Connect with us

Yazılar

Ekonomik Büyüme İçin Adalet(!) – Av. Erdal Ulusoy

Yayınlanma:

-

Devlet idaresinden iş hayatına, toplumsal ilişkilerden aileye hayatına kadar insanları en çok etkileyen duyguların başında adalet duygusu gelir. Adaletsiz ortamlar mutsuzluk üretir, ümitsizlik üretir. Adaletsizlik bireyin kimyasını bozar, başarısını ve hayata bakışını olumsuz etkiler. Bu yüzden hem bireysel hem de toplumsal başarının en temel unsurlarından biridir adalet.  Yine adalet kavramı, devlette ve toplumda birlik inşa edici unsurlar arasında da en önde gelir. Kanun önünde eşitliğin sağlandığı, yine eşit koşullarda ve herkesin yararına bir düzende bütün zorluklar kolayca aşılabilir. Tam da bu noktada Türkiye halklarının gerek ekonomik gerekse adil yargılama konusunda sıkıntılar yaşadığı, söz konusu sıkıntıların mevcut hükümetçe göz ardı edildiği, medya gücünü elinde bulunduran hükümetin her şeyi tozpembe gösterdiği dönemlerden geçmekteyiz. Gelinen nokta ister güç zehirlenmesinden kaynaklı olsun, ister bilinçli bir program çerçevesince olsun bu sonucun mimarları için dahî, içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Tam da bu noktada hükümet kanadından açıklamalar yapılmış, yargı alanında iyileştirmeler yapılacağı dile getirilmişti.

Malumunuz, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, 12 Kasım 2020 tarihinde katıldığı bir  sempozyumda önemli açıklamalarda bulunmuştu. Hatırlatmak gerekirse tutuksuz yargılama ile ilgili açıklamalarda bulunan Bakan Gül, “Aslolan tutuksuz yargılamadır. Tutukluluk istisnadır.”  devamında “Aslolan adaletin yerine gelmesi. Hâkim, savcılardan beklentimiz, ‘Kim ne der, ne düşünülür?’ şeklinde değil, ‘Dosya ne der, Anayasa ne der, hukuk ne der?’ şeklinde konuşmuştu. “Verilen tüm kararları, hem Anayasa Mahkemesi hem AİHM, bu süreci takip eden yeni uygulamalarımız var.” diye eklemiş, hemen ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberlik başlatıyoruz.” diye açıklamalarda bulunmuştu.

Tüm bu açıklamalar yapılmadan önce bilindiği üzere dolar kuru 8.52 seviyesinin üstünde rekor tazelemekteydi. Şüphesiz günümüz dünyasında ekonomi ile yargıyı birbirinden ayrı düşünmek gerçekçi değildir. Söz konusu Türkiye olunca bu durumu daha iyi anlıyoruz. Türkiye ekonomisi kırılgan bir yapıya sahip olup, dış politikada hemen hemen tüm gerilimlerde ağır faturalar ödeyen bir ülke. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Ekonomist olmadığımız için burada ekonominin neden bu halde olduğunu tartışmayacağız ama ekonomik kalkınma için yargının neden önemli olduğu konusu üzerinde durmaya çalışacağız.

Yukarıda Türkiye ekonomisinin kırılgan olduğundan bahsetmiştik. Kırılgan olmasının temel nedeni enerji bağımlılığı, ülke ekonomisinin inşaata dayalı olması, tarımda üreticinin yeterince desteklenmemesi, gelir dağılımında ki adaletsizlik gibi nedenlerdir. Tüm bu hususlar ile beraber yargıya olan güvenin yüzde yirmilerde olması temel etken. Ekonominin düzelmesini sağlayacak iktisadi ve üretime dayalı politikaların yanında, hukuk güvenilirliği ve hukuka güvenin tesis edildiği bir sistem ve yargı mekanizmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Her ne kadar ekonomi ve hukuk birbirinden ayrı gibi düşünülse de; aslında iç içe olan ve neden-sonuç bağlantılı gelişen canlı dinamiklerdir. Şu an ekonominin kötü gitmesinin sebeplerinden belki de en önemlisi hukuka güvenin azalmasıdır. Ülkemizde hukuka ve adalete güven ciddi anlamda azalmıştır. Bunun sebebi gerçekten ülkemiz yargısının içler acısı bir durumda olmasıdır. Bir yanda KHK’lar ile ihraçlar, bir yandan hiçbir somut delil olmadan siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklu milletvekili ve siyasi parti eşbaşkanları, gazeteci ve iş adamlarının tutuklu yargılanması ve bunlara ilişkin verilen AİHM ve Anayasa Mahkemesi ihlal kararlarının uygulanmaması, bir yandan mevcut iktidara yakın kişi ve kurumların yaptığı hukuksuzlukları iktidarın kendi eliyle örtbas etmesi bu durumu özetler niteliktedir.

Tüm bunlar ülkenin uluslararası camiada imajını zedelemekte, hukuk güvenilirliği açısından akla soru işaretleri getirmektedir. Hukuk güvenilirliğine sahip olmayan bir ülkede, değil yabancı yatırımcıyı yerli yatırımcı dahi yatırım yapmamakta, yatırımı olan kişiler ise farklı alan ve ülkelere yönelmektedir. Zira yatırımcı öngörülebilirliğin, hukuka güvenin sağlandığı bir ortamda yatırım yapmak, yapacağı yatırımda ortaya çıkacak sorunların nasıl çözüleceğini tahmin etmek zorundadır. Yatırımcı ekonomik istikrar için hukuka güvenin şart olduğunu bilmekte ve o doğrultuda yatırım yapmaktadır. İktidar cephesi en başında söz konusu durumu bilmekte iken neden şimdi bu tip açıklamalar yapıp gerek yargıya olan güveni tazelemek, gerekse yabancı yatırımcıyı çekmek istemektedir, sorusu akla gelmektedir.

Tam da bu noktada geçen hafta gerek Adalet Bakanı gerekse C. Başkanı yargıya güven konusunu gündeme getirmiş, somut adımlar atılacağını söylemiş; bu çerçevede atılmış bir adım olup olmadığını ancak zamanla öğrenebileceğimiz iki gelişme ise Furkan Vakfı lideri Alpaslan Kuytul’un 2 yıl tutuklu olarak yargılandığı davadan beraat kararı çıkması ve tutuklu yargılanan Osman Kavala’nın dosyasının HSK tarafından istenmesidir ve bunlar olumlu iki gelişmedir. Ancak belirtmekte fayda var ki atılan bu adımlar samimi değildir. Zira yaklaşık 20 yıldır iktidarda olan bir hükümetin itibarsızlaştırdığı yargıyı sanki başka bir hükümet bu hale getirmiş de atacağı adımlarla ortalama seviyeye çıkaracağı görüntüsü vermesi samimi olmadığının göstergesidir.

Peki, ne yapılsaydı da samimi bir adım olarak görülürdü, sorusu akla gelmektedir. Naçizane fikrim KHK’lar ile hukuksuz bir şekilde ihraç edilenler için kurulan komisyonların kapatılıp mağdurların göreve iadesi, cezaevlerinde tutuklu olarak yargılanan düşünce suçlularının tahliyesi, hakim ve savcılık mülakat usullerinin değiştirilmesi, hakim ve savcılara talimat verilmesinin önünün kesilmesi ve akabinde başta adalet bakanı olmak üzere diğer yetkili mercilerin özür dilemesi ve gerekiyorsa istifa etmeleridir. Zira Adalet Bakanının adalet vurgusu başka hiçbir şekilde inandırıcı gelmemektedir. Adalet Bakanı A. Gül’ün bakanlık yaptığı döneme baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri neredeyse en fazla hukuksuzluğun meydana geldiği dönemdir. Hem bunca hukuksuzluğa göz yummak hem de sanki kendi bakanlığı döneminde bunlar yapılmamış gibi bir izlenim bırakmak, samimi olmadıklarının ve söz konusu yargı reformunun da göstermelik olduğunun belirtisidir. Kaldı ki yapılan reformlar ve gerçekleştirilen basın toplantılarında değinilen adalet vurgusu bir an için gerçekçi kabul edilse de özünde sosyal adaleti sağlama, yargıyı bağımsız ve etkin kılma amaçlı olmadığı için yani temelde yabancı yatırımcıyı ülkeye çekip yabancı devletler ile uluslararası kuruluşlar nezdinde “Adil bir yargımız var!” izlenimi vermek olduğundan etkili olmayacağı aşikârdır. Kaldı ki Cumhurbaşkanı’nın son açıklamasında şu vurgu da yapılan reformların asıl hedefinin yargıyı değil ekonomiyi iyileştirmek olacağını gösterecektir. Cumhurbaşkanı’nın “Ekonomik büyümeyi, kalkınmayı, refahı ve istikrarı sürekli kılmak ancak adil ve şeffaf bir hukuk devletinde mümkündür. Başka bir ifadeyle yatırımları yeşerten ve bereketlendiren iklim hukuk devletidir.” açıklaması bizi doğrulamaktadır.

Gerek CB’nin, gerekse de adalet bakanı Gül’ün açıklamalarına baktığımızda temel hedefin ekonomik istikrar olduğu, bu bağlamda asıl amacın adil yargı olmayıp yargının ekonomik istikrar için araçsallaştırıldığı bir durum var ortada. Tüm bunları göz önüne aldığımızda ekonomik krizin etkilerini derinden hissetmesi ve yakın dönemde yapılan anketlerde mevcut hükümet ve ittifak ortağı oylarının düşmesi bir nevi hükümeti gerek ekonomik gerekse hukuki alanlarda reform yapmaya zorlamıştır. Kaldı ki kendilerinin eseri olan bir yargıyı sanki başka bir hükümetten devralmış gibi reforma ihtiyaç duyduğu düşüncesini yaymak çözüm için gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Son dönemde yapılan açıklamalar bir yana bir kaç ay önce dahî atılan reform adımlarının mevcut durumu iyileştirmediği şu örnekle somutlaşacaktır. Bilindiği üzere 17.10.2020 tarihinde C. Başkanlığı tarafından imzalanan ve 25.10.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Birinci Yargı Reformu paketinde gerek tutuksuz yargılanmaya ilişkin düzenlemeler getirilmiş, gerekse de birçok alanda iyileştirmeler yapılmıştır. Buna rağmen mezkur düzenlemelerin uygulamada etkileri görülmemiş aksine durum kötüye gitmiştir. Yaklaşık altı yıl öncesine ait olaylar nedeniyle Halkların Demokratik Partisi bünyesinde milletvekilliği yapmış başta Sırrı Süreyya ÖNDER, Altan TAN, Ayhan BİLGEN hakkında soruşturma başlatılmış ve bu soruşturma kapsamında bu şahıslar gözaltına alınmış ve gözaltına alınanların çoğu tutuklanmıştır.

Bu doğrultuda adil yargıdan söz etmek için var olan kanunlarda tabi ki iyileştirmeler yapmak, yargı bağımsızlığını güvence altına almak önemlidir ancak temel sorun olan yargı mensuplarına müdahale etme, hâkimlik ve savcılık mülakatlarında liyakat sahibi kişileri değil de kendinden taraf olana öncelik tanımak gibi durumlar aşılmadıkça adil yargıdan bahsedilemeyecektir. Bugün yargıdan tutun eğitime, sağlık alanına değin bütün alanlarda alımlar liyakat bazlı olmayıp kadrolaşma çerçevesinde yapılmaktadır. Söz konusu liyakatsiz kişilerin yargıda görev almasıyla adliyelerde davalar yıllarca sürmekte ve artık bırakın vatandaşları, avukatlar dahi uzayıp giden yargılamalardan dolayı mesleklerini güçlükle ifa etmektedirler. Uzun tutukluluklar mağduriyete dönüşmekte ve çoğu beraat kararı ile sonuçlanacak soruşturma ve kovuşturma dosyalarında insanlar yıllarca tutuklu yargılanmaktadır.

Umarız ki bu doğrultuda yapılan açıklamalar samimi ve gerçekçi olur, bundan sonra süregelmiş mağduriyetleri ortadan kaldıran, hukuka güveni ve adaleti sağlayan adımlar atılır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Önce Örneklik

Yayınlanma:

-

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız. [Âl-i İmran, 103]

Müslüman iseniz hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden kopmayın, kardeşlik ve dayanışma içinde olun. Müslüman değilseniz bunu bir davet olarak kabul edin. Daveti kabul edip etmemekte elbette herkes özgürdür. Başka topluluklar, kişiler, düşünce ve ideolojiler olarak var olursunuz. O zaman birlikte yaşamak için aranızda bir hukuk geliştirin; kimseye dünyayı zindan etmeden, nefislerinizden önce başkalarını önceleyen bir diğerkâmlıkla yaşayın. Dünya bir ‘dâru’s-selâm’a dönsün. Esenlik ve barış yurdu olsun. Adalet temel düstur, dayanışma öncelikli pratik olsun.

Ateşli bir uçurumun, çukurun hemen kenarında durmaktasınız. Çukuru kazan, kazılı çukurda ateş yakan, çukurda yanan ateşe yakıt taşıyıp onu harlayan egemenlere, müfsit düzenlere karşı tevhidin çağrısı hakiki ve toptan bir kurtuluş çağrısıdır.

Sadece ulus-devlet kutsalının sınırları dâhilinde değildir bu ateş çukurları! Bütün bir yeryüzünü sarıp sarmalamıştır. Orada burada, pıtrak gibi bitivermiştir sayısızca! İnsanlığın nefesini kesmiştir adeta! Şeytan, kırbacıyla devriye atmaktadır; şeytanın mümessili tağutlar göz açtırmamaktadır insanlığa! Bunca çaresizliğin ortasında kulak verilecek ses Kitabımızdan yankılanıp durmaktadır bütün insanlığa: Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın!

Mutlak manadaki bir kardeşliğin yolu Allah’ın ipine sarılmaktan geçer. Birtakım menfaatlerden ya da tarihsel ortaklıklardan veya stratejik aşamaların dayatmalarından değil! Çok boyutlu ifsad umutsuzluk, karamsarlık, cinnet ve ölüm olarak yağmaktadır üzerimize! Faşizm, biriktirdiği kötülükleri silah olarak doğrultup bize, gencecik fidanlarla harlamaktadır fitne ateşini! Şoven pedagoji zehirlemektedir halklarımızı! İlahi uyarılara çoktan kulaklar tıkanmış ya da o ilahî merkez yağmalanmıştır aynı şovenizm tarafından! Hakla batıl karışmıştır, göz gözü görmeyen bir bulanıklık Marmara’nın yüzey ve zeminini saran müsilaj gibi ufku kaplamıştır.

Cahiliye toplumunun yapıp ettiklerinden başka, hangi netice zuhûr edebilirdi ki!

Karanlıkta yol almaktan bıkıp usanmadınız mı? İnsanlığı soysuzlaştırarak özünü sıyırıp atan ırkçılıktan, nefretten, şeytanın adımlarını izlemekten; evet, bütün bunlardan utanç ve usanç içre kalmadınız mı? Tel tel dökülen bütün yanlarıyla, videolardan akan ifşaatlarla, katliam ve cinayetlerle, tümüyle boş gösteren hukuku, kesilen ağacı, yok edilen ormanı, delik deşik edilen dağ ve ovalarıyla, haysiyetine hücum edilen insanıyla, evet, tel tel dökülen bir memleket midir tahayyülünüz, insan ve tabiat tasavvurunuz?

Cahiliye ilkelerini terk ederek ifsadı aşmaya niyetli ilk adımlar atılır. Tevhidin çağrısına teslimiyetle tağutlar reddedilir, şeytanın adımları takip edilmez artık; insan, başka diğer varlıklarla ve yine başka insanlarla tamamlanabildiğini keşfeder. Nefretin, yüreğini kötürümleştirdiğini görür. Kendini esir eden şeytani düzenleri fark eder, onlardan özgürleşir, ruhunu sağaltır.

Hakikatin davetçilerine düşen nedir; bunca çürümenin, nefessizliğin ortasında? Hakikate kulak veren az ya da çok olabilir ancak hakikat davetçisinin temel yükümlülüğü önce örneklik oluşturabilmektir. Zulmün, çirkefin, kötünün karşısına bütün varlık ve kimliğiyle ayrımsız dikilebilmesidir. Egemenin nefessiz bırakmak istediği, üzerine çullandığı her kim varsa, insan ya da ağaç/ dostun ya da düşmanın, fark etmez, onun yanında durabilmektir: o anda! Bu tavırdan mahrum bir davetçiden uzak durmalıdır, biliriz ki öyle bir davetçilik de boş gösterendir, başka bir şey değil!

O hâlde Âl-i İmran 103. ayetin rehberliği üzerine çokça düşünmelidir. ‘Ashab-ı Uhdud’ kıssası üzerine kafa yormalıdır! Sonra örneklik, mücadele bayrağını yükseltmelidir.

Unutma, kötülük köksüzdür; tez devrilir!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Akka Hapishanesi’nde Üç İdam

Yayınlanma:

-

Filistin’deki işgalin ve varoluş mücadelesinin bir yüzyıla varan uzun tarihinde pek çok dönüm noktası ve pek çok sembolik anma günü bulunuyor. Nekbe, Toprak Günü, birinci ve ikinci intifadaların başlangıç tarihleri, bunların başında geliyor. 17 Haziran ise, daha az bilinen bir gün olmakla birlikte Filistinlilerin kolektif hafızasında önemli bir yere sahip. Söz konusu tarihin özgünlüğü ise, İsrail’in kuruluşundan tam 18 yıl önce, Filistin’deki Britanya manda yönetiminin ilk kez üç Filistinliyi idam etmesinden geliyor. Bu kısa yazıda, 17 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edilen Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi’nin hikayesini anlatmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de Britanya yönetimi  

2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Siyonist hareketin liderlerine ilettiği kısa, ancak tarihin akışını değiştirecek bir mesajla, hükümetlerinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirmişti. Günümüzün “Ortadoğu” bölgesinin siyasal konfigürasyonunun oluşmasında kurucu bir rol oynayan Balfour Deklarasyonu, tıpkı aynı rolü oynayan bir başka kırılma noktası olan gizli Sykes-Picot Antlaşması gibi, Birinci Dünya Savaşı halen devam etmekteyken ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle Britanya, (müttefiki Fransa gibi) savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, bir yandan askeri muharebeler devam ederken diğer yandan savaş sonrasına dair kolonyalist tasarımları planlamaya başlamıştı bile. Nitekim Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra Aralık 1917’de Mısır’da konuşlu İngiliz birliklerinin nihai hücumuyla Osmanlı birlikleri geri çekildi ve Filistin bölgesi Britanya kontrolüne geçti. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı ise Filistin’i resmen Britanya mandası altına soktu.

Bilindiği gibi manda yönetimlerinin temel iddiası ve “mantığı”, bir ülkede yaşayan bir topluluğun henüz kendi kendisini yönetecek gelişkinliğe ve kurumlara sahip olmaması ve bunun geçici bir süre boyunca ülkeyi yönetecek olan mandater bir gücün himayesi altında sağlanması gerektiğidir. İngilizler de Filistin’de Arap ve Yahudilerin “eşit temsiline” dayalı kurumlar inşa etme ve adil ve dengeli bir yönetim kurma iddiasındaydı. Ancak bu noktada üç sorun vardı. Birincisi, iki topluluğun kurumlarda “eşit” temsil edilmesi öngörülüyordu, ancak yerli Müslüman ve Hıristiyan Araplar nüfusun %85’ten fazlasını oluşturuyordu. İkincisi, Britanya hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurma sözünü ve niyetini açıkça ilan etmişti ve Arapların ısrarlarına rağmen deklarasyon iptal edilmedi. Üçüncüsü, Filistin’deki manda yönetiminin başına, Siyonist hedeflere desteği ve sempatisi herkesçe bilinen Sir Herbert Samuel getirilmişti. 1920 yılı itibariyle, takip eden yıllarda ve on yıllarda Filistin’de neler olacağını tahmin etmek fazla zor değildi.

Burak İsyanı ve İngilizlerin “adaleti”

Britanya mandası altındaki Filistin’de huzursuzlukların baş göstermesi fazla uzun sürmedi. Artan yerleşimler, yerleşimcilerin/göçmenlerin yerli halkın elindeki toprakları gasp etmesi ve yoğunlaşan siyasi baskı sebebiyle en sonunda 1936 yılında büyük bir ayaklanma patlak verecekti. Ancak bu tarihten yedi yıl önce, 1929 yılında da bir başkaldırı ve akabinde bir hafta sürecek yoğun bir çatışmalar dizisi yaşandı

Sürecin merkezinde, bugün de ihtilaf ve çatışmaların odak noktasında bulunan Mescid-i Aksa, daha doğrusu Aksa’nın Burak Duvarı ya da Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı olarak adlandırılan batı duvarı vardı. 1929 yılının ağustos ayında bir grup haham, Yahudi göçmenlere, bu duvarın önünde topluca dua etme çağrısı yapmıştı. Asıl can alıcı nokta ise bunu, duvara el koyma ve Yahudilere ait ilan etme çağrısının izlemesiydi.

Filistinli Araplar bu girişimi Filistin’in bir Yahudi devletine dönüştürülmesi yönünde bir adım olarak gördü; nitekim daha ileride yapılan bir soruşturma sürecinde gerilimin Filistinlilerin topraksızlaştırılmasıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Kudüs’le birlikte Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de sömürgeleştirmeye karşı büyük gösteriler düzenlendi. Gerilimin yükselmesiyle kısa süre içinde ülke genelinde yerli Araplarla Yahudi göçmenler arasında çatışmalar patlak verdi ve karşılıklı saldırı, yağma ve kundaklama olayları sebebiyle her iki topluluktan da yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.

Öte yandan Britanya manda yönetiminin “taraflara” yaklaşımı eşit olmadı. Pek çok yerde manda yönetimine bağlı güçler Yahudi gruplarla birlikte hareket etti. En az yirmi Filistinli Arap’ın ölüm sebebi İngiliz askerlerinin rastgele ateş açmasıydı. Yönetimin pozisyonu, mahkeme sürecinde de kendisini gösterdi. Manda yönetiminin kurduğu mahkemelerde yargılanan 174 Filistinli Arap’ın yarıya yakını çeşitli cezalara çarptırılırken, yüzün üzerinde Yahudi sanıktan yalnızca birkaçı hüküm giydi. Bu kişilerden ikisi için idam cezası verildi, ancak cezalar uygulanmadı. Filistinli Arapların tarafında idam cezasına çarptırılanların sayısı ise yirmi altıydı. Toplumdan gelen yoğun tepkiler arasında yirmi üç kişinin cezası hapse çevrildi. Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi ise 17 Haziran 1930 günü Akka Hapishanesi’nde asılarak idam edildi. Bu, Filistin topraklarında bir ilk oldu.

“Üç Adam Vardı…”

İdam edilenlerden Safed doğumlu Fuad Hicazi, Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunuydu. 26 yaşındaydı. Eğitimini tamamladıktan sonra Filistin’e geri dönmüştü. İdam edildiği gün ailesine yazdığı mektupta, “her yıl 17 Haziran gününün Filistin ve Arap davası uğruna kanını akıtanların şiirler ve şarkılarla anılacağını” yazmıştı.

El Halil doğumlu Muhammed Camcum da aynı üniversitede eğitim görmüştü. 28 yaşındaydı.

Atta el-Zir 35 yaşındaydı. Camcum gibi o da El Halil’de dünyaya gelmişti. Çiftçi olarak çalışıyordu. Güçlü ve cesur bir insan olarak biliniyordu.

17 Haziran günü gerçekten de, bugünlere kadar bir anma günü olarak kaldı. İdam edilen üç Filistinli için, “Min Sicin Akka” [“Akka Hapishanesi’nden”] başlıklı anonim bir şiir yazıldı ve bu şiir daha ileride bestelendi. Aynı ismi taşıyan şarkı, El-Aşıkin grubuyla ün kazanmıştır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Tevarüs Eden Zillet

Yayınlanma:

-

“Lütfen söyler misin bana, buradan ne yana gidebilirim?”

“Bu, gitmek istediğin yere bağlı.” dedi kedi.

“Neresi olursa olsun, önemi yok.” dedi Alice.

“O zaman ne yana gitsen olur.” dedi kedi.[1]

Kısmen adandığı dini veya ideolojiyi terk edenler evvelki hâline ters yolları deneyebiliyor. “Düzelmeye dair umuttan söz edebilmek için beterin beterini görelim.” diyen sinik tavır zirve yapıyor. Sayısız bozulma, çürüme ve sapkınlık içerisinde daha kaç yıl, ne kadar yol gidilecek? Ortalama bir insan ömrü için yol da uzun, zaman da…

Mâide 26 mealen şöyle diyor: “Öyleyse, bu [topraklar] onlara kırk yıl boyunca yasaklanmıştır, bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşsınlar; sen artık bu sapkın halk için kendini üzme!” diye cevap verdi Allah.

Allah, İsrailoğullarına vaat edilen topraklar için savaşmayı göze alırsa galip geleceğini bildiriyor. Onlarsa bulundukları yerde kalıp Musa ile Rabbin karşı tarafla savaşmasını söylüyor. Bunun üzerine çölde kırk yıl şaşkın dolaşacak şekilde cezalandırıyorlar.

İbn Haldun buna şöyle yorum getiriyor: “Orada kırk yıl kalınmış olmasından maksat kabilelerden gelen bir neslin yok olması ve yerine zilleti görmemiş, tanımamış ve ona alışmamış başka bir neslin yetişmesidir.”[2]

İbn Haldun, bir nesli kırk yıl olarak değerlendiriyor. Zillet birkaç nesille temizlenecek hâl değilken çölde nasıl hikmetler var ki zilletin tevârüs etmediği bir nesil peydâ oluyor?

İsrailoğullarında kölelik, acziyet nesilden nesile aktarılıyor. Bu durumun kanıksanmış olması ve korku asabiyeti olumsuz etkilediğinden özgürlük için savaşacak çapta birliktelik kurulamıyor. Çöl, bu halet-i ruhiyeyi bitirip beraber hareket edecek nesli ortaya çıkaran bir özne mekân olarak karşımıza çıkıyor. Çöl, şartlarıyla insanları özgürleştirdiği gibi asabiyeti güçlendiriyor.

Miras kalan zilletin içerisindeyken ıssız dağlar, yokluk çölleri bizim nesli eritip gelecek nesle izzet yurdu olamaz mı?

[1] Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında, Çeviren Tomris Uyar, Can Yayınları, sayfa 77, 19. Baskı, 2019

[2] İbn Haldun, Mukaddime I, Çeviren Süleyman Uludağ, s.393, Dergah Yayınları, Dördüncü Basım, 2004.

Devamını Okuyun

GÜNDEM