Connect with us

Yazılar

Ekonomik Büyüme İçin Adalet(!) – Av. Erdal Ulusoy

Yayınlanma:

-

Devlet idaresinden iş hayatına, toplumsal ilişkilerden aileye hayatına kadar insanları en çok etkileyen duyguların başında adalet duygusu gelir. Adaletsiz ortamlar mutsuzluk üretir, ümitsizlik üretir. Adaletsizlik bireyin kimyasını bozar, başarısını ve hayata bakışını olumsuz etkiler. Bu yüzden hem bireysel hem de toplumsal başarının en temel unsurlarından biridir adalet.  Yine adalet kavramı, devlette ve toplumda birlik inşa edici unsurlar arasında da en önde gelir. Kanun önünde eşitliğin sağlandığı, yine eşit koşullarda ve herkesin yararına bir düzende bütün zorluklar kolayca aşılabilir. Tam da bu noktada Türkiye halklarının gerek ekonomik gerekse adil yargılama konusunda sıkıntılar yaşadığı, söz konusu sıkıntıların mevcut hükümetçe göz ardı edildiği, medya gücünü elinde bulunduran hükümetin her şeyi tozpembe gösterdiği dönemlerden geçmekteyiz. Gelinen nokta ister güç zehirlenmesinden kaynaklı olsun, ister bilinçli bir program çerçevesince olsun bu sonucun mimarları için dahî, içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Tam da bu noktada hükümet kanadından açıklamalar yapılmış, yargı alanında iyileştirmeler yapılacağı dile getirilmişti.

Malumunuz, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 12 Kasım 2020 tarihinde katıldığı bir  sempozyumda önemli açıklamalarda bulunmuştu. Hatırlatmak gerekirse tutuksuz yargılama ile ilgili açıklamalarda bulunan Bakan Gül, “Aslolan tutuksuz yargılamadır. Tutukluluk istisnadır.”  devamında “Aslolan adaletin yerine gelmesi. Hâkim, savcılardan beklentimiz, ‘Kim ne der, ne düşünülür?’ şeklinde değil, ‘Dosya ne der, Anayasa ne der, hukuk ne der?’ şeklinde konuşmuştu. “Verilen tüm kararları, hem Anayasa Mahkemesi hem AİHM, bu süreci takip eden yeni uygulamalarımız var.” diye eklemiş, hemen ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberlik başlatıyoruz.” diye açıklamalarda bulunmuştu.

Tüm bu açıklamalar yapılmadan önce bilindiği üzere dolar kuru 8.52 seviyesinin üstünde rekor tazelemekteydi. Şüphesiz günümüz dünyasında ekonomi ile yargıyı birbirinden ayrı düşünmek gerçekçi değildir. Söz konusu Türkiye olunca bu durumu daha iyi anlıyoruz. Türkiye ekonomisi kırılgan bir yapıya sahip olup, dış politikada hemen hemen tüm gerilimlerde ağır faturalar ödeyen bir ülke. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Ekonomist olmadığımız için burada ekonominin neden bu halde olduğunu tartışmayacağız ama ekonomik kalkınma için yargının neden önemli olduğu konusu üzerinde durmaya çalışacağız.

Yukarıda Türkiye ekonomisinin kırılgan olduğundan bahsetmiştik. Kırılgan olmasının temel nedeni enerji bağımlılığı, ülke ekonomisinin inşaata dayalı olması, tarımda üreticinin yeterince desteklenmemesi, gelir dağılımında ki adaletsizlik gibi nedenlerdir. Tüm bu hususlar ile beraber yargıya olan güvenin yüzde yirmilerde olması temel etken. Ekonominin düzelmesini sağlayacak iktisadi ve üretime dayalı politikaların yanında, hukuk güvenilirliği ve hukuka güvenin tesis edildiği bir sistem ve yargı mekanizmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Her ne kadar ekonomi ve hukuk birbirinden ayrı gibi düşünülse de; aslında iç içe olan ve neden-sonuç bağlantılı gelişen canlı dinamiklerdir. Şu an ekonominin kötü gitmesinin sebeplerinden belki de en önemlisi hukuka güvenin azalmasıdır. Ülkemizde hukuka ve adalete güven ciddi anlamda azalmıştır. Bunun sebebi gerçekten ülkemiz yargısının içler acısı bir durumda olmasıdır. Bir yanda KHK’lar ile ihraçlar, bir yandan hiçbir somut delil olmadan siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklu milletvekili ve siyasi parti eşbaşkanları, gazeteci ve iş adamlarının tutuklu yargılanması ve bunlara ilişkin verilen AİHM ve Anayasa Mahkemesi ihlal kararlarının uygulanmaması, bir yandan mevcut iktidara yakın kişi ve kurumların yaptığı hukuksuzlukları iktidarın kendi eliyle örtbas etmesi bu durumu özetler niteliktedir.

Tüm bunlar ülkenin uluslararası camiada imajını zedelemekte, hukuk güvenilirliği açısından akla soru işaretleri getirmektedir. Hukuk güvenilirliğine sahip olmayan bir ülkede, değil yabancı yatırımcıyı yerli yatırımcı dahi yatırım yapmamakta, yatırımı olan kişiler ise farklı alan ve ülkelere yönelmektedir. Zira yatırımcı öngörülebilirliğin, hukuka güvenin sağlandığı bir ortamda yatırım yapmak, yapacağı yatırımda ortaya çıkacak sorunların nasıl çözüleceğini tahmin etmek zorundadır. Yatırımcı ekonomik istikrar için hukuka güvenin şart olduğunu bilmekte ve o doğrultuda yatırım yapmaktadır. İktidar cephesi en başında söz konusu durumu bilmekte iken neden şimdi bu tip açıklamalar yapıp gerek yargıya olan güveni tazelemek, gerekse yabancı yatırımcıyı çekmek istemektedir, sorusu akla gelmektedir.

Tam da bu noktada geçen hafta gerek Adalet Bakanı gerekse C. Başkanı yargıya güven konusunu gündeme getirmiş, somut adımlar atılacağını söylemiş; bu çerçevede atılmış bir adım olup olmadığını ancak zamanla öğrenebileceğimiz iki gelişme ise Furkan Vakfı lideri Alpaslan Kuytul’un 2 yıl tutuklu olarak yargılandığı davadan beraat kararı çıkması ve tutuklu yargılanan Osman Kavala’nın dosyasının HSK tarafından istenmesidir ve bunlar olumlu iki gelişmedir. Ancak belirtmekte fayda var ki atılan bu adımlar samimi değildir. Zira yaklaşık 20 yıldır iktidarda olan bir hükümetin itibarsızlaştırdığı yargıyı sanki başka bir hükümet bu hale getirmiş de atacağı adımlarla ortalama seviyeye çıkaracağı görüntüsü vermesi samimi olmadığının göstergesidir.

