Connect with us

Yazılar

Nefretin Gölgesinde Hayat Bulmak ve Hayat Kurmak Mümkün mü? – Yasin Yarar

Yayınlanma:

-

Yüce bir güce dayandığını iddia eden insanlar, kendilerini bu yüce gücün koruyucusu olarak görürler ve amaçlarının bu gücü korumak olduğuna inanırlar. Onlar, bu yüce gayenin insanı ahlaki yüceliğe taşıdığını düşünürler ve bu nedenle kendilerini bu yolda azizleştirirler. Ancak ne yazık ki, bazı insanlar bu düşüncelerini unutarak ağızlarında salya akıtan ve dilinde galiz ifadelerle başkalarına saldırmak amacıyla ortaya çıkarlar.

Bu insanlar, yüce güce olan bağlılıklarını ve iddialarını kullanarak, kendilerini ahlaki üstünlüklerinin kaynağı olarak görürler. Bu üstünlüğü, başkalarını küçümsemek ve onlara karşı saldırgan bir tutum sergilemek için kullanırlar. Onların gözünde, kendi inançlarından sapmayan herkes, düşman olarak görülür ve hedef alınır.

Saldırganlıklarını meşrulaştırmak için din, ideoloji veya başka bir yüce güç adına hareket ettiklerini iddia ederler. Ancak gerçekten yüce olanı unuturlar ve ahlaki değerlerin yerine nefret, ön yargı ve şiddet getirirler. Onlar, düşmanlarını yok etmeye odaklanırken aslında kendilerini ve değerlerini yok ederler.

Eleştiriye ve farklı düşüncelere tahammülsüz bir şekilde tepki verirler. Kendi fikirlerine karşı çıkanları susturmak ve sindirmek için her türlü yöntemi kullanırlar. Kendi kendilerini yüceltmek için başkalarını aşağılamak ve küçümsemekten çekinmezler. Sözlerinde ve eylemlerinde ahlaki bir çöküş yaşarlar.

Ancak unutmamak gerekir ki, gerçek bir yüce güç, sevgi, hoşgörü ve adalet temelleri üzerine inşa edilir. İnsanları birleştirir, onları daha iyi bir dünya için harekete geçirir ve onların ahlaki değerlere bağlı kalmalarını sağlar. Yüce bir gaye, bireyleri ahlaki yüceliğe taşırken, kin ve düşmanlık tohumları yerine hoşgörü ve anlayış tohumları eker.

İnsanların, yüce bir güce dayandığını iddia ettiklerinde, ahlaki değerleri yaşama şekillerine yansıtmaları büyük önem taşır. Bu, insanın içsel dünyasında başlar ve dışa doğru yayılır. İçsel olarak sevgi, hoşgörü, adalet, dürüstlük ve empati gibi değerleri benimsemek ve bunları günlük yaşam pratiklerinde uygulamak gerekir.

Sevgi, her bir bireyi kabul etmek, saygı göstermek ve desteklemek anlamına gelir. Hoşgörü, farklı düşüncelere, inançlara ve yaşam tarzlarına saygı duymak ve bunları zenginlik olarak görmektir. Adalet, herkesin eşit ve adil bir şekilde muamele görmesini sağlamak için çaba sarf etmektir. Dürüstlük, doğruluktan sapmadan doğruyu söylemek ve doğruyu yapmaktır. Empati, başkalarının duygularını anlamaya çalışmak ve onların perspektifinden bakabilmektir.

Bu değerleri yaşama geçirmek, günlük etkileşimlerde ve ilişkilerde kendini gösterir. Başkalarına anlayış ve hoşgörüyle yaklaşmak, onlara yardım etmek, adaletli ve doğru kararlar almak, dürüstlük ve bütünlük ilkesine sadık kalmak gibi davranışlar, ahlaki değerlerin yaşanmasını sağlar.

Yüce bir gaye, insanları bu ahlaki değerlere uygun bir şekilde harekete geçirir. İnsanlar, toplumda olumlu bir etki yaratmak için bu değerleri temel alır ve başkalarına ilham verir. Güçlü bir örnek oluşturarak diğer insanları ahlaki değerleri benimsemeye teşvik ederler.

Unutulmamalıdır ki, ahlaki değerlerin yaşanması sürekli bir çaba gerektirir. Her gün karşılaşılan zorluklar ve başkalarının tutumları, bu değerlerin sınanmasına neden olabilir. Ancak, bu zorluklarla başa çıkmak için içsel güç ve irade kullanılmalıdır.

Yüce bir güce dayandığını iddia eden insanlar, ahlaki değerleri yaşama şekillerine yansıtarak gerçek bir anlamda bu iddialarını desteklemiş olurlar. Nefretin gölgesinde değil, sevginin ışığında hayat bulurlar. İçsel dönüşüm süreciyle kendilerini ve başkalarını aydınlatırlar. Bu sayede, toplumda daha güçlü bir bağ, daha iyi bir dünya ve daha yüksek bir ahlaki yücelik elde edilebilir.

Müslüman, nefretin gölgesinde değil kavi kelime ve eylemlerin inşa ettiği bir göğün altında gölgelenir. Bu öyle bir göktür ki her varlık orada hayat bulur. Zarar görmeyeceğinden emindir. Orası bir eminlik ülkesidir. Varlığın çoğaldığı, anlam bulduğu ve anlam inşa etmeye katkı sağladığı bir yerdir orası. Hepimizin bu göğün üzerine örtülmüş örtüyü kaldırarak insanların/insanlığın nehri geçerek Nuh’un Gemisi’ne binmesini mümkün kılacak bir gayenin gerçekleşmesi için mücadele etme sorumluluğu vardır.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Atom Bombası ve Devrim – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

İran’ın direniş ekseniyle ABD-İsrail’in Siyonist ekseni arasındaki savaşım, tüm dünyayı şaşırtan bir biçimde İran cephesinin moral üstünlüğüyle sonuçlandı. ABD’nin çekildiği karşı cephede İsrail’in saldırganlığı sürse de bunun Netanyahu ve müttefiklerinin başarısızlıklarını ve suçlarını gizlemeye matuf bir oyalama taktiği olduğu ortada. Temelde ise süregiden, sömürgecilikle buna karşı kalıcı bir cevap üretmeye çalışan halkların savaşımı ki doğrudan İran’ın buna dayanan savaşımının yüz elli yıllık bir tarihi var. Bu tarihin içinde yaşayan ve olumsuz etkileriyle hâlâ yüzleşmemiş bölge ülkelerinin yaşanılanlar karşısındaki duyarsızlıkları ve aldırışsızlıkları ise oldukça trajik ve mânidar!

İran’da gerçekleşen Devrim ise bir taraftan İslamî hareketleri yenilerken bir yandan da mezhepçilikten devrimciliğe kadar birçok meseleyi tartışmaya açtı. Devrim öncesinde ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan İran’ın, Devrim sonrasında karşı cepheye geçmesi, ABD’nin bölgedeki diğer müttefiki olan İsrail’i yalnızlaştırdı. İşte o zaman ABD, uzun yıllara sâri bir çabayla İran’ın etrafını askeri üslerle kuşattı. Bu çabasını mümkün kılan ise ABD’nin bölge ülkeleri üzerinde oluşturduğu kolonyal hegemonyaydı. Aslına bakılırsa bu, Araplar ve Farslar arasındaki daha derin bir muârızlığın Şiilikle de beslenen geçmişini de hesaba katan bir stratejiye dayanmakta. CIA-Pentagon, bu derin hikâyeyi güncelleyerek yeniden hayata geçirdi. Buna karşı ise İran, Devrimin yarattığı coşkuyu emperyalizm karşıtı bir söylemle de besleyerek büyütemediyse de bölgede, özellikle de Araplar tarafından yalnız bırakılan Filistin direnişi etrafında bir ittifak yaratmayı başardı.

Emperyalizm/kolonyalizm karşıtı söylemle beslenen bu ittifak, Sünniliğin ve Arapçılığın o derin muârızlığını hiçe sayan güncel bir hissiyatla, sömürgeciliğin olumsuz etkileriyle hâlâ boğuşan halklar arasında yeni bir devrimci aura da yarattı ve özellikle de sol eğilimleri İslamcılarla buluşturdu. Nasıl yaratmasın ki! Devrimin düşünsel öncüsü olan Ali Şeriati, Cezayir ve Tunus’taki sömürgecilik karşıtı savaşımın düşünsel sürükleyicisi olan Franz Fanon’un, Jean Paul Sartre’ın önsöz yazdığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserini Farsçaya çevirmiş ve İran Devrimini antiemperyalist bir duyarlılıkla beslemişti.

Devrimci coşkunun siyasal gerçekliğe boyun eğdiği ve Devrimin romantizminin etkisini yitirmeye başladığı bir süreçte ise İran, giderek siyasal ve ulusal gerçekliğin ağır bastığı bir yönelime girecektir. Bu yönelimin sembolik göstereni ise sözüm ona egemen devletlerin mahrum halklara yasaklı kıldığı bir ayartıcı elma ve Devrimi korumaya dair aldatıcı bir heves olan atom bombası veya nükleer enerji tedarikidir. Devrimin Fars ve Şii karakteristiğinin öne çıktığı bu süreçte, kendini koruma güdüsünün yarattığı ve Türkiye’deki iktidar çevrelerinde de revaç bulan bu gösterişli tutku, üzerinde pek de âkilâne çözümlemeler yapılmaksızın giderek devrimci coşkunun heyecanının yerini alacaktır.

Oysa devrimin düşünsel öncüsü Ali Şeriati’nin dikkate aldığı yegâne güç, sözün gücüydü. Bu gücün, Walter Benjamin’in deyişiyle tanrısal şiddetine karşı, zamanla öne çıkacak olan ise Carl Schmitt’çi bir mitik şiddet olacaktı. Mitik şiddetin kanlar dökücülüğüne karşı tanrısal şiddet, üzerine edilen onca saptırıcı söyleme karşı, kansız bir şiddete dayanır. Nitekim İran Devrimi, bunun tipik bir örneğidir. Devrimciler, devletin uyguladığı kanlı şiddete (teröre) karşı asla silaha başvurmamıştır ve Devrimi mümkün kılan da işte bu sabır ve bilgeliktir. Nitekim otuzun üzerindeki ülkeyi etkileyen Arap Bahar’ı süreci de işte bu kansız şiddete dayanmaktadır ki bu süreci başlatan Buazizi’nin kendini yakarak başlattığı isyan dalgası, hiçbir atom bombasının sağlayamayacağı bir etkiyle çevredeki tüm ülkeleri sarsan bir toplumsal heyecan yaratmıştır.

İran Devrimi ise iktidarını korumaya matuf o yazgısal gerçekliğe boyun eğerek, kansız (hegemonik) olan tanrısal şiddete dayanan devrimci tutumunu sürdürme çabası yerine giderek gösterişli bir kitle manipülasyonuna (devletçiliğe) yönelmiştir. Devrimin ideolojik ilkeleri, özellikle de dekolonyalist bir tutum yerine atom bombası (nükleer güç) elde etmek gibi gösterişli bir kolaycılığa yönelinmesi ise Devrimin asli çizgisinden temel bir sapmaya yol açmıştır. Oysa atom bombasının tüm cazibesi, sadece ABD’nin elinde bulunduğu bir süreçte Japonya’yı savaştan vazgeçiren o dehşetli imha edici etkisine dayanır ki o da ilk ve son defa Japonya üzerinde kullanılmıştır. Şimdilerde ise bir dehşet dengesinde tutulan buna sahip ülkeler, savaşlarını bu dehşetengiz silaha başvurmaksızın sürdürmektedirler ki başvurdukları takdirde dünyanın nasıl bir cehenneme çevrileceğini herkes bilmektedir.

Sözgelimi Pakistan ve Hindistan gibi iki ülke, aslında Gandi’nin oldukça bilgelikle dolu o silahsız direnişiyle alt ettikleri İngiliz sömürgeciliğinden kurtuluş akabinde, bu süreci daha da ilerleteceklerine, sömürgeciliğin etkisiyle ulusalcı parçalanmaya ve bunun neredeyse zorunlu bir şartı olan silahlanma yarışına girerek halklarının imkânlarını sömürgeci güçlere aktardıkları bir hevese yenik düşmüşlerdir. Oysa birlikte yaşadıkları ve daha da ilerletebilecekleri bir deneyimden yola çıkarak dünyaya, özellikle de sömürgecilik sonrası dünyasına olumlu bir örneklik teşkil edebilirlerdi. Sorunlarını çözmek için müzakerelere dayanan barışçıl imkânları denemek yerine, atom bombasının yarattığı o dehşet dengesi üzerinde sürdürdükleri savaşlarla küresel kaosa yıkıcı bir katkı sunmaktan başka şey yapamamaktalar.

İran içinse nükleer enerji, oldukça zengin enerji kaynakları nedeniyle hiç de acil bir ihtiyaç olmadığı gibi atom bombası da sürükleneceği o dehşet dengesi içerisinde kolaylıkla kullanabileceği bir savunma aracı değil. Sözgelimi İran açısından en büyük tehdit olan İsrail de gerek Filistin gerekse İran ile sürdürdüğü savaşlarda bu silahını kullanamamıştır. Bu tür silahların kullanımının yarattığı dehşet ise kendi halkı için de bir dehşettir ve bu tür girişimlerin tam aksi sonuçlar yarattığına dair de tarihte birçok örnek bulunmaktadır.

Kaldı ki gücün ve etkileyiciliğin bu tür dehşet imgelerinden devşirilebileceğine dair zanlar, özellikle de Allah’a iman eden ve toplumsal vâroluşunu bunun üzerinde gerçekleştirmeye çalışan bir toplum açısından oldukça abes bir tutum. İran gibi devrimini silahlara başvurmaksızın gerçekleştiren bir toplumun savunmasını bunun aksi bir tutuma dayandırması da oldukça anlamsız. Hâlbuki İran, devrimci duruşunu tam da bunun aksine atom bombasına karşıt bir stratejiyle sürdürse bu onu daha da etkili bir örnek kılabilecekti. Kaçınılmaz çatışmaların yükünü taşıyan halkı ise o zaman, İslami öğretiye uyarlı olan bu mücadelesini daha bir gönül rahatlığıyla destekleyebilecekti.

Atom bombasının yegâne gerekçesi ise bu dehşet imgesinin söylemsel etkisini iktidarın güçlendirilmesinin manipülatif bir aracı haline getirmektir ki Devrim’in asıl hedefi tam da bunun aksine bir tutumu, yani iktidar değişiminin demokratik yollarla mümkün kılınabildiği bir usûlü, Cumhuriyetten sonra ve yine devrimci bir kararla yürürlüğe sokabilmesi olmalıydı ki bu, kendi halkı üzerinde atom bombası hevesinden daha da fazla bir olumlu etki yaratabilirdi. Yine bu, Peygamber (as) sonrasında İslam dünyasında akim kalmış bir modeli, şûra ve istişare geleneğini besleyen ve toplumsallaştıran, iktidarın seçimlerle de değiştirilebileceğine dair bir örnekliği bu dünyaya kazandırarak yeni bir devrimci coşkuya da yol açabilirdi.

Fırsat daha kaçırılmış değil elbette ve bu hatanın telafisi hâlâ mümkün. Atom bombası hevesinden vaz geçen bir nükleer enerji elde etme çabasıyla yetinmek kadar cumhuriyeti demokratikleştirebilmek de hâlâ İran’ı içerisine gömüldüğü bu tıkanmadan çıkarabilecek bir yoldur ve bu, hiç de imkânsız değildir. Fransız Devriminden cumhuriyeti alan bir ülke, bir başka adımı da atabilir ve bunda ideolojik bir sakınca olmadığı da ortadadır.

Sakıncalı görülen taraf ise yönetimin belli bir iktidar kümesinin (oligarşinin) tekelinde tutulması isteğinden vaz geçilmesidir. Böylece gözaltında veya cezaevinde tutulan ve siyasal hakları yasaklanan muhalif liderler de seçime girebilecek ve farklı ihtimaller de siyasal yarışa katılabileceklerdir. Üstelik de bu yolla İran, İslam dünyası açısından da bir örneklik oluşturulabilecektir ki benzeri bir sorun Türkiye açısından da geçerlidir. Bu tür bir ihtimali yani iktidarın kaybını önlemek içinse her ne yapılırsa yapılsın, yeryüzünde hiçbir iktidarın ilânihaye, hem de bariz bir hoşnutsuzluğa rağmen varlığını ve etkisini sürdürmesi mümkün değildir. Bunun en yakın örnekleri ise Kemalizm’in ve Şahlığın tasfiye olduğu Türkiye ve İran’dır.

Gelgelelim şimdi her iki ülke de kendi deneyimlerini hiçe sayarak zorbalık yoluyla iktidarlarını uzatabileceklerini zannetmekte! Siyasal genetiğin ve olumsuz alışkanlıkların nüksetmesine dair bu gibi sorunlar ise maalesef İslam dünyasının genel sorunudur. Türkiye ve İran gibi İslam dünyasında kelimenin tam anlamıyla devlet olan iki ülkenin aslında bu dünyaya olumlu örnek olmaları yerine böylesine abesliklere yönelmeleri, İsrail meselesi gibi sorunlar karşısında acze düşülmesinin ve İsrail-ABD ittifakının onca katliamına, İslam ülkelerinin -ortaklaşa bir karşı duruşu bir yana koyun- bir kınama kararı bile alamayışlarının da en temel nedenidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Niksar Melik Gazi Türbesi Haziresinde Bir Mezar Taşı

İslam tarihinde ilk çöküşe uğrayan ya da çığırından çıkarılan olgu, en kavî görünüşüne rağmen aslında oldukça biçimsel olan iktidardı. “İktidar” diyorum çünkü günümüzdeki anlamıyla devlet ve ona dair bir gayret henüz ortalıkta yoktu. Sâsânî ve Bizans örneklerinden yola çıkarak ilk devleti kuran Muaviye, miras aldığı Ümeyye aklıyla erken bir Makyavelistti. Kurnazlık ve hile, bilgeliğe ve ilkelere bağlılığa galebe çalacaktı ama onun yol açtığı en önemli tahribat, kavramları iktidar stratejisi doğrultusunda saptırmasıydı ki bunun en önemli örneği, kendisini yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tanımlamasıydı ki bununla bağlantılı olan hilafet yönetimi de onun eseridir. Böylece kavramlardan doğru başlayan nebevî gelenekten sapma, önü alınamayan bir yozlaşmayla direnişini sürdüren seçkin şahsiyetlerin uyarılarına rağmen sürüp gidecekti. Halifelikle kastı, yönetimi kendinden önceki yöneticilerden (ki onlar Emiru’l-mü’minînlerdi) devraldığına onlara halef olduğuna işaret eden masum bir tanımlama olsa bile bunun da ötesinde yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak gibi cüretkâr, iktidarı kutsayan ve onu dokunulmazlaştıran bir iddiayı da ortaya koymaktaydı.

Böylece iktidarını hem yersel hem de göksel açıdan kutsallaştırırken oğlu Yezid’e de Sâsânî ve Bizans özentili bir hanedanlığı ve buna dair bir geleneği miras bırakacaktı. Kısıtlı da olsa seçimli bir sürece bu cüretkâr müdahalesinin sonucu, nebevî çizginin kılıçla çığırından çıkarılması ve soycul bir hanedanlığa dönüştürülmesiydi. Bununla birlikte toplum henüz diri, hafızalar taze, muhalefet canlıydı. Emevîlerin muhaliflere karşı mücadelesi, bir asır sonrasında geride direncini yitirmiş bir sivil toplum bırakacak, direnişin son kalelerinden birisi de Ebu Hanife olacaktır. Benim yolum hakikate ulaşma çabasıdır, diyen hanifliğin yani doğru tutumun savunucusu bu öncü isminin ölümüyle birlikte her şey başka bir minvalde akmaya başlayacaktı.

Ebu Hanife, Kûfeli bir tüccardır ve ölümüne değin de ilmî faaliyetleri yanında ticarî faaliyetini de sürdürecektir. Yani her zaman hayatın ve toplumun içinde kalacak; ilmini, ticarî faaliyetleri içerisinde inşa ederken hem hayata tanıklık edecek hem de kimseye de boyun eğmeyecektir. İslam dünyasındaki ilk hukuk mektebinin bânîsi olması da bir açıdan ilim ile ameli birleştirme gayretiyle ilgilidir. Yani o hem bir ticaret erbabı hem ders halkası olan bir hoca hem de bir fakîhtir. Bulunduğu şartlarda -özellikle de Kûfe, Basra ve Bağdat’ta- yaşamak, o günün dünyasıyla, kültürüyle ve hukukuyla hemhâl olmak anlamına gelmekteydi. Ticaret dünyasının içinde olduğu için o günün ticarî piyasası kadar hukukunu ve insanını da tanımaktaydı. Dolayısıyla ondaki hukuk mantığı, fakîhliğinden önceki ahlâkî ve ticarî pratiklerinden oluşmuştu. Bu nedenle çok iyi bir ahlâkçı olmasına karşın hukuk ile ahlâkın arasını ayırmasını da bilmiş, özgül bir ahlâkın değerini bilmesi kadar, nesnel bir hukukun mantığını da oluşturabilmiştir.

Ebu Hanife’nin hukuka bakışındaki nesnellik ve hukukla ahlâkın arasını ayırmasındaki dikkat, imanla ameli de ayırdığı gibi cemaat ile cemiyeti ve devleti de ayırmasını da sağlamıştır. Bu özeni ve nesnelliği nedeniyle onun açısından ismet sahibi kişi, diğer hukuk mekteplerinde olduğu gibi sadece mü’minler değil, tüm insanlıktır. Mukaddes olan ve bir hukukun muhatabı olan, öncelikle insan’dır. Yine bu mantıkî bakışın bir sonucu olarak onun açısından her insan, doğrudan içerisinde yaşadığı toplumun hukukuna tâbidir. Bunun için de dârü’l-İslam ve dârü’l-harp hukukları arasında farklar gözetmiş; bir mü’minin şayet darü’l-harpte yaşamaktaysa oranın hukukuna tâbi olması gerektiğini dolayısıyla da İslam devletinin korumasının olduğu kadar hukukunun da dışına çıktığını belirtmiştir. Tabii ki ahlâkî sorumluluk bunun dışındadır.

Ebu Hanife’nin fakîhliği sadece bir hukuk veya ilim insanı olmasıyla sınırlı olmayıp o, genel anlamda ilimlerde derinleşen, tefekkürü yanında siyasal, iktisadî ve toplumsal olaylarla da aktif olarak ilgilenen bir şahsiyettir. Bu tutumunu ise hep sivil bir pozisyonda sürdürmüş ve gerek Emevîlerin gerekse Abbasîlerin kadılık/başkadılık tekliflerini, hapse düşme ve işkence görme pahasına da olsa kabul etmemiştir. Bir âlim olarak bağımsızlığını koruma çabası, ilmî ve şahsî bağımsızlığını korumak gibi bir endişeye dayanmaktadır. İşte bunun içindir ki mevcut şartlar içinde söz söyleme cesareti kadar eleştirel özgürlüğünü ve içtihat bağımsızlığını korumak için iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. İktidarın sağlayacağı birçok imkâna karşın kaybettireceği öylesine bir şey vardı ki belki de bu basit şey, onun fakîhliğindeki temel kıymeti büsbütün alıp götürebilecekti! Bu da temel İslamî, aklî ve insanî endişelerin dışındaki bir endişeye dayanmayan, özgür ve sivil bir düşünme ve içtihat etme (fıkhetme) imkânının elinden alınacak/çıkacak olmasıydı. Elbette ki buradaki fıkhetme kavramının sadece bir hukuksal faaliyetten ibaret olmayan bir âlimlik, aydınlık, özgürlük ve sivillik kavramlarını da kapsamakta olduğu düşünülürse Ebu Hanife’nin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Onun fikir namusu ve bir mü’min olarak sorumluluğu ise iktidarın hatalarını ve cürümlerini söylemeye kendisini mecbur ve memur kılmaktaydı. Çünkü onun fakîhliği ve âlimliği, kendisini, bir anlamda çağımızın aydınlığı gibi ilmini hem halkı aydınlatmak ve halkın sorunlarını çözmek hem de iktidarı eleştirerek onu, “zulmünden ve yanlışlıklarından vazgeçirmek” gibi iki yönlü bir tutumla sorumlu hatta görevli saymaktaydı! Öyle ki iktidarda İslamî bir yönetim bile olsa aydınların ve genel olarak ilim insanlarının daima bu eleştirel tutumunu sürdürmesi gerekir çünkü iktidarlar hatadan berî olmayacakları gibi toplumun da bu konularda aydınlatılması ve desteklenmesi temel bir vücûbiyettir.

Onun bu konulardaki tavır alışları, siyasal bir tutum olmaktan öte, temelde sivil ve ilmî bir tutumdur çünkü asıl ve kalıcı olan, devletin değil toplumun güçlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve ayakta tutulmasıdır. Oysa İslam tarihi içerisinde sürekli olarak devlet güçlendirilmiş ve sivil topluma ait görev ve sorumlulukların çoğu, devlet tarafından soğurularak sivil toplumsal alan boşaltılmıştır. Bu ise sadece siyasal açıdan değil, bireysel özgürlük ve bilinç açısından da toplumu zayıflatmıştır. Batı sömürgeciliğinin İslam dünyasını bu kadar kolay ve çabuk bir biçimde işgal edebilmesinin altında, işte bu toplumsal zayıflatılmışlık, bilinçsel zafiyet, yani Malik bin Nebi’nin deyimiyle zaten özsel olarak sömürge durumuna düşmüş olma gerçekliği yatmaktadır.

Benzeri bir tavra sahip olan, yani kendi özgün fıkıh mektebinin bir devlet hukuku hâline gelmesini reddeden İmam Malik’le onun bu tutumlarındaki temel saik, fıkhın sivil niteliğinin sürdürülmesi yani bağımsız ve özgür bir tutum olarak korunması, beri yanda fakîhlerin belli bir siyasal sisteme bağlanmayarak içtihat özgürlüklerini korumaları ve tüm bunlarla birlikte belli bir fıkıh ekolünün bir devlet uygulamasına dönüştürülerek bir fıkıh totalitarizmine yol açılmasından duydukları endişelerdir. Dolayısıyla fıkhî tercihlerin ve içtihatların çoğulluğunun ümmet için bir rahmet olduğunu düşünmekteydiler. Beri yandan bu tavır, toplumsal çoğulluğun da sağlanmasıyla farklı anlayışlara, mezhep ve meşreplere de uygulama alanının ortaya çıkması ve bu alanların korunması gibi bir amaç taşımaktaydı. Ne yazık ki daha öğrencilerinden itibaren (Ebu Yusuf) bu önemli amaçtan uzaklaşılmış ve onların iktidara taşıdığı Hanefî fıkhı, bir iktidar fıkhı olarak bu çoğulculuk hassasiyetinden ve haysiyetinden uzaklaşmanın da başlangıcını oluşturmuştur. Ebu Hanife’nin ölümüne değin direndiği ulemanın devlete bağımlılığı fikrini öne süren İbn Mukaffa olsa da bu başlangıca son noktayı koyan, ulema-devlet ittifakını meşrulaştıran, devleti kutsallaştırırken insanı rüzgârın önündeki bir yaprak gibi küçülten ve Eş’ârî kaderciliğini geçerli kelama dönüştüren ise Gazalî olacaktır.

Ebu Hanife, siyasal yönetimlere karşı hak ve adalet çizgisi içerisinde mücadele ederken sadece uyarıcı pozisyonda kalmamış, yeri geldiğinde haklı gördüğü itiraz ve isyanları da (özellikle Zeydî imamları) desteklemiştir. Bu nedenle onun siyasal yolu, temekkün yoludur. Bununla birlikte orta yolculuğu, temkini esas alsa da şartlar uygunlaştığında zalim yönetime karşı isyanı da haklı gören bir orta yolculuktur. Bu, yani zalim yönetime karşı eleştiri, itiraz ve isyan; iktidarın gücünü, toplumun beklentilerini ve isyancı hareketin niteliği kadar haklılığını da gözeten bir stratejik aklın kararına dayanmalıdır. Dolayısıyla o, birçok açıdan çatıştığı ehl-i hadîs ve Eş’ârî kelamcıları gibi âdil de zalim de olsa sultana itaat edilmesi gibi bir anlayışa sahip değildir. Halife, ancak şûrâ ile seçildiği takdirde meşrudur ve bu meşruiyetin devamı için adaletini koruması gerekir.

Ebu Hanife; fıkhında bireyi, bireysel özgürlük ve sorumluluğu esas alır. Kimi zaman bu konuda aşırılıklara gitse de temelde bu hassasiyetini korur. Özgürlüklerin olduğu kadar rey’in yani fıkhetmede düşüncenin özgünlüğünün belirginleştirilmesi, temelde bir içtihat faaliyetinin yani düşünsel cehdin savunulmasının bir neticesidir. Bu tutumunda ise temel fıkıh usûlü ilkeleri doğrultusunda hareket etmiştir yani Kur’an, sünnet, icma ve kıyas çizgisinde! Onun dersleri olsun, genel fıkıh anlayışı olsun, özgürce tartışmalar ve bu tartışmalar sonucu belli bir görüşün belirginleştirilmesi şeklinde sivil, özgür ve içtihada dayanan bir çizgidedir.

Camilerdeki ders halkaları sivil; halka, tartışmalara ve katılıma açıktır. Karşılaşılan sorunlarda çözüm için şayet temel kaynaklardan (Kur’an ve Sünnetten) doğrudan bir çıkarım yapmak mümkün değilse sürdürülen tartışmalar ancak yeni bir rey’in yani içtihadî çabalarla varılan en güzel, uygun ve tatminkâr kararın ortaya konulmasıyla sonuçlandırılmaktadır. Bu sonucun elde edilmesi Kur’an’a bütünsel bir bakışı gerektirirken yaşayan sünnetin dışındaki rivayetlerin ise ciddî bir tahkîkini gerektirmektedir. Bu ise ravî zincirinin tahkîki kadar metnin de kritiği demektir. Hadis mütevatir olmalı, Kur’an’la ve sair muteber rivayetlerle çelişmemelidir. Fıkhında dikkate aldığı üçüncü kaynak ise sahabenin icmâıdır. Bu aşamadan sonraki bir yöntemsel gelenekselciliği ise doğru bulmamaktadır. Temel kaynaklardan bir sonuca varılamadığında ise istihsan, kendisinin ortaya koyduğu önemli bir yöntemidir. Zaruret ve örf gibi kaynakların ötesinde Ebu Hanife’nin dayandığı bu çözüm yolu, günün şartlarında tarafların rıza göstereceği en uygun çözümün bulunmasıdır. İstihsan, kıyasın yol açabileceği zorluğu aşmanın ve katı kuralcılığın yanlış sonuçlara götürmesini önleyecek işlevsel bir istidlâl tarzıdır. Çözüm için başka bir yol bulunamadığında tarafların rızasını alan; güzel, faydalı ve günün şartlarına daha uygun olanın tercih edilmesidir. Temel gerekçe ise katı bir kuralcılık yerine hakkaniyetin sağlanmasıdır. Camilerde sürdürülen tartışmalar da esasında bu tür muğlak meseleler için çözümler aranmasıdır ki bunlar çoğunlukla belli bir genel çözümsel kurala girmeyen tikel sorunlardır.

Aklın aktif, üretken ve düşünümsel yönünün öne çıkarılması, sorunlara bulunan çözümleri de belli bir durağanlaşmadan, fıkıh despotizminden, hukukun durağanlaştırılmasından, toplumun tarihin belli bir kesitine raptedildiği bir kuralcılıktan kurtarmaya matuftur. Bunu yaparken kendi reyini de mutlak bir doğru olarak vaz’ etmemekte; bu, bugünkü görüşümüzdür ya da bu, bizim görüşümüzdür diyerek yarınki görüşümüz değişebilir veya daha doğrusunu bulan olurs, doğru odur, demektedir. (Ebu Hanife, Muhammed Ebu Zehra, Can Kitabevi, s. 76)

Sahih hadisleri ve sahabe kavillerini dikkate aldığı hâlde daha sonrakilerin görüşleri ileri sürüldüğünde onlar bir insansa biz de öyle bir insanız diyerek kendi görüşünü ileri sürmekte veya yeni olan içtihadın ortaya konulmasına gayret gösterilmesini teşvik etmektedir ki, bu da canlı bir içtihat geleneğinin savunusundan başka bir şey değildir. Tabii ki temel amaç bir sorunun çözülmesi ve adaletin sağlanmasıdır. Dolayısıyla biçimsel yollarla adalete mugayir bir karar vermekten kaçınarak, kıyasa dayanan içtihat, maslahat ve örfe de başvurarak, en güzel ve uygun bir sonuca (istihsan) ulaşmayı önermektedir. Aslında ise bu, biçimsel bir hassasiyeti öne çıkaran bir gelenekçiliktense başka bir geleneği, aslî ilke ve tutumlardan yola çıkarak en uygun çözümü bulmaya çalışan Resulün ve ashabının yolunu izlemek anlamındaki aklı ve hayatın diriliğini, yeniliğini esas alan bir gelenek anlamına geliyordu ki bu tutum gerçekte dini, biçimci geleneğin yüküyle taşınılamaz hâle getirmektense mü’mince bir akıl ve yetkinlikle en uygun/güzel çözüme yönelmenin daha İslamî ve insanî olması anlamına geliyordu.

Namazda okunan Kur’an ayetlerini kişinin kendi diliyle okumasına cevaz verirken de aslında yine oldukça erken bir duyarlılık ve dikkatlilikle yüzlerce yıldır okuduğu metni anlamadan ayetleri terennüm eden, anlamı değil de lafzı kutsayan bir anlayışa karşı da önalıcı bir girişimde bulunmuş ama bu girişim, ne yazık ki lâyıkı veçhile kavranamadığından Hanefî bir ülkede bile Kur’an’ın ana dile çevirisi için 1900’lü yılların beklenmesi gerekmiştir. Oysa, onun bu fetvası (yaklaşımı), Kur’an’ın anadilinde okunması ve üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir kitap oluşuna çekilen bir dikkattir. Öyle ya, bir kitap, hele hele Kur’an gibi temel bir kitap, başka nasıl okunabilirdi ki! Gerçi düşünsel sığanın geliştirilmediği bir vasatta, doğrudan anadil üzerinden yapılan okumaların da ne kadar yararlı olabildiği, günümüzün tartışmalarına bakıldığında ortaya çıkmaktadır ama bu da başka bir sorundur.

Yine kendi döneminden itibaren yöntemsiz bir biçimde ortalığı kaplayan hadis rivayetçiliğine karşı da oldukça hassas ve yöntemli bir çizgi izleyerek fıkhında, Kuran’a aykırı gördüğü veya sıhhat şartları açısından zayıf olan hadisleri tercih etmemiştir. Bu ise özellikle hadis ehli tarafından hadisi reddettiğine dair bir iftiranın yaygınlaştırılarak haksız yere suçlanmasına sebep olmuştur. Oysa sahih bir hadisin reddi kadar yöntemsiz bir rivayetçilik de ciddî bir sorundur ve Ebu Hanife, bu sorun karşısında, tıpkı tekfirciliğe karşı geliştirdiği bir hassasiyet benzeri, bir erken dikkatlilik geliştirmiştir. O da kendi mezhep ve meşreplerini desteklemek için hadis uydurmaktan bile çekinmeyen bir aşırılıkçılığa karşı en doğru yolun, günümüzde hadis usûlü denen bir hadis yöntembiliminin esasları doğrultusunda hareket etmek, öne sürülen yalan yanlış rivayetlere karşı bu ölçütleri uygulayarak doğru ile yanlışı ayırt etmek olduğunu göstermeye çalışmıştır. Sahih hadislerin reddi nasıl ciddî bir sorunsa uydurulmuş rivayetlerin hiçbir sorgulama yapılmaksızın kabulü de en az o kadar ciddî bir sorundur.

Dönemindeki Hâricî aşırılığa ve tekfirciliğe karşı, bir yönden imanın tahkîkîliğini savunurken öte yandan kişinin kendi apaçık beyanı olmadığı sürece tekfir edilemeyeceği, büyük de olsa günah işlemenin kişiyi ancak günahkâr kılacağı, yoksa dinden çıkarmayacağını savunur. Bir yandan da bu konudaki hassasiyeti, belki güncel tartışmalar nedeniyle imanın amellerle artıp eksilmemesi gibi son tahlilde kendi fıkhının diyalektik niteliğine aykırı bir tutumu benimsemesine de yol açmıştır.

Ona göre bir insan kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa farklı mülahazalardan yola çıkılarak onu tekfir etmeye kalkmak yerine, bu konudaki nihaî kararı Allah’a ve âhirete havale etmek daha doğru bir tutumdur. Hakkında nass ile cennet vacip kılınanlardan ötesi için cennetliktir, diyemem. Cehennemlikler için de durum aynıdır. (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, İFAV Y. s. 23) Esas aldığı bu irca/erteleme tutumu, insanların haksızca küfürle suçlanması gibi gereksiz alışkanlıkların önünün alınması içindir. Çünkü kalpte bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. (age, s. 22) Dolayısıyla bu tip müphem durumlar hakkında bir karar vermek, ilmî bir tutum olmayıp spekülatif bir önyargıdır ve son tahlilde insanın zannî bir yaklaşımla kendi sınırlarını ve mes’uliyet çizgisini aşması anlamına gelir. Ötesi ise zaten insanın doğrudan sorumlu olduğu bir mesele değildir. Peygamber (as) bile, münafıklara karşı benzer bir tutumu izlemiş ve her şeye rağmen onları İslam toplumunun dışına itmemiştir.

Hiçbir aklî endişe ve ölçütü dikkate almayan Bâtınî gizemcilik yanında, meselelere salt biçimsel bir sathîlikle bakan Hâricî tekfirciliğe karşı sürdürdüğü bu itidal tutumu, belli bir fikirsel aşırılığın toplumu terörize etmesi kadar bunun katliamlara ve dolayısıyla da toplumun ifsadına bir gerekçe kılınmasına karşı bir ön alma tutumuydu. Ne yazık ki İslam dünyası, bu konuda da yeterince bir dikkatlilik geliştirmediği için aynı sorun günümüzde de farklı gerekçeler ve mülâhazalarla palazlanarak sür(dürül)mektedir. Bunun temelinde yatan en büyük sebep ise kültürel ve düşünsel derinleşmelerden yoksun, akletmeyi küçümseyen hatta neredeyse onu reddeden bir biçimciliğe, kültürel yoksunluğa ya da doğrudan bedevîliğe duyulan bir özlemdir.

Günümüzde İslam dünyasının içinde bulunduğu maddî sefaletten öte manevî sefalet, cehalet, ahlâkî yozlaşma, baskıcı yönetimleri kutsayan bir egemenlere itaatkârlık, istişareye riayeti bile suçlayan bir özgüvensizlik ve şahsiyetsizlik, ilme karşı ortaya konulan küçümseyicilik gibi sorunların temelinde, Ebu Hanife’nin daha İslam tarihinin başlangıcında ortaya koyduğu düşünsel derinliği ve dikkatliliği gösterememenin yanında, baskıcı yönetimler karşısında durabilecek bir şahsiyet ve ahlâk geliştirememek gibi oldukça temel zaaflar bulunmaktadır. Bu temel zaafları ve sorunları gideremediğimiz sürece, maddî göstergelerimiz ne kadar değişirse değişsin özgür, onurlu, şahsiyetli, düşünebilen ve sorunlarını aklederek çözebilen insanları dolayısıyla toplumları hasretle anmaktan başka elimizden bir şey gelmeyecektir.

*Kapak görseli: Niksar Melik Gazi Türbesi haziresinde bir mezar taşı

Devamını Okuyun

Videolar

NATO Zirvesine Karşı Eylemler Sürüyor: NATO’nun Yanında Durmak Haramdır!

Yayınlanma:

-

Ankara’da 36.sı yapılması plânlanan NATO zirvesine ve zirve nedeniyle Ankara’ya geleceği söylenen Trump’a karşı protestolar devam ediyor.

Eğitim İlke-Sen, TOKAD, Sağlık İlke-Sen ve Özgür Yazarlar Birliği de 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan bu organizasyona karşı sürdürdükleri nöbet eylemlerini Üsküdar Marmaray önünde 24 Haziran 2026 çarşamba günü tertip ettikleri yeni bir eylemle devam ettirdiler. Eylemde, Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırması, NATO zirvesinin iptal edilmesi talep edildi ve Kürecik Radarının ve İncirlik üssünün kapatılması istendi.

Eylemde okunan açıklamada NATO zirvesi öncesi yapılan gözaltı ve tutuklamalara değinildi ve şu sözlere yer verildi:

“Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan 36. NATO Zirvesi öncesinde dün sabah erken saatlerde çok sayıda eve baskın düzenlendi.

Ankara Valiliğinin zirve kapsamında aldığı yasak kararlarının ardından yapılan operasyonlarda NATO protestoları örgütleyeceği düşünülen 200’den fazla kişi gözaltına alındı.

Açıkça ifade etmek gerekir ki bu baskınlar, NATO’ya dikensiz bir gül bahçesi sağlama operasyonudur!

İnsanlığa ölüm, yıkım ve savaş dışında hiçbir şey vaat etmeyen NATO’ya karşı çıkanları susturmak istiyorlar. Efendilerine tek bir ses dahî yükselmesin diye ve halkların katillerini kırmızı halılarla karşılayıp rahatça ağırlayabilmek için baskı ve gözaltılarla ön almaya çalışıyorlar!

Ancak bilmeleri gereken bir şey var: Gözaltılarla, baskılar ve operasyonlarla NATO karşıtı mücadeleyi durduramayacaklar. Mazlum ve mustazaf halkların kanı üzerinden kurulan savaş politikalarına karşı mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. NATO’ya da onun işbirlikçilerine geçit vermeyeceğiz!

Birtakım vehim ve kaygılarla ABD’nin, NATO’nun yanında durmak dînen merdûddur, haramdır!”

Eylem boyunca, “Bu zirve yapılmayacak/ TRUMP-NATO defolacak/ ABD NATO üsleri/ Hemen şimdi kapanacak, NATO’nun Savaş Üssü Olmayacağız, Katil NATO-Katil Trump, NATO’nun Askeri Olmayacağız, NATO’dan Çıkılsın Üsler Sökülsün, NATO’yu Parçala NATO’dan Hemen Çık, NATO İşgal Örgütüdür, Katil NATO Beykoz’dan Defol, Katil Trump Türkiye’den Defol, Katil NATO Türkiye’den Defol, NATO Zirvesi İhanettir, Anadolu NATO’ya Mezar Olacak!”” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Eylemin video kaydı, linkten takip edilebilir.

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x