın tek ve yegâne sahibi değildir. Bugün önde olan bir aktör diğer bir gün geride kalabilir, zaafa uğrayabilir ve yerini bir başkasına bırakabilir.
  • İslamcı aktörlerin hiçbirisinin davranışı kendiliğinde İslamî sayılamaz. Bu aktörler, İslamî olduklarını düşündükleri faaliyetlerde dahî yanılabilirken bazen de açık açık gayr-i İslamî tavırlar içerisinde olabilirler. Hiçbir aktörün hiçbir davranışı apriori olarak meşru değildir.
  • “O hâlde bu aktörleri İslamcı yapan nedir?” diye sorulursa “İslamî siyasî sorumluluğu almış olmalarıdır!” diye cevap verilir ancak bu sorumluluğa aykırı biçimde istikrarlı davranışlar/yanlışlar elbette herhangi bir hareketi/aktörü İslamcı olmaktan çıkarır.
  • İslamcı gelenek, yapısı itibariyle mezhep karşıtı değildir ama mezhepler üstüdür. Bir Müslümanın doğduğu yer itibariyle belirli bir mezhep anlayışı ile yetişmesi hem kaçınılmazdır hem de böyle olması icap eder ancak mezhepçilik yapan, mezhebin kendisine kapanan, İslam’ın bütünlüğüne zarar verecek ölçüde başka yorumları dışarıda bırakmaya çalışan her anlayış, sonucu itibariyle gayr-i İslamîliğe kapı açar; İslam tarihi maalesef bunun sonsuz örnekleriyle doludur.
  • İslam’da hiçbir mezhebin kendiliğinden doğru siyaseti temsil ettiğini söyleyemeyiz. Bunu söyleyebilmek mantıken de güçtür çünkü aynı dönemde dahî aynı mezhep mensuplarından çok farklı siyasî icraatlar geldiğini görürüz. Söz gelimi Hamas da Sünnîdir ama -adlarını anmaya gerek yok- birçok başka Sünnî oluşum, devlet; siyonizmin değirmenine su taşımaktadır. Yine İran, bugünlerde ABD ve İsrail emperyalizmlerine karşı şanlı bir mücadele verirken nüfus yoğunluğu Şii olan başka ülkeler boru hatlarıyla İsrail’in dümenine petrol taşıyabilmektedir.
  • Bu noktada haklı olarak şu itiraz gelebilir: “Bahsettiğin olumsuz örnekler Şii ve Sünniliğin doğru temsilleri değildir. Hiçbir Şii ya da Sünnî ya da Mutezilî bir Müslümanın Amerikan çıkarlarını hizmet etmesi beklenemez.” Doğrudur fakat burada bir grubun -bunlar İslamcılardır- siyaseti doğru takip ederek onu İslamî umdelerle buluşturmak gibi bir misyonu vardır. Bu misyon göz ardı edilirse, İslamcılar, o ya da bu şekilde zayıf düşürülürlerse bu sefer millî çıkarlar dinî duruşa karışır, çeşitli mezhepçilikler ya da tarihî/millî alışkanlıklar devreye girer ve İslamî yön ve yol şaşar. Nitekim şaşmaktadır. Küresel güçlere karşı koyan Müslümanlar, -çok uzağa bakmaya gerek yok- son yüzyılda nedense İslamcılar arasından çıkmıştır; o ya da bu mezhepçiler arasından değil!
  • İslamcılar ya da İslamcılık, oldum olası çok ciddî saldırılara uğradı. Bu saldırıların dışarıdan olanlarına anlam vermek kolaydır. Siyonistler, Amerikancılar veya Batıcılar vs. bu minvâlde dış ve düşman güç olarak sayılıp dökülebilir ancak İslamcılığa esas saldırı bugünlerde içerideki mezhepçi/yerelci establishmentlardan gelmektedir. Bu durum herhangi bir Müslüman ülke için böyledir; İran için de böyledir, Türkiye için de böyledir.
  • O hâlde gelinen nokta itibariyle İslamcılığın teorik köklerine dönerek yeniden diriltilmesi şart olmuştur. İslamcılık, özellikle 1960 ve 70’lerde belirli bir tasfiyecilik anlayışı içerisinde özellikle ötekilerle ilişki kurma konusunda belirli zorluklar yaşadı. Nitekim bu zorluklar 1990’lardan sonra sıklıkla gündeme getirildi ve eleştirildi ancak bu eleştiriler aşırıya kaçarak hedefinden sapmıştır. İslamcılığı eleştiri yoluyla güçlendirmek bir şeydir, onu yıkmaya kalkışmak başka bir şey! Gelinen noktada zayıflayan ve yıkılan İslamcı geleneklerin söz konusu ülkeleri emperyalizmin salyaları akan ağzına yem ettiği görülüyor. Bu durumdan çıkmak için bağımsız ve güçlü İslamcı geleneğe sonsuz derecede ihtiyaç duyulmaktadır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x