Peki, ne yapılsaydı da samimi bir adım olarak görülürdü, sorusu akla gelmektedir. Naçizane fikrim KHK’lar ile hukuksuz bir şekilde ihraç edilenler için kurulan komisyonların kapatılıp mağdurların göreve iadesi, cezaevlerinde tutuklu olarak yargılanan düşünce suçlularının tahliyesi, hakim ve savcılık mülakat usullerinin değiştirilmesi, hakim ve savcılara talimat verilmesinin önünün kesilmesi ve akabinde başta adalet bakanı olmak üzere diğer yetkili mercilerin özür dilemesi ve gerekiyorsa istifa etmeleridir. Zira Adalet Bakanının adalet vurgusu başka hiçbir şekilde inandırıcı gelmemektedir. Adalet Bakanı A. Gül’ün bakanlık yaptığı döneme baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri neredeyse en fazla hukuksuzluğun meydana geldiği dönemdir. Hem bunca hukuksuzluğa göz yummak hem de sanki kendi bakanlığı döneminde bunlar yapılmamış gibi bir izlenim bırakmak, samimi olmadıklarının ve söz konusu yargı reformunun da göstermelik olduğunun belirtisidir. Kaldı ki yapılan reformlar ve gerçekleştirilen basın toplantılarında değinilen adalet vurgusu bir an için gerçekçi kabul edilse de özünde sosyal adaleti sağlama, yargıyı bağımsız ve etkin kılma amaçlı olmadığı için yani temelde yabancı yatırımcıyı ülkeye çekip yabancı devletler ile uluslararası kuruluşlar nezdinde “Adil bir yargımız var!” izlenimi vermek olduğundan etkili olmayacağı aşikârdır. Kaldı ki Cumhurbaşkanı’nın son açıklamasında şu vurgu da yapılan reformların asıl hedefinin yargıyı değil ekonomiyi iyileştirmek olacağını gösterecektir. Cumhurbaşkanı’nın “Ekonomik büyümeyi, kalkınmayı, refahı ve istikrarı sürekli kılmak ancak adil ve şeffaf bir hukuk devletinde mümkündür. Başka bir ifadeyle yatırımları yeşerten ve bereketlendiren iklim hukuk devletidir.” açıklaması bizi doğrulamaktadır.

Gerek CB’nin, gerekse de adalet bakanı Gül’ün açıklamalarına baktığımızda temel hedefin ekonomik istikrar olduğu, bu bağlamda asıl amacın adil yargı olmayıp yargının ekonomik istikrar için araçsallaştırıldığı bir durum var ortada. Tüm bunları göz önüne aldığımızda ekonomik krizin etkilerini derinden hissetmesi ve yakın dönemde yapılan anketlerde mevcut hükümet ve ittifak ortağı oylarının düşmesi bir nevi hükümeti gerek ekonomik gerekse hukuki alanlarda reform yapmaya zorlamıştır. Kaldı ki kendilerinin eseri olan bir yargıyı sanki başka bir hükümetten devralmış gibi reforma ihtiyaç duyduğu düşüncesini yaymak çözüm için gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Son dönemde yapılan açıklamalar bir yana bir kaç ay önce dahî atılan reform adımlarının mevcut durumu iyileştirmediği şu örnekle somutlaşacaktır. Bilindiği üzere 17.10.2020 tarihinde C. Başkanlığı tarafından imzalanan ve 25.10.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Birinci Yargı Reformu paketinde gerek tutuksuz yargılanmaya ilişkin düzenlemeler getirilmiş, gerekse de birçok alanda iyileştirmeler yapılmıştır. Buna rağmen mezkur düzenlemelerin uygulamada etkileri görülmemiş aksine durum kötüye gitmiştir. Yaklaşık altı yıl öncesine ait olaylar nedeniyle Halkların Demokratik Partisi bünyesinde milletvekilliği yapmış başta Sırrı Süreyya ÖNDER, Altan TAN, Ayhan BİLGEN hakkında soruşturma başlatılmış ve bu soruşturma kapsamında bu şahıslar gözaltına alınmış ve gözaltına alınanların çoğu tutuklanmıştır.

Bu doğrultuda adil yargıdan söz etmek için var olan kanunlarda tabi ki iyileştirmeler yapmak, yargı bağımsızlığını güvence altına almak önemlidir ancak temel sorun olan yargı mensuplarına müdahale etme, hâkimlik ve savcılık mülakatlarında liyakat sahibi kişileri değil de kendinden taraf olana öncelik tanımak gibi durumlar aşılmadıkça adil yargıdan bahsedilemeyecektir. Bugün yargıdan tutun eğitime, sağlık alanına değin bütün alanlarda alımlar liyakat bazlı olmayıp kadrolaşma çerçevesinde yapılmaktadır. Söz konusu liyakatsiz kişilerin yargıda görev almasıyla adliyelerde davalar yıllarca sürmekte ve artık bırakın vatandaşları, avukatlar dahi uzayıp giden yargılamalardan dolayı mesleklerini güçlükle ifa etmektedirler. Uzun tutukluluklar mağduriyete dönüşmekte ve çoğu beraat kararı ile sonuçlanacak soruşturma ve kovuşturma dosyalarında insanlar yıllarca tutuklu yargılanmaktadır.

Umarız ki bu doğrultuda yapılan açıklamalar samimi ve gerçekçi olur, bundan sonra süregelmiş mağduriyetleri ortadan kaldıran, hukuka güveni ve adaleti sağlayan adımlar atılır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Kübra Dizisi Üzerine Not: İki Allah Bir Peygamber – Ömer Carullah Sevim

Yayınlanma:

-

Uyarı gelene kadar spoiler yok, rahat olabilirsiniz.

Birbirinden taban tabana zıt iki Allah algısı var. O kadar zıtlar ki “Farklı bir şey söylemiyorlar!” da diyebiliriz. Neresinden baktığınıza bağlı! “Kübra” ikisi arasında makûl bir denge tutturmuş ve “Bu iki Allah’a nasıl doğru yerden bakılır?” sorusuna fena olmayan bir cevap vermiş.

Diziye hâkim olan birinci soru, “Bugün peygamber gelse ne olurdu?” Bu soruyla oldukça dürüst ilişkilenilmiş ama önce dizinin sürpriz finalinin yoğunlaştığı ikinci soru:

“Hangi Allah’ın peygamberi?”

İki Allah algısı var. Biri her yerde (maddede) Allah, biri her şeyin üstünde (arşta) Allah. Kübra diyor ki, “Ha öyle, ha böyle, hakikat ortaya çıkmaz mı? Gözle görülüp, elle dokunulmaz ve elbette kalple hissedilmez mi? Mesaj arştan da maddeden de gelse aynı mesaj, peygamber aynı peygamber olmaz mı?” İmtihan aynı imtihan, salih amel aynı salih amel… iman aynı hakikate… insanın tepkisi aynı tepki… Dizi boyunca farklı peygamberlere yapılan atıflar da tepkinin evrenselliği ile ilişkili.

İşte bu iki Allah -algısı- barıştırılmış. Dizi sonunda açıkça bu iki Allah’tan birine izleyiciyi yönlendiriyor ama samimiyetine ve mücadelesine şahit olduğumuz kahramanımızın olayları yorumlama biçimiyle “Ne fark eder ki?” diye ekliyor, “Ha o Allah, ha bu Allah!”

Buradan aşağısı doğrudan değil ama dolaylı da olsa spoiler içeriyor.

“Kübra” bu iki Allah’tan maddi olanı seçiyor ama bunun ancak hemen her şeyin bilgisine sahiplikle, kebir/kübra olmakla mümkün olduğunu da unutmayalım. Yani cevap yine hakikatin bilgisine sahip bir tanrıda! Şöyle de sorabiliriz: Hz. Muhammed Hira’ya çekildiğinde aldığı vahiy maddi hakikatin malum olması mıydı, yoksa hakikatin arştan ona bildirilmesi miydi?

Dahası, din meselesi öyle huşû içinde kılınan namazlara veya yoga seanslarında aranan huzura indirgenmiş şekilde ele alınmamış dizide. “Kübra”daki toplumsal, ezberlerle problemli, güç sahiplerini tehdit edici, kimlikleri kırıcı ve kimlik oluşturucu, tezatlıkları ile huzur verici, insanın şahsi serüveni ile toplumun devrimsel ihtiyaçlarına beraber ve basit cevaplar üreten bir din. Bu bağlamda dizi ikinci ve diziye daha hâkim olan sorusuyla güzel ilişkileniyor, düşündürüyor: “Bugün peygamber gelse ne olurdu?”

Devletten din adamlarına, akrabasından mahalle arkadaşlarına Semavi, binlerce yıldır mesaj taşıyıcıların yaşadıklarını yaşıyor. Bize de ihtiyacımız olan hakikatle ilişkiyi, kolektiviteyi (cemaati), imanı hatırlatıyor; içinde yaşadığımız şartları sorgulatıyor.

Semavi’nin etrafında sistem çarkları içinde ezilenler, ormancılar mahallesinin serserileri, kocakarılar, evladını kaybetmiş bir anne, bağımlı bir kız kardeş toplanıyor. Hayatları hem bireysel imanları hem omuz verdikleri mücadele ile değerleniyor. Bu, bize çağdaş yaşamımızda eksik olanı göstermiyor mu? Bir peygamber bugün gelse neyi tamamlar, kime liderlik ederdi?

Bu kısım olmaksızın, çokça yapıldığı üzere yalnızca dizinin finali üzerinden distopik bir zihin manipülasyonu hikayesi çıkarmak, dizinin açtığı verimli tartışma alanlarını bir anda çöpe atmak deme!

İki “Allah” sorusuna verilen cevap ayrı bir tartışmanın konusu ve ayrıca eleştiriyi hak ediyor olabilir ancak didaktik bir eser değil bu. Sanat eserinin yapması gerektiği gibi önceden görüyor, tozu üflüyor; oralarda bir yerde dolaşan soruyu masaya koyuyor. Sonrası izleyicide. Bu açıdan kalburüstü, düşündürücü.

Tavsiye olunur.

Devamını Okuyun

Yazılar

8 Bölümü İzledik ve Her Şey Bize Apaçık Göründü, Öyle mi?” Kübra Dizisi Hakkında – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

Bir dizi hakkında spoylır vermek günümüzün en büyük günâhlarından sayıldığı için en baştan uyarayım: Spoylır nerede başlıyor nerede bitiyor, dikkat etmeyeceğim ve dolayısıyla bundan başka uyarı da yapmayacağım. “Kübra” dizisinin sekiz bölümünü de bitirmeyen bence okumasın.

Bilinen hikâyedir/kıssadır: Hz. Musa, peşlerinde Firavun ordusu varken İsrailoğullarını Kızıldeniz’den karşıya geçirmek için asasını yere vurur ve deniz ikiye yarılır. Modern zamanlarda Kızıldeniz’de belli dönemlerde gelgitlerin yaşandığı ve denizin darlaştığı bölgelerde suyun iyice sığlaştığı gibi gözlemler üzerinden Kızıldeniz kıssasının bir mucize içermediği, fizik kurallarıyla açıklanabilecek bir niteliğinin olduğu yorumları yapılabilmiştir. “Peki, ya zamanlama?” diye sorsak herhalde ona da “Öyle denk gelmiş!” denirdi.

Keza Darwin’in “Türlerin Kökeni” eserinden beri yapılan biyoloji araştırmalarıyla günümüze kadar -elbette 150 yılı aşkın süredir teori üzerinde yapılan bir sürü tadilatla- geçerliliğini sürdürmüş evrim teorisi de benzer bir bilim-inanç dikotomisinin konusu haline gelmiştir. Bu cepheleştirme eğer laboratuvarda bir bakteri üzerinde yapılan gözlemler sonucunda evrimin varlığı tespit edilebiliyorsa orada herhangi bir ilâhîlikten bahsedilemeyeceği kabûlü üzerinden temellenir.

Anlaşılamayanlar anlaşılabildiği, açıklanamayanlar açıklanabildiği ölçüde Tanrı’nın gölgesinin insanların bilincinin üzerinden kalkacağına yönelik Aydınlanmacı kabûlün tecessüm ettiği iki örnekten bahsettik. Ancak Hz. Musa, kavmiyle Kızıldeniz’den geçerken bir doğa olayı olarak gelgit yaşanmış olabileceğini, Tanrı’nın yaratma mekanizmasının evrim teorisinin kastettiği biçimde işlediğini düşünerek de inancını devam ettirenler var. Allah “Ol!” der ve oluverir ancak ne dünyanın oluşumu, ne de bir çocuğun dünyaya gelişi bir anda gerçekleşir; insanın içinde bulunduğu mekân ve zaman uzamında bir sürece ve başkalaşıma tekâbül eder. Dolayısıyla bir olgunun bilimsel düzlemde açıklanabiliyor oluşu onun ‘kutsal’dan tamamen arındırılabilir oluşuna otomatik olarak tahvil edilemez.

Peki, bu bahsettiklerimizin Kübra dizisi ile alâkası nedir? Diziyle ilgili yapılan yorum ve eleştirilerde iki temel paradigma göze çarpıyor. İlk kanatta teknolojinin, “big data”nın ve yapay zekânın eriştiği düzeyle ilgili değinilere yoğunlaşanlar var. İkinci kanatta ise daha çok kitle manipülasyonu ve dinî kültler meselesi üzerinden anlatıyı kavramaya çalışanlar bulunuyor. Dolayısıyla birisi dizinin ortaya koyduğu teolojik ve politik sorunlarla hiç ilgilenmezken diğeri anlatıyı tamamen saptırılmış kolektiviteler/sapkın cemaatler düzeyine hapsediyor. Bunda dizinin sekizinci bölümünde seyirciyi bu yöne doğru ittirmesinin de önemli bir payı var. Çünkü Semavi (Gökhan) aslında kendisine verilen bütün mesajların yapay zekâ ürünü olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına ve iman çöküntüsüne uğramalıydı, katı olan her şey buharlaşmalıydı. En azından seyircide bu yönde bir beklenti inşa ediliyor. Fakat Semavi bunun tam tersine bütün süreci, teknolojinin gelişmişlik düzeyini, yapay zekânın gücünü “Sünnetullah” yani Allah’ın dünyevî mekânizmalara uyarak iş görme biçimi olarak değerlendirdiğinde ve mesajını kendisine yapay zekâyla ulaştırdığını söylediğinde seyirciden beklenen, Semavi’nin imanının artık içinden çıkmasının mümkün olmadığı bir girdaba dönüştüğüne tanık olmasıdır. Dolayısıyla diziyi izleyenlerin çoğunun gözünde Semavi, kontrolden çıkmış ve iflah olmaz bir mü’mindir artık; yeterli bilgi kendisine sunulmasına rağmen aydınlanmayı reddetmektedir.

Ben bu noktada Semavi’nin algılayışının Hz. Musa kıssasındaki gelgiti, evrim teorisini kabul edip bunlarda Tanrı’nın yaratmasını görmeye devam edenlerin tavrıyla örtüştüğünü düşünüyorum. Bugün bir peygamber gelse Tanrı’dan nasıl vahiy alırdı? Soultouch uygulaması üzerinden onunla iletişime geçen yapay zekâ Kübra, modern Cebrail olarak düşünülemez mi? Şüphesiz bunların hepsi birtakım spekülasyonlar fakat en azından Kübra dizisinde anlatılan hikâyenin bilim-din, teknoloji-manipülasyon ikilileri üzerinden tüketilemeyeceğini gösteriyor.

Öte yandan dizinin sonlarına kadar tanık olduğumuz mukaddes duygular, adalete yönelik tutkular, inanmanın sağladığı coşku yabana atılmayacak sorular üretiyor. Hı hı, tamam; Kübra yapay zekâymış ama… Semavi’de ve ona inananlarda gerçek olan hiçbir şey yok muydu? Maddiyatın köle ediciliğine ve yoksun bırakılmışlığa karşı öfke, kolektivitenin, dayanışmanın ve paylaşmanın yüceltilmesi, dünyanın değişmesi gerektiğine dair inanç ve umut… Bunlar bir çırpıda “karizmatik bir dinî lider etrafında bir araya gelen manipüle edilmiş kitlelerin yarattığı bir dinî kült” olarak yaftalanıp kenara atılacak gündemler değil.

Belki işin bu kısmını da başka bir yazıda açarım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM