Connect with us

Yazılar

AFGANİSTAN: Aktörler, İç Savaş, Günlük Hayat ve Barış Görüşmeleri

Yayınlanma:

-

Bu yazıda Afganistan’daki mevcut durum, 20 yıldır Afganistan halkı ve ülkesinin kaderi üzerinde etkin rol oynayan iç ve dış aktörler, iç savaş, Afganistan’da günlük hayat, Afganistan halkının karşı karşıya bulunduğu sorunlar, ABD-Taliban anlaşması ve Afgan gruplar arasında devam eden barış görüşmeleri kısaca ele alınacaktır.

AFGANİSTAN’IN SON DÖNEMİNE KISA BİR BAKIŞ

Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı işgal ettiği 1970’li yılların sonlarından 1980’li yılların sonuna kadar Afganistan halkı ve Mücahitler olarak adlandırılan çeşitli siyasi gruplar Sovyet işgaline karşı savaştı. Mücahitlerle Sovyet Rusya arasında devam eden savaşta başta Pakistan, ABD ve Suudi Arabistan olmak üzere birçok İslam ve Batı ülkesi Mücahitlere para, silah yardımı ve lojistik destek sağladı. Özellikle Pakistan, Mücahitlerin ideolojik, lojistik ve kamplarının merkez üssü haline geldi. Zira bu süre zarfında Afganistan nüfusunun büyük bir kısmı ülkeyi terk edip daha çok Pakistan ve İran’a göç etmişti. Bunun yanı sıra Pakistan sınırları içerisinde bulunmakla birlikte Afgan(istan) kökenli olan ve kendilerini Afganistan’a ait hisseden çok büyük bir nüfus da yaşamaktadır. O sırada Sovyet Rusya’ya karşı savaşta öne çıkmış mücahit gruplar şunlardı: Rabbani’nin siyasi ve Ahmed Şah Mesud’un askeri liderleri olduğu, çoğunluğu Taciklerden oluşan Cemiyet-i İslami grubu. Liderliğini bugün de Hikmetyar’ın yaptığı, çoğunluğunu Peştunların oluşturduğu Hizb-i İslami grubu. Liderliğini Abdulali Mezari’nin yaptığı (bugünkü liderleri Muhakkik ve Halili) ve çoğunluğunu Şii Hazaraların oluşturduğu Hizb-i Vahdet-i İslami grubu. Liderliğini Resul Seyyaf’ın yaptığı, Suudi ile iyi ilişkilere sahip, nispeten selefi olarak kabul edilen ve çoğunluğu Peştunlardan oluşan İttihad-ı İslami grubu.

Bugün Afganistan sahasında önemli aktörlerden sayılan ve çoğunluğunu Peştunların oluşturduğu Taliban grubu ile Raşit Dostum’un lideri olduğu ve çoğunluğu Özbeklerden oluşan Cünbüş-i Milli-yi İslami Afganistan grubu ise, Sovyet Rusya ile savaş döneminde yapı olarak yoktu. Bu iki grup 90’lardan sonra kuruldu.

Yeri gelmişken antrparantez bir noktayı vurgulamakta yarar vardır. Afganistan’da siyasi, dini ve toplumsal örgütlenmeler, daha çok etnik/kavimler temelinde şekillenmektedir. Yukarıda da görüldüğü üzere zikredilen grup ve parti adlarının hepsinde “İslami” kelimesi olduğu halde, kurucular ve yönetim kadrosu hangi kavimden ise, mensupları ve destekçilerinin büyük çoğunluğu da aynı kavimden oluşmaktadır. Hatta Afgan mücahitler ve gruplar arasındaki iktidar mücadelesi ve iç savaşın temel saiklerinden birisinin de bu kavmiyetçilik düşüncesi olduğu söylenebilir. Bu nedenle yukarıda parti ve grupların adları verilirken partilerde çoğunluğu oluşturan kavim adları da belirtildi.

Mücahit grupların galip gelmesiyle Sovyet Rusya 1989’da ülkeyi terk etti. Ancak bu defa Afgan gruplar arasında iktidar mücadelesi ve şiddetli iç savaş başladı. Mücahit grupların bir kısmı geçici bir hükümet kurmayı başarsalar da aralarındaki savaş sona ermedi. Örneğin Hikmetyar grubu, Rabbani başkanlığında kurulan geçici hükümeti tanımadı ve savaşmaya devam etti. Bu sırada Taliban grubu kuruldu. Pakistan sınırına yakın Afgan medreseleri ile Pakistan’daki medreselerde okuyan talebeler ve burada ders veren hocalar tarafından kurulan Taliban’ın yönetim kadrosu ve mensuplarının büyük bir çoğunluğu Peştunlardan oluşmaktadır. Taliban, Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı ter etmesinden sonra Afgan gruplar arasında cereyan eden ve Afganistan halkını usandıran iktidar mücadelesinden ve iç savaştan istifade etti. Pakistan’ın da desteğini arkasına alarak Afganistan’da düzeni, istikrarı ve birliği sağlamak ve iç savaşa son vermek vaadiyle diğer Afgan gruplara ve mevcut hükümete karşı savaş ilan etti. Taliban’ın birliği ve dirliği sağlama söylemi, on yıllardır savaş, yıkım ve sürgünlerden usanmış bazı kesimlere ve gençlere cazip geldi. Sovyetlere karşı savaşta da yer alan bu memnuniyetsiz kitlenin desteğini arkasına alan Taliban, Kandahar’dan başlattığı isyan hareketini kısa sürede genişletti ve 1996’da Başkent Kabil dâhil ülkenin üçte ikisinde yönetimi ele geçirdi. Ancak Afganistan’da iktidar mücadelesi ve iç savaş bitmedi. Taliban’ın Afganistan’ı yönettiği 1996-2001 döneminde bu defa diğer Afgan grupların kurduğu Kuzey İttifakı ile Taliban arasında iç savaş devam etti. Elde net bir veri olmamakla birlikte Taliban’ın Afganistan’ı yönettiği 1996-2001 yıllarında Afganistan halkının önemli bir kısmı başta Pakistan ve İran olmak üzere yurt dışına veya ülke içinde Taliban’ın egemen olmadığı Pençşir, Badahşan, Tahar vd. bölgelere göç etmiştir.

1998-2001 tarihleri arasında BM, Taliban yönetiminden çeşitli saldırılardan sorumlu tuttuğu Usame bin Ladin’in iadesini istedi. BM, Bin Ladin’i iade etmeyen Taliban yönetimine çeşitli yaptırımlar uyguladı. 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yapılan saldırı sonrasında ise ABD, saldırının El Kaide tarafından düzenlendiğini ve El Kaide lideri Usame bin Ladin’in Taliban yönetimi tarafından kendilerine teslim edilmesini istedi. Taliban yönetimi ise, özetle kendilerine sığınan bir Müslümanın kâfirlere teslim edilmesinin caiz olmadığı, 11 Eylül saldırısını El Kaide’nin gerçekleştirdiğine dair bir delil olmadığı, Bin Ladin’in kendilerinin misafiri olduğu ve ABD’nin Afganistan’a saldırı veya işgal düzenleyemeyeceği yönünde açıklamalarda bulunarak Bin Ladin’i iade etmeyi reddetti. Bunun üzerine ABD, Taliban yönetimini devirmek amacıyla Afganistan’ı işgal etme kararı aldı. Taliban işgale karşı fazla direnmeden önce dağlık alanlara, kırsal kesimlere, sonra da Pakistan içlerine çekildi. Böylece Taliban yönetimi devrildi ve yerine Kuzey İttifakı olarak bilinen diğer Afgan güçleri getirildi. Bu durum Afganistan’da 20 yıl sürecek yeni bir işgal, iç savaş, göç ve yıkımın ilk adımı oldu.

Devrildikten sonraki ilk yıllarda dağılma sürecine giren, sessizliğe bürünen ve Pakistan’a çekilen Taliban, bir süre sonra toparlanıp yeniden Afganistan hükümeti ve Afganistan’daki ABD/NATO güçlerine karşı savaşmaya başladı. Savaş, aradan geçen yirmi yıla rağmen hâlâ devam etmektedir. Gelinen noktada çeşitli yerel kaynaklar coğrafi olarak ülkenin yaklaşık %60-70’inin, nüfus olarak da yaklaşık %30’unun Taliban’ın etki alanında, diğer bölgelerin ise ABD/NATO’nun desteklediği Afganistan Hükümetinin kontrolü altında olduğunu belirtmektedir. Taliban’ın etkili olduğu alanlar daha çok kırsal kesimler ve bazı ilçelerdir. Eyalet merkezleri ve büyükşehirlerde ise genellikle Afganistan hükümeti hâkimdir.

AFGANİSTAN HÜKÜMETİNİN HÂKİM OLDUĞU BÖLGELERDE GÜNLÜK YAŞAM

Resmi adı Afganistan İslam Cumhuriyeti olan ülkenin 30 milyonu aşkın nüfusu vardır. Afganistan’da 34 eyalet/il, bu eyaletlere bağlı 400’ye yakın ilçe ve çok sayıda köy vardır. Büyük şehirlerde, merkezi ilçelerde ve bazı kırsal kesimlerde Afganistan Hükümetinin hâkimiyeti söz konusudur. Bu da coğrafi olarak ülkenin yaklaşık %30’una, nüfus oranı açısından ise toplam nüfusun yaklaşık %70’ine tekabül etmektedir. Bu durum, ülke içerisinde ikamet eden Afganistan halkının büyük bir kesiminin kırsal kesimlerden kentlere göç ettiğini göstermektedir. Bir örnek vermek gerekirse en fazla 500 bin veya 1 milyon kapasiteye sahip olduğu söylenen başkent Kabil’in mevcut nüfusunun 5 milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Bu nüfusun da çoğunluğu gecekondularda veya kamplarda yaşamaktadır. Görece güvenlik kaygısı, iş bulma umudu, şehir merkezlerindeki eğitim ve sağlık imkânları gibi etkenler kırdan kente göçü hızlandıran sebeplerin başında gelmektedir.

Yoksulluk, açlık, işsizlik, can güvenliği, madde bağımlılığı, yeterli eğitim, sağlık ve insani yaşam koşullarından yoksunluk, sık sık yaşanan elektrik kesintileri, barınma ve ısınma sorunu Afganistan halklarının ortak problemlerindendir. Buna rağmen Afganistan’da kaçakçılık, uyuşturucu, uluslararası fonların iç edilmesi ve yolsuzluk gibi kaynaklardan beslenerek olağanüstü düzeyde zengin olan bir zümre de vardır. Bir ayağı Afganistan’da diğer ayağı yurtdışında olan bu zümrenin Dubai, Türkiye, ABD ve Almanya başta olmak üzere yurt dışında çok büyük miktarda varlıkları bulunmaktadır. Birçoğunun çifte vatandaşlıkları vardır, çocukları da genellikle yurt dışında okumaktadır. Bu zümre Afganistan içinde de kaleleri andıran evlerinde koruma orduları eşliğinde çok debdebeli, şatafatlı ve kibirli bir hayat yaşamaktadır. Bunların içinde mafya babaları, kaçakçılar, uyuşturucu tacirleri olduğu gibi siyasiler, aşiret liderleri, generaller, eski mücahit liderler ve komutanlar da vardır. Afganistan halkının çok büyük bir kesimi en temel barınma, beslenme, eğitim ve sağlık imkânlarından bile mahrumken bu zümrenin çocukları yurtiçinde ve yurt dışında her türlü imkâna sahiptir. Bu durum başta Afganistan hükümetinin egemenliği altındaki bölgeler olmak üzere ülkenin geneli için geçerlidir.

Diğer bölgelere kıyasla Afganistan hükümetinin egemenliği altındaki bölgelerde özgürlük, iş, eğitim, sağlık vb. imkânlar nispeten daha iyidir. Çünkü diğer bölgelerde üniversite, lise ve sağlık gibi imkânlar ya hiç yoktur ya da çok azdır. Hükümetin egemen olduğu bölgelerde nüfus yoğunluğunun daha fazla olmasının sebeplerinden bazıları  bu imkânlardır.

ABD, Afganistan’ı işgal ettikten sonra mücahit gruplardan oluşan Kuzey İttifakı ile Taliban dışında siyaset sahnesine yeni aktörler de eklendi: ABD/Batı yanlısı, uluslararası kuruluşlarla içli dışlı ve seküler dünya görüşüne sahip yeni aktörler. 2001’den beri Afganistan’ı ağırlıklı olarak bu unsurlar yönetmektedir. 2001-2014 yılları arasında Hamid Karzai, 2014’ten bugüne kadar ise Eşref Gani Afganistan’da cumhurbaşkanlığı yapmaktadır. Afganistan hükümetinin üst düzey bürokratları, Fulbright bursluları olarak anılan, genellikle yurt dışında eğitim görmüş ve seküler yaşam tarzını benimsemiş çevrelerden oluşmaktadır. Hükümet kurumlarının her kademesinde yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırmaya rastlamak mümkünüdür. Bu durumu hükümet bürokratları, siyasiler, ulusal medya ve halk dâhil herkes bilmekte ve beyan etmektedir.

Afganistan’ın en büyük sorunlarından biri de uyuşturucu ticareti ve madde bağımlılığıdır. Afganistan’da yasal olarak uyuşturucu üretmek, satmak ve kullanmak yasaktır. Ancak Hilmend, Kandahar ve Nangarhar gibi hem Taliban’ın çok etkin olduğu hem ABD/NATO’nun askeri kamplarının bulunduğu bölgeler başta olmak üzere Afganistan’ın birçok bölgesinde afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti yapılmaktadır. Aynı şekilde başta Kabil olmak üzere bütün şehirlerde neredeyse her köşe başında, yol kenarlarında veya köprü altlarında -gördükçe insanın içini parçalayan- madde bağımlılarına rastlamak mümkündür. Yapılan bazı araştırmalara göre Afganistan’da 3 milyondan fazla madde bağımlısı bulunmaktadır. Bu sayı, Afganistan nüfusunun %10’una tekabül etmektedir. Afganistan’ın birçok bölgesinde uyuşturucu üretiminin ve ticaretinin yapılması, her köşe başında madde bağımlarının bulunması ve uyuşturucu tacirlerinin şehir merkezlerindeki bağımlılara bile rahatlıkla ulaşıp uyuşturucu satabilmesi ne hükümetin, ne ABD/NATO güçlerinin, ne de Taliban’ın afyon ekimi, uyuşturucu ticareti ve madde bağımlılığına karşı gerçekçi bir mücadele vermediğini, aksine bunlara göz yumduklarını göstermektedir.

Taliban’ın geçmişte ve bugün uyuşturucu meselesiyle ilişkisi ilerde ele alınacaktır ancak yeri gelmişken şu noktayı vurgulamakta yarar. Hangi kavme, siyasi oluşuma veya fikre mensup olursa olsun Afganistan halkının hemen hemen tamamı hükümetin de Taliban’ın da ABD/NATO güçlerinin de uyuşturucu üretimi ve ticaretine göz yumduğunu, bu üç güç odağının da vergi/komisyon almak, işbirliği yapmak veya bizzat işin ticaretini yapmak suretiyle bu işten nemalandığını beyan etmektedir.

Afganistan hükümetinin egemen olduğu bölgelerde, özellikle şehir merkezlerinde halkın karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri de hırsızlık, gasp, adam kaçırma, çetecilik, mal ve can güvenliğidir. Mazlum Afganistan halkı iki tür can güvenliği ile karşı karşıya bulunuyor. Biri hükümet/ABD/NATO güçleri ile Taliban, IŞİD gibi gruplar arasında yaşanan çatışmalardan dolayı ne zaman, nerede ve kimden geleceği belli olmayan kurşunlar, bombalar, mayınlar, intiharların sebep olduğu korkular, yaralanmalar, ölümler… Diğeri, özellikle hükümetin egemen olduğu büyük şehir merkezlerinde hırsızların, gaspçıların, çetelerin yaydığı korku, güvensizlik ve ölümler… Bu nedenle Afganistan’ın genelinde hava kararmadan insanların çoğu evlerine çekilir. Akşam ve gece vakti dışarda çok az insan olur.

TALİBAN VE ETKİN OLDUĞU BÖLGELERDE GÜNLÜK HAYAT

Sovyet Rusya’nın, işgal ettiği Afganistan’ı terk etmek durumunda kaldığı 1990’lardan sonra mücahit gruplar arasında baş gösteren iktidar mücadelesi ve iç savaş, Taliban’ın kurulmasını tetikleyen önemli etkenlerden biridir. Kelime anlamı talebeler/öğrenciler olan Taliban’ın kurucuları daha çok Afganistan ve Pakistan’daki medrese hocaları olup ilk mensupları da bu medreselerde okuyan talebelerdi. Daha önce ifade edildiği üzere Afganistan’daki dini yapıların hemen hepsi kavmi/etnik aidiyetler üzerinden örgütlenmiştir. Taliban grubu da bu özellikten müstesna değildir. Taliban hareketinin kurucu ve yönetim kadrosu ile ilk mensuplarının tamamına yakını Peştun’dur. Dolayısıyla bu gruplarda dini kimlik ve anlayışın yanında çoğunluğu oluşturan kavimlerin kültürleri, yaşam tarzları, geleneksel anlayışları ve bölgesel farklılıkları da etkindir. Tabi diğer gruplarda olduğu gibi Taliban grubunun da az da olsa başka kavimlerden mensupları vardır. Özellikle etki alanının Peştun olmayan bölgelere (Özbek, Türkmen, Tacik bölgeleri gibi) yayıldığı son yıllarda diğer kavimlere mensup kişilerden de Taliban’a katılım olduğu ve bunların oranının %10-20 arasında olduğu belirtilmektedir. Taliban’ın Pakistan, Orta Asya cumhuriyetleri, Doğu Türkistan, Arap ülkeleri ve Türkiye dâhil birçok ülkeden de çok sayıda muharip üyesi vardır.

Afganistan halkının geneli mütedeyyin olduğu halde etnik aidiyetin, halkın inanç ve davranışı üzerinde ne kadar etkili olduğunu göstermesi açısından konuyla ilgili bir yorumu aktarmakta yarar vardır. İddia o ki, “Son yıllarda Taliban’a katılan Peştun dışı kavim mensuplarının bir kısmı Peştun kökenli Taliban yönetici ve mensuplarının kendi bölgelerinde halka yaptığı zulüm ve baskıları sonlandırmak veya en aza indirmek için Taliban’a kerhen katıldığı” yönündedir. Bu bölge halklarından bazı kimseler, kendi gözlemlerine dayanarak “Taliban bu bölgelerde etkin olmaya başladıktan sonra buralara Peştun yöneticiler atadı. Onlar da kavmiyetçi duygularla hareket edip bölge halkına büyük zulümler ve baskılar yaptı. Ancak bölge halkından Taliban’a katılım olduktan ve buralara bölge halkından yetkililer atandıktan sonra bölge halkı nispeten rahatladı ve eski baskılar ortadan kalktı.” demektedir. Bu, sadece bir yorum olmakla birlikte bunun Afganistan sosyolojisi ve Taliban içerisindeki fraksiyonlar gerçeğine çok uzak bir yorum olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Kuruluşunu 1994’te Kandahar’da ilan eden Taliban, Pakistan’ın da desteğini arkasına alarak Afganistan’da düzen ve istikrarı sağlamak iddiasıyla mevcut hükümete karşı isyan başlattı. Kısa sürede (1996) Pençşir, Badahşan, Mezar-ı Şerif ve Tahar dışında kalan bölgelerde yönetimi ele geçirdi. Bir iki yıl sonra Kuzey İttifakı’nın önemli merkezlerinden olan Mezar-ı Şerif’i ve Tahar’ın bazı bölgelerini de ele geçirdi ve ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiği 2001’e kadar yönetimde kaldı.

Taliban yönetimini resmi olarak tanıyan üç ülke vardı. Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirleri de BM’nin Taliban’a yaptırım kararı alması üzerine 2001 yılında Taliban ile resmi ilişkilerini kesince Taliban’ı resmi olarak tanıyan tek ülke Pakistan kaldı. Taliban’ın ele geçirdiği bölgelerden Kuzey İttifakı bölgelerine ve komşu ülkelere büyük göçler yaşandı. Bu dönemde iç savaş, Taliban ile komutanlığını Ahmed Şah Mesud’un yaptığı Kuzey İttifakı arasında devam etti.

ABD, 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan El Kaide’yi sorumlu tuttu ve Taliban yönetiminden Usame bin Ladin’i kendilerine teslim etmesini istedi. Ancak Taliban bu talebi reddetti. Bunun üzerine ABD, Bin Ladin’in teslim edilmemesini bahane ederek Afganistan’ı işgal etti. Taliban, ABD işgali ve saldırılarına fazla direnç göstermeden egemen olduğu bütün bölgeleri kısa sürede terk etti. Taliban’ın yönetim kadrosu ve mensuplarının çoğu Pakistan’daki aşiretler bölgesine çekildi. Bir süre sessizliğe bürünen Taliban, 2003 yılından sonra yeniden toparlanarak ABD/NATO güçlerine ve hükümete karşı milis savaşı vermeye başladı. Her geçen gün dozu artan, ülke geneline yayılan, geride on binlerce ölü, yüzbinlerce yaralı, milyonlarca mülteci bırakan ve ülkeyi her açıdan yıkıma sürükleyen savaş bugüne kadar devam etmektedir. Gelinen noktada Taliban, ülke topraklarının yaklaşık %70’inde etkili durumdadır. Bu bölgelerde yaşayanların ülke nüfusuna oranı ise yaklaşık %30’dur.

Taliban’ın etki alanındaki bölgeler ile hükümetin egemen olduğu bölgelerde günlük hayat arasında benzerlikler ve farklılıklar söz konusudur. Taliban, etkili olduğu bölgelerde çiftçi, esnaf ve tüccardan öşür, vergi alıyor; kontrolünü elinde tuttuğu yollardan geçen ticari mal ve ürünlerden komisyon tahsil ediyor. Dolayısıyla Taliban’ın etkili olduğu bölgelerde esnaf ve tüccar, hem Taliban’a hem hükümete vergi, gümrük, rüşvet, komisyon vs. vermek durumunda kalıyor.

Taliban’ın afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti ile ilişkisi ve bu konuda tavrına gelince: Bu konuda Taliban’ın iki farklı tutum sergilediği anlaşılmaktadır. Şöyle ki, Taliban, Afganistan’ı yönettiği 1996-2001 yıllarında afyon ekimi ve uyuşturucu ticaretini yasaklamıştı. Bu yasak sonucu Afganistan’da afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti çok azalmış ve bitme noktasına gelmişti. Bu durum, bazı uluslararası raporlara da yansıdı. Ancak Taliban’ın devrilmesinden sonraki dönemde Afganistan’da afyon ekimi ve uyuşturucu ticareti yeniden yaygınlaştı ve olağanüstü derecede arttı. Bugün hem ABD/NATO güçlerinin hem Taliban’ın hem de hükümetin etkin olduğu bölgelerde afyon ekimi de uyuşturucu ticareti de uyuşturucu kullanımı da çok yaygındır. Günümüzde Afganistan’da afyon ekiminin büyük bir kısmı Taliban’ın bölge halkı üzerinde çok etkin olduğu Hilmend, Nangarhar ve Kandahar bölgelerinde yapılmaktadır. Etkin olduğu bölgelerde istediği her yasağı uygulayan, istediği kişiyi yakalayan, yargılayan ve cezalandıran Taliban’ın, bu bölgelerde afyon ekimi ve uyuşturucu tacirlerine göz yummadığını, bu sektörden doğrudan ve dolaylı olarak nemalanmadığını söylemek imkânsızdır. Nitekim Taliban’a sempati duyan, hatta onları savunan kesimler dâhil olmak üzere Afgan halkının tamamına yakını “Taliban’ın uyuşturucu üretimine ve ticaretine göz yumduğuna, uyuşturucu tacirleriyle işbirliği yaptığına, hem üreticiden hem tacirlerden komisyon aldığına (%10 ve üzeri), örgütün en büyük gelir kaynaklarından birinin de bu olduğuna; aksi halde hâkim olduğu bölgelerde çok rahatlıkla bu işe engel olabileceğine” inanıyor. Yine Afgan halkına göre ABD/NATO güçleri ve hükümetin de bu işe göz yumduğu ve bu güçlerin bazı mensuplarının bizzat işin içinde olduğu izahtan varestedir. Bu sözleri ülkenin her bölgesinde, halkın her kesiminden işitmek mümkündür. Dolayısıyla Taliban’ın geçmişte ve bugün -ileride bir kısmına değinilecek birçok konuda olduğu gibi- Afganistan’da uyuşturucu üretimi ve ticaretine karşı tutumu farklılık arz ediyor. Afganistan’ı yönettiği dönemde afyon ekimi ve uyuşturucu ticaretini yasaklayan ve büyük oranda başarılı olan Taliban, bugün ne afyon ekimine karşı tutum sergiliyor ne de uyuşturucu tacirlerine engel oluyor. Aksine hem afyon üreticilerinden hem de uyuşturucu tacirlerinden komisyon alarak kendisine büyük bir gelir kaynağı sağlıyor. Elde net bir veri olmamakla birlikte Taliban’ın uyuşturucu sektöründen elde ettiği gelirin yıllık 600 milyon dolardan fazla olduğu ifade ediliyor.

Taliban ile uyuşturucu tacirleri arasında bir çıkar ilişkisinin olduğu, şu olaydan da net olarak gözlemlenebilir: ABD ile Taliban arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde Afganistan hükümeti, Taliban’ın verdiği listede yer alan 5 bin tutsağı serbest bırakacak, buna karşın Taliban da elindeki 1.000 hükümet mensubunu serbest bırakacaktı. Afganistan hükümeti önce ayak dirediyse de 4 bin 500’e yakın Taliban mensubunu kısa sürede serbest bıraktı. Ancak serbest bırakılacaklar listesinde “tehlikeli” olarak anılan 400-500 kişiyi serbest bırakmamak için çok direndi ve sırf bu yüzden Afganlar arası barış görüşmeleri aylarca gecikti. Şimdi bu tehlikeliler listesinin kimliklerine ve işledikleri suçlara bakıldığında ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Evet, bu tutsaklar arasında çok büyük, ölümlü ve etkili olaylara karışan, bu olayları planlayan ve icra eden önemli Taliban mensupları vardı. Ancak listede Taliban mensubu olmayan, uyuşturucu ticareti ve insan kaçakçılığından hüküm giymiş çok meşhur onlarca mafya babası ve uyuşturucu taciri de vardı. Peki, nasıl oluyor da Taliban, bu isimleri de “serbest bırakılacaklar” listesine ekliyor ve bırakılmalarında ısrarcı oluyor, hatta bunların hepsi serbest bırakılmadan Afganlar arası barış görüşmelerinin başlatılmasının kesinlikle söz konusu olmadığını deklare ediyor? Bunun tek bir izahı vardır. O da Taliban’ın bu isimleri para veya başka bir çıkar karşılığında serbest bıraktırdığı gerçeğidir. Nitekim bazı kaynakların iddiasına göre Taliban, yeraltı dünyasının bu isimlerini yaklaşık 1 milyar dolar karşılığında serbest bıraktırmıştır.

Yeri gelmişken şunu da vurgulamak gerekir. On milyarlarca dolara karşılık geldiği söylenen Afganistan’daki uyuşturucu sektörünün maddi getirisinden sadece küçük bir kaymak tabası yararlanıyor. Bu kaymak tabasının içinde ise mafya, siyaset, emniyet, ticaret, aşiret, uluslararası güçler dâhil her kesimden insanlar vardır. İç savaş, gasp, işsizlik, yoksulluk, açlık, yalnızlık, parçalanmışlık, göç, sürgün ve daha yüzlerce acının pençesinde boğuşan mazlum halkın çocuklarının bu işten payına düşen ise yalancı mutluluk/madde bağımlılığı, psikolojik sorunlar, envaiçeşit sağlık problemleri ve köprü altlarında yaşamaya mahkûm olmak…

Taliban, mevcut hükümeti meşru görmediği ve onu işgalci güçlerin işbirlikçisi olarak kabul ettiği için etkili olduğu bölgelerde -özellikle ilk dönemlerde- devlet kurumlarında çalıştığını tespit ettiği insanların kimisini öldürüyor, kimilerinin ailelerini tehdit ediyor, bazılarından ise fidye alıyordu. Söz konusu dönemde Taliban’ın öğretmen dâhil sıradan devlet memurlarını da öldürdüğü vakidir. Son yıllarda ise sıradan devlet memurlarına pek ses etmediği, sadece ordu ve emniyet mensuplarını, üst düzey bürokratları, stratejik kurumlarda görev yapanları vs. doğrudan hedef aldığı söylenebilir. Eskiden etkili olduğu bölgelerde devlet okullarına da izin vermeyen veya sadece ilkokula izin veren ya da kızların ilkokuldan sonra okumalarına müsaade etmeyen Taliban, son yıllarda bu tavrını da yumuşatmış görünüyor. Şu anda Taliban’ın etkili olduğu bölgelerde hükümete ait okullar, sağlık ocakları veya hastaneler var ve buralarda hükümetin tayin ettiği çalışanlar görev yapmaktadır. Ancak Taliban’ın hâlâ ve büyük oranda kızların lise ve üniversite okumalarına mani olduğu bilinmektedir. Bu nedenle özellikle lise ve üniversite eğitimine devam etmek isteyenler Taliban’ın etkili olmadığı bölgelere göç ediyor.

Taliban, Afganistan hükümetinin gerçekleştirdiği seçimlere de halkın katılımını yasaklıyor ve halka, seçimleri boykot etme çağrısı yapıyor. Hatta son yıllarda azalmakla birlikte Taliban’ın çağrısına uymayıp seçimde oy kullanan kimi vatandaşların ceza olarak parmaklarının kesildiği dönemler de oldu.

Taliban, etkili olduğu bölgelerde harem-selamlığa riayet edilse de halaylı, oyunlu, çalgılı düğünlere izin vermiyor, yapanları da tehdit ediyor veya cezalandırıyor. İnsanların evlerinde televizyon bulundurmalarını yasakladığı ve zaman zaman evlerdeki televizyonları toplayıp yaktığı da bilinmektedir. Örneğin yaklaşık iki yıl önce Taliban yetkilileri, Gur eyaletine bağlı Devletyar ilçesinde bazı vatandaşların evlerindeki televizyonları toplayıp yaktılar.

İlk yıllarda Taliban’ın etkili olduğu bazı bölgelerde kadınların neredeyse çarşıya bile çıkmasının pek mümkün olmadığı söyleniyor. Ancak son yıllarda böyle bir durum söz konusu değildir. Tabii, Taliban’ın etkili olduğu bölgelere oranla hükümetin egemen olduğu bölgelerde giyim tarzı, eğitim, dışarıda gezme, çeşitli sosyal mekânlarda oturma ve kadın-erkek ilişkileri bakımından kadının daha rahat, serbest ve özgür olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Hırsızlık, gasp, adam kaçırma ve cinayet gibi adi vakalar ise hükümetin egemen olduğu bölgelere göre Taliban’ın etkili olduğu bölgelerde çok daha az yaşanmaktadır. Daha önce de ifade edildiği gibi hükümetin egemen olduğu bölgelerde gasp, hırsızlık, adam kaçırma gibi vakalar her geçen gün artmakta ve halk için büyük güvenlik sorunlarına sebep olmaktadır.

Özetlenecek olursa etkili olduğu alanlarda Taliban’ın bölge halklarına karşı tutumu ve uyuşturucu meselesiyle ilişkisi iki döneme ayrılabilir. İlk dönemde bölge halklarına daha katı davranan Taliban’ın eğitim ve devlet memurluğu gibi meselelerde tutumunu esnettiği söylenebilir. Buna karşın uyuşturucu üretim ve ticareti konusunda eski tutumundan vazgeçtiği ve bu sektörden nemalandığı anlaşılmaktadır. Taliban’ın bu ve benzeri konulardaki tutum değişikliğine dair birçok etkenden söz edilebilir. Son dönemde kendi içinde yaşadığı çeşitli ayrışmalar ve “görece” en şahin mensuplarının IŞİD’e katılması, Peştun dışı bölgelere yerel yetkililer ve komutanlar ataması, bölge halklarının tepkisini azaltmak ve desteğini almak istemesi, bölge halkından aldığı vergi, öşür ve komisyonlar sayesinde gelir kaynağı elde etmesi, son birkaç yıldır devam eden barış görüşmeleri, Katar’da ofis açma girişimi ve çeşitli ülkelerle yapılan görüşmeler çerçevesinde uluslararası meşruiyet kazanma çabası bu sebepler arasında sayılabilir.

Taliban’ın Komşu Ülkelerle ve Diğer Bazı Ülkelerle İlişkileri

Kurulduğu ilk günden bugüne kadar -bazı gelgitler olmakla birlikte- Taliban’la en iyi ilişkilere sahip ülke Pakistan olmuştur. Pakistan, kuruluş aşamasından hemen sonra mevcut hükümete karşı isyan başlatan Taliban’a siyasi, askeri, lojistik, istihbarat dâhil olmak üzere her türlü desteği vermiştir. Afganistan’da yönetimi ele geçirdikten sonra Taliban’ı tanıyan üç ülkeden biri ve ilki yine Pakistan’dır. Diğer iki ülke de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’dir. Suudi Arabistan ve BAE, BM’nin El Kaide ilişkisinden dolayı Taliban’a yaptırım kararı aldığı 2001 yılından sonra Taliban’la resmi ilişkilerini kesince resmi olarak Taliban’ı tanıyan tek ülke Pakistan kaldı.

Pakistan-Taliban ilişkileri bugün de devam etmektedir. Afganistan’da fikren veya organik olarak Taliban mensubu olmayan istisnasız herkes, Taliban’ın en büyük destekçisinin Pakistan olduğuna inanır. Hatta daha ileriye giderek Taliban’ı Pakistan’ın kurduğuna, yönettiğine ve Afganistan’da kendi çıkarlarını korumak için kullandığına inanılır. Taliban mensubu ve sempatizanlarının önemli bir kısmı da Pakistan-Taliban arasındaki yakın işbirliğini inkâr etmezler. Taliban’ın Suudi ve BAE dışında Kuveyt ve Katar gibi diğer körfez ülkeleriyle ilişkisinin de fena olmadığı söylenebilir.

Yeri gelmişken şu konuyu irdelemekte yarar var: Normalde Taliban, Afganistan’ın işgal edildiği 2001 yılından beri ABD/NATO güçleri ve Afganistan hükümetine karşı savaşmaktadır. ABD/NATO güçlerine karşı savaşının gerekçesi işgalci olmaları, Afganistan Hükümetine karşı savaşının gerekçesi ise işgalcilerin işbirlikçisi olmasıdır. Bu nedenle işbirlikçi olarak gördüğü ve meşruiyetini tanımadığı Afganistan hükümetini destekleyenleri ve hükümet kurumlarında çalışanları da ABD işbirlikçisi olarak tanımlamaktadır. Taliban’ın işgalci güçlere ve hükümete karşı savaşmasının diğer bir gerekçesi de Afganistan’da “İslami bir yönetim” kurmaktır. Ancak aynı Taliban’ın; ABD ile askeri, stratejik, ekonomik vs. ilişlere sahip olan, topraklarında on binlerce ABD askeri ve onlarca ABD üssü bulunan ve çoğu zaman ABD’nin bir dediğini iki etmeyen Suudi Arabistan, Pakistan, Kuveyt ve Katar gibi ülkelere karşı aynı tavrı sergilememesi, aksine bazılarıyla ileri düzeyde ilişkilere sahip olması garip, tutarsız ve üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Mesela geçenlerde Taliban, Kuveyt emirinin hayatını kaybetmesi dolayısıyla bir taziye mesajı yayımladı. Taliban, topraklarının büyük bir kısmı ABD üssü olan Kuveyt’in emiri için yayımladığı mesajda emirin vefatından büyük üzüntü duyduklarını, emirin ailesine, Kuveyt devletine ve milletine gönülden teselli ve üzüntü mesajlarını ilettiklerini ve merhuma mağfiret dilediklerini beyan etti. Oysa aynı Taliban, kendi ülkesinde tıpkı Kuveyt gibi ABD işbirlikçisi olan hükümeti gayrimeşru ilan etmekte ve mensuplarının birçoğunun da kanını helal görmektedir. Sırf bu nedenle binlerce hükümet mensubunu da öldürmüştür.

Pakistan’ın da hem ABD ile olan stratejik ilişkileri, ortaklığı hem Taliban’a olan desteği de herkesin malumudur. Öyleyse burada şu soruyu sormak gerekir: Afganistan hükümetini tanımadığını ve ABD işbirlikçisi olduğu için kendisiyle savaştığını belirten Taliban, diğer ABD işbirlikçileriyle neden siyasi, askeri, lojistik ve ekonomik ilişkiler kurmakta beis görmüyor?

Taliban, son yıllarda İran, Rusya ve Çin dâhil farklı ülkelerle de çeşitli düzeylerde iyi ilişkiler kurmak için girişimlerde bulunuyor. Adı geçen ülkelerin de Taliban’la açık veya gizli görüşmeleri oldu, oluyor. Son dönemde Katar ile ilişkileri ve Katar’da açtığı temsilcilik ofisi de Taliban’ın dünya ülkeleriyle iletişim kurmak ve uluslararası meşruiyet zemini kurma ve kazanma çabası olarak okunabilir.

AFGANİSTAN SAVAŞINDA SİVİL KAYIPLAR VE TARAFLARIN SORUMLULUKLARI

2001’den bugüne kadar ABD/NATO güçleri/Afganistan hükümeti ve Taliban arasında devam eden savaşta on binlerce sivil hayatını kaybetti. Bazı verilere göre sadece 2009-2019 yılları arasında 35 binden fazla sivil hayatını kaybetti. Bu verilere 2001-2009 dönemi ile 2019 sonrası sivil kayıplar da eklendiğinde sayı 50 bini aşmaktadır. Sivil kayıplar konusunda yukarıda adı geçen tarafların hepsinin parmağı, vebali ve sorumluluğu vardır. Nitekim tarafların kendileri de bunu inkâr etmiyor/edemiyor, sadece sebep oldukları sivil kayıp oranlarına itiraz ediyorlar. ABD/NATO ve Afganistan hükümetinin faili olduğu sivil kayıplar daha çok hava saldırılarında yaşanmaktadır. Taliban’ın faili olduğu sivil kayıplar ise genellikle intihar saldırıları, mayın, bombalı araç patlatma ve füze/roket saldırılarında yaşanmaktadır. Bütün taraflar hedeflerinin siviller olmadığını deklare etseler de bu söylemin laftan öte bir anlamı yoktur. Zira bu sözler ne ölen insanları geri getirmekte ne de sonraki saldırılarda gerçekleşen ölümlere mani olmaktadır. Kısacası zaman zaman inkâr etmeye ve suçu birbirlerine atmaya çalışsalar da hem Taliban, hem hükümet, hem de ABD/NATO güçleri sivil kayıp ve katliamlarda suçlu ve sorumluluk sahibidir. ABD ve NATO güçleri defalarca sivil hedefleri bombalamış ve bu saldırılarda binlerce sivili katletmiştir. Daha birkaç gün önce Avustralya genelkurmay başkanı, “Afganistan’daki askerlerinin 39 masum Afganistanlıyı hiçbir meşru bahane olmadan, sivil olduklarını ve herhangi bir tehdit oluşturmadıklarını bilerek, sırf acemi askerlerinin savaşma ve öldürme becerilerini geliştirmek için katlettiğini” sözde itiraf etti ve özür diledi. Taliban’ın faili olduğu binlerce sivil katliamından en bilinenleri ise Hazaralara karşı giriştiği Bamyan ve Mezar-ı Şerif katliamlarıdır. Bunun dışında yüzlerce saldırı, araç ve mayın patlatma olayında binlerce sivilin ölümüne sebep olmuştur. Hükümetin de faili olduğu binlerce sivil katliam söz konudur. Dönemin Kuzey İttifakı üyesi olan Cünbüş grubu mensuplarının Mezar-ı Şerif’te -sivil olmamakla birlikte- esir olan Taliban mensuplarına yaptıkları katliamları hükümet kanadına yazmak gerekir. Burada zikredilen tarafların dışında bir de IŞİD’in son dönemde düğün, cami, hastane, eğitim kurumu, çarşı-pazar vs. ayırt etmeksizin gerçekleştirdiği saldırıları ve faili olduğu binlerce sivil katliamı da belirtmek gerekir.

Taliban, özellikle son dönemde Afganistan’daki olaylar, saldırılar ve kendilerine yönelik iddialarla ilgili resmi hesaplarından sık sık açıklama yapmaktadır. Ancak açıklamalarında göze çarpan tutarsız ve kamuoyunu yanıltıcı şöyle bir tutum söz konusudur: Taliban, bazı olayları ve saldırıları reddeder ve bazılarını üstlenirken bazı olaylar hakkında ise kasıtlı olarak hiçbir açıklama yapmamaktadır. Örneğin geçen sene Japon bir insani yardım görevlisinin öldürülmesini, birkaç ay