Connect with us

Yazılar

AFGANİSTAN: Aktörler, İç Savaş, Günlük Hayat ve Barış Görüşmeleri

Yayınlanma:

-

Bu yazıda Afganistan’daki mevcut durum, 20 yıldır Afganistan halkı ve ülkesinin kaderi üzerinde etkin rol oynayan iç ve dış aktörler, iç savaş, Afganistan’da günlük hayat, Afganistan halkının karşı karşıya bulunduğu sorunlar, ABD-Taliban anlaşması ve Afgan gruplar arasında devam eden barış görüşmeleri kısaca ele alınacaktır.

AFGANİSTAN’IN SON DÖNEMİNE KISA BİR BAKIŞ

Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı işgal ettiği 1970’li yılların sonlarından 1980’li yılların sonuna kadar Afganistan halkı ve Mücahitler olarak adlandırılan çeşitli siyasi gruplar Sovyet işgaline karşı savaştı. Mücahitlerle Sovyet Rusya arasında devam eden savaşta başta Pakistan, ABD ve Suudi Arabistan olmak üzere birçok İslam ve Batı ülkesi Mücahitlere para, silah yardımı ve lojistik destek sağladı. Özellikle Pakistan, Mücahitlerin ideolojik, lojistik ve kamplarının merkez üssü haline geldi. Zira bu süre zarfında Afganistan nüfusunun büyük bir kısmı ülkeyi terk edip daha çok Pakistan ve İran’a göç etmişti. Bunun yanı sıra Pakistan sınırları içerisinde bulunmakla birlikte Afgan(istan) kökenli olan ve kendilerini Afganistan’a ait hisseden çok büyük bir nüfus da yaşamaktadır. O sırada Sovyet Rusya’ya karşı savaşta öne çıkmış mücahit gruplar şunlardı: Rabbani’nin siyasi ve Ahmed Şah Mesud’un askeri liderleri olduğu, çoğunluğu Taciklerden oluşan Cemiyet-i İslami grubu. Liderliğini bugün de Hikmetyar’ın yaptığı, çoğunluğunu Peştunların oluşturduğu Hizb-i İslami grubu. Liderliğini Abdulali Mezari’nin yaptığı (bugünkü liderleri Muhakkik ve Halili) ve çoğunluğunu Şii Hazaraların oluşturduğu Hizb-i Vahdet-i İslami grubu. Liderliğini Resul Seyyaf’ın yaptığı, Suudi ile iyi ilişkilere sahip, nispeten selefi olarak kabul edilen ve çoğunluğu Peştunlardan oluşan İttihad-ı İslami grubu.

Bugün Afganistan sahasında önemli aktörlerden sayılan ve çoğunluğunu Peştunların oluşturduğu Taliban grubu ile Raşit Dostum’un lideri olduğu ve çoğunluğu Özbeklerden oluşan Cünbüş-i Milli-yi İslami Afganistan grubu ise, Sovyet Rusya ile savaş döneminde yapı olarak yoktu. Bu iki grup 90’lardan sonra kuruldu.

Yeri gelmişken antrparantez bir noktayı vurgulamakta yarar vardır. Afganistan’da siyasi, dini ve toplumsal örgütlenmeler, daha çok etnik/kavimler temelinde şekillenmektedir. Yukarıda da görüldüğü üzere zikredilen grup ve parti adlarının hepsinde “İslami” kelimesi olduğu halde, kurucular ve yönetim kadrosu hangi kavimden ise, mensupları ve destekçilerinin büyük çoğunluğu da aynı kavimden oluşmaktadır. Hatta Afgan mücahitler ve gruplar arasındaki iktidar mücadelesi ve iç savaşın temel saiklerinden birisinin de bu kavmiyetçilik düşüncesi olduğu söylenebilir. Bu nedenle yukarıda parti ve grupların adları verilirken partilerde çoğunluğu oluşturan kavim adları da belirtildi.

Mücahit grupların galip gelmesiyle Sovyet Rusya 1989’da ülkeyi terk etti. Ancak bu defa Afgan gruplar arasında iktidar mücadelesi ve şiddetli iç savaş başladı. Mücahit grupların bir kısmı geçici bir hükümet kurmayı başarsalar da aralarındaki savaş sona ermedi. Örneğin Hikmetyar grubu, Rabbani başkanlığında kurulan geçici hükümeti tanımadı ve savaşmaya devam etti. Bu sırada Taliban grubu kuruldu. Pakistan sınırına yakın Afgan medreseleri ile Pakistan’daki medreselerde okuyan talebeler ve burada ders veren hocalar tarafından kurulan Taliban’ın yönetim kadrosu ve mensuplarının büyük bir çoğunluğu Peştunlardan oluşmaktadır. Taliban, Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı ter etmesinden sonra Afgan gruplar arasında cereyan eden ve Afganistan halkını usandıran iktidar mücadelesinden ve iç savaştan istifade etti. Pakistan’ın da desteğini arkasına alarak Afganistan’da düzeni, istikrarı ve birliği sağlamak ve iç savaşa son vermek vaadiyle diğer Afgan gruplara ve mevcut hükümete karşı savaş ilan etti. Taliban’ın birliği ve dirliği sağlama söylemi, on yıllardır savaş, yıkım ve sürgünlerden usanmış bazı kesimlere ve gençlere cazip geldi. Sovyetlere karşı savaşta da yer alan bu memnuniyetsiz kitlenin desteğini arkasına alan Taliban, Kandahar’dan başlattığı isyan hareketini kısa sürede genişletti ve 1996’da Başkent Kabil dâhil ülkenin üçte ikisinde yönetimi ele geçirdi. Ancak Afganistan’da iktidar mücadelesi ve iç savaş bitmedi. Taliban’ın Afganistan’ı yönettiği 1996-2001 döneminde bu defa diğer Afgan grupların kurduğu Kuzey İttifakı ile Taliban arasında iç savaş devam etti. Elde net bir veri olmamakla birlikte Taliban’ın Afganistan’ı yönettiği 1996-2001 yıllarında Afganistan halkının önemli bir kısmı başta Pakistan ve İran olmak üzere yurt dışına veya ülke içinde Taliban’ın egemen olmadığı Pençşir, Badahşan, Tahar vd. bölgelere göç etmiştir.

1998-2001 tarihleri arasında BM, Taliban yönetiminden çeşitli saldırılardan sorumlu tuttuğu Usame bin Ladin’in iadesini istedi. BM, Bin Ladin’i iade etmeyen Taliban yönetimine çeşitli yaptırımlar uyguladı. 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrasında ise ABD, saldırının El Kaide tarafından düzenlendiğini ve El Kaide lideri Usame bin Ladin’in Taliban yönetimi tarafından kendilerine teslim edilmesini istedi. Taliban yönetimi ise, özetle kendilerine sığınan bir Müslümanın kâfirlere teslim edilmesinin caiz olmadığı, 11 Eylül saldırısını El Kaide’nin gerçekleştirdiğine dair bir delil olmadığı, Bin Ladin’in kendilerinin misafiri olduğu ve ABD’nin Afganistan’a saldırı veya işgal düzenleyemeyeceği yönünde açıklamalarda bulunarak Bin Ladin’i iade etmeyi reddetti. Bunun üzerine ABD, Taliban yönetimini devirmek amacıyla Afganistan’ı işgal etme kararı aldı. Taliban işgale karşı fazla direnmeden önce dağlık alanlara, kırsal kesimlere, sonra da Pakistan içlerine çekildi. Böylece Taliban yönetimi devrildi ve yerine Kuzey İttifakı olarak bilinen diğer Afgan güçleri getirildi. Bu durum Afganistan’da 20 yıl sürecek yeni bir işgal, iç savaş, göç ve yıkımın ilk adımı oldu.

Devrildikten sonraki ilk yıllarda dağılma sürecine giren, sessizliğe bürünen ve Pakistan’a çekilen Taliban, bir süre sonra toparlanıp yeniden Afganistan hükümeti ve Afganistan’daki ABD/NATO güçlerine karşı savaşmaya başladı. Savaş, aradan geçen yirmi yıla rağmen hâlâ devam etmektedir. Gelinen noktada çeşitli yerel kaynaklar coğrafi olarak ülkenin yaklaşık %60-70’inin, nüfus olarak da yaklaşık %30’unun Taliban’ın etki alanında, diğer bölgelerin ise ABD/NATO’nun desteklediği Afganistan Hükümetinin kontrolü altında olduğunu belirtmektedir. Taliban’ın etkili olduğu alanlar daha çok kırsal kesimler ve bazı ilçelerdir. Eyalet merkezleri ve büyükşehirlerde ise genellikle Afganistan hükümeti hâkimdir.

AFGANİSTAN HÜKÜMETİNİN HÂKİM OLDUĞU BÖLGELERDE GÜNLÜK YAŞAM

Resmi adı Afganistan İslam Cumhuriyeti olan ülkenin 30 milyonu aşkın nüfusu vardır. Afganistan’da 34 eyalet/il, bu eyaletlere bağlı 400’ye yakın ilçe ve çok sayıda köy vardır. Büyük şehirlerde, merkezi ilçelerde ve bazı kırsal kesimlerde Afganistan Hükümetinin hâkimiyeti söz konusudur. Bu da coğrafi olarak ülkenin yaklaşık %30’una, nüfus oranı açısından ise toplam nüfusun yaklaşık %70’ine tekabül etmektedir. Bu durum, ülke içerisinde ikamet eden Afganistan halkının büyük bir kesiminin kırsal kesimlerden kentlere göç ettiğini göstermektedir. Bir örnek vermek gerekirse en fazla 500 bin veya 1 milyon kapasiteye sahip olduğu söylenen başkent Kabil’in mevcut nüfusunun 5 milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Bu nüfusun da çoğunluğu gecekondularda veya kamplarda yaşamaktadır. Görece güvenlik kaygısı, iş bulma umudu, şehir merkezlerindeki eğitim ve sağlık imkânları gibi etkenler kırdan kente göçü hızlandıran sebeplerin başında gelmektedir.

Yoksulluk, açlık, işsizlik, can güvenliği, madde bağımlılığı, yeterli eğitim, sağlık ve insani yaşam koşullarından yoksunluk, sık sık yaşanan elektrik kesintileri, barınma ve ısınma sorunu Afganistan halklarının ortak problemlerindendir. Buna rağmen Afganistan’da kaçakçılık, uyuşturucu, uluslararası fonların iç edilmesi ve yolsuzluk gibi kaynaklardan beslenerek olağanüstü düzeyde zengin olan bir zümre de vardır. Bir ayağı Afganistan’da diğer ayağı yurtdışında olan bu zümrenin Dubai, Türkiye, ABD ve Almanya başta olmak üzere yurt dışında çok büyük miktarda varlıkları bulunmaktadır. Birçoğunun çifte vatandaşlıkları vardır, çocukları da genellikle yurt dışında okumaktadır. Bu zümre Afganistan içinde de kaleleri andıran evlerinde koruma orduları eşliğinde çok debdebeli, şatafatlı ve kibirli bir hayat yaşamaktadır. Bunların içinde mafya babaları, kaçakçılar, uyuşturucu tacirleri olduğu gibi siyasiler, aşiret liderleri, generaller, eski mücahit liderler ve komutanlar da vardır. Afganistan halkının çok büyük bir kesimi en temel barınma, beslenme, eğitim ve sağlık imkânlarından bile mahrumken bu zümrenin çocukları yurtiçinde ve yurt dışında her türlü imkâna sahiptir. Bu durum başta Afganistan hükümetinin egemenliği altındaki bölgeler olmak üzere ülkenin geneli için geçerlidir.

Diğer bölgelere kıyasla Afganistan hükümetinin egemenliği altındaki bölgelerde özgürlük, iş, eğitim, sağlık vb. imkânlar nispeten daha iyidir. Çünkü diğer bölgelerde üniversite, lise ve sağlık gibi imkânlar ya hiç yoktur ya da çok azdır. Hükümetin egemen olduğu bölgelerde nüfus yoğunluğunun daha fazla olmasının sebeplerinden bazıları  bu imkânlardır.

ABD, Afganistan’ı işgal ettikten sonra mücahit gruplardan oluşan Kuzey İttifakı ile Taliban dışında siyaset sahnesine yeni aktörler de eklendi: ABD/Batı yanlısı, uluslararası kuruluşlarla içli dışlı ve seküler dünya görüşüne sahip yeni aktörler. 2001’den beri Afganistan’ı ağırlıklı olarak bu unsurlar yönetmektedir. 2001-2014 yılları arasında Hamid Karzai, 2014’ten bugüne kadar ise Eşref Gani Afganistan’da cumhurbaşkanlığı yapmaktadır. Afganistan hükümetinin üst düzey bürokratları, Fulbright bursluları olarak anılan, genellikle yurt dışında eğitim görmüş ve seküler yaşam tarzını benimsemiş çevrelerden oluşmaktadır. Hükümet kurumlarının her kademesinde yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırmaya rastlamak mümkünüdür. Bu durumu hükümet bürokratları, siyasiler, ulusal medya ve halk dâhil herkes bilmekte ve beyan etmektedir.

Afganistan’ın en büyük sorunlarından biri de uyuşturucu ticareti ve madde bağımlılığıdır. Afganistan’da yasal olarak uyuşturucu üretmek, satmak ve kullanmak yasaktır. Ancak Hilmend, Kandahar ve Nangarhar gibi hem Taliban’ın çok etkin olduğu hem ABD/NATO’nun askeri kamplarının bulunduğu bölgeler başta olmak üzere Afganistan’ın birçok bölgesinde afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti yapılmaktadır. Aynı şekilde başta Kabil olmak üzere bütün şehirlerde neredeyse her köşe başında, yol kenarlarında veya köprü altlarında -gördükçe insanın içini parçalayan- madde bağımlılarına rastlamak mümkündür. Yapılan bazı araştırmalara göre Afganistan’da 3 milyondan fazla madde bağımlısı bulunmaktadır. Bu sayı, Afganistan nüfusunun %10’una tekabül etmektedir. Afganistan’ın birçok bölgesinde uyuşturucu üretiminin ve ticaretinin yapılması, her köşe başında madde bağımlarının bulunması ve uyuşturucu tacirlerinin şehir merkezlerindeki bağımlılara bile rahatlıkla ulaşıp uyuşturucu satabilmesi ne hükümetin, ne ABD/NATO güçlerinin, ne de Taliban’ın afyon ekimi, uyuşturucu ticareti ve madde bağımlılığına karşı gerçekçi bir mücadele vermediğini, aksine bunlara göz yumduklarını göstermektedir.

Taliban’ın geçmişte ve bugün uyuşturucu meselesiyle ilişkisi ilerde ele alınacaktır ancak yeri gelmişken şu noktayı vurgulamakta yarar. Hangi kavme, siyasi oluşuma veya fikre mensup olursa olsun Afganistan halkının hemen hemen tamamı hükümetin de Taliban’ın da ABD/NATO güçlerinin de uyuşturucu üretimi ve ticaretine göz yumduğunu, bu üç güç odağının da vergi/komisyon almak, işbirliği yapmak veya bizzat işin ticaretini yapmak suretiyle bu işten nemalandığını beyan etmektedir.

Afganistan hükümetinin egemen olduğu bölgelerde, özellikle şehir merkezlerinde halkın karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri de hırsızlık, gasp, adam kaçırma, çetecilik, mal ve can güvenliğidir. Mazlum Afganistan halkı iki tür can güvenliği ile karşı karşıya bulunuyor. Biri hükümet/ABD/NATO güçleri ile Taliban, IŞİD gibi gruplar arasında yaşanan çatışmalardan dolayı ne zaman, nerede ve kimden geleceği belli olmayan kurşunlar, bombalar, mayınlar, intiharların sebep olduğu korkular, yaralanmalar, ölümler… Diğeri, özellikle hükümetin egemen olduğu büyük şehir merkezlerinde hırsızların, gaspçıların, çetelerin yaydığı korku, güvensizlik ve ölümler… Bu nedenle Afganistan’ın genelinde hava kararmadan insanların çoğu evlerine çekilir. Akşam ve gece vakti dışarda çok az insan olur.

TALİBAN VE ETKİN OLDUĞU BÖLGELERDE GÜNLÜK HAYAT

Sovyet Rusya’nın, işgal ettiği Afganistan’ı terk etmek durumunda kaldığı 1990’lardan sonra mücahit gruplar arasında baş gösteren iktidar mücadelesi ve iç savaş, Taliban’ın kurulmasını tetikleyen önemli etkenlerden biridir. Kelime anlamı talebeler/öğrenciler olan Taliban’ın kurucuları daha çok Afganistan ve Pakistan’daki medrese hocaları olup ilk mensupları da bu medreselerde okuyan talebelerdi. Daha önce ifade edildiği üzere Afganistan’daki dini yapıların hemen hepsi kavmi/etnik aidiyetler üzerinden örgütlenmiştir. Taliban grubu da bu özellikten müstesna değildir. Taliban hareketinin kurucu ve yönetim kadrosu ile ilk mensuplarının tamamına yakını Peştun’dur. Dolayısıyla bu gruplarda dini kimlik ve anlayışın yanında çoğunluğu oluşturan kavimlerin kültürleri, yaşam tarzları, geleneksel anlayışları ve bölgesel farklılıkları da etkindir. Tabi diğer gruplarda olduğu gibi Taliban grubunun da az da olsa başka kavimlerden mensupları vardır. Özellikle etki alanının Peştun olmayan bölgelere (Özbek, Türkmen, Tacik bölgeleri gibi) yayıldığı son yıllarda diğer kavimlere mensup kişilerden de Taliban’a katılım olduğu ve bunların oranının %10-20 arasında olduğu belirtilmektedir. Taliban’ın Pakistan, Orta Asya cumhuriyetleri, Doğu Türkistan, Arap ülkeleri ve Türkiye dâhil birçok ülkeden de çok sayıda muharip üyesi vardır.

Afganistan halkının geneli mütedeyyin olduğu halde etnik aidiyetin, halkın inanç ve davranışı üzerinde ne kadar etkili olduğunu göstermesi açısından konuyla ilgili bir yorumu aktarmakta yarar vardır. İddia o ki, “Son yıllarda Taliban’a katılan Peştun dışı kavim mensuplarının bir kısmı Peştun kökenli Taliban yönetici ve mensuplarının kendi bölgelerinde halka yaptığı zulüm ve baskıları sonlandırmak veya en aza indirmek için Taliban’a kerhen katıldığı” yönündedir. Bu bölge halklarından bazı kimseler, kendi gözlemlerine dayanarak “Taliban bu bölgelerde etkin olmaya başladıktan sonra buralara Peştun yöneticiler atadı. Onlar da kavmiyetçi duygularla hareket edip bölge halkına büyük zulümler ve baskılar yaptı. Ancak bölge halkından Taliban’a katılım olduktan ve buralara bölge halkından yetkililer atandıktan sonra bölge halkı nispeten rahatladı ve eski baskılar ortadan kalktı.” demektedir. Bu, sadece bir yorum olmakla birlikte bunun Afganistan sosyolojisi ve Taliban içerisindeki fraksiyonlar gerçeğine çok uzak bir yorum olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Kuruluşunu 1994’te Kandahar’da ilan eden Taliban, Pakistan’ın da desteğini arkasına alarak Afganistan’da düzen ve istikrarı sağlamak iddiasıyla mevcut hükümete karşı isyan başlattı. Kısa sürede (1996) Pençşir, Badahşan, Mezar-ı Şerif ve Tahar dışında kalan bölgelerde yönetimi ele geçirdi. Bir iki yıl sonra Kuzey İttifakı’nın önemli merkezlerinden olan Mezar-ı Şerif’i ve Tahar’ın bazı bölgelerini de ele geçirdi ve ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiği 2001’e kadar yönetimde kaldı.

Taliban yönetimini resmi olarak tanıyan üç ülke vardı. Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirleri de BM’nin Taliban’a yaptırım kararı alması üzerine 2001 yılında Taliban ile resmi ilişkilerini kesince Taliban’ı resmi olarak tanıyan tek ülke Pakistan kaldı. Taliban’ın ele geçirdiği bölgelerden Kuzey İttifakı bölgelerine ve komşu ülkelere büyük göçler yaşandı. Bu dönemde iç savaş, Taliban ile komutanlığını Ahmed Şah Mesud’un yaptığı Kuzey İttifakı arasında devam etti.

ABD, 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan El Kaide’yi sorumlu tuttu ve Taliban yönetiminden Usame bin Ladin’i kendilerine teslim etmesini istedi. Ancak Taliban bu talebi reddetti. Bunun üzerine ABD, Bin Ladin’in teslim edilmemesini bahane ederek Afganistan’ı işgal etti. Taliban, ABD işgali ve saldırılarına fazla direnç göstermeden egemen olduğu bütün bölgeleri kısa sürede terk etti. Taliban’ın yönetim kadrosu ve mensuplarının çoğu Pakistan’daki aşiretler bölgesine çekildi. Bir süre sessizliğe bürünen Taliban, 2003 yılından sonra yeniden toparlanarak ABD/NATO güçlerine ve hükümete karşı milis savaşı vermeye başladı. Her geçen gün dozu artan, ülke geneline yayılan, geride on binlerce ölü, yüzbinlerce yaralı, milyonlarca mülteci bırakan ve ülkeyi her açıdan yıkıma sürükleyen savaş bugüne kadar devam etmektedir. Gelinen noktada Taliban, ülke topraklarının yaklaşık %70’inde etkili durumdadır. Bu bölgelerde yaşayanların ülke nüfusuna oranı ise yaklaşık %30’dur.

Taliban’ın etki alanındaki bölgeler ile hükümetin egemen olduğu bölgelerde günlük hayat arasında benzerlikler ve farklılıklar söz konusudur. Taliban, etkili olduğu bölgelerde çiftçi, esnaf ve tüccardan öşür, vergi alıyor; kontrolünü elinde tuttuğu yollardan geçen ticari mal ve ürünlerden komisyon tahsil ediyor. Dolayısıyla Taliban’ın etkili olduğu bölgelerde esnaf ve tüccar, hem Taliban’a hem hükümete vergi, gümrük, rüşvet, komisyon vs. vermek durumunda kalıyor.

Taliban’ın afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti ile ilişkisi ve bu konuda tavrına gelince: Bu konuda Taliban’ın iki farklı tutum sergilediği anlaşılmaktadır. Şöyle ki, Taliban, Afganistan’ı yönettiği 1996-2001 yıllarında afyon ekimi ve uyuşturucu ticaretini yasaklamıştı. Bu yasak sonucu Afganistan’da afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti çok azalmış ve bitme noktasına gelmişti. Bu durum, bazı uluslararası raporlara da yansıdı. Ancak Taliban’ın devrilmesinden sonraki dönemde Afganistan’da afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti yeniden yaygınlaştı ve olağanüstü derecede arttı. Bugün hem ABD/NATO güçlerinin hem Taliban’ın hem de hükümetin etkin olduğu bölgelerde afyon ekimi de uyuşturucu ticareti de uyuşturucu kullanımı da çok yaygındır. Günümüzde Afganistan’da afyon ekiminin büyük bir kısmı Taliban’ın bölge halkı üzerinde çok etkin olduğu Hilmend, Nangarhar ve Kandahar bölgelerinde yapılmaktadır. Etkin olduğu bölgelerde istediği her yasağı uygulayan, istediği kişiyi yakalayan, yargılayan ve cezalandıran Taliban’ın, bu bölgelerde afyon ekimi ve uyuşturucu tacirlerine göz yummadığını, bu sektörden doğrudan ve dolaylı olarak nemalanmadığını söylemek imkânsızdır. Nitekim Taliban’a sempati duyan, hatta onları savunan kesimler dâhil olmak üzere Afgan halkının tamamına yakını “Taliban’ın uyuşturucu üretimine ve ticaretine göz yumduğuna, uyuşturucu tacirleriyle işbirliği yaptığına, hem üreticiden hem tacirlerden komisyon aldığına (%10 ve üzeri), örgütün en büyük gelir kaynaklarından birinin de bu olduğuna; aksi halde hâkim olduğu bölgelerde çok rahatlıkla bu işe engel olabileceğine” inanıyor. Yine Afgan halkına göre ABD/NATO güçleri ve hükümetin de bu işe göz yumduğu ve bu güçlerin bazı mensuplarının bizzat işin içinde olduğu izahtan varestedir. Bu sözleri ülkenin her bölgesinde, halkın her kesiminden işitmek mümkündür. Dolayısıyla Taliban’ın geçmişte ve bugün -ileride bir kısmına değinilecek birçok konuda olduğu gibi- Afganistan’da uyuşturucu üretimi ve ticaretine karşı tutumu farklılık arz ediyor. Afganistan’ı yönettiği dönemde afyon ekimi ve uyuşturucu ticaretini yasaklayan ve büyük oranda başarılı olan Taliban, bugün ne afyon ekimine karşı tutum sergiliyor ne de uyuşturucu tacirlerine engel oluyor. Aksine hem afyon üreticilerinden hem de uyuşturucu tacirlerinden komisyon alarak kendisine büyük bir gelir kaynağı sağlıyor. Elde net bir veri olmamakla birlikte Taliban’ın uyuşturucu sektöründen elde ettiği gelirin yıllık 600 milyon dolardan fazla olduğu ifade ediliyor.

Taliban ile uyuşturucu tacirleri arasında bir çıkar ilişkisinin olduğu, şu olaydan da net olarak gözlemlenebilir: ABD ile Taliban arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde Afganistan hükümeti, Taliban’ın verdiği listede yer alan 5 bin tutsağı serbest bırakacak, buna karşın Taliban da elindeki 1.000 hükümet mensubunu serbest bırakacaktı. Afganistan hükümeti önce ayak dirediyse de 4 bin 500’e yakın Taliban mensubunu kısa sürede serbest bıraktı. Ancak serbest bırakılacaklar listesinde “tehlikeli” olarak anılan 400-500 kişiyi serbest bırakmamak için çok direndi ve sırf bu yüzden Afganlar arası barış görüşmeleri aylarca gecikti. Şimdi bu tehlikeliler listesinin kimliklerine ve işledikleri suçlara bakıldığında ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Evet, bu tutsaklar arasında çok büyük, ölümlü ve etkili olaylara karışan, bu olayları planlayan ve icra eden önemli Taliban mensupları vardı. Ancak listede Taliban mensubu olmayan, uyuşturucu ticareti ve insan kaçakçılığından hüküm giymiş çok meşhur onlarca mafya babası ve uyuşturucu taciri de vardı. Peki, nasıl oluyor da Taliban, bu isimleri de “serbest bırakılacaklar” listesine ekliyor ve bırakılmalarında ısrarcı oluyor, hatta bunların hepsi serbest bırakılmadan Afganlar arası barış görüşmelerinin başlatılmasının kesinlikle söz konusu olmadığını deklare ediyor? Bunun tek bir izahı vardır. O da Taliban’ın bu isimleri para veya başka bir çıkar karşılığında serbest bıraktırdığı gerçeğidir. Nitekim bazı kaynakların iddiasına göre Taliban, yeraltı dünyasının bu isimlerini yaklaşık 1 milyar dolar karşılığında serbest bıraktırmıştır.

Yeri gelmişken şunu da vurgulamak gerekir. On milyarlarca dolara karşılık geldiği söylenen Afganistan’daki uyuşturucu sektörünün maddi getirisinden sadece küçük bir kaymak tabası yararlanıyor. Bu kaymak tabasının içinde ise mafya, siyaset, emniyet, ticaret, aşiret, uluslararası güçler dâhil her kesimden insanlar vardır. İç savaş, gasp, işsizlik, yoksulluk, açlık, yalnızlık, parçalanmışlık, göç, sürgün ve daha yüzlerce acının pençesinde boğuşan mazlum halkın çocuklarının bu işten payına düşen ise yalancı mutluluk/madde bağımlılığı, psikolojik sorunlar, envaiçeşit sağlık problemleri ve köprü altlarında yaşamaya mahkûm olmak…

Taliban, mevcut hükümeti meşru görmediği ve onu işgalci güçlerin işbirlikçisi olarak kabul ettiği için etkili olduğu bölgelerde -özellikle ilk dönemlerde- devlet kurumlarında çalıştığını tespit ettiği insanların kimisini öldürüyor, kimilerinin ailelerini tehdit ediyor, bazılarından ise fidye alıyordu. Söz konusu dönemde Taliban’ın öğretmen dâhil sıradan devlet memurlarını da öldürdüğü vakidir. Son yıllarda ise sıradan devlet memurlarına pek ses etmediği, sadece ordu ve emniyet mensuplarını, üst düzey bürokratları, stratejik kurumlarda görev yapanları vs. doğrudan hedef aldığı söylenebilir. Eskiden etkili olduğu bölgelerde devlet okullarına da izin vermeyen veya sadece ilkokula izin veren ya da kızların ilkokuldan sonra okumalarına müsaade etmeyen Taliban, son yıllarda bu tavrını da yumuşatmış görünüyor. Şu anda Taliban’ın etkili olduğu bölgelerde hükümete ait okullar, sağlık ocakları veya hastaneler var ve buralarda hükümetin tayin ettiği çalışanlar görev yapmaktadır. Ancak Taliban’ın hâlâ ve büyük oranda kızların lise ve üniversite okumalarına mani olduğu bilinmektedir. Bu nedenle özellikle lise ve üniversite eğitimine devam etmek isteyenler Taliban’ın etkili olmadığı bölgelere göç ediyor.

Taliban, Afganistan hükümetinin gerçekleştirdiği seçimlere de halkın katılımını yasaklıyor ve halka, seçimleri boykot etme çağrısı yapıyor. Hatta son yıllarda azalmakla birlikte Taliban’ın çağrısına uymayıp seçimde oy kullanan kimi vatandaşların ceza olarak parmaklarının kesildiği dönemler de oldu.

Taliban, etkili olduğu bölgelerde harem-selamlığa riayet edilse de halaylı, oyunlu, çalgılı düğünlere izin vermiyor, yapanları da tehdit ediyor veya cezalandırıyor. İnsanların evlerinde televizyon bulundurmalarını yasakladığı ve zaman zaman evlerdeki televizyonları toplayıp yaktığı da bilinmektedir. Örneğin yaklaşık iki yıl önce Taliban yetkilileri, Gur eyaletine bağlı Devletyar ilçesinde bazı vatandaşların evlerindeki televizyonları toplayıp yaktılar.

