Connect with us

Yazılar

Ekonomik Büyüme İçin Adalet(!) – Av. Erdal Ulusoy

Yayınlanma:

-

Devlet idaresinden iş hayatına, toplumsal ilişkilerden aileye hayatına kadar insanları en çok etkileyen duyguların başında adalet duygusu gelir. Adaletsiz ortamlar mutsuzluk üretir, ümitsizlik üretir. Adaletsizlik bireyin kimyasını bozar, başarısını ve hayata bakışını olumsuz etkiler. Bu yüzden hem bireysel hem de toplumsal başarının en temel unsurlarından biridir adalet.  Yine adalet kavramı, devlette ve toplumda birlik inşa edici unsurlar arasında da en önde gelir. Kanun önünde eşitliğin sağlandığı, yine eşit koşullarda ve herkesin yararına bir düzende bütün zorluklar kolayca aşılabilir. Tam da bu noktada Türkiye halklarının gerek ekonomik gerekse adil yargılama konusunda sıkıntılar yaşadığı, söz konusu sıkıntıların mevcut hükümetçe göz ardı edildiği, medya gücünü elinde bulunduran hükümetin her şeyi tozpembe gösterdiği dönemlerden geçmekteyiz. Gelinen nokta ister güç zehirlenmesinden kaynaklı olsun, ister bilinçli bir program çerçevesince olsun bu sonucun mimarları için dahî, içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Tam da bu noktada hükümet kanadından açıklamalar yapılmış, yargı alanında iyileştirmeler yapılacağı dile getirilmişti.

Malumunuz, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 12 Kasım 2020 tarihinde katıldığı bir  sempozyumda önemli açıklamalarda bulunmuştu. Hatırlatmak gerekirse tutuksuz yargılama ile ilgili açıklamalarda bulunan Bakan Gül, “Aslolan tutuksuz yargılamadır. Tutukluluk istisnadır.”  devamında “Aslolan adaletin yerine gelmesi. Hâkim, savcılardan beklentimiz, ‘Kim ne der, ne düşünülür?’ şeklinde değil, ‘Dosya ne der, Anayasa ne der, hukuk ne der?’ şeklinde konuşmuştu. “Verilen tüm kararları, hem Anayasa Mahkemesi hem AİHM, bu süreci takip eden yeni uygulamalarımız var.” diye eklemiş, hemen ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberlik başlatıyoruz.” diye açıklamalarda bulunmuştu.

Tüm bu açıklamalar yapılmadan önce bilindiği üzere dolar kuru 8.52 seviyesinin üstünde rekor tazelemekteydi. Şüphesiz günümüz dünyasında ekonomi ile yargıyı birbirinden ayrı düşünmek gerçekçi değildir. Söz konusu Türkiye olunca bu durumu daha iyi anlıyoruz. Türkiye ekonomisi kırılgan bir yapıya sahip olup, dış politikada hemen hemen tüm gerilimlerde ağır faturalar ödeyen bir ülke. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Ekonomist olmadığımız için burada ekonominin neden bu halde olduğunu tartışmayacağız ama ekonomik kalkınma için yargının neden önemli olduğu konusu üzerinde durmaya çalışacağız.

Yukarıda Türkiye ekonomisinin kırılgan olduğundan bahsetmiştik. Kırılgan olmasının temel nedeni enerji bağımlılığı, ülke ekonomisinin inşaata dayalı olması, tarımda üreticinin yeterince desteklenmemesi, gelir dağılımında ki adaletsizlik gibi nedenlerdir. Tüm bu hususlar ile beraber yargıya olan güvenin yüzde yirmilerde olması temel etken. Ekonominin düzelmesini sağlayacak iktisadi ve üretime dayalı politikaların yanında, hukuk güvenilirliği ve hukuka güvenin tesis edildiği bir sistem ve yargı mekanizmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Her ne kadar ekonomi ve hukuk birbirinden ayrı gibi düşünülse de; aslında iç içe olan ve neden-sonuç bağlantılı gelişen canlı dinamiklerdir. Şu an ekonominin kötü gitmesinin sebeplerinden belki de en önemlisi hukuka güvenin azalmasıdır. Ülkemizde hukuka ve adalete güven ciddi anlamda azalmıştır. Bunun sebebi gerçekten ülkemiz yargısının içler acısı bir durumda olmasıdır. Bir yanda KHK’lar ile ihraçlar, bir yandan hiçbir somut delil olmadan siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklu milletvekili ve siyasi parti eşbaşkanları, gazeteci ve iş adamlarının tutuklu yargılanması ve bunlara ilişkin verilen AİHM ve Anayasa Mahkemesi ihlal kararlarının uygulanmaması, bir yandan mevcut iktidara yakın kişi ve kurumların yaptığı hukuksuzlukları iktidarın kendi eliyle örtbas etmesi bu durumu özetler niteliktedir.

Tüm bunlar ülkenin uluslararası camiada imajını zedelemekte, hukuk güvenilirliği açısından akla soru işaretleri getirmektedir. Hukuk güvenilirliğine sahip olmayan bir ülkede, değil yabancı yatırımcıyı yerli yatırımcı dahi yatırım yapmamakta, yatırımı olan kişiler ise farklı alan ve ülkelere yönelmektedir. Zira yatırımcı öngörülebilirliğin, hukuka güvenin sağlandığı bir ortamda yatırım yapmak, yapacağı yatırımda ortaya çıkacak sorunların nasıl çözüleceğini tahmin etmek zorundadır. Yatırımcı ekonomik istikrar için hukuka güvenin şart olduğunu bilmekte ve o doğrultuda yatırım yapmaktadır. İktidar cephesi en başında söz konusu durumu bilmekte iken neden şimdi bu tip açıklamalar yapıp gerek yargıya olan güveni tazelemek, gerekse yabancı yatırımcıyı çekmek istemektedir, sorusu akla gelmektedir.

Tam da bu noktada geçen hafta gerek Adalet Bakanı gerekse C. Başkanı yargıya güven konusunu gündeme getirmiş, somut adımlar atılacağını söylemiş; bu çerçevede atılmış bir adım olup olmadığını ancak zamanla öğrenebileceğimiz iki gelişme ise Furkan Vakfı lideri Alpaslan Kuytul’un 2 yıl tutuklu olarak yargılandığı davadan beraat kararı çıkması ve tutuklu yargılanan Osman Kavala’nın dosyasının HSK tarafından istenmesidir ve bunlar olumlu iki gelişmedir. Ancak belirtmekte fayda var ki atılan bu adımlar samimi değildir. Zira yaklaşık 20 yıldır iktidarda olan bir hükümetin itibarsızlaştırdığı yargıyı sanki başka bir hükümet bu hale getirmiş de atacağı adımlarla ortalama seviyeye çıkaracağı görüntüsü vermesi samimi olmadığının göstergesidir.

Peki, ne yapılsaydı da samimi bir adım olarak görülürdü, sorusu akla gelmektedir. Naçizane fikrim KHK’lar ile hukuksuz bir şekilde ihraç edilenler için kurulan komisyonların kapatılıp mağdurların göreve iadesi, cezaevlerinde tutuklu olarak yargılanan düşünce suçlularının tahliyesi, hakim ve savcılık mülakat usullerinin değiştirilmesi, hakim ve savcılara talimat verilmesinin önünün kesilmesi ve akabinde başta adalet bakanı olmak üzere diğer yetkili mercilerin özür dilemesi ve gerekiyorsa istifa etmeleridir. Zira Adalet Bakanının adalet vurgusu başka hiçbir şekilde inandırıcı gelmemektedir. Adalet Bakanı A. Gül’ün bakanlık yaptığı döneme baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri neredeyse en fazla hukuksuzluğun meydana geldiği dönemdir. Hem bunca hukuksuzluğa göz yummak hem de sanki kendi bakanlığı döneminde bunlar yapılmamış gibi bir izlenim bırakmak, samimi olmadıklarının ve söz konusu yargı reformunun da göstermelik olduğunun belirtisidir. Kaldı ki yapılan reformlar ve gerçekleştirilen basın toplantılarında değinilen adalet vurgusu bir an için gerçekçi kabul edilse de özünde sosyal adaleti sağlama, yargıyı bağımsız ve etkin kılma amaçlı olmadığı için yani temelde yabancı yatırımcıyı ülkeye çekip yabancı devletler ile uluslararası kuruluşlar nezdinde “Adil bir yargımız var!” izlenimi vermek olduğundan etkili olmayacağı aşikârdır. Kaldı ki Cumhurbaşkanı’nın son açıklamasında şu vurgu da yapılan reformların asıl hedefinin yargıyı değil ekonomiyi iyileştirmek olacağını gösterecektir. Cumhurbaşkanı’nın “Ekonomik büyümeyi, kalkınmayı, refahı ve istikrarı sürekli kılmak ancak adil ve şeffaf bir hukuk devletinde mümkündür. Başka bir ifadeyle yatırımları yeşerten ve bereketlendiren iklim hukuk devletidir.” açıklaması bizi doğrulamaktadır.

Gerek CB’nin, gerekse de adalet bakanı Gül’ün açıklamalarına baktığımızda temel hedefin ekonomik istikrar olduğu, bu bağlamda asıl amacın adil yargı olmayıp yargının ekonomik istikrar için araçsallaştırıldığı bir durum var ortada. Tüm bunları göz önüne aldığımızda ekonomik krizin etkilerini derinden hissetmesi ve yakın dönemde yapılan anketlerde mevcut hükümet ve ittifak ortağı oylarının düşmesi bir nevi hükümeti gerek ekonomik gerekse hukuki alanlarda reform yapmaya zorlamıştır. Kaldı ki kendilerinin eseri olan bir yargıyı sanki başka bir hükümetten devralmış gibi reforma ihtiyaç duyduğu düşüncesini yaymak çözüm için gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Son dönemde yapılan açıklamalar bir yana bir kaç ay önce dahî atılan reform adımlarının mevcut durumu iyileştirmediği şu örnekle somutlaşacaktır. Bilindiği üzere 17.10.2020 tarihinde C. Başkanlığı tarafından imzalanan ve 25.10.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Birinci Yargı Reformu paketinde gerek tutuksuz yargılanmaya ilişkin düzenlemeler getirilmiş, gerekse de birçok alanda iyileştirmeler yapılmıştır. Buna rağmen mezkur düzenlemelerin uygulamada etkileri görülmemiş aksine durum kötüye gitmiştir. Yaklaşık altı yıl öncesine ait olaylar nedeniyle Halkların Demokratik Partisi bünyesinde milletvekilliği yapmış başta Sırrı Süreyya ÖNDER, Altan TAN, Ayhan BİLGEN hakkında soruşturma başlatılmış ve bu soruşturma kapsamında bu şahıslar gözaltına alınmış ve gözaltına alınanların çoğu tutuklanmıştır.

Bu doğrultuda adil yargıdan söz etmek için var olan kanunlarda tabi ki iyileştirmeler yapmak, yargı bağımsızlığını güvence altına almak önemlidir ancak temel sorun olan yargı mensuplarına müdahale etme, hâkimlik ve savcılık mülakatlarında liyakat sahibi kişileri değil de kendinden taraf olana öncelik tanımak gibi durumlar aşılmadıkça adil yargıdan bahsedilemeyecektir. Bugün yargıdan tutun eğitime, sağlık alanına değin bütün alanlarda alımlar liyakat bazlı olmayıp kadrolaşma çerçevesinde yapılmaktadır. Söz konusu liyakatsiz kişilerin yargıda görev almasıyla adliyelerde davalar yıllarca sürmekte ve artık bırakın vatandaşları, avukatlar dahi uzayıp giden yargılamalardan dolayı mesleklerini güçlükle ifa etmektedirler. Uzun tutukluluklar mağduriyete dönüşmekte ve çoğu beraat kararı ile sonuçlanacak soruşturma ve kovuşturma dosyalarında insanlar yıllarca tutuklu yargılanmaktadır.

Umarız ki bu doğrultuda yapılan açıklamalar samimi ve gerçekçi olur, bundan sonra süregelmiş mağduriyetleri ortadan kaldıran, hukuka güveni ve adaleti sağlayan adımlar atılır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Dört Mesele İki Akıl – Hasan Köse

Yayınlanma:

-

1 Üretilen malların tarladaki fiyatı ile pazar/market fiyatı arasındaki uçurum bir tarafta üreticiyi boğazı tokluğuna çalışmak zorunda bırakırken diğer tarafta tüketiciyi fahiş fiyatla karşı karşıya getirerek yoksulluğu artırıyor. Burada kamusal genel yarar ilkesini bozan tedarik zincirindeki iki unsurdur. Bir tarafı aracı toptancılar/sermaye -ki bunlar ürün yer değiştirmeden kâğıt üzerinde el değiştirerek kâğıt üzerinde yürütülen hayali ticarettir; ikinci tarafı ise ürün kâğıt üzerinde “el değiştirirken” -ki çoğu zaman şirketler aynı kişilere ait olduğu için el bile değiştirmiyor- devletin bu “hayali ticaretten” aldığı katma değer vergisidir. Bir ürün kâğıt üzerinde takla attıkça oranı düşse de 4-5 kez katma değer vergisi alınarak devlet bu dolandırıcılığa ortak ediliyor. Bir taraftan fahiş fiyatla halk yoksullaştırılırken diğer taraftan piyasa reel üretim hacminden kopuk, şişirilmiş fiyat dengelerine ulaşıyor. Bu da enflasyonu şişiriyor. Çoğu zaman devlet bu şirketlerin ürüne takla attırarak yaptıkları “hayali ticaretle” tahakkuk eden vergi borcunu tahsil etmeyip, affediyor ya da en azından faizini affediyor. Bu da her şekilde sahtekâr “tüccarların” kazanmasına halkın yoksullaşmasına neden oluyor.

2 Asgari ücret, ücret, maaş ve aylıklara yapılan her zammı birkaç ayda fahiş fiyatlandırma yoluyla enflasyon yutuyor, kendi emeğine ve dolayısıyla gelirine fiyat koyamayan ücretli aylıklı ve maaşlı kesim yoksullaştıkça yoksulluk derinleşiyor.

3 Fiyatların kontrolsüz ve dengesiz yükselişi konut sahiplerini zam yapmaya itiyor. Düşük gelir grupları -ki zaten yüzde doksanı bir konuta sahip olamayacak bir gelire sahiptir- daha da yoksullaşırken ölü yatırımdan akar elde eden konut sahipleri yoksulların üzerinden ikinci, üçüncü konutları “yatırım” amaçlı olarak edinmeye devam ediyor. Bu gün sabit gelirlilerin bir meskene ulaşabilme imkânı tamamen ortadan kalktı. Çalışan yoksulluğu kronik bir ezilen sınıf ortaya çıkardı. Konut üreticileri betonarme maliyetine kudurmuş arsa rantını ekliyor ve en az %300 fiyat koyuyor. Bu fiyatlar ortalama gelir guruplarının erişimine çok uzak olduğu için vatandaş banka-kredi-faiz tezgâhına yöneliyor. Faiz yükü vatandaş için maliyeti en az %100 artırıyor. Böylece bir konut vatandaşa üretim değerinin %600 üstünde bir fiyatla satılıyor. Bu da yoksulluğu derinleştirip, sömürüyü kronikleştirip ezilen sınıfların genişlemesine neden oluyor.

4 Tarım yapılabilecek araziler yanlış tarım politikalarıyla toprağa yabancılaştırılan köylülerce terk edilip onların kente göç etmesine yol açtı. Ekilebilir arazilerin boş kalması bir taraftan tüketici kent nüfusunu artırırken diğer taraftan üretim dışında kalan araziler, üretici rekabetinin doğal çeşitliliğini ve hacmini daralttığı için gıda piyasasının doğal güç ve imkânları dışında muhteris “piyasa”  aktörlerinin eline geçmesini kolaylaştırdı. -Olanca üreticinin “hal yasası” dolayısıyla ürününü son tüketiciye ulaştırabilmesinin engellenmesi de çabası!- Bütün bunlar “piyasada” mal daralmasına, mal daraltılması da fiyat artışına, o da sabit gelirlilerin yoksullaşmasına yol açıyor. Bütün bunlar “iç güçlerin” işidir.

Birinci meselede ürün tarladaki fiyatından tüketiciye kadar ortalama 7 kat büyüyor bu durum nakliye fiyatlarının petrol fiyatlarına bağlı olarak yükselmesine bağlanıyor ki bu külliyen yanlış. Nakliye hal fiyatını ikiye hatta üçe katlasa bile bu mümkün değil, gerçek de değil…

Mersin halinde 1 liraya satılan marulun içinde köylünün mazot yağ traktör bakımı sulama ilaçlama, gübre ve işçilik gibi tüm maliyet unsurları ve kabzımalın masrafları ve kârı da var! Halde 1 lira olan marul yine Mersin’de 11 liraya satılma nedeni nakliye mi? O zaman İstanbul’da en az 20 lira olması gerekmez mi? Bunu tespit edemeyen bir hükümet ve bürokrasi ya aptallardan ya da ortaklardan oluşmaktadır.

İnsanlar ve şirketler kendi çıkarını düşünebilir bunda şaşılacak bir şey yok fakat devlet dediğimiz organizasyon makûlatı ve orta yolu/iktisadı gözetmek denetlemek ve düzenlemek zorundadır, devlet aygıtı tam da bunun için vardır!

İkinci mesele, ücret aylık maaş ve asgari ücrete zam(!) -ki zam fazlalık demektir- ortada bir fazlalık olmadığı için iyileştirme ya da düzenleme denebilse de o da birkaç ay içerisinde “yok” hükmüne inmektedir. Bunu kontrol etmenin ve sürdürülebilirliğinin iki yolu vardır.

İlki fiyatlara sınır/narh koymaktır ki bu kapitalist sistem içinde hoş görülmez. Kapitalist üretim ilişkilerini aynen kabul etmiş bir idarenin yapabileceği ikinci şey yalnız asgari ücretin değil tüm ücretlerin ekonomik ve sosyal koşullar göz önünde bulundurularak iyileştirilmesidir. Sonra da sabit gelirlilerin %100 harcama kalemlerinin hareketlerine endeksli bir enflasyon hesabıyla yasal zorunluluk olarak artış yaparak nominal değerleri reel değerlerle eş güdümlü hale getirmektir. Bu kapitalizmi “serbest piyasaya” zorlamak olacağı için kapitalizm üzerinden itiraz edememeleri gerekir! Bunun uygulanması “2023 seçiminden sonra olabilir” ancak yasal düzenlemesinin hemen şimdi yapılmasının önünde bir engel yoktur.

Üçüncü mesele, kira ve konut fiyatlarının yükselişidir. “Mal ve paranın darlık ve bolluğu”  ilkeleri burada da geçerli olması gerekirken ODTÜ’den Prof. Osman Balaban, son 20 yılda yeni hane başına en az 3 konut üretildi” tespitini yapıyor. Demek ki şu kahrolası piyasa tanrısı şerefsizlik ediyor. İBB verilerine göre (Mart, 2022) İstanbul’da 1 milyon 800 bin konut boş durumdadır. (Birgün Gazetesi, 26.03.2022) Bunların hepsi yeni zenginleşen muhafazakârların metresleri için boş tuttukları konutlar olamayacağına göre(!) bu evler ya sermaye sınıfının elinde mevcut ve/veya beklenen fiyatlara rezerve ediliyor veya zaten kendine ait meskeni olan yüksek gelir grupları rant yükseliş değeri ve/veya torunları için rezerve ediyorlar. Nedeni ne olursa olsun bir stoklama/kenz olduğu açık. Ortaçağ Avrupa’sında aristokratlara ve kiliseye dokunamayan kral, günümüzde de tekelleşip azmanlaşan muhteris sermayeye dokunamıyor/dokunmuyor. Piyasaya “Sağ baştan hizaya geç!” emrini veren “küresel, ulusal, yerel hatta semt pazarlarında bile mafyatik küçük kan emici tekellerce “serbestçe” yönetilen bir “kolpakalpazan” düzenidir. Bu da evde kurt besleyen adamın tragedyası, tam anlamıyla bir yapısal yönetim krizidir. Çözüm, serbest piyasa içinde mümkün “kapitalizm” veya “despotizm” içinde mümkün değildir. Piyasa içinde hükümet, devlet olmaklığın gereği ve aygıtlarıyla müdahale edebilir. Kamu arazilerinin toplumun en alt gelir guruplarından, mülkiyetsizlerden başlanarak konut yapılabilecek şekilde vatandaşa -Düsseldorf, Amsterdam ve başka birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi- sembolik bir kiralama yoluyla konut yapmak üzere verilebilir. Bu durum düşük gelir gruplarının 1/6 oranında daha düşük fiyatlara konut edinmesini sağlayacağı için 1- Stokçuların stokları elinde patlayacaktır, 2- Mecburen fiyatları makule doğru çekeceklerdir, 3- Aynı oranda kiralar da düşecek ve makul dengeye oturacaktır.

Dördüncü mesele, boş kalan tarım arazilerinin devlet tarafından kiralanıp kiraya verilmesidir. Burada “hibrit bir devletçi kapitalist” mantığa düşmemek gerekir. Konutta önerdiğimiz gibi ziraatte de kamu arazileri, kiralayanın kiralaması önlenerek kiralanabilir -ki bu kısmen ve makro olan olmaksızın yapılıyor.  Türkiye’de işlenebilir 7 milyon hektar tarım arazisi boş! Toprak sahibi vatandaşın akarını temin etmek, kentlerde yaşamaya devam etmesini sağlamak için onların boş arazilerine akar sağlayarak bir kasaba burjuvazisi yaratmak istiyorsanız bilemem fakat uygulanacak sistem bir taraftan kentten köye dönüşü de teşvik edecek maslahatı da içermelidir. “Toprağın sabit bir ücretle veya çıkacak ürünün bir bölümü ile veya işletilen toprağın bir bölümü ile kayıtlandırılarak” kiralanması” işlerin kötü gitmesi durumunda borç-alacak-faiz ve hukuki başka sorunlara yol açacak bir yöntemdir. Bunun yerine gerek kamudan kiralamada, gerekse özel mülkten kiralamada işlenecek olan toprağın ve yapılacak olan ziraatin cinsine/çeşidine/işlem türlerine göre elde edilecek ürünün en az %50’si işletecek olana verilmek üzere çıkacak ürüne endekslenmiştir. Bu modelin ucu Kutlu Nebi Hz. Muhammed’e kadar uzanan Anadolu’da da halen uygulamaya devam eden “yarıcılık” geleneğine göre yapılmalıdır. Bu sistemlerde üretilen değer, “emek, işletim araçları, tohum, su, toprak” arasında eşitlik zemininde adil bir bölüşümle yapılmıştır. Konu ile ilgili gerek klasik gerek modern İslami kaynaklarda mudarebe müşakat, muzara, kıraz gibi başlıklar altında icar meselesi teferruatıyla vardır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ölçü Olmalı – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Bir yanımız emperyalistlerin, ulus devletin koruduğu, dizayn ettiği, sunduğu İslami eğilimler; bir yanımız emperyalistler ve ulus devlet tarafından cezalandırılan, yok edilmek istenen İslami eğilimleri yaşıyoruz. İki eğilimi birbirinden ayırabilecek, gerçek olana dair duruş ve eylem belirleyip üretecek tevhidi ölçeğe/bilgiye sahip olmamız gerekiyor.

Her müslüman yaşamı boyunca tevhid-adalet-ahlak ölçüsünü, bilincini, eylemini elinde bulundurması gerekir. Eğer ölçünüz yoksa elinize her türlü ölçüyü verirler ve onunla oyalanıp durursunuz, onları gerçek sanırsınız.

Sömürünün panzehiri, “İslâm merkezli eleştiri/îtiraz/isyân/direniş”tir. Eleştiri yapmayan, îtirazda bulunmayan, isyân etmeyen ve bir direniş sergilemeyenler, emperyal egemenler tarafından sömürüldükçe sömürülmeye devâm edeceklerdir.

Bu konuda en önemli şey, “sömürüye müsâit ve hazır olmamak”tır. Zîrâ sömürüye hazır olanlara semer vuran çok olur!

Devamını Okuyun

Yazılar

“Sedat Roman Yazamazdı” yahut Yenigün’ün Siyaseti, II – Halil İbrahim Yenigün

Yayınlanma:

-

Ayaz mı ayaz bir İstanbul gecesinde yirmi beş yaşındaki Sedat ile arkadaşları Sahaflar Çarşısı’ndan Fatih’e doğru kitaplardan, edebiyattan, maziden konuşarak yürümektedirler. Daha cenazesi kalkmadan kütüphanesi satılan bir kişinin şahsında bir “iman medeniyeti”nin mirasyedi evlatlarınca nasıl tarümar edildiği üstüne derin düşüncelere dalmış, ah etmektedir. Saraçhane geçidi civarına geldiklerinde on beş on altı yaşlarında o saatte orada olmalarına anlam veremediği, çocuksu halli iki genç kız ile onları ayartmaya çalışan bir oğlana gözü çarpar. Sedat’ın nevri dönmüştür; hayatlarının kararacağından korktuğu genç kızlar için oracıkta felaket senaryoları yazmıştır ve derhal müdahale etmek ister. Arkadaşları başlarına iş almaya veya akşamlarının tadını kaçırmaya hiç niyetli değillerdir ama onu da caydırmak zordur. Arkadaşlarına göre alan da veren de razıdır, zaten kuyruk sallamasalar oğlan gelmez, bir de suçlu o çıkar. İşin nihayetinde biri Sedat’ı kollarından çekip götürürken hasta cemiyete lanetler yağdıran edebiyatçı arkadaşına şakayla karışık “Niye lanet ediyorsun bu kadar? Boşalmayı böyle yapacağına at içine, bir eser olsun!” der.

Bu hikaye bütünüyle böyle yaşanmış mıdır yoksa Sedat kurgusallıklar katmış mıdır bilinmez ama Yenigün’ün yaşama üslubuna o kadar yakışmaktadır ki onun “Ben Roman Yazmak İstemiyorum” başlıklı güzel bir yazısına konu olmuştur. Sedat neden roman yazmak istemez? Romancılığı kendi ifadesiyle “ızdırap tüccarlığı” yaparak para kazanmaktan, şöhret basamağından ibaret gördüğü için mi? Romancının sosyal yaraları teşrih etmesi, doktora tezini köy romanları üzerine yazacak kadar romanlara emek veren, 1984 gibi distopik romanları lise öğrencilerine okutup tahlil ettiren Sedat’a göre, beşeri ızdırabı toplumda duyup eserlerde çizgilendiren şöhret avcısı bir muhterisin, “insan ızdıraplarının komisyonculuğu” sıfatı mıdır?

Yazmak var oluşu, yaşamak siyaseti olan Sedat’ın, fikriyatının her bir cüzünü her dem taşım taşım yaşayan, serapa mânâ ve taşkın bir gönül insanı olduğu vakıası kavranmadan herhangi bir satırını anlamak mümkün değildir. Karakter tahliline bu denli mesafeli durduğunu düşündürten Sedat’ın, ya siyaset tahliline giriştiği onlarca yazısı kırk yıl sonra nasıl anlaşılsın?  Cemil Meriç’in deyişiyle, “hiçbir politika talihlisine yaltaklanmayacak kadar mağrur ve serazat” bir şahsiyeti daha yirmilerinde ete kemiğe büründürmüş Sedat’ın meçhule, bilinmez bir istikbale sözü ne olabilirdi?

Yaşasaydı ne olurdu sorusu, ayartıcı, bazen de vaad ettikleri gelecek üzerine masum bir zihin idmanı göründüğü kadar aslında çok da cür’etkâr değil midir? Kırkında kesilen Malcolm’un öyküsü, otuzunda bölünen Sedat’ın hikâyesi, bu insanların o taşkın halleriyle yaşayamazlık, hatta bu dünyada yaşatılamazlık durumunu özetlemiyor mudur? Kendi deyimiyle “devrimci” karakterini daha üniversite başlarında keşfeden Sedat’ın, Sedatların taşıdığı dönüştürücü, inkılâbî gücü bu denî dünya nasıl yaşatabilir, nasıl taşıyabilirdi? Hayallerin ve gerçeklerin İsa figüründe de eksik kalmış görünen bir hikâyeyi tamamlama arzusu varsa Sedatlar için nasıl olmasın? Ama tekrarla, bu şahsiyetlerin kalanlara bıraktığı en güzel miras ve örneklik, bıçak gibi kesilmiş kısacık hayatların ta kendisiyle hakikate şahitlik etmişlik değil midir?

Sedat, iyisiyle kötüsüyle devraldığı fikri miras içinden hakikat yolculuğuna çıkmıştır. Beslendiği geniş bir kişilikler ağı, temasta olduğu sayısız ekol ve dar gelirinin çoğunu adadığı kütüphane dolusu eser hayatından eksik olmamıştır. Yolu hakikat ise, derdi de mânâ, aşk, tahassüstür. Büyük bildiği şahsiyetleri can kulağıyla dinlemiş, temel bildiği eserleri titizlikle okumuştur. Fikir dünyası onlarla sınırlıysa da duygu ufku belki de hayatı boyunca sonsuzluğu sarmalamıştır. Sedat’ı Sedat Yenigün kılan da fikirlerinin ikna ediciliği, tefekkürünün derinliğinden çok doğrularını yaşama ve yaşatma çabasıdır. Nasıl ki yazarak  var oluyordur, yaşaması da Sedat Yenigün’ün siyasetidir. İşte bundandır ki Yenigün, fikir taşlarıyla siyaset bina etmez, ama siyaseti ahlâkında eritir.

Yenigün’ün düşünce yolculuğu eksik kalmış, fikrî tekamülüne varmasına cani eller fırsat vermemiştir. Malcolm ve Şeriati, fikri portrelerini çizgilendirecek kadar olgunlaşabilmişse de Sedat ancak aşkıyla, tahassüsüyle ve en çok da insanlığıyla bilinebilir. Onun görmek ve bulmak istediği bir gönül ve mânâ insanı vardır. Madde ile değil mânâ ile dürtülenen, hazla değil aşk ile yaşayan, yemyeşil bir adalet ve insanlık medeniyetinin banisi bir insan.

Yenigün, devraldığı fikri mirası olduğu gibi kabullenmedi. Devamlı bir sorgulama, soruşturma, devinme, gelişme halindeydi. On yedi yaşında kendini milliyetçiliğe adayarak özlediği mânâ insanı olacağı zannına kapılmışsa da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve İslamcı fikriyatta koyulduğu yol, hem kendini hem de hareketin kendisini dönüştürecekti. İşin ehlinin teslim ettiği gerçek, Sedat Yenigün’ün on yedisinden otuzuna aldığı yolun, Türkiye İslamcı hareketinin milliyetçilikten evrenselciliğe güzergâhının numunesi olmasıdır. Fakat Sedat’ın hikâyesi bundan ibaret değildir. Yarıda kaldığında, derin tefekkürüyle kendini devamlı sorgulamakta ve ıslah etmekteydi ama aradığı insan üstünde bütün müsemmasını taşıyan Müslüman, aradığı medeniyet de bütün kurgusallığıyla yemyeşil bir iman medeniyeti gördüğü İslâm medeniyetiydi. Bildikleri kadarıyla yaşanmış bir medeniyet, gerçekleşmiş bir ütopya ve hayallerindekini yaşamış bir insan bulduğuna kani idi. Geriye kalan bunun kavgasını vermekti. Beton duvarlara, yoksulların alınterinde tepinen zenginlere, gençliği emir eri slogancı ve afişçi yapan siyasetçilere, lapa lapa kar yağarken tir tir titreyen yoksulun ortasından kalantor arabalarıyla geçen müstekbir ve mütekebbirlere isyan, mânâyı ve aşkı reddederek madde ve haz imparatorluğu kurduğuna inandığı bütün düzenleri zalim ve müşrik düzen ilan etmişti. Bu uğurda erkek dünyasından kadına da medeniyeti inşa yükünün çoğunu yüklemekten geri durmamıştı. Kadın, mazideki düş ülkesinin en mutena en ve müstesna varlığıydı ama titizlenmek endişesinin onu nasıl da ezebileceği henüz kendisine malum olmamıştı.

Yenigün, Avrupa ile İslam ve şimdisi ile mazisi arasında özleştirmeler, silikleştirmeler ve inkârlardan beslenen anlatılarla madde ve mana zıdlarının dünyasında bekayı bulduğunu sanmıştı ama hayatının sonlarına doğru bu anlatı da lime lime olmaya başlamıştı. Yirmilerinin ikinci yarısında inkılâbî söyleminde olgunlaştıkça düşler ülkesindeki Osmanlı da, mazi de çatırdamaya başlamıştı ama o hâlâ o mânânın hayalini kovalamaktaydı. Nihayetinde o mânânın peşinde canını verecekti.

Sedat yazarak var oldu ama kitabını yazamadı. Çünkü Sedat biteviye kavga ve isyan halindeydi. Yeryüzünün lanetlilerinin ortasından konuştuğu inancıyla görüyor, gözlüyor, yaşıyor, eyliyor, yazıyor, en çok da isyan ediyordu. Ahlâkının isyanını ediyor, isyanının ahlâkını gözetiyordu. Onun için bilişin doğrusu ile eyleyişin doğrusu birdi; bilen, eylerdi. Vardığı doğruları yaymak için, için için yandı. Muhitini kendiyle hemhal sandı, “onlar da kuyruk sallıyor” diyen dostlarını hemdert… Mazisi çatırdarken, gençlikte o mânâ ve aşk insanını yoğurmak ve görmek istedi. Düşünce insanı oldu ama ideolog olmadı. Eylem ve mücahede insanı oldu ama teşkilât lideri olmadı. Dünyaya edibâne baktı ama kült bir edip heveskârı değildi. O yüzden biteviye yazdı, yazmadan var olamadı ama kitaplı bir yazar olmadı.

Sedat romanları çalıştı ve talebelerine romanları çalıştırdı. Karakter tahlil etti ama o coşkun ifade kudretini karakter kurmaya adamadı. Çünkü karakter cemiyette kurulmalıydı. Dert gördüğü zaman önce ona dert oldu. Cemiyetin hastalığı oracıkta teşrih edilmeli, yaralar oracıkta deşilmeliydi. İsyanına muhatap bulacağını sandı. Nasıl ki Malcolm Nation of Islam’dan o isyankâr diliyle uzaklaştırıldı, nasıl ki örgütte gördüğü kiri temizleyeyim diye çırpındı, ahlâksızlıkla mücadele ederken beyhude tasvip göreceğini sandı, Sedat da kendi dünyasında kendince ıslaha girişti. Ömrünün son yılında, derin kuvvetler eliyle Metin Yüksel cinayetinin İslamcı-Ülkücü silahlı savaşına döndürülmesine bedeniyle set çekerken bir yandan da çalıştığı lisede genç kadınları ağlarına düşüren bir ülkücü şebekeyle hesaplaşıyordu. Nice girişimden sonra hadiseyi intikal ettirdiği bir dini cemaatin mensubu bürokratların şebekenin tam göbeğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşecek, dünyası yıkılacaktı. Dünyaya nice açıdan mazisi de ümidi de yıkılmış olarak veda edecekti.

Yenigün’ün evlatlarına ve ülkesine ne bıraktığı, yaşasaydı nerede ne yapacağı üzerine hâlen cür’etkâr çok söz söylenmekte. Bütün hesapsız isyankârlığına, serazatlığına,  “Size ve [zalim] düzeninize nasıl rıza gösterilir?!” haykırışı ile dünyaya ölürkenki restine rağmen onu günümüz politika talihlilerine yaltaklanma hallerine katık eden çok insan çıktı. Yenigün’ün siyasetinin isim değil mânâ kavgası olduğunu anlamaktan uzak, asıl derdinin ahlâk ve adalet, yani onun özel anlayışıyla insanı ve yeşiliyle medeniyet kavgası olduğunu idrakten aciz çok söz sarf edildi. İsmi ne olursa olsun, müsemmasıyla bütün zalim düzenlerle kavgalı Sedat’ın gönül, aşk ve mânâ davası ile onların madde ve makamperest davasının farkının gece ile gündüz gibi aşikar olduğu çok göz ardı edildi. Yirmili yaşlarının Türkiyesi’nin kalıplarıyla ifadeye döktüğü nice sözü onun gönül dünyasının enginliğine nüfuz edilmeksizin, dolayısıyla çarpıklaşmaya mahkum biçimde anlatılmaya çalışıldı.

Sedat evlatlarına gelirleriyle müreffeh yaşatacağı meşhur bir yazar şöhreti bırakmadı. Beş yıllık yuvasında henüz borcunu bitirmediği mobilyalarının ortasında kitap zamlarının derdiyle yaşayan ilim ve düşünce ehli olarak ailesine veda edemeden gitti. Çokça mırıldandığı Yunusça bir deyişle ve kelimenin her bir anlamıyla “bir garip öldü.” Ama “Roman yazmak istemiyorum.” derken ne şöhreti ne de mülkü teptiğini söylüyordu. Sedat hasta bir cemiyetin teşrihgâhı olarak yazıyı değil, yaşamayı gördü. Doğruyla, yani ahlâkıyla erittiği siyaseti varlığı ve ahlâkıyla birdi. O yüzden bildiği gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı.

Sedat roman yazmadı. Otuz yıllık ömrüne roman sığar mı, sığardı. Ama Sedat roman yazamadı. Çünkü Sedat roman yazamazdı.

*Yazının ilhamındaki rolünden ötürü Mustafa Özel’e “Roman Yazmak İstiyorum” (Nihayet, Ocak 2021, s.4-7) başlıklı yazısı dolayısıyla şükranlarımı sunuyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM