Connect with us

Köşe Yazıları

Başka Bir Yer

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Herhangi bir bakanın ya da siyasetçinin diyelim, istifa etmesi ya da görevinden el çektirilmesi mevcut siyasal işleyiş içerisinde paradigmatik değişim ve dönüşümler olmaksızın elbette çok bir şey ifade etmez.

24 Ocak kararlarını sıkı bir şekilde uygulayan 12 Eylül rejiminin güçlü bir şekilde vâr ettiği neoliberal faşizm düzeni câri iken birtakım kişilerin iniş ve çıkış performanslarının sergilendiği siyaset sahnesi ancak seyirlik bir hükme sahiptir.

İzmir İktisat Kongresinden bugüne uzanan ve adım adım inşa edilip dâhil olunan küreselleşmenin parçası biçiminde işleyen süreçlerin birbirine eklemlenmiş aşamaları, bu seyirliğin dönemsel perdeleri kabul edilmelidir. (Bu meyanda, devrimci değil de ancak reformist bir zaviyeden değerlendirilebilecek 28 Şubat müdahalesinin gerekçesi olan D-8 yarılmasını mukayeseli olarak okumakta fayda olduğunu bir kenara not edelim.)

Piyasalaşmanın azgın iştahına pervasız ve fütursuzca yem edilmiş memleketin hâli ortadadır. Bütün dünyada, bize “neoliberal faşizm” tamlamasını kurduran saldırgan sermayenin devletlerle girişik işleyen mekanizmaları, ekonomisi ve hürriyeti teslim alınmış halkları ve coğrafyaları elbette daha bir dümdüz etmektedir.

Havuç ve sopa politikalarının dönemsel aldatıcılığının üstüne çıkıp bakıldığında toplamdaki mekanizma pek rahat bir şekilde görülebilecektir. Türkiye’deki AKP iktidarının uzun yolculuğunun farklı dönemleri bunun açık örneğidir ve ANAP, DYP-SHP, ANASOL-D gibi parçalardan oluşan dönemin panoramik bir fotoğrafıdır. Dolayısıyla pek fazla bir heyecan ifade etmeyen iniş ve çıkışların iğvasına kapılmamalıdır.

Sermayenin tekdüze işleyen ve ilerleyen bir yol haritası yoktur. Politik yerel aktörlerle ufak pazarlıkların olması yaşamın içinde anlaşılabilir bir durumdur. Buradan, ulus devletlerin bitip bitmediğine sürüklenen tartışmaların ancak heyecan ihtiyacını karşılar nitelikte olduğunu belirtmiş olalım.

Havuç ve sopa politikasının bugün somutlaşmış en belirgin örneğini görmek için delik deşik edilen bir bütün hâlinde memleket coğrafyasına bakmak yeterlidir. Altın arayıcılarının, maden çıkarıcılarının havayı, ağacı, suyu, börtü böceği hedef alan ve siyanürle imgeleşen zehir saçıcılığı hayatın kendisini topyekûn hedef tahtasına oturtmuştur. Büyük çoğunluğu üretimden kopartılmış ve geç kapitalizmin ağır koşullarında köleleştirilerek şehirlere tıkıştırılmış halkımızın son nefesi de kendisinden çalınmak isteniyor. Böyle bir tabloya ulaştık ve onu yıkıcı bir şekilde yaşıyoruz.

Sistem içinde vâr olan siyasal aktör ve figürlerin mevcut tablodan başkasını hayal edecek bir ufkunu görebilseydik, hani devrimci olmasa da reformcu nitelemelerinin havada uçuşmasını anlayabilirdik lâkin öyle bir şey yok! Düzenin karakterine, iktidarın da her kriz döneminde ısrarla altını çizdiği “serbest piyasaya bağlılık” imanına bağlı oyuncular birbirinden ne kadar “farklı” olabilir?

Küçük hesap siyasetlerini, temel siyasal pozisyonları ve ideolojik konumlanışları, küresel hegemonya ile bağımlı münasebetleri dert etmeyen cenahların siyasi krizlerdeki beyan sahasında heyecanlı pozisyon alışlarına ancak tebessüm edilebilir. Bakan istifalarının, gelen ve giden trafiğinin hız kazanışının ancak aktüel gazetecilik refleksleri düzeyinde karşılıkları olabilir, oysa temel ihtiyaç başka bir ufukla anlaşılıp orta yere konulmalıdır.

Yerel ve küresel düzeylerde temel paradigmatik çerçeveler halkla, elbette dünya halklarıyla “hakikate davet” mantığı ile buluşturulmalı ve “başka bir yer”den insanlara seslenilmelidir. O “başka bir yer”e ilişkin İslami tezleri savunanların halkın ve egemenlerin önüne çıkıp derli toplu bir izah yapma, bu izahı da az evvel söylediğimiz gibi “hakikate davet” kastıyla icra etme sorumluluğu vardır.

Heyecan verici aktüel hareketliliklere hakikate ilişkin çelişkileri ve o çelişkilerden çıkışı gösterebildiği ölçüde kıymet verilmelidir, aksi taktirde yazının başlarında işaret etmeye çalıştığımız asırlık inşâ oluş ve bu sürecin kaçınılmaz sonuçları görünürlük kazanamayacaktır.

Döngüyü kıracak ufuklar ancak başka bir yere çıkarak görülebilir.

 

 

 

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Güney Afrika Diye Bir Yer

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Merak kadar doğurgan bir canlı var mı? Az çok giderilen bir merakın yeni yeni meraklar doğurması için dokuz ay beklemesine gerek yok. Dokuz dakika, hatta saniye bile yeter.

Beni, gitmediğim uzak bir ülke üzerine kitap okumaya sevk eden merakın izini sürüp Haruki Murakami’nin ilk romanı 1Q84’e varmıştım. Sis dağılıp gitse ve daha da gerilere erişebilsem, dinlediğim veya okuduğum ilginç bir hikayenin, zihnimin bahçelerine ektiği tohumlar arasında bulabilirim belki onu.

Ortalama bir insan için hayat, tanıdığı insanlar ve onlar vesilesiyle tanıştığı sonrakiler arasında; arkadaşlar, dostlar, eş ve akrabalar etrafında dallanıp budaklanıyor ve nihayete eriyor. Zincirleme insan tamlaması olarak adlandırabiliriz bu durumu.

Amatör bir okur olarak benim de hayatım kitapların açtığı kitapların sonu olmayan yolunda yürüyerek geçiyor. Dünya dediğimiz bu tahammülfersa savaş alanından, mümkün olduğunca az yaralayarak ve yara alarak geçmeye çabalarken kitaplardan ve okumaktan güç alıyorum.

Serdar Nazım Kölürbaşı, Japonya‘dan sonra Güney Afrika’ya getiriyor okurunu, doyurucu bir geçmiş ve bugün bilgisi içinde. Güney Afrika denince, aklıma Mandela ve Vuvuzlela’dan başka bir şey gelmiyordu düne kadar.

Fransızca “ayrım” demek olan “A part” ile İngilizcede “dönem” anlamında kullanılan “hood” kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkan, Afrikaans dilindeki “Apartheid” kelimesi kulağınıza çalınmıştır hiç değilse.

1948-1994 yılları arasında, 4 milyon Avrupa kökenli beyaz tarafından, yaklaşık 40 milyonluk siyahi halka, bir devlet politikası olarak uygulanan ırk temelli ağır ayrımcılık dönemi, “Apartheid Dönemi” olarak biliniyor.

Irkçı düzene karşı mücadele eden ve 27 yıllık esaretin ardından 1990 yılında cezaevinden çıkan Nelson Mandela, Güney Afrika’nın değişen kaderinin vücut bulmuş hali adeta. Maruz kalınan ırkçılığın, yaşanan esaretin ve nihayet kavuşulan özgürlüğün simgesi Mandela, 1994 yılında tüm vatandaşların eşit oy hakkına sahip olarak katıldığı seçimle devlet başkanı olmuştu. Devrim niteliğindeki bu gelişme üzerine ırkçı rejim yıkılmış, geriye, enkazını kaldırmak kalmıştı. Çalışmalar halen devam ediyor. Irkçılık, aklı, kalbi ve insanlığı karartan öyle ağır bir zehirdir ki, arınmak kolay değil. (Çevrenize bakın, kimse ben ırkçıyım demez lakin başka “yüce” addedilen dava ve ideolojilerin içine sinmiştir ırkçılık, görebilirsiniz, her an hiç beklemediğiniz yerden bırtlayabilir. )