İlk yıllarda Taliban’ın etkili olduğu bazı bölgelerde kadınların neredeyse çarşıya bile çıkmasının pek mümkün olmadığı söyleniyor. Ancak son yıllarda böyle bir durum söz konusu değildir. Tabii, Taliban’ın etkili olduğu bölgelere oranla hükümetin egemen olduğu bölgelerde giyim tarzı, eğitim, dışarıda gezme, çeşitli sosyal mekânlarda oturma ve kadın-erkek ilişkileri bakımından kadının daha rahat, serbest ve özgür olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Hırsızlık, gasp, adam kaçırma ve cinayet gibi adi vakalar ise hükümetin egemen olduğu bölgelere göre Taliban’ın etkili olduğu bölgelerde çok daha az yaşanmaktadır. Daha önce de ifade edildiği gibi hükümetin egemen olduğu bölgelerde gasp, hırsızlık, adam kaçırma gibi vakalar her geçen gün artmakta ve halk için büyük güvenlik sorunlarına sebep olmaktadır.

Özetlenecek olursa etkili olduğu alanlarda Taliban’ın bölge halklarına karşı tutumu ve uyuşturucu meselesiyle ilişkisi iki döneme ayrılabilir. İlk dönemde bölge halklarına daha katı davranan Taliban’ın eğitim ve devlet memurluğu gibi meselelerde tutumunu esnettiği söylenebilir. Buna karşın uyuşturucu üretim ve ticareti konusunda eski tutumundan vazgeçtiği ve bu sektörden nemalandığı anlaşılmaktadır. Taliban’ın bu ve benzeri konulardaki tutum değişikliğine dair birçok etkenden söz edilebilir. Son dönemde kendi içinde yaşadığı çeşitli ayrışmalar ve “görece” en şahin mensuplarının IŞİD’e katılması, Peştun dışı bölgelere yerel yetkililer ve komutanlar ataması, bölge halklarının tepkisini azaltmak ve desteğini almak istemesi, bölge halkından aldığı vergi, öşür ve komisyonlar sayesinde gelir kaynağı elde etmesi, son birkaç yıldır devam eden barış görüşmeleri, Katar’da ofis açma girişimi ve çeşitli ülkelerle yapılan görüşmeler çerçevesinde uluslararası meşruiyet kazanma çabası bu sebepler arasında sayılabilir.

Taliban’ın Komşu Ülkelerle ve Diğer Bazı Ülkelerle İlişkileri

Kurulduğu ilk günden bugüne kadar -bazı gelgitler olmakla birlikte- Taliban’la en iyi ilişkilere sahip ülke Pakistan olmuştur. Pakistan, kuruluş aşamasından hemen sonra mevcut hükümete karşı isyan başlatan Taliban’a siyasi, askeri, lojistik, istihbarat dâhil olmak üzere her türlü desteği vermiştir. Afganistan’da yönetimi ele geçirdikten sonra Taliban’ı tanıyan üç ülkeden biri ve ilki yine Pakistan’dır. Diğer iki ülke de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Suudi Arabistan ve BAE, BM’nin El Kaide ilişkisinden dolayı Taliban’a yaptırım kararı aldığı 2001 yılından sonra Taliban’la resmi ilişkilerini kesince resmi olarak Taliban’ı tanıyan tek ülke Pakistan kaldı.

Pakistan-Taliban ilişkileri bugün de devam etmektedir. Afganistan’da fikren veya organik olarak Taliban mensubu olmayan istisnasız herkes, Taliban’ın en büyük destekçisinin Pakistan olduğuna inanır. Hatta daha ileriye giderek Taliban’ı Pakistan’ın kurduğuna, yönettiğine ve Afganistan’da kendi çıkarlarını korumak için kullandığına inanılır. Taliban mensubu ve sempatizanlarının önemli bir kısmı da Pakistan-Taliban arasındaki yakın işbirliğini inkâr etmezler. Taliban’ın Suudi ve BAE dışında Kuveyt ve Katar gibi diğer körfez ülkeleriyle ilişkisinin de fena olmadığı söylenebilir.

Yeri gelmişken şu konuyu irdelemekte yarar var: Normalde Taliban, Afganistan’ın işgal edildiği 2001 yılından beri ABD/NATO güçleri ve Afganistan hükümetine karşı savaşmaktadır. ABD/NATO güçlerine karşı savaşının gerekçesi işgalci olmaları, Afganistan Hükümetine karşı savaşının gerekçesi ise işgalcilerin işbirlikçisi olmasıdır. Bu nedenle işbirlikçi olarak gördüğü ve meşruiyetini tanımadığı Afganistan hükümetini destekleyenleri ve hükümet kurumlarında çalışanları da ABD işbirlikçisi olarak tanımlamaktadır. Taliban’ın işgalci güçlere ve hükümete karşı savaşmasının diğer bir gerekçesi de Afganistan’da “İslami bir yönetim” kurmaktır. Ancak aynı Taliban’ın; ABD ile askeri, stratejik, ekonomik vs. ilişlere sahip olan, topraklarında on binlerce ABD askeri ve onlarca ABD üssü bulunan ve çoğu zaman ABD’nin bir dediğini iki etmeyen Suudi Arabistan, Pakistan, Kuveyt ve Katar gibi ülkelere karşı aynı tavrı sergilememesi, aksine bazılarıyla ileri düzeyde ilişkilere sahip olması garip, tutarsız ve üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Mesela geçenlerde Taliban, Kuveyt emirinin hayatını kaybetmesi dolayısıyla bir taziye mesajı yayımladı. Taliban, topraklarının büyük bir kısmı ABD üssü olan Kuveyt’in emiri için yayımladığı mesajda emirin vefatından büyük üzüntü duyduklarını, emirin ailesine, Kuveyt devletine ve milletine gönülden teselli ve üzüntü mesajlarını ilettiklerini ve merhuma mağfiret dilediklerini beyan etti. Oysa aynı Taliban, kendi ülkesinde tıpkı Kuveyt gibi ABD işbirlikçisi olan hükümeti gayrimeşru ilan etmekte ve mensuplarının birçoğunun da kanını helal görmektedir. Sırf bu nedenle binlerce hükümet mensubunu da öldürmüştür.

Pakistan’ın da hem ABD ile olan stratejik ilişkileri, ortaklığı hem Taliban’a olan desteği de herkesin malumudur. Öyleyse burada şu soruyu sormak gerekir: Afganistan hükümetini tanımadığını ve ABD işbirlikçisi olduğu için kendisiyle savaştığını belirten Taliban, diğer ABD işbirlikçileriyle neden siyasi, askeri, lojistik ve ekonomik ilişkiler kurmakta beis görmüyor?

Taliban, son yıllarda İran, Rusya ve Çin dâhil farklı ülkelerle de çeşitli düzeylerde iyi ilişkiler kurmak için girişimlerde bulunuyor. Adı geçen ülkelerin de Taliban’la açık veya gizli görüşmeleri oldu, oluyor. Son dönemde Katar ile ilişkileri ve Katar’da açtığı temsilcilik ofisi de Taliban’ın dünya ülkeleriyle iletişim kurmak ve uluslararası meşruiyet zemini kurma ve kazanma çabası olarak okunabilir.

AFGANİSTAN SAVAŞINDA SİVİL KAYIPLAR VE TARAFLARIN SORUMLULUKLARI

2001’den bugüne kadar ABD/NATO güçleri/Afganistan hükümeti ve Taliban arasında devam eden savaşta on binlerce sivil hayatını kaybetti. Bazı verilere göre sadece 2009-2019 yılları arasında 35 binden fazla sivil hayatını kaybetti. Bu verilere 2001-2009 dönemi ile 2019 sonrası sivil kayıplar da eklendiğinde sayı 50 bini aşmaktadır. Sivil kayıplar konusunda yukarıda adı geçen tarafların hepsinin parmağı, vebali ve sorumluluğu vardır. Nitekim tarafların kendileri de bunu inkâr etmiyor/edemiyor, sadece sebep oldukları sivil kayıp oranlarına itiraz ediyorlar. ABD/NATO ve Afganistan hükümetinin faili olduğu sivil kayıplar daha çok hava saldırılarında yaşanmaktadır. Taliban’ın faili olduğu sivil kayıplar ise genellikle intihar saldırıları, mayın, bombalı araç patlatma ve füze/roket saldırılarında yaşanmaktadır. Bütün taraflar hedeflerinin siviller olmadığını deklare etseler de bu söylemin laftan öte bir anlamı yoktur. Zira bu sözler ne ölen insanları geri getirmekte ne de sonraki saldırılarda gerçekleşen ölümlere mani olmaktadır. Kısacası zaman zaman inkâr etmeye ve suçu birbirlerine atmaya çalışsalar da hem Taliban, hem hükümet, hem de ABD/NATO güçleri sivil kayıp ve katliamlarda suçlu ve sorumluluk sahibidir. ABD ve NATO güçleri defalarca sivil hedefleri bombalamış ve bu saldırılarda binlerce sivili katletmiştir. Daha birkaç gün önce Avustralya genelkurmay başkanı, “Afganistan’daki askerlerinin 39 masum Afganistanlıyı hiçbir meşru bahane olmadan, sivil olduklarını ve herhangi bir tehdit oluşturmadıklarını bilerek, sırf acemi askerlerinin savaşma ve öldürme becerilerini geliştirmek için katlettiğini” sözde itiraf etti ve özür diledi. Taliban’ın faili olduğu binlerce sivil katliamından en bilinenleri ise Hazaralara karşı giriştiği Bamyan ve Mezar-ı Şerif katliamlarıdır. Bunun dışında yüzlerce saldırı, araç ve mayın patlatma olayında binlerce sivilin ölümüne sebep olmuştur. Hükümetin de faili olduğu binlerce sivil katliam söz konudur. Dönemin Kuzey İttifakı üyesi olan Cünbüş grubu mensuplarının Mezar-ı Şerif’te -sivil olmamakla birlikte- esir olan Taliban mensuplarına yaptıkları katliamları hükümet kanadına yazmak gerekir. Burada zikredilen tarafların dışında bir de IŞİD’in son dönemde düğün, cami, hastane, eğitim kurumu, çarşı-pazar vs. ayırt etmeksizin gerçekleştirdiği saldırıları ve faili olduğu binlerce sivil katliamı da belirtmek gerekir.

Taliban, özellikle son dönemde Afganistan’daki olaylar, saldırılar ve kendilerine yönelik iddialarla ilgili resmi hesaplarından sık sık açıklama yapmaktadır. Ancak açıklamalarında göze çarpan tutarsız ve kamuoyunu yanıltıcı şöyle bir tutum söz konusudur: Taliban, bazı olayları ve saldırıları reddeder ve bazılarını üstlenirken bazı olaylar hakkında ise kasıtlı olarak hiçbir açıklama yapmamaktadır. Örneğin geçen sene Japon bir insani yardım görevlisinin öldürülmesini, birkaç ay önce Kabil’de bir kadın doğum hastanesinde yapılan katliamı, birkaç hafta önce bir üniversite hazırlık kursuna yapılan intihar saldırısını ve 2 Kasım günü Kabil Üniversitesinde yapılan katliamı olayların yaşandığı gün yaptığı açıklamalarla reddetti ve şiddetli bir şekilde kınadı. Askeri hedeflere düzenlenen birçok olayı ve saldırıyı da resmi açıklamalarla sık sık üstlenmektedir. Ancak ölenlerin hepsinin sivil olduğu veya birkaç askeri hedefle birlikte sivil can kaybının olduğu saldırılarıyla ilgili Taliban, genellikle açıklama yapmıyor. Bunun çok sayıda örneği vardır. Örneğin Kabil Üniversitesi katliamından yaklaşık 2 hafta önce Gur eyaletinde karakol merkezine yakın bir çarşıda bombalı araç patlatıldı. Bu olayda 25 kişi öldü ve 150’den fazla kişi yaralandı. Ölen ve yaralananların yüzde doksanı sivildi. Ancak hemen her konu ve olay hakkında açıklama yapan Taliban, Afganistan halkının şiddetle kınadığı, ulusal ve uluslararası medyanın günlerce konuştuğu ve herkesin failinin Taliban olduğunu söylediği bu olay hakkında hiçbir açıklama yapmadı. Yani olayı ne inkâr etti, ne de üstlendi. Oysa eğer bu saldırıyı gerçekten Taliban yapmamış olsaydı, hemen bir açıklamayla saldırı iddiasını reddeder ve olayı kınardı. Ancak tıpkı faili olduğu diğer sivil kayıplarda olduğu gibi sessiz kalarak zımnen ikrar etmeyi tercih etti.

ABD-TALİBAN ANLAŞMASI VE AFGANİSTAN HALKININ BARIŞ UMUDU

2020 yılı Şubat ayının sonunda ABD ile Taliban arasında bir anlaşma imzalandı. Doha’da uzun süredir devam eden ABD-Taliban görüşmelerinin anlaşmayla sonuçlanması Afganistan halkı ve toplumsal kesimlerinin hemen hepsinde barış umudunu yeşertti. Çünkü bu anlaşma ilk etapta ülkede 40 yıldır devam eden savaşı bitirecek ve Afganistan’ı barışa götürecek bir sürecin ilk adımı olarak görüldü. Ancak ne yazık ki, son dönemde Afganistan halkının barışa olan umudu her geçen gün umutsuzluğa dönüşmekte ve barış görüşmelerine olan güvenleri azalmaktadır. Zira ABD ile Taliban arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde Taliban ve Afganistan Hükümeti, netameli bir sürecin ardından ellerinde bulundurdukları tutsakları karşılıklı olarak serbest bırakıp eylül ayında Afganlar arası barış görüşmelerine geçince, ülke genelinde çatışmaların azalması ve ateşkes olması yönünde büyük bir beklenti oluştu. Fakat şu âna kadar süreç, beklentilerin aksine gelişmektedir. Bu süre zarfında hem çatışmaların şiddeti arttı, hem de savaş ülke geneline yayıldı. Buna ek olarak iki ayı aşkın süredir Doha’da başlayan Afganlar arası barış görüşmelerinde bugüne kadar önemli bir mesafe de kat edilemedi. Durum böyle olunca insanların barışa olan umudu ve inancı zayıfladı.

Hâlâ barış umudu olmakla birlikte başta Taliban ve Afganistan hükümeti olmak üzere Afganlar arası barış görüşmelerinden şu ana kadar sonuç alınamamasının birçok sebebinden söz edilebilir. Taraflar bu konuda birbirlerini karşılıklı olarak suçlamaktadır. Fakat bu suçlamalara ve sebeplere geçmeden önce medyada çokça konu olmasına rağmen detaylarına pek yer verilmeyen ABD-Taliban anlaşmasının kamuoyuna yansıyan kısmının detaylarına bakmakta fayda vardır. Çünkü başta Taliban olmak üzere anlaşmanın her iki tarafı, bu anlaşmayı kendi lehine bir zafer olarak yansıtmaya çalışmaktadır. Şimdi Afganistan’daki muhtelif tarafların ABD-Taliban arasında imzalanan anlaşma ve Afganlar arası barış müzakerelerine ilişkin görüşlerine geçmeden önce anlaşmanın metnine bakalım. Böylece Taliban ile ABD/NATO işgal güçleri ve Afganistan hükümeti arasında yirmi yıldır devam eden savaşın temel sebeplerine bakılarak anlaşmadan zaferle çıkan taraf olup olmadığına dair daha iyi fikir sahibi olunabilir.

ABD-TALİBAN ARASINDA İMZALANAN ANLAŞMA METNİ

Kamuoyuna yansımayan gizli kısımlarının da olduğu iddia edilen anlaşmanın kamuoyunda yer alan kısmının çok geniş özeti şu şekildedir:

“Anlaşma şu dört ana bölümden oluşmaktadır.

  • Afganistan topraklarında El Kaide dâhil olmak üzere hiçbir kişi ve grubun, ABD ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit eden faaliyetler için kullanılmasına müsaade edilmeyeceğine dair Taliban tarafından garanti verilmesi ve bunun için gerekli mekanizmanın kurulması.
  • Afganistan’daki bütün yabancı kuvvetlerin ülkeyi terk etmesinin garanti edilmesi ve bunun için gerekli mekanizmaların oluşturulması.
  • İlgili taraflar, uluslararası şahitler huzurunda yukarıda garanti ettikleri sözleri ilan ettikten ve gerekli tedbirleri aldıktan sonra Afganlar arası barış görüşmeleri aşamasına geçilecektir.
  • Kalıcı ve kapsamlı ateşkes, Afganlar arasındaki müzakerelerde ele alınacak ve karara bağlanacaktır.

Taliban, yukarıda özetle zikredilen ve aşağıda detayları belirtilen taahhütlerini Afganlar arası anlaşma sağlanıp yeni İslami hükümet kurulana kadar, sadece kendi hâkimiyet alanındaki bölgelerde yerine getirmekle mükelleftir.

Birinci Bölüm (ABD’nin Garanti ve Taahhüt Ettiği Konular)

– ABD ve müttefikleri, bu anlaşmanın ilanından itibaren 14 ay içerisinde bütün askeri ve sivil unsurlarıyla birlikte Afganistan’ı terk edecektir. Bu amaçla ilk 135 gün içerisinde ABD, Afganistan’daki askerî personel sayısını 8600’e indirecek, müttefikleri ve diğer NATO güçleri de askerlerini aynı oranda azaltacaktır. Aynı şekilde ABD ve bütün müttefikleri, Afganistan’daki 5 askeri üssü peyderpey boşaltacaktır.

ABD ve müttefikleri, Taliban’ın taahhütlerini yerine getirmesi koşuluyla, kalan 9.5 aylık sürede bütün güçlerini Afganistan’dan çekecek ve askeri üsleri boşaltacaktır.

ABD, ilgili bütün taraflarla irtibata geçerek bir iyi niyet göstergesi olarak siyasi ve askeri tutsakların bir an önce serbest bırakılması için girişimde bulunmayı taahhüt eder.

Bu bağlamda Afganlar arası görüşmelerin başlayacağı tarihe kadar Taliban mensubu 5 bin ve devlet mensubu 1.000 kişi karşılıklı olarak serbest bırakılacaktır. Daha sonraki üç ay içerisinde taraflar kalan tutsakları bırakmayı planlayacak. ABD de bu hedefin gerçekleştirilmesini taahhüt eder.

Taliban, serbest bırakılan mensupları konusunda bu anlaşmadaki sorumluluklarına bağlı kalacağını ve bu mensuplarını ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturacak bir faaliyette kullanmayacağını taahhüt eder.

ABD, Afganlar arası görüşmelerin başlamasıyla birlikte, Taliban mensuplarına yönelik yaptırımların kaldırılmasını gözden geçirmeyi ve bu konuda BM nezdinde de girişimde bulunmayı taahhüt eder.

ABD ve müttefikleri, tehditle veya güç kullanarak Afganistan’ın coğrafi ve siyasi bağımsızlığına veya iç işlerine müdahale etmemeyi taahhüt eder.

İkinci Bölüm (Taliban’ın Garanti ve Taahhüt Ettiği Konular)

Bu anlaşmanın ilan edilmesiyle birlikte Taliban, El Kaide dâhil olmak üzere hiçbir kişi veya örgütün, Afganistan topraklarını ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturacak amaçlarla kullanmaması için aşağıdaki adımları atacağını taahhüt eder:

Taliban, üyelerinin ve El Kaide dâhil olmak üzere hiçbir kişi veya örgütün, Afganistan topraklarında ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturacak faaliyetlerde bulunmasına hiçbir şekilde müsaade etmeyecektir.

Taliban; ABD ve müttefikleri için tehdit oluşturanların Afganistan’da barınamayacağını açıkça ilan edecek, mensuplarına da ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturan kişi ve gruplarla işbirliği yapmamaları yönünde talimat verecektir.

Taliban; ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturan bütün kişi ve grupları engelleyecek, onların asker toplamasına, eğitim faaliyetlerinde bulunmasına ve lojistik destek sağlamalarına mani olacak ve bu anlaşma gereğince onlara ev sahipliği yapmayacaktır.

Taliban, Afganistan’da mülteci veya oturma izinli olarak ikamet eden yabancılarla, ABD ve müttefiklerine herhangi bir tehdit oluşturmamaları amacıyla uluslararası göç kanunları ve bu anlaşmadaki sorumlulukları çerçevesinde ilişki kuracağını taahhüt eder.

Taliban; ABD ve müttefikleri için tehdit oluşturan kişilere vize, pasaport, seyahat izni veya Afganistan’a girişlerini sağlayacak herhangi bir yasal belge temin etmeyecektir.

Üçüncü bölüm

ABD, bu anlaşmanın BM Güvenlik Konseyinde resmi olarak kabul edilmesini talep edecektir.

ABD ve Taliban, birbirleriyle iyi ilişkiler geliştirme niyetindedir. Afganlar arası görüşmeler sonucunda kurulacak olan İslami hükümet ile ABD arasındaki ilişkilerin de iyi olmasını beklemektedirler.

ABD, Afganlar arası görüşmeler sonucu kurulacak olan yeni İslami hükümetle, ülkenin içişlerine karışmadan ve Afganistan’ı yeniden inşa etmek amacıyla ekonomik işbirliği kurmayı amaçlamaktadır.”

Anlaşma metninden de anlaşıldığı üzere Afganistan’da bulunan ABD/NATO işgal güçleri, peyderpey Afganistan topraklarını terk edecek. Bu durum, hem Taliban hem de Afganistan halkı adına bir kazanım olarak görülebilir. Nitekim Taliban, özellikle anlaşmadaki bu maddelere dikkat çekerek anlaşmayı kendi lehine bir zafer, ABD içinse bir hezimet olarak lanse etmektedir. Ancak bu anlaşma metnine dikkatlice bakıldığında özellikle Taliban’ın uğruna savaştığını iddia ettiği ve Afganistan halkını yirmi yıllık savaş ve yıkım sürecine sürükleyen birçok söyleminden vazgeçtiği ve bu konuda ABD’nin şartlarını kabul ettiği görülmektedir. ABD’nin de Afganistan’ı işgal ederken amaçladığı şeyi elde ettiği ve işgal bahanesi olarak ileri sürdüğü gerekçeleri Taliban’a kabul ettirdiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki; ABD, 11 Eylül saldırısından sonra saldırının failleri olarak gördüğü El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i teslim etmediği, El Kaide vb. örgütlerle ilişkisini kesmediği, topraklarında “terör faaliyetlerine” müsaade ettiği ve onlara alan açtığı gibi bahanelerle Taliban yönetimini devirme kararı aldı ve Afganistan’ı işgal etti. Taliban ise, bir Müslümanı bir kâfire teslim etmesinin söz konusu olmadığı, Bin Ladin’in kendilerinin misafiri olduğu gibi gerekçelerle hem Bin Ladin’i teslim etmeyi hem de El Kaide vb. örgütlerle ilişkisini kesmeyi reddetti ve bu uğurda savaşmayı göze aldı. Bu durum, zaten yirmi yıldır kesintisiz devam edegelen savaşlarda inim inim inleyen Afganistan halkını ve coğrafyasını yirmi yıllık yeni bir savaşa sürükledi. Bu savaştan geriye ise çoğunluğu sivil on binlerce ölüm, yüz binlerce yaralı, milyonlarca göç, on milyarlarca yıkım, yığınla kin, nefret, kavmiyetçilik, mezhepçilik, düşmanlık, açlık, yoksulluk, yozlaşma, cahillik, eğitimsizlik, hastalık, madde bağımlığı vs. kaldı. Evet, başta ABD olmak üzere NATO güçleri Afganistan’da binlerce askerini kaybetti, yüz milyarlarca dolar harcadı. Evet, ABD 20 yıldır Taliban’ı yok etmedi veya edemedi. Evet, ABD, görünürde askeri bir zafer elde etmedi. Ancak, ABD gibi küresel işgalci ve emperyalist bir gücün siyasi, askeri, ekonomik, uluslararası vs. hedeflerine ulaşmak için -kendi insanı bile olsa- asker kaybının ne önemi olabilir ki! Kaybettiklerine karşılık elde ettiği emperyalist hedefler, kazanımlar daha mı az! Elbette ki değil. Afganistan ülkesi ve halkının insani kayıplarına, maddi ve manevi yıkımlarına kıyasla ABD’nin kaybı ne ki!

Gelinen noktada ABD, Afganistan topraklarında kendisine ve müttefiklerine karşı tehdit oluşturan bütün kişi ve örgütlerle mücadele etme görevini Taliban’a tahvil ederek Afganistan topraklarını terk ediyor. Yani, Afganistan’ı işgal etmeden önceki bahanelerinden daha fazlasını elde ediyor, üstelik geride onca ölüm ve yıkım bıraktıktan sonra! Taliban ise, resmiyette ABD ile stratejik müttefik olmasa da, yirmi yıllık işgale ve savaşa sebep olan söyleminden, ilkelerinden vaz geçiyor, dünyanın en emperyalist ve işgalci gücü olan ABD ve müttefikleri için hiçbir tehdit oluşturmamayı taahhüt ediyor ve kendi topraklarında ABD ve müttefiklerine karşı tehdit oluşturan kişi ve örgütlerle selamı-sabahı dahi keseceğini vadediyor, hatta onlarla mücadele etmeye söz veriyor. Evet, bunu yirmi yıldır ABD işbirlikçisi olarak gördüğü Afganistan hükümetine karşı savaşan ve bu uğurda on binlerce Afganistanlı asker, polis ve sivil insanın kanını döken Taliban yapıyor. Bütün bunlara bakıldığında ABD-Taliban arasında imzalanan anlaşmanın kimin için zafer, kimin için hezimet olduğunu veya ortada bir zafer-hezimet meselesinin olup olmadığını okuyucunun takdirine bırakalım.

AFGAN GRUPLAR ARASINDA DEVAM EDEN BARIŞ GÖRÜŞMELERİ

ABD-Taliban arasında imzalanan anlaşmaya göre Taliban ve Hükümet, tutsak takası yaptıktan sonra Afganlar arası barış müzakereleri aşamasına geçilecekti. Afganistan hükümeti, önce isteksiz davrandı, ABD-Taliban anlaşmasının kendilerini bağlamadığını, Taliban tutsaklarının serbest bırakılıp bırakılmamasının hükümetin yetkisinde olduğunu söyledi. Bu nedenle tutsak takası anlaşma metninde belirlenen takvimde gerçekleşmedi. Daha sonra tutsak takası için Afganistan hükümeti ve Taliban arasında görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler sonucunda hükümet yaklaşık 4.500 Taliban mensubunu serbest bıraktı. Taliban da 1000 hükümet mensubunu serbest bıraktı. Ancak geriye kalan ve “tehlikeli tutsaklar” olarak anılan tutsakların gasp, adam kaçırma, uluslararası kaçakçılık, uyuşturucu ticareti, cinayet ve ölümlü bombalı eylemler düzenleme gibi ağır suçlardan hüküm giydiğini ve hükümetin bunları serbest bırakma yetkilerinin olmadığını iddia ederek bu konudaki talebi reddetti. Taliban ise anlaşmaya göre bu isimlerin de serbest bırakılması gerektiğini, onlar serbest bırakılmadan anlaşmanın diğer aşamalarına geçmenin mümkün olmadığını belirtti. Bunun üzerine Afganistan hükümeti, halk nezdinde sorumluluğu üzerinden atmak için anayasal bir kurum olan Loye Cerge’yi (Büyük Şûra Meclisi) toplantıya davet etti. Aşiret liderleri, akil adamlar, öncü şahsiyetler ve siyasilerden vs. oluşan bu meclis, yapılan toplantıda hem adı geçen tutsaklar konusunda, hem de barış görüşmeleri konusunda hükümete yetki verdi. Böylece hükümet, atmak istediği adımları Loye Cerge’ye de onaylatmış oldu. Geriye kalan tutsaklar da serbest bırakıldı ve Afganlar arası barış müzakereleri aşamasına geçildi.

Eylül ayında Doha’da başlayan Afgan gruplar arasında barış görüşmelerinin iki ana tarafı vardır: Taliban ve Afganistan hükümeti. Ancak Afganistan hükümetinin nispeten temsil ettiği tarafta sadece hükümet yetkilileri yok. Bu heyetin içinde her kavim, meşrep, mezhep, parti, aşiret ve bölgeden temsilciler de vardır. Milli Barış Yüksek Şûrası olarak adlandırılan bu heyetin başında Abdullah Abdullah vardır. Diğer tarafta iste Taliban heyeti yer almaktadır. İki ayı aşkın süredir devam eden barış müzakerelerinde henüz ciddi bir mesafe kat edilmiş değildir. Görüşmeler hâlâ alt düzeydeki temas grupları arasında cereyan etmektedir.

Barış görüşmeleri sürecinde halkı umutsuzluğa sevk eden en önemli gelişmelerden biri, bu süreçte Taliban’ın saldırılarının artması ve çatışmaların ülkenin neredeyse her bölgesine yayılmasıdır. Normalde bu süreçte iyi niyet göstergesi olarak çatışmaların azalması ve ateşkesin olması beklenirken ne yazık ki çatışmaların dozu ve sivil/asker/milis can kayıpları daha da arttı. Bu durum, ister istemez müzakereleri çıkmaza sokmakta ve olası barışı geciktirmektedir.

Peki, barış müzakereleri devam ederken neden çatışmalar da artıyor? Herkes, bu soruya kendisini haklı çıkaracak cevaplar veriyor. Taliban, ABD ile imzaladıkları anlaşmanın ateşkes maddelerinin sadece ABD ve NATO güçlerini kapsadığını, hükümet güçleriyle henüz bir ateşkes kararına varmadıklarını, hükümet güçlerinin de kendilerine operasyon yapmaya devam ettiklerini vs. ileri sürerek kendisini haklı çıkarmaya çalışmaktadır. Taliban’ın bir diğer iddiası ise, hükümetin içinde kaostan beslenen derin güçlerin olduğu, bunların konumlarını ve illegal işlerini, ilişkilerini kaybetmemek için barışı istemediği, bu nedenle barışı sabote etmek için IŞİD’i de kullanıp bazı sansasyonel eylemler yaparak suçu Taliban’a attıkları yönündedir. Hükümet kanadından ve farklı bazı kesimlerden de Taliban’ın gerçekte barış istemediği, Taliban’ın diğer gruplarla uzlaşmasının mümkün olmadığı ve planının ABD güçleri Afganistan’ı terk ettikten sonra bütün Afganistan’da tek başına yönetimi ele geçirmek olduğu vs. yönünde iddialar var. Bunların dışında ABD’in asıl amacının Afganistan’a barış getirmek olmadığını, aksine savaşı daha da kızıştırmak istediğini ve Afganistan’ı doğrudan ve sadece Taliban’a teslim etmek istediğini düşünen kesimler de vardır. Afganistan barış süreci ve görüşmelerine dair muhtelif tarafların belli başlı iddiaları bunlardan ibarettir.

Barış müzakerelerine dair bizim gözlemimiz ise özetle şudur: ABD, Afganistan’la ilgili planlarından vaz geçmiş değildir, sadece planın başka bir aşamasına geçmiş görünüyor. Bu planın da Afganistan’a barış getirmek olmadığı kanaatindeyiz. Gerek hükümet içerisinde, gerek başka kesimlerde, gerekse de bölge ve dünya ülkeleri arasında Afganistan’daki iç savaş, kaos ve çatışmalardan beslenen, bundan maddi ve siyasi çıkar devşiren, dolayısıyla bu savaşın bitmesini istemeyen derin güçlerin varlığı da ne yazık ki gerçektir. Taliban ise, masadaki pazarlık payını arttırmak için saldırılarını arttırmış ve savaşı ülkenin her bölgesine yaymış gözüküyor. Bahanesi ise, hükümetle aralarında henüz bir ateşkes kararına varılmamış olmasıdır. Taliban, zaten mevcut hükümeti hâlâ resmi olarak tanımıyor ve sözde hükümet olarak muhatap almıyor. Ancak Taliban da iyi biliyor ki, istisnasız bütün Afganistan halkı çatışmaların azalmasını ve bir an önce ateşkesin hayata geçmesini istiyor. Bunun dışında Taliban’ın sahip olduğu dini/siyasi//kültürel/ideolojik//kavmi/mezhebi bakış açısı ve bugüne kadar ortaya koyduğu tecrübe, diğer Afgan gruplarla istikrarlı bir barış süreci inşa etmesi, bir seçime gitmesi ve ortak bir hükümet kurmasının pek mümkün olmadığını gösteriyor. Tabii, benzer gerekçeler Taliban kadar olmasa da diğer Afgan gruplar için de geçerlidir.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda Afganistan’da uzun süreli barış ve istikrar için umutlu olmak zor olsa da, ufukta hâlâ bir ışık gözüküyor. Temennimiz odur ki, bütün taraflar kişisel ve grupsal çıkarlarını bir kenara bıraksın, halkın hasretle beklediği gerçekçi barışa razı olsun. 40 yıldır gözyaşı akıtan ve yüzü hiç gülmeyen mazlum Afganistan halkının bir kerecik yüzü gülsün, gözyaşları dinsin.

YeniPencere, Afganistan Dosyası

Haberler

Gazze’nin Kayıp Kuşağı: Üç Yıllık Savaşın Geride Bıraktığı Öğrenciler

Yayınlanma:

-

700.000 çocuk için çadır sınıfları artık okula en yakın şey ancak bunlar, bir zamanlar sahip oldukları eğitimi, günlük yaşam düzenini ve topluluk duygusunu geri getiremiyor. Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

Öğrencilerime ders vermek için son kez sınıfımda bulunduğumdan bu yana üç yıl geçti. Onlar için en iyi şekilde görünmek amacıyla ne giyeceğimi düşünerek güne hazırlanmak için şafak vakti uyanmadığım üç yıl… Al-Fukhari’deki evimden Gazze şehrine doğru her zamanki yolculuğumu yapmadığım, taksinin penceresinden okula giden çocuklara bakmadığım üç yıl…

Okulun önünde toplanan, arkadaşlarıyla kalbimi sevinçle doldurarak sohbet edip gülen çocuk kalabalığını görmeyeli üç yıl oldu. Savaş yılları benden o sabah ritüelimi çaldı: Çocukların okul kapısında beni selamlamaları ve bana benzersiz bir enerji veren kucaklamaları… Sınıfa girdiğimde ise o günkü ödevlerini ve derslerimizi konuşmaya başlamadan önce beni karşılayan sesleri…

Tel El-Hawa mahallesindeki özel bir Katolik okulu olan Rosary Sisters okulu, kalıcı bir öğretmenlik pozisyonu bulmak için pek çok denemeden sonra 2019 yılında çalışmaya başladığım yerdi. Nihayet bu mesleği her gün icra edebilmek, benim için bir hayalin gerçekleşmesi gibiydi. Öğretmenlikten bir an bile sıkılmadım, işten tek bir gün bile geri kalmadım; öğrencilerimle birlikte olmak bana büyük bir güç ve destek verdi.

Üç yıldır okulun hademesi Jawaher’i görmedim. Sabahları beni selamlayan, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soran ve laboratuvarın kapısını bizim için açan sesini özlüyorum. Eskiden birlikte oturup hayatlarımızı konuşurduk: Bana yaşadığı zorlukları, çocuklarını yetiştirirken verdiği mücadeleyi ve oğlu Walid’in evlendiğini görmeyi nasıl hayal ettiğini anlatırdı.

Üç yıldır, okul sekreteri olan meslektaşım Wasima’nın sesini de duymadım; bizi boş dersler için görevlendirirken sesi koridorlarda yankılanırdı. Ek işlerimizi takip etmek için kullandığı kâğıt parçalarını saklardım; sırf yıl sonunda ona gösterip, meslektaşlarım yokken her zaman devreye girerek ne kadar çalışkan bir öğretmen olduğumu kanıtlayabilmek için!

Üç yıl boyunca, savaştan sağ çıkıp okula geri döneceğimiz umuduna sarılmıştım ama ne yazık ki İsrail, okulu yerle bir etti. Diğer pek çok okul gibi bizim okuldan geriye kalanlar yerinden edilmiş kişiler için barınak hâline gelirken ders kitapları da ısınmak ve yemek pişirmek için yakıt olarak kullanıldı.

Geçtiğimiz bu üç yıl, içimdeki bir şeyi paramparça etti; artık eskisi gibi bir insan değilim. Bütün bir eğitim ekosistemini kaybettim: okulu, meslektaşlarımı, tüm hayatımın etrafında döndüğü öğrencileri… Birçoğu Mısır’a göç ederken birkaçı da kendilerini ayakta tutacak herhangi bir eğitim fırsatı arayışıyla Gazze’de kaldı.

Ve birçoğu İsrail tarafından öldürüldü — Habiba, Salma, Abdullah ve Issa; her birinin kendine özgü bir hikâyesi ve geleceği vardı — ayrıca meslektaşlarım Wasima ve Wahiba da! Bu, asla telafi edilemeyecek bir kayıp.

Harabeye Dönmüş Bir Eğitim Sistemi

Bugün, Gazze’deki eğitim sektörü hâlâ harabe halindedir. Hükümet Basın Ofisinin verilerine göre Gazze Şeridi’ndeki okulların yaklaşık yüzde 95’i savaş süresince hasar görmüşken eğitim binalarının yüzde 90’ından fazlasının yeniden inşasına veya kapsamlı bir onarıma ihtiyacı bulunmaktadır. Veriler, 662 okul binasının doğrudan bombardımanına maruz kaldığını ve bunların arasında tamamen yıkılan 163 okul ve üniversitenin bulunduğunu göstermektedir.

Öte yandan, Filistin Eğitim Bakanlığına göre Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 20.500’den fazla okul ve üniversite öğrencisi ile 805 okul personeli ve 246 üniversite öğretim üyesi ve personeli hayatını kaybetti. Bu, toplumsal dokuyu tehdit eden ve Gazze’nin entelektüel ve kültürel toparlanmasının geleceğine uzun bir gölge düşüren yıkıcı bir kayıptır!

19 Eylül’de okul yılının başlangıcında, Gazze’deki tahmini 700.000 öğrenci, İsrail’in henüz ele geçirmemiş olduğu Şerit’in yüzde 30’luk kısmına sıkışmış hâlde, çadırlar ve diğer geçici eğitim alanları içindeki derme çatma sınıflara gitmeyi bekliyordu. BM ve ortakları, öğrencilerin dönüşümlü olarak yüz yüze öğrenim görebilmeleri için 500’den fazla bu tür alan kurdu ve bu alanlar 100.000’e kadar öğrenciye hizmet veriyor.

Bu arada, Gazze Şeridi’nin her yerinde özel çadırlı eğitim merkezleri de ortaya çıktı. Bazıları ücretsizken eski okul öğretmenleri tarafından yönetilen UNICEF’e bağlı girişimler de mevcut; diğerleri ise aylık en fazla 10 NIS (3 dolar) tutarında sembolik bir ücret alıyor. Tabii çadır sınıflar, Gazze’deki okul çağındaki nüfusu barındırmak için son derece yetersiz kalıyor. Sayısız çocuk, kendilerini barındıracak tesislerin bulunmaması nedeniyle okula gidemiyor.

Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

40 yaşındaki Ahlam Karira, şehrin batı kesiminde yer alan Khan Younis kampındaki geçici çadır sınıflardan birinde Arapça öğretmeni olarak çalışıyor. “Her gün kavramları açıklamaya ve çocukların [öğrenmesine] yardımcı olmaya çalışıyorum ancak çadır ortamı her şeye zarar veriyor. Boğucu bir sıcaklık var, tuvalet olmadığı gibi oturacak yer de yok!” diye +972 Magazine’e anlattı.

“Çocuklar susadığında içme suyu bulmak bir mücadeleye dönüşüyor. Burada çocuklar acı dolu gerçekliklerinden kaçamıyorlar. O gerçekliği çadırın içinde yaşıyorlar ve ders sırasında zihinleri başka yerlere kayıyor.”

On iki yaşındaki Rawan Al-Sir, Han Yunus kampındaki çadırlarda derslere katılmak için aylık 10 NIS ücret ödeyen öğrencilerden biri. “Haftada üç gün eğitim çadırına gidiyorum; alan dar ve öğrenci sayısı çok fazla olduğu için her gün gidemiyoruz.” diye anlatıyor maruz kaldıkları tabloyu. “Çadırda Arapça, İngilizce, fen ve matematik gibi temel dersleri çalışıyoruz ancak diğer dersler verilmiyor.”

“Çadır adeta bir fırın gibi!” diye ekliyor. “Herkese yetecek kadar sandalye olmadığı için yerde oturuyoruz ve öğrenci sayısının fazla olması nedeniyle ortam kalabalık ve gürültülü oluyor. Ayrıca çadırda su temin edilemediği için kendi suyumuzu da getirmek zorundayız.”

Ben de 2025 yılının ilkbaharında, öğrencilerime kavuşmak için sabırsızlanarak bu çadırlarda iki ay boyunca ders verdim. Çocukları düzgün sınıflarda görmeye alışkın biri olarak, sıcaklığın 40°C civarında seyrettiği bir çadırın içinde yerde oturduklarını görmek benim için büyük bir şok oldu.

Ders verirken aşırı derecede terlerdim. Çocuklar yorgun ve bitkin bir şekilde bana bakarak, serinlemek için yüzlerine su serpmek üzere bir anlığına dışarı çıkmak için izin istiyorlardı. Benim de o rahatlamaya ihtiyacım vardı çünkü yoğun sıcaklık nefes alma yeteneğimi yavaş yavaş yitiriyormuşum gibi hissettiriyordu, yine de devam ettim!

Sonunda çadırlarda ders vermeyi bırakmaya karar verdim. Bu ortamın çocuklar için psikolojik, fiziksel ve zihinsel olarak yıpratıcı olduğuna ve yaşadıkları acı gerçeklikten onları koruyamadığına ikna oldum. Sonunda, öğrenmenin sağlayabileceği sınırlı faydanın, verdiği zarardan daha ağır bastığını hissettim.

Karira’ya göre, çadırlar şu anda Gazze’deki öğretmenlerin eğitim sisteminden geriye kalanları kurtarmaya çalışmak için sahip oldukları tek seçenek. “Ancak bunlar sorun için temel bir çözüm değil.” diye vurguladı. “Çocukların gerçek okullara ve uygun sınıflara dönmeleri gerekiyor.”

Savaş başladığında beşinci sınıfa giden Al-Sir, her gün okulunu özlüyor. “Savaşın çabucak bitmesini ve Gazze [şehrinden] güneye sürülmek yerine evlerimizde kalabilmeyi ummuştum. Hayatımızla ilgili derin bir kayıp ve hüzün hissediyorum. Keşke eskisi gibi olabilseydi. Okulun yerini hiçbir şey tutamaz.”

Kaybedilen Üç Yıl

Çadırlarda öğrencilere ders verdiğim süre boyunca onların dikkat ve kavrama yeteneklerinde önemli bir düşüş fark ettim. Bu durum; sadece çadır içindeki koşulların değil, aynı zamanda yaşadıkları ardışık travmaların ve üstlenmek zorunda kaldıkları sayısız sorumluluğun da bir sonucuydu.

Bir keresinde, altıncı sınıf öğrencilerine fen dersi verirken bir öğrenci konuyu kavramakta zorlandığı için benden konuyu defalarca açıklamamı istedi. “Özür dilerim öğretmenim; kendimi bir eşek gibi hissediyorum. Çadırımızda çok büyük sorumluluklar üstleniyorum!” dedi bana. Annesini kaybettikten sonra kardeşlerine bakmak zorunda kaldığını ve öğrenmeye devam etmek için zar zor konsantre olabildiğini kastediyordu.

Okula gidemedikleri uzun ayların bu çocukların yeteneklerini nasıl körelttiğini görmek beni kahrediyor! Ne Arapça okuyup yazabilen ne de basit aritmetik işlemleri yapabilen 15 yaşındaki çocuklar vardı. Birçoğu kalemi nasıl tutacağını bile bilmiyordu.

Bu, giderek genişleyen bilgi uçurumunun bütün bir nesli etkileyeceği benim için netleşti. Bu durum, pek çok kişinin “eğitim soykırımı” olarak tanımladığı, İsrail’in Gazze’nin eğitim altyapısını kasıtlı olarak yok etme çabasının bir parçasıydı.

Bugün, Gazze’deki öğretmenler ve öğrenciler bu sorunun hâlâ devam ettiğini belirtiyorlar. Karira’nın ortaokul öğrencilerinin çoğu hâlâ okumayı ve yazmayı bilmiyor. “Görevim, standart bir müfredatı öğretmekten temel okuma-yazma eğitimine ve dil öğrenimi için gerekli temeli atmaya doğru kaydı.” diyor ve “Bunu bir felâket olarak görüyorum. Bu sorun çözülmez ve imkânsızlıkların üstesinden gelinmezse gelecek nesilleri eğitim başarısızlıklarına kurban verme riskiyle karşı karşıya kalırız.” diye ekliyor.

“Hâlâ kendimi 12 yaşında bir çocuk gibi hissediyorum.” diyor 15 yaşındaki İbrahim Aşur, üç yıllık eğitimini kaybetmenin travmasıyla boğuşurken +972’ye ve şöyle devam ediyor sözlerine: “Savaş öncesi eğitimle şimdiki eğitim arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Eskiden çok güzel, kaliteli bir özel okula gidiyordum ama şimdi, katlanmak zorunda kaldığımız zorlu koşullar nedeniyle hiçbir şeyi kavrayamadığım eğitim çadırlarına gidiyorum. Sürekli gürültü, bombardıman korkusu, küçük çadırlarda aşırı kalabalık ve sistemli bir öğretimin eksikliği var. Bu üç akademik yıl boyunca hiçbir şey anlamadım, çok fazla bilgiyi kaçırdım!”

Gazze şehrinden 37 yaşındaki matematik öğretmeni Rima Shuqair, on yılı aşkın bir süredir hem devlet okullarında hem de özel okullarda ders veriyor. Onun “öğrencilerin akademik performansında ciddî düşüş” olarak tanımladığı durum, kariyerindeki en büyük zorluk olabilir.

“Okul hayatındaki üç yıllık ara nedeniyle çok büyük bir boşluk oluştu.” diye hayıflanıyor. “Savaş başladığında ikinci sınıftaki bir çocuk şimdi beşinci ya da altıncı sınıfta!”

Çalıştığı Gazze şehrindeki özel okulda Shuqair, aritmetiğin temellerini gözden geçirerek öğrencilerinin geride kaldıkları konuları telafi etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor ancak bu boşluğu kapatmanın tek başına “tam bir akademik yıl süreceğini” tahmin ediyor.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör. Bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor.” diye izah ediyor çocukların durumunu Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar, çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye verdiği demeçte, okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söyledi.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör; bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum, ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor,” diye belirtti Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar; dersleri çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye yaptığı açıklamada okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söylüyor:

“Ebeveynler sık sık çocuklarının saldırganlaştığından ve sağlıksız davranışlar sergilediğinden şikâyet ediyorlar. Çocuklar, su için sıraya girmek ya da yemek pişirmek için odun ve karton toplamak gibi okuldan çok uzak rutinlerin içinde sıkışıp kalıyorlar. Bu faaliyetler olumsuz duyguları hafifletmeye hiç katkıda bulunmuyor. Aksine, çocuğu sürekli bir korku hâlinde tutuyor ve ona savaşı hatırlatıyor.”

Uygun eğitim tesislerinin eksikliği de öğrencilerin ruh sağlığı üzerinde olumsuz bir etki yaratmakta. Yassin, “Okul sadece dersler ve akademik konularla ilgili değildir; bir çocuğun kendini güvende hissettiği güvenli bir alan oluşturur.” diyor ve ekliyor: “Eğitim ortamı, normal hayata dönüşü temsil eder.”

Bu nedenle Yassin, eğitim çadırlarının sağladığı faydaların, ortaya çıkardığı zorluklardan daha ağır bastığına inanıyor. “Çadır, [öğrenme için] uygun olmayan bir ortam ve bize istikrarsızlığı hatırlatıyor. Yine de çocukları eğitim rutinlerine geri döndürmeyi başardı, sorunlu davranışları hafifletmeye yardımcı olan olumlu bir ortam yarattı ve onları su ve yemek için kuyrukta bekleme gibi zorlu gerçekliklerden birkaç saatliğine olsun korudu.”

Ruwaida Amer – +972 Magazin – 8 Ekim 2026

https://www.972mag.com/gaza-lost-generation-education-school-war/

(Çeviri: Dilaver Demirağ)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Çarpık Dincilik, Çarpık Modernlik, Çapsızlığın Kartviziti

Yayınlanma:

-

Söze bir ezber bozumuyla başlayayım: Din ve modernlik özde aynıdır. Biliyorum, hemen “Ne alaka?” diyeceksiniz! Söyleyeyim: Din de modernite de aynı şeyi yapar: Belirsizliği, askıda olmayı ortadan kaldırır. Birisi bir tür manevî determinizm inşa eder; kulluk şartlarını yerine getirirseniz kurtulursunuz. Diğeri de aklın kurallarına uymanız hâlinde maddî kurtuluşun geleceğini söyler ve ikisinin bir ortak özelliği de tedbirdir. O yüzden de hâlimiz “Ne deve ne kuş!” deyimine uygun.

Bu ülke, Osmanlı’nın çöküşünden beri ikisi de çarpık, ikisi de çapsız bir modernlikten muzdarip! Yöneticiler de o zamandan beri hep aynı yalana iman etmemizi söylüyor: Sıkın dişinizi, yakalayıp geçeceğiz! Kemalizm kendi içinde tutarlı olmaya çabaladı ama modernliği yanlış anlamanın üst yapı değişiminin yani kültürel rotamızı dönmenin yeterli olacağını iddia etti ama duvara tosladı. AKP de benzerini yaptı ve kültürel rotamızın değişimi ile ülkenin mâkus talihinin değişeceğini söyledi. Kemalizm’e göre sorun geri kalmışlıktı ve bunun sebebi de Sünnî ulemanın gelenekçi din anlayışıydı. Bu din biçimi miadını doldurmuştu, Batı modernliğini ithal ettiğimizde sorun çözülecekti. AKP içinse sorun, bu toplumun değerlerine yabancılaşmış Batılı elitlerdi ve sorun, biz manevî köklerimizle yeniden buluşursak çözülecekti.

İkisi de vaadini gerçekleştiremediği gibi bu değişimi devlet zoru ile yapma çabasına girişti ama ne Mehmet Akifçi muhafazakâr modernlik ne de Batıcı modernlikçi modernleşme başarılı olabildi! Tersine, toplum, enerji kaybedip patinaj yaptı. Bu nedenle yoz modernlik de yoz dincilik de bu topraklara en büyük kötülüğü yaptılar. Üstelikte toplumu, kendi içinde kültürel sınıflara bölüp antagonizmaya, uzlaşmaz çelişki de denen mutlak zıtlığa böldüler. Her ikisi de “bağımsızlık” derken ABD’ye göbekten bağlı bir duruma geldi. Trump, en son açıklamasında “Erdoğan, ben ne istersem yapar!” diyerek bu bağımlılığı gözler önüne serdi.

Cumhuriyet kurulalı tam 100 yıldan fazla bir zaman geçti ve bu geçen sürede hâlâ doğanın uç hallerine dayanıklı kentler inşaa edemedik. İklim değişiminin sonucu olan aşırı yağışlar Batı kentlerini vurmuyor ki söz konusu kentlerin alt yapıları nereden bakarsanız bakın en az 100 yıllık ve bu alt yapılar, en uç koşullarda bile çökmüyor! Biz de ise her yağışta seller can kaybına neden olacak bir şekilde gerçekleşiyor çünkü alt yapı çökmüş hâlde! İstanbul gibi bir mega kentte alt yapı hâlâ dayanıklı hâle sokulamamış durumda. Nedeniyse kalkınma ve kalkınmanın sonucu olan beton kentler! “Kalkınma” ifademe de itiraz edeceksiniz belki ama “kalkınma”, sandığınız şey değil. Ne vâdettiği modernleşmeyi sağlar ne refah üretir ne de sizi güçlü kılar ne de bağımsız olmanızı sağlar! Sadece ve sadece bir avuç zenginin servetinin artmasına neden olur. Kalkınmanın sahte vaatleri bu yazıyı aşar; ona ayrı bir başlık açmak ve onu, o eksende ele almak gerekir.

Elbette sorun salt bizle sınırlı değil. Bir haber: “Pakistan’ın Peşaver kentinde özel okulun çatısının çökmesi 32 öğrenci 1 öğretmen hayatını kaybetti, 20 kişi yaralandı. Dawn gazetesinin haberine göre, Peşaver kentinin Afridi Abad bölgesindeki özel okulun çatısı, öğrencilerin dersliklerde bulunduğu sırada çöktü.”[1]

Bu olay, geçtiğimiz hafta İstanbul’da meydana gelen bina çökmesi sonucunda biri çocuk, beş kişinin ölümü vakasına benziyor.

Daha önce Suriye’de, İran’da meydana gelen 6.0 şiddetindeki depremlerde bile ciddî can kayıpları yaşandı. Kısacası sözde İslam dünyasının geri kalmışlıkta bir hayli ileride olduğu görünüyor.

Tüm bu geriliklerin nedeni ise yönetenler.

Oysa Allah’ın şeriatına uyulsa insana bahşedilen akıl nûru kullanılsa ne çatı çöker ne sel olur ne küçük şiddetteki depremlerde can kayıpları gerçekleşir. Kısacası sorun modernleşmeyi bir vitrin, bir imaj olarak gören akılsız “akıl”da! Yöneticiler kendi şahsî çıkarlarını toplumun felâhından önde tutunca tepeden tırnağa çürümüşlük “din” kılığında ortada dolaşıyor.

Türkiye’ye gelelim. AKP öncesi durum farklı mıydı? Kesinlikle değildi çünkü Kemalist kadrolarda da modernlik bir imajdı. Yakup Kadrinin romanları, yönetenlerle yönetilenler arasındaki farkı net olarak gösterir. Meşhur cumhuriyet balolarında iktidar sosyetesi bir araya gelirken balo salonunun birkaç metre aşağısında savaştan yeni çıkmış yoksul halkın perişanlığı sosyetenin şıklığı ile tezat teşkil ediyordu. Bu bakımdan siyasî aktörler ve o aktörlerin ideolojik motivasyonları değişse de gösterişçilik değişmedi.

Modernlik, Belirsizlik ve Doğa: Gösterişçi Modernliğin Sefalet Sarayları

“Yüksek modernizm” diye bir olgu vardır. Bu modernizm dünyayı nicelleştirirken yerel bilgiyi de göz ardı eder. Descartesçı bilimin despotizmi ile plânlar yapılır. James Scott buna “devlet gibi görmek” der. Bireyi, toplumu, çevreyi veya doğayı kolay bir şekilde yönetebilmek amacıyla onları “okunabilir” kılma vizyonu James Scott’a göre “yüksek modernist” devletlerin temel uğraşı olmuştur.

Pek çok kalkınma plânında başarısız olan yüksek modernist devletlerin bu başarısızlıklarının altında “devlet gibi görmek” olarak adlandırılan bakış tarzı bulunmaktadır. Toplumu, doğayı ya da egemenliği altında bulunan oldukça karmaşık unsurları okunabilir kılmak amacıyla basitleştirmek, standartlaştırıp soyut bir kategoriye indirgemek ve homojenize etmek, “devlet gibi görme”nin ve dolayısıyla kalkınma plânlarındaki başarısızlıkların temel nedenleridir.

“Yüksek modernist ideoloji” denilen şey, bir hakimiyet ideolojisiydi. Bunu tasavvur etmenin en iyi yolu onu, bilimsel ve teknik ilerleme hakkında kendine güvenin, üretimin büyümesinin, insan ihtiyaçlarının artan tatmininin, doğanın (insan doğası dâhil) hâkimiyet altına alınmasının ve her şeyden önce toplumsal düzenin doğa yasalarının bilimsel kavranışına uygun biçimde rasyonel olarak tasarlanmasının güçlü hatta azametli bir versiyonu olarak düşünmektir. “Yüksek modernizm”, esas olarak müphemliği yani bir şeyin aynı anda iki biçimde de olduğu durumları ortadan kaldırmak için uğraşan bir rasyonalizm biçimiydi.

Bu ideoloji bizde Kemalizm’de tezahür eder. Yüksek modernizmi taşıyanlar, rasyonel düzeni dikkat çekecek şekilde görsel, estetik terimlerle görmeye eğilimliydi. Onlar için verimli, rasyonel olarak düzenlenmiş bir kent, köy ya da çiftlik; sistematik olarak düzenlenmiş ve geometrik anlamda muntazam görünen bir kentti. Scott, bu vizyonun sağcı ya da solcu herkeste bulunacağını ama en fazla toplumu yeni bir kalıba dökmek isteyen ütopistlerde olduğunu belirtir. Bu vizyon en fazla Atatürk’ün şahsında tecessüm etmiştir. Atatürk bir ütopistti. Toplumu, sıfırdan kendi cumhuriyet vizyonunda inşa etmek istiyordu, en fazla çatıştığı Sünnî ulema onun gözünde eskinin, köhnemiş rejim/ancient rejim olarak hanedanlığın, eski imparatorluk düzeninin sembolleriydiler. Atatürk, Osmanlı’nın artık köhnemiş olduğunu söylerken haklıydı ki Hanedanlık da artık işlerin yolunda gitmediğinin farkındaydı ve yeniyi tedricî reformlarla hayata geçirmek istedi. Üstelik cumhuriyetçilerden çok daha fazla farkındaydılar ve bu nedenle sanayileşmeyi de denediler ama dönemin süper gücü İngiltere karşısında yenildiler. Neticede İngiltere artık ortadan kalkması gereken İmparatorluğun çökmesine karar verdi. Atatürk, modernleşme denemelerindeki başarısızlıktan yola çıkarak “zihnen modernleşilmedikçe ekonomik ve siyasî olarak da modernleşilemeyeceği” mantığı ile Fransız Devrimini taklit eden bir seferberlikle cumhuriyeti inşaa etmeye girişti. Tabii 500 yıllık bir modernleşme sürecini 20 yıla sığdırmak mümkün olamadığından tüm çabası yarım kaldı. Tam da bu nedenle yerini “ne kuş ne deve” diyeceğimiz hibrit yahut melez bile sayılamayan çarpık bir modernleşmeye bıraktı.  Bu modernleşme, Mehmet Akif’te cisimleşen muhafazakâr modernleşme ya da kalkınmacı modernlik dediğimiz modernleşmeye yani teknik modernleşmeye dönüştü.

Bu modernlik, esas olarak Batının teknik kapasitesini taklit edip sonra da Batılı bir sanayileşme ile Batının büyük ekonomileri arasına girmeye dayanır. Batıcı modernliğin tersine kültürel olarak kendi kimliğini muhafaza edip Batı kültürünü uzak tutmak ister. Alt yapı tamamen Batılı kapitalist mantığa uyumlandırılır, üst yapı ise yerlidir.

Atatürk’ün cumhuriyet ideası nasıl bir ütopya ise muhafazakâr modernlik anlayışı da o kadar ütopisttir çünkü hiçbir teknik buluş ve hiçbir ekonomik model, alındığı kaynaktan muaf değildir. Televizyonu edinip Dallas’ı reddedemezsiniz çünkü o teknik, bir paket hâlinde geldiğinden Dallas da gelir. Bu bakımdan yerlilik, sonuçta sadece parlak bir vitrin süsü olur.

Kalkınmacı modernlik dönemleri Kemalizm’in tersine toplumun en fazla sekülerleştiği, çok daha fazla modernleştiği dönemler oldu çünkü alınan teknolojilerle toplum, Batı kültürü ile daha fazla temas kurdu. Dahası, toplumun göreli refah artışı ile tüketimciliğin artışı bir maddîleşme kültürü yarattı. Tüm bunlar, ithal edilen kapitalizmin daha doğrusu devlet eliyle kapitalistleşmenin neticeleri oldu çünkü para kazanmak, parayı elde etmek başlıca hayat amacı hâline gelince sosyal değerlerdeki yozlaşma da kolaylaştı. Bu yüzden de rüşvet, yolsuzluk ve kayırma üçlüsü ile ortaya çıkan ahbap-çavuş kapitalizmi ve devletin rantiyeleşmesi en fazla muhafazakâr modernlikte ortaya çıktı.

Mehmet Akif yaşasaydı ve önerdiği muhafazakâr modernleşmenin böylesi büyük bir yozlaşmaya neden olduğunu görseydi o ünlü “Batının ilmini, fennini alalım ama kültürünü dışarıda bırakalım!” tezini terk ederdi. Kaldı ki Akif’in önerisiyle Türkiye sağının yaptığı şey arasında uçurum var çünkü onun “Alalım!” dediği şey, esasında bir adaptasyondu. Tıpkı ithal ikameci montaj sanayi gibi ülkenin kendisinin bilim insanı, teknisyen üretebileceği ortamı şekillendirmekti. Aslında Akifçi muhafazakâr modernite, bir tüketmeci görgüsüz modernleşme değil düşünümsel bir modernleşmeydi. Yani hedef ve bu hedefe varacak araçların hedefle uyumlandırılması bir anlamda plânlı bir modernleşme! Yani Akif’i doğru anlayan Faruk Yeşil’in önerdiği gibi Batı karşısında bağımsızlığını koruyacak, onun karşısında güçlü duracak bir gelişim modeliydi düşündüğü. Yaşasaydı o da “Kendi değerlerimize uygun bir yazılım yazalım!” derdi. Yeşil’le siyasî duruşlarımız ayrı olduğundan anlaşamazsak da onun amacını gayet iyi anladığımı belirteyim. Bu anlamda Akif’in Müslümanca modernleşmek ideali ile AKP’de vücut bulan Makyavelist modernleşme arasında bir uçurum var.

Bu anlamda Atatürk’ün modernleşme ütopizmi ile AKP’nin modernleşme biçimi aynı devleti ele geçirmek ve bu devletle toplumu yeni bir kalıba dökerek modernleşmektir. Aralarındaki tek fark kültür! Atatürk, tutarlı bir modernist olarak suyu kaynağından içen bir Türkiye düşledi. Ne olursa olsun Atatürk bir idealistti. Tam da o idealist soyutluğu şiddet üretti. Erdoğan ve AKP için idealist kavramı pek söylenecek bir şey değil ama sözde düşmanları ile aynı sosyal mühendislik ve devlet zoru uygulanıyor. Bu zora dayanan “millî şef ideası” ve tek parti iktidarı nerede ise tıpkı basım! İkisinin de niyeti, tamamı ile başka olmasına karşın aynı sonucu vermesi tam da Osmanlı modernleşmesinin neticesi olan modern devletin modernleşmenin başat aktörü olmasıdır. Atatürk döneminde de onun niyetlerine rağmen oluşan şey, bir bürokratik oligarşiydi ve mahkeme-jandarma (bugün polis) eli ile muhaliflerin tasfiyesi bürokratik bir oligarşi yaratıyordu. Atatürk döneminde yolsuzluk hiç olmadı demesek de yaygın değildi, nedeni onun idealist bir modernist olmasıydı. AKP dönemi ise nerede ise “Selam verdim, selamımı rüşvet değildir diye almadılar!” diyen Fuzûlî’nin Şikâyetnâme dizesine uygun bir yozlaşma yaşanmasının nedeni bu bürokratik oligarşidir.

Tam da bu nedenle doğanın uç durumlarında yaşanan felaketin nedeni de bu sahte kartvizit modernleşmedir. Sonuçta “modernlik” dediğimiz şeyin özü öngörmek ve öngörülen durumlara yönelik önlem almaktır ve yine modernite sözleşme esaslıdır. Sözleşme gereğince devlet, şiddet tekelini elinde tutma hakkını toplumun güvenliğini sağlamak için elde eder. Bizdeki sahte modernleşmede ise devlet, toplumun dayanılmaz ağırlığıdır. Bu nedenle devlet hesap vermez. Batıda, Japonya’da ve başka birçok ülkede gördüğümüz gibi bürokratın hatta politikacının, yöneticinin başarısızlık ya da kusurlu olması hâlinde görevini bırakması, yaptığı yanlışıyla zarara yol açan bürokrat ya da yöneticinin hukuk önünde hesap vermesi söz konusu değildir. Çünkü devlet, sözleşmeye dayanmaz; meşruiyeti kendinden menkuldür. Bu modernleşmenin ürünü olan hesap veren devlet, hukukun üstünlüğü ilkeleri ile taban tabana zıttır. Devlet, toplumuna karşı hesap vermekle mükellef değildir ve lâyüs’eldir yani hesap sorulamazdır, hesap vermez! Vatandaş da devlete aittir ve onun hiçbir hukukî güvencesi yoktur.

Agamben’de gördüğümüz istisna hâli, bu topraklarda modern devlet oluştuğundan beri hep mevcut oldu. Bu ülkede devlet, zora dayalı olarak yönetir ve bu zora karşı çıkmaya, ona itiraz edip hesap vermeye kalkanlar bedelini ağır öder. AKP’nin özellikle Gezi isyanından başlayıp dozajı her geçen gün artan zorbalığının kökeninde bu modern devletleşme hâli var. Devlet, aşırı zorba hâle gelince toplum da sindi. Osmanlı’nın Tanzimat döneminde bile görülen hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında da devam eden isyan geleneği de son buldu. İslam geleneğinde adalet yolundan sapıp zulme yönelen yöneticiye isyan hakkı, bunun hukuken meşru sayılması özellikle Cumhuriyet sonrası ağır şekilde cezalandırılan bir modern devlet geleneğine dönüştü. Bu da yöneticilerin her türlü ezayı, cefayı zulmü uygulamasını kolaylaştırdı, hesap sorulmayacağını bilmek bürokratik oligarşiyi cesaretlendirdi ve adaletsizlik, zulüm olağanlaşırken yolsuzluk da adeta zirve yaptı

Tüm bunların sonucu modernliğin iki kuralı hiç uygulanmadı, çeşitli afet hallerine dönük tedbirsizlik ve vatandaşın güvenliğinin sağlanması. Bürokrat suç işlediğinde çoklukla kollanırken vatandaş suç işlediğinde eğer bürokrasiden güvencelere sahip değilse ağır şekilde cezalandırıldı, burada da işlenen suçlar eğer toplumun güçsüz kesimlerine yönelikse hafif cezalarla, bürokrasiden icazetli ise hiç ceza almadan kurtuldu.

Tam da bu yüzden İstanbul gibi bir mega kentte hatta pek çok ilde şiddetli yağışlar nedeni ile can kaybı yaşanması hiç de rastlantı olmadı. Bizdeki yüksek modernizm, devletin bilimle ve rasyonalist akılla toplumu şekillendirmesi olmadı. Bizde toplum, devletin zor aygıtlarıyla bir kalıba dökülmesiyle oldu.

Bu nedenle Batıdan gelen siyasî fikirlerde bizdeki “ne kuş ne deve” modernliğine uygun şekilde çarpık ve orijininden çok fazlası ile kopmuş bir kartvizit oldu. Batılı siyasî fikirler bir üstünlük biçimi oldu ve otoriter modernleşmemize uygun otoriter kimlik kartları oldu.

Kartvizit modernliğinin sonucunda semboller, imajlar çok büyük siyasî anlamlar kazandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında modernleşmenin sembolü şapka ve etek-ceket olarak tayyör iken AKP döneminde bu SİHA oldu. SİHA, Batı karşısında onmaz aşağılık duygumuzun sloganı olan “Avrupa Avrupa duy sesimizi, Bu duyduğun Türk’ün ayak sesleri” sloganı gibi “Dünyaya Türk’ün gücünü gösterdik!” dediğimiz SİHA, bizim zafer şarkımız oldu. Neticede Barcelona’dan dört gol yiyen en güçlü futbol takımımız ve onum muadilinin Avrupa’da nal toplaması, dünya kupasında sahadan silinmemiz gibi silindik çünkü futbolda da bilimsel futbol ilkeleri, takım disiplini ve fizikî dayanıklılık, taktik, strateji gibi ilkeleri hayata geçirmeyen futbol kulüplerimiz, şöhretli yabancı futbolcu ithal ederek Avrupa’da milyonlar harcayıp nal toplar oldular. Bunun sonucunda millî takım da dünya futbolunda ancak kıyıda köşede bir yer bulabildi kendine.

Atatürk’ün saptaması doğruydu. Modernlik, öncelikle zihinsel bir kurulum ama o zihinsel kurulum, hiçbir zaman olmadı çünkü modernlik ithal ettiğimiz bir şey oldu; nasıl ki dünyaca ünlü bir futbol oyuncusunu buraya transfer ettiğinizde geldiği takımda sergilediği başarıyı yakalayamıyor ve çoklukla dış sahalarda nal topluyorsa modernlik de ister ilmini/fennini yani bilimini ve tekniğini -ki en fazla sekülerlik kaynağı da bu ikisidir- isterse kültürünü topyekûn ithal edin, sizi modern yapmaya yetmiyor. Bunca başarısızlığa rağmen hâlâ modernitede ısrar ise bu ülkeye, bu insana eziyet çektirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu dolandırıcılıktan kurtulmadığımız müddetçe depremlerde ve sellerde daha çok insanımız ölecek! Suud’un selameti için kendi çocuklarımızı kurban etmeye devam edeceğiz. Üç kuruş birikimlerimiz de fonlarda iç edilecek ama biz iyine bu dolandırıcı siyasî partilere oy olup yağacağız!

Başlıkta yazdığım gibi çarpık bir modernliğe sözde ilaç olacak şey ise derdimizi daha çok azdırdı. Çarpık modernleşmeye çarpık sağcı ve sahte bir dincilikle cevap verildi ama tek parti döneminde bile dindarlar genç nesillerden endişe duymadı; iman, bu denli tehdit altında görülmedi. AKP ile bir 10 yıl daha devam edersek gerçek manada Müslüman gençler kelaynak kuşları gibi korunmaya alınacak durumda olacak. Şimdiden başlayan dinden uzaklaşma hâli daha da artacak ve deizmden ateizme geçiş, büyük bir artış gösterecek!

Evet, yolları çatallanan bir bahçedeyiz: Ya kendi uygarlık serüvenimizi güncelleyecek ve küllerimizden doğup kapitalizmin elinde eriyip giden insanlığa “Başka türlüsü de mümkün!” diyeceğiz ya da çürüyüp gitmeye devam edeceğiz. Açıkçası benim ilkinden yana en ufak bir umudum yok çünkü dolandırılmayı çok ama çok arzuluyoruz!

Bu şarkı burada bitmedi, şarkının daha çok notası var ve ben bu notaları çalmaya devam edeceğim. Bundan sonraki yazım din ve dindarlık üzerine olacak çünkü adalet ilkesi gereği Batı dünyasını, o uygarlığı eleştirmek kolay ama şu an geçerli din anlayışı ile yüzleşmek zor. O yüzden iğneli beşikte sallanmaya hazır olun!

[1] Pakistan’da özel okulun çatısı çöktü: 27 öğrenci, 1 öğretmen hayatını kaybetti

https://www.evrensel.net/haber/6005020/pakistan-da-ozel-okulun-catisi-coktu-27-ogrenci-1-ogretmen-hayatini-kaybetti

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Soykırımın Gölgesinde İnsanlığın Sessizliği

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, bütün insanlığın vicdanına yazılmış bir imtihandır!

Bugün artık sorulması gereken soru yalnızca “İsrail ne yaptı?”nın çok ötesinde.

Bütün bunlar olurken dünya ne yaptı?

Kim sustu?

Kim ticaretine devam etti?

Kim silah verdi?

Kim petrolünü, çeliğini, çimentosunu, gıdasını, limanını, hava sahasını ve parasını bu düzenin devamına sundu?

Kim diplomatik ilişkilerini sürdürdü?

Kim uluslararası mahkemelerin kararlarını görmezden geldi?

Ve daha da acısı:

Kim Müslümanların temsilcisi, ümmetin lideri olduğunu söylemesine rağmen bütün bunların karşısında yalnızca birkaç kınama cümlesi kurmakla yetindi?

Gazze artık yalnızca İsrail’in Filistinlilere yaptıklarının hikâyesi değildir.

Gazze, aynı zamanda dünyanın Filistinlilere yapmadıklarının hikâyesidir!

Hukukun bir anlamı yoksa mahkemeler neden var?

Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024 tarihinde Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama kararları çıkardı.

Mahkeme, Netanyahu ve Gallant’ı; savaş yöntemi olarak açlığın kullanılması, sivillere yönelik saldırılar ve insanlığa karşı suçlar kapsamında suçladı.

Bu kararın ardından insanlığın önünde çok basit bir soru vardı:

Uluslararası hukuk, gerçekten herkes için mi?

Yoksa hukuk, güçlü devletlerin çıkarlarıyla çatışmadığı sürece mi geçerliydi?

Bugün gelinen noktada bu sorunun cevabı hâlâ dünyanın yüzüne bakmaktadır.

Bir devletin lideri hakkında uluslararası mahkeme tarafından tutuklama kararı verilecek fakat aynı lider, başka ülkelerde kırmızı halılarla karşılanabilecek.

Diplomatik ilişkiler devam edecek.

Ekonomik anlaşmalar devam edecek.

Silah ve teknoloji transferleri devam edecek.

Ticaret devam edecek.

Ve bütün bunların üzerine bir de “uluslararası hukuk düzeni”nden söz edilecek.

Bu nasıl bir hukuk düzenidir?

UCM’nin kararları uygulanmayacaksa, uluslararası hukuk yalnızca zayıflara uygulanacaksa, mahkemeler yalnızca güçlülerin dokunamadığı insanları yargılayacaksa, o zaman dünyanın bütün hukuk kürsülerine şu soruyu sormak gerekir:

Adalet, nerede?

Üstelik mesele, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir.

SIPRI verilerine göre İsrail, 2021-2025 döneminde büyük silah ithalatının yüzde 68’ini ABD’den, yüzde 31’ini Almanya’dan aldı. Gazze’yi imha eden tankların, uçakların yakıtı Türkiye’den, yani Gazze’deki yıkım sürerken İsrail’in askerî kapasitesini besleyen uluslararası tedarik sistemi de varlığını korudu.

İşte asıl çelişki burada ortaya çıkıyor:

Bir tarafta ateşkes çağrıları, diğer tarafta savaş makinesini besleyen ekonomik ve askerî ilişkiler…

Bir tarafta “uluslararası hukuk” sözleri…

Diğer tarafta o hukukun gerektirdiği sonuçları almaktan kaçınmak!

Bu yalnızca siyasi bir çelişki değildir.

Bu, ahlâkî bir çöküştür!

Batı’nın çifte standardıdır!

Batılı devletlerin tamamını aynı kefeye koymak elbette doğru değildir.

Bazı Avrupa ülkeleri İsrail’e yönelik silah ve ticaret politikalarında kısıtlamalara gitmiş, bazıları Filistin devletini tanımış, bazıları İsrail yerleşimlerine yönelik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. 2025-2026 döneminde Avrupa’da bu yönde çeşitli adımlar da atılmıştır.

Fakat bütün bunlar, daha büyük bir soruyu ortadan kaldırmıyor:

Neden bu adımlar çok daha önce ve çok daha kapsamlı biçimde atılmadı? Bölge ve İslam ülkeleri İsrail’e karşı nahif kınama cümlelerinin dışında bir şey yapmış değil, Türkiye de buna dahildir!

Gazze’deki yıkımın boyutu artık inkâr edilemeyecek kadar büyüdüğünde bile ekonomik çıkarlar, stratejik ittifaklar ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman insan hayatının önüne geçebildi, bu nasıl bir utanmazlıktır!

İnsan hakları konusunda dünyaya ders verenler, konu İsrail olduğunda bir anda “stratejik ortaklık” diline dönüyor.

Demokrasi savunuluyor.

İnsan hakları savunuluyor.

Kadın hakları savunuluyor.

Çocuk hakları savunuluyor.

Savaş suçları yargılanıyor.

Fakat Filistinli bir çocuk öldüğünde bütün bu evrensel değerlerin sınırları birdenbire belirginleşiyor.

Demek ki sorun değerlerin yokluğu değilmiş.

Sorun, değerlerin kim için uygulanacağının önceden belirlenmiş olmasıymış. Bunu İslam dünyasının hâlâ anlamamış olması kabul edilebilir bir durum değildir.

Diğer yandan da aynaya bakmak zorundayız

Batı’yı eleştirmek kolay.

Asıl zor olan kendi evimizin önüne bakmaktır.

İslam ülkeleri Gazze konusunda sayısız açıklama yaptılar.

Zirveler düzenlendi.

Bildirgeler yayımlandı.

Kınamalar yapıldı.

“Derin endişeler” ifade edildi.

“Uluslararası toplum göreve çağrıldı.”

Bütün bunlardan sonra çok daha basit bir soru soruyoruz:

Peki, ekonomik ve siyasî ilişkiler ne oldu?

Bir ülkenin İsrail’le ticareti devam ederken aynı ülkenin hükümeti Gazze’deki insanlık dramını kınadığında doğal olarak şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Kınama ile ticaret arasındaki mesafe kaç kilometredir?

Çünkü bazı şeyler yalnızca sözle açıklanamaz.

Para da bir sözdür.

Ticaret de bir sözdür.

Petrol de bir sözdür.

Çelik de bir sözdür.

Çimento da bir sözdür.

Liman da bir sözdür.

Diplomatik ilişki de bir sözdür.

Bütün bu ilişkiler devam ederken yapılan kınamalar, eğer somut bir politikaya dönüşmüyorsa, bir süre sonra vicdanı rahatlatan diplomatik ritüellere dönüşür.

Örneğin Dünya Bankası’nın ticaret verileri, 2024 yılında İsrail’in Portland çimentosu ithalatında Mısır ve Türkiye‘nin de önemli tedarikçiler arasında olduğunu gösteriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin resmî verileri ise İsrail’le ticaretin 2025 yılında yaklaşık 3,2 milyar dolar seviyesinde olduğunu; bu ticaretin tahıl, demir-çelik, mineral yakıtlar ve çeşitli sanayi ürünlerini de kapsadığını bildiriyor.

Bunlar yalnızca rakam değildir.

Rakamların arkasında bir siyasî tercih vardır!

Bir devlet, başka bir devletle milyarlarca dolarlık ticaret yaparken aynı zamanda onu uluslararası alanda siyasî olarak izole etmeye çalışıyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık, ciddi bir samimiyetsizlik var demektir!

Müslüman devletler neden bütün imkânlarını kullanmıyor?

İslam dünyasının elinde yalnızca dua ve kınama yoktur.

Ekonomik güç vardır.

Enerji vardır.

Limanlar vardır.

Ulaşım koridorları vardır.

Ticaret vardır.

Diplomasi vardır.

Uluslararası kuruluşlarda oy gücü vardır.

Milyarlarca insanın tüketim gücü vardır.

Fakat bütün bunların ortak bir siyasî iradeye dönüşmesi konusunda ciddi bir sorun bulunmaktadır.

Oysa bu devletler isterse çok daha güçlü bir diplomatik ve ekonomik baskı mekanizması oluşturabilir.

Devletler topluma coco-cola boykotunu öğütleyip kendileri İsrail’e petrol, çelik, çimento ve gıda göndermeye devam ediyorsa ortada çok büyük bir kandırmaca var demektir.

İsrail’le ilişkilerin kademeli olarak sınırlandırılması…

Silah ve askeri teknoloji transferlerinin engellenmesi…

Askerî amaçla kullanılabilecek stratejik ürünlerin denetlenmesi…

İsrail’in uluslararası kuruluşlarda hesap vermesini sağlayacak ortak diplomatik girişimler…

UCM kararlarının uygulanması için ortak tutum…

Filistin’in yeniden imarı için bağımsız ve şeffaf bir fon…

İslam ülkelerinin ve dünya ülkelerinin Gazze’ye kesintisiz insani yardım için ortak lojistik mekanizma kuramayacak kadar aciz olması kabul edilemez bir durumdur!

Ve en önemlisi:

İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin ekonomik ve diplomatik bir bedeli olduğunu göstermek.

Bunlar yapılabilir.

Mesele imkân meselesi değildir.

Mesele siyasî irade meselesidir!

Şimdi de sivil toplumun sessizliğiyle yüzleşelim

Belki de en acı meselelerden biri budur.

İslam dünyasında iktidarların yanlış politikalarını eleştirmesi gereken birçok sivil toplum kuruluşu, cemaat, vakıf, sendika, meslek örgütü ve kanaat önderi, Gazze konusunda gerektiği kadar yüksek ses çıkaramadı.

STK’ların tamamına yakını birkaç istisna dışında iktidarların siyasî sınırlarına hapsoldu.

Bazıları ekonomik ilişkilerden dolayı sustu.

Bazıları “devletin bekası” söyleminin arkasına saklandı.

Bazıları ise birkaç sosyal medya paylaşımıyla sorumluluğunu yerine getirdiğini düşündü.

Oysa sivil toplumun görevi iktidarın sözcülüğünü yapmak değildir!

Sivil toplumun görevi, iktidarın yanlışına karşı toplum adına konuşabilmektir!

Bir hükümet yanlış yapıyorsa, bunu söylemek hükümete düşmanlık değildir!

Bir devlet İsrail’le ticarî ilişkilerini sürdürüyorsa bunu sorgulamak devlete düşmanlık değildir!

Bir hükümet Filistin konusunda etkisiz kalıyorsa bunu eleştirmek ülkeye ihanet değildir!

Tam tersine:

Hakikati söylemek, toplumun iktidara karşı en önemli ahlâkî denetim mekanizmalarından biridir!

STK’lar sadece para toplayan, iktidar kalk, dediğinde kalkan; otur, dediğinde oturan bir şebekeye dönüşmüş durumdadır!

Eğer STK’lar yalnızca iktidarın izin verdiği kadar konuşabiliyorsa artık sivil toplum olmaktan çıkmıştır.

Eğer vakıflar yalnızca iktidarı rahatsız etmeyecek meselelerde mazlumlardan söz ediyorsa, o mazlumluk söylemi de anlamını kaybeder!

Eğer “hak”, “adalet”, “ümmet”, “tevhid” ve “insanlık” kavramları yalnızca siyasi konfor alanımızın içinde kullanılıyorsa, o kavramların içini boşaltmış oluruz!

Gazze, İslam dünyasının sivil toplumuna da ayna tutmuştur.

İşte o aynada görünen manzara hiç de hoş değildir.

Peki, bundan sonra ne yapılmalı?

Artık yalnızca “Gazze için ne hissediyoruz?” sorusunu sormak yetmez.

“Gazze için ne yapıyoruz?” sorusunu sormak zorundayız.

Bundan sonra yapılması gerekenler açıktır:

  1. Kınama siyasetinden yaptırım siyasetine geçilmelidir.

Her yeni saldırıdan sonra bildiri yayımlamak yerine, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesinin somut diplomatik ve ekonomik sonuçları olmalıdır hatta Mekke İttifakı ülkeleri fiilî durum oluşturarak Gazze’den Filistin’den İsrail’i defetmelidir. Gazze’ye acil gıda ve sağlık ekip ve ekipmanlarının transferini sağlamalıdır; bu, Mekke İttifakı için rüştünü ispatlama konusunda iyi bir fırsat olacaktır. ABD ve İsrail kontrolünde olan bir yapılanma olmadığını gösterecektir.

  1. Ticaret şeffaflaştırılmalıdır.

Devletler, İsrail’le yaptıkları ticaretin kalemlerini topluma açık biçimde yayımlamalıdır.

Petrol nereden geliyor, Nereye gidiyor?

Hangi ürünler gidiyor?

Hangi şirketler taşıyor?

Hangi limanlar kullanılıyor?

Hangi kamu kurumları aracılık ediyor?

İnsanlar bunları bilmelidir!

  1. Stratejik ürünler konusunda ortak politika oluşturulmalıdır.

Enerji, yakıt, çelik, çimento, askerî malzeme; çift kullanımlı teknolojiler ve kritik lojistik hatlar konusunda ortak bir İslam dünyası politikası geliştirilmelidir!

  1. UCM kararları siyasî bir metin olmaktan çıkarılmalıdır.

UCM kararlarını tanıyan devletler, mahkemenin kararlarını uygulama konusunda ortak hareket etmelidir.

Hukuk, yalnızca başkalarının uyması gereken bir metin değildir!

Hukuk, gerektiğinde kendi müttefikimize karşı da uygulanabilmelidir. Batı, bu konuda sınıfta kalmıştır!

  1. Filistin’in yeniden inşası bağımsız bir ekonomik projeye dönüştürülmelidir.

Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası yardımlara mahkûm bir Filistin yerine, İslam ülkelerinin ortak finansmanıyla sürdürülebilir bir yeniden yapılanma fonu kurulmalıdır. Filistin bundan böyle İsrail tasallutundan da kurtarılmalıdır!

  1. Sivil toplum iktidarlardan bağımsızlığını yeniden kazanmalıdır.

STK’lar hükümetlerin açıklamalarını tekrar etmek için değil, gerektiğinde hükümetlere “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye sorabilmek için vardır!

  1. Akademi, medya ve hukukçular daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.

Gazze, yalnızca duygusal sloganlarla konuşulmamalıdır!

Uluslararası hukuk araştırılmalı.

Ticaret zincirleri araştırılmalı.

Silah tedarik zincirleri araştırılmalı.

Şirketlerin sorumlulukları araştırılmalı.

Devletlerin yükümlülükleri belgelenmeli.

Ve bütün bunlar kamuoyuna anlatılmalıdır!

  1. Boykot, bilinçli ve belgeli hâle getirilmelidir.

Öfkeyle hazırlanmış rastgele listeler yerine şirket sahipliği, tedarik zinciri, yatırım ilişkileri ve İsrail’le ekonomik bağlantılar konusunda doğrulanabilir bilgiler kullanılmalıdır.

Çünkü mücadele, yalnızca öfkeyle değil, bilgiyle kazanılır.

Gazze bize ne öğretti?

Gazze bize bir halkın yalnız bırakıldığında ne kadar büyük bir bedel ödeyebileceğini gösterdi!

Ama bundan daha fazlasını gösterdi.

Güçlülerin hukukunun nasıl işletildiğini gösterdi!

Ekonominin siyasetten bağımsız olmadığını gösterdi!

Diplomasinin bazen vicdanı nasıl susturabildiğini gösterdi!

Devletlerin çıkarlarının insan hayatının önüne nasıl geçebildiğini gösterdi!

Daha da önemlisi;

Bir toplumun kendi yöneticilerine hesap sormadığı zaman, en ağır zulümlerin bile sıradanlaşabileceğini gösterdi!

Bugün Gazze için ağlamak kolaydır!

Gazze hakkında paylaşım yapmak kolaydır!

Bayrak asmak kolaydır!

Bir mitinge katılmak kolaydır, hele de iktidar mitinglerine!

Bir bildiri yayımlamak kolaydır!

Zor olan şudur:

Kendi hükümetine soru sormak!

Kendi şirketinin ticaretini sorgulamak!

Kendi ülkenin politikasındaki çelişkiyi söylemek!

Kendi çevrenin sessizliğine itiraz etmek!

Ve bunu hiçbir siyasi çıkar hesabı yapmadan yapmak!

Artık mesele Filistin değil, insanlığın geleceğidir!

Bugün Gazze’de yaşananları yalnızca Filistin meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Eğer bir çocuğun öldürülmesi karşısında dünyanın tavrı çocuğun milliyetine, dinine veya yaşadığı coğrafyaya göre değişiyorsa artık mesele Filistin olmaktan çıkmıştır!

Mesele insanlığın ortak ahlâkıdır.

Eğer uluslararası hukuk yalnızca düşmanlarımız için uygulanıyorsa hukuk değildir!

Eğer insan hakları yalnızca bize yakın insanlar için savunuluyorsa insan hakları değildir!

Eğer adalet yalnızca güçlülerin izin verdiği kadar varsa adalet değildir!

Eğer Müslüman ülkeler bir yandan Gazze için gözyaşı dökerken diğer yandan ekonomik ve siyasi ilişkilerini hiçbir şey olmamış gibi sürdürebiliyorsa ortada ciddi bir ahlâkî çelişki vardır.

Eğer sivil toplum, iktidarların yanlışlarını söylemeye cesaret edemiyorsa toplumun vicdanını kim temsil edecektir?

Son söz: Gazze’nin bizden istediği şey merhamet değil, sorumluluktur!

Gazze bizden yalnızca gözyaşı istemiyor.

Hafıza istiyor.

Adalet istiyor.

Hesap sorulmasını istiyor.

Çifte standardın sona ermesini istiyor.

Siyasî irade istiyor.

En çok da şunu istiyor:

Bir daha hiçbir mazlumun, dünyanın çıkar hesapları arasında kaybolmayacağı bir düzen!

7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananların hesabı, sadece tarih tarafından tutulmayacak.

Devletlerin kararları da yazılacak.

Hükümetlerin sessizliği de yazılacak!

Sivil toplumun sessizliği de yazılacak!

İnsanların duyarsızlığı da yazılacak!

Şirketlerin ticareti de yazılacak!

Silahların hangi ülkelerden geldiği de yazılacak!

Limanların kimlere açıldığı da yazılacak!

Diplomatların hangi cümleleri kurduğu da yazılacak!

Ve sivil toplumun nerede durduğu da yazılacak!

Çünkü tarih yalnızca öldürenleri yazmaz.

Seyredenleri de yazar!

Bugün insanlığın önünde hâlâ bir tercih vardır:

Gazze’yi yalnızca bir trajedi olarak mı hatırlayacağız?

Yoksa Gazze’nin açtığı yaradan daha adil, daha bağımsız ve gerçekten evrensel tevhidî bir hukuk düzeninin doğmasına mı vesile olacağız?

Bunun cevabı Washington’da, Brüksel’de, Tel Aviv’de veya New York’ta yalnızca hükümetlerin vereceği bir karar değildir.

İstanbul’da da verilecektir.

Kahire’de de,

Riyad’da da,

İslamabad’da da,

Doha’da da,

Kudüs’te de!

En önemlisi de bizim vicdanımızda verilecektir.

Çünkü Gazze, bize yalnızca bir halkın nasıl öldürüldüğünü göstermedi.

Bir dünyanın, kendi değerlerini ne kadar kolay terk edebildiğini de gösterdi!

Şimdi yapılması gereken, bu utancı yalnızca dile getirmek değil;

onu değiştirecek bir iradeye dönüştürmektir!

Bunun da ilk şartı şudur:

Artık yalnızca İsrail’i değil, İsrail’in yaptığı zulüm karşısında susan, çıkarını adaletin önüne koyan ve kendi sorumluluğunu inkâr eden herkesi sorgulamak zorundayız!

Elbette adalet, yalnızca zalime “dur” demek değildir.

Adalet, zalimin zulmünü mümkün kılan düzeni de değiştirmektir!!!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x