Siyahilerin özgürlükleri için mücadele eden kişiler düşünüldüğünde Malcolm X, Martin Luther King gibi isimlerden önce akla gelen ilk lider Mandela’dan Vuvuzela’ya bir futbol topu gibi zıplayarak gelecek olursak…

Afrika kıtasında organize edilen ilk dünya kupasına 2010 yılında Güney Afrika ev sahipliği yapmıştı. Organizasyona damgasını vuran olaylardan biri de milyarlarca insanın muhtemelen ilk kez gördüğü ve duyduğu, Afrikaya özgü bir zurna idi: Vuvuzela. Zulu dilince gürültü anlamına geliyormuş “vuvu”. Çocuk kitabından çıkagelen bir kahraman kadar sempatik bir ad. Ne var ki, hep bir ağızdan çıkarttığı gürültü çok acayip.

Binlerce taraftarın, ‘dediğim dedik, öttürdüğüm düdük’ tavrıyla ortalığı inlettiği statta sanki milyonlarca sivrisinek aynı anda vızıldıyor gibi. Nereden mi biliyorum? İnternete girip 2010 Dünya Kupası ilk maçının, birlik beraberlik içinde (1-1) biten Güney Afrika-Meksika maçının kısa özetini izleyin de görün ve duyun.

Bu, “efsane” olmaya aday zurnanın sportif müsabakalarda çalınması dünya kupasından kısa bir süre sonra yasaklanmış. 135 desibele kadar çıkan sesi insan sağlığına zararlıymış. Kola gibi zehir zemberek bir içeceğin yasal olduğu bir dünyada bu ne incelik böyle!

Mandela ve Vuvuzela’dan sonra bir başka sevimli kelimeye geçebiliriz: Safari.

Safari’nin Arapça ‘uzaklara yapılan yolculuk” anlamındaki “sefer” kelimesinden türediğini biliyor muydunuz? Misafir de aynı kökten.

Safari dendi mi akla Afrika gelir, doğru. Artık öğrendik ki açık adres vermek gerekirse, “Güney Afrika” demek “yerinde” olur. Zira yeryüzünde en tehlikeli, yakalanması da en zor beş hayvanı (fil, gergedan, bufalo, aslan ve leopar… Yakalamaya kalkmayın) bir arada ve doğal ortamında gözlemlemek için en ideal yerler bu ülkede bulunan milli parklar.

Güney Afrika, “tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil” gibi tek’leyen ve teklikleriyle övünen bizim siyasetçilerin alışık olmadığı bir ülke. Dile kolay, ülkede 11 resmi dil konuşuluyor. (Birini kabul etsen, 10 tane “bilinmeyen dil” var demek oluyor!)Bu yetmezmiş gibi, 55 milyonluk ülkede 3 farklı başkent bulunuyor.

Güney Afrika için yoksulluğa ve cehalete bağlı ciddi sorunlar da mevcut. Ülke, dünyanın en yüksek tecavüz oranına sahip olmasıyla biliniyor. Aids hayli yaygın.

Tarihi, coğrafyası, yeraltı zenginleri, kültürel iklimi ve daha pek çok vehçesi ile Güney Afrika, dolu dolu 174 sayfalık kitapta okura sadece hayal değil mukayese imkanı da sunuyor.

Her şeyden önce merak tohumları serpiyor ki çok okuyan da bilsin çok gezen de. Ama en iyisi gezmeden önce okuması. Hiç, bilerek gezen ile bilmeden gezen bir olur mu?

*kapaktaki foto: Nelson Mandela Day 2020. Photo Courtesy: Instagram/@ivan.debs

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yol Medeniyet midir?

Hasret Aktaş

Yayınlanma:

-

Medenileşmenin ilk kuralının yerleşik hayata geçmek olduğu söylenir. Bu konuda ulaşımın önemine vurgu yapmak için ‘yol medeniyettir’ diye bir kavram üretilmiş.

Günümüzde yol gerçekten medeniyet midir?

Sanayi ve işçi kenti olan İstanbul, durmadan yükselen toplu konutlar ve ultra lüks rezidanslar arasında ikiye bölünmüş durumda. Sanayi ve iş sahalarına, merkeze yakın semtler daha lüks, maddi yönden zengin hale getirilirken; yine bu konuda düşük seviyedeki konutlar ise kentin diğer uçlarına, kıyılara inşâ ediliyor. İş yerlerine yaklaşık 1-2 saat uzaklıktaki TOKİ evlerinde oturan vatandaşa bu mesafeyi azaltacağı vaad edilen tünel, köprü, yol çalışmaları ile birlikte medenileşme süreci başlıyor.

Hiç tanımadığınız birileri, yöneticilerin ortaklık ve aracılığı ile tüm yaşam alanlarımız gasp etmişler. Özel şirketlere buraları işletme hakları verilmiş. Tüm ticari hesap ve çıkarlardan önce zekice bir işgal çalışması gibi sanki tüm bunlar.

Tabi bazı pazarlıkların sonucu hayal kırıklığı olabiliyor. Mesela Avrasya tünelinden geçen araç sayısı bu yıl vaad edileni bulmadı. İşletmeci firmaya 391 milyon 870 bin 500 lira ödeyeceğiz hesapsız kitapsız, art niyetli ortaklarca emeği hiç edilen halklar olarak bizler!

Ödemeliyiz, çünkü yol medeniyettir(!)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Habil Mert Neden Mahkûm Edilmeli?

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

100 yaşına yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlamaya elverişli 5 kelime ne olur diye sorsalar, “yalan” ve “darbe” kelimeleri bu listede kendilerine pekala yer bulurlar bana kalırsa.

Yalana ve darbeye aşırı dozda maruz kalmış insanlarız. Türkiye bir yalanlar ve darbeler ülkesi. Yalana müracaat etmek ve darbe yapmak bu ülkede köklü bir gelenek ve görenek. Birbirini besleyen ve büyüten iki kanka kelime: yalan ve darbe.

Hatırlayalım: Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmak üzereyken; çok sesli ve renkli, her kesimi temsile kabiliyetli birinci Meclis (Mustafa Kemal’in muhafız kıtasının başındaki Topal Osman’ın bir talimatla Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i Ankara’nın ortasında katletmesi ve bu cinayetin “aydınlatılamaması” için yaralı ele geçirilen Topal Osman’ın bir talimatla olay yerinde öldürülmesi hadisesi üzerine) bir darbe ile kapatıldı. 15 Temmuz 2016 tarihine kadar aradan geçen 93 yılda irili ufaklı pek çok darbe gördük. Dahası, aslolan darbelerdi, arada görece özgürlükler ve aşık olunan “demokrasi” yer yer kendini gösterdi. Değil mi ki 28 Şubat’ı icra eden zalim çete, 1000 yıl süreceği kehanetini yumurtlamayı da ihmal etmedi?

Darbeler sadece asker eliyle gerçekleştirilmiyor. Ordu, elindeki silah gücüyle nasıl darbe yapıyorsa, Yargı da yasa gücüyle darbe yapıyor. Yasal imkanlar, Gözaltı’na, Tutuklama’ya, İddianame adı altında “iftiraname”ye dönüştürülüyor. İnsanlar karalanıyor, mahkum ediliyor ve hapse atılıyorlar. Masumiyet Karinesi adlı en kadim, üst ilkeye mütemadiyen tecavüz ediyorlar. İstiklal Mahkemeleri’nden DGM’ye, Sulh Ceza Hakimlikleri’nden günümüze uzanan köklü bir zulüm geleneğinden bahsediyoruz.

Türkiye’de her kesim, istisnasız herkes, doğrudan değilse dolaylı olarak bu darbelerden zarar gördü, görmeye devam ediyor. Her kesimin zarar gördüğü aşikar da, herkes zarar gördü demek abartı olur, diye itiraz edilebilir. Ülkenin havasının kirletilmesi, yol açılan kamplaşmalar, güvensizlik uçurumları, ağırlaşan önyargılar, artan nefret söylemleri, çölleşen kültür sanat dünyası, yağmalanan kamu malları en tuzu kuru insanımızı bile olumsuz etkilemiyor mu?

Söz konusu askeri darbe olduğunda bunu görmek, buna karşı öyle veya böyle tavır almak kolay. Ne var ki yargı mekanizmasını kendi kirli, şahsi, siyasi emellerine alet etmek isteyenlerin, halkın bir kesimine veya “herhangi” birine indirdiği darbe’yi görmek pek kolay olmuyor. Hele de bu insanların arkasında, “ses verecek” bir kitle, camia yoksa, hiç kolay olmuyor.

Gelelim bu yazının başlığında adı geçen Habil Mert’e. Kim bu arkadaş ve bu yazıyla ne alakası var?

Habil, insani ve İslami sorumluklarını yerine getiren bir insan. Edirne’de yaşıyor ve bir sivil toplum kuruluşunun da başkanlığını yürütüyor. Edirne’nin genel havası içinde ortaya koydukları söylem ve eylem sadece toplumun değil birilerinin de dikkatini çekiyor demek ki. Bu “birileri” her kimse artık, 28 Şubat sürecinde olduğu gibi şimdi de haksız ve hukuksuz olarak “cezalandırmak” istiyorlar Habil’i. Bu bir nevi Habil – Kabil hikayesi!

Habil Mert son yıllarda daha çok Suriye savaşının geride bıraktığı enkazı kaldırmaya dönük yasal ve meşru insani yardım faaliyetlerine odaklanmıştı. Tıpkı, yüzlerce sivil (veya değil) toplum kuruluşu gibi. Suriye savaşının yaralarını sarmak için Türk Devleti’nin de ilk günden elini taşın altına koyduğu biliniyor. 

Habil Mert’ten İstanbul’da 100 tane vardır en azından. Gelin görün ki Edirne’de bir tane olduğu için onu harcamak kolay ve gerekli. Doğu Perinçek’in her akşam ekranlarında cirit attığı “yepisyeni” Türkiye’de bürokrasi gibi yargı da rotayı yeniden hesaplıyor olmalı.

Yargı yetkisini, devletin kendilerine tanıdığı gücü kötüye kullananların sıkça ve hayli ‘sığ’ca başvurduğu bir yöntemle, 30 Ağustos 2019 sabahı evi basılarak gözaltına alınmıştı Habil Mert. Bir yere kaçtığı, bir şey sakladığı yoktu. Bir telefon açsalar yarım saate kadar Polis Merkezi’ne geleceğini bildikleri için “şafakta basmayı” sevenlerin mirasçıları, şov yapmayı tercih ettiler. Biraz aksiyon gerekli. Yoksa, eşini çocuklarını, komşularını nasıl taciz etsinler?

Üç gün gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakıldı Habil.

Ardından, “planın” devamında, savcının bir iddianame hazırlaması gerekiyordu. (Bu hikayeyi binlerce kez okumuştuk!) Ve savcı, adına iddianame denilen lakin hukukla değil laga luga ile doldurduğu 11 sayfalık belgeyi imzalayıp gönderir. Hakimin delilsiz, mesnetsiz, alakasız olayların içine tıkıştırıldığı belgeyi kabul etmeme, iade etme yetkisi var ama bu yetkiyi kullanmak kolay mı?

Siyasi davalarda hukuka ne gerek var? Suyu bulandır dur. Algı oluştur. Kabaca “hokus pokus” yapmaya çalış… Olan biten bu.

Savcı, kırk dereden su getirmeye çalışmış, gayretine bir diyeceğim yok ama uymakla yükümlü olduğu yasalara sırt çevirmiş, hukuki olmayan bir metinle “şüpheli” gösterdiği kişinin, sıkı durun, “terör örgütü üyesi” olduğu ve “terör propagandası” yaptığı gerekçesiyle cezalandırılmasını istemiş.

Savcı, ipe sapa gelmez olayları tıkıştırdığı metni iddianame diye mahkemeye sunduğundan, yani hukuka bağlı olmadığından, ben de bu yazıda iddianamenin içeriğine dair hukuki değerlendirmede bulunmayacağım. Kurmaca bir metni hukuki değerlendirmeye tabi tutarak okuru gereksiz yere yormak istemem, edebiyat eleştirmenlerine bırakıyorum. (Yine de, bu ağır ithamlar hangi eylemlere dayanıyor, merak edenler, bir demet seçki için aşağıya bırakacağım linke tıklayabilirler.)

Ben savcıya bir soru sormak istiyorum yalnızca: Acaba kaçma ve delil karartma şüphesi bulunmayan bir insanın evine sabahın erken saatinde polisleri gönderirken, üç günlük gözaltı kararı verirken veya hukuki olmayan bir iddianame ile bir insanın terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmasını talep ederken, o ay aldığınız maaşın size helal olacağını mı zannediyorsunuz?

Habil Mert’in karar duruşması 9 Şubat’ta. Yargılamanın kendisi bir tür cezadır ama asıl büyük ceza hukuka ve yasaya rağmen kesilebilir.

Hiç şüpheniz olmasın, kesilmek istenen, Müslümanların soluğudur.

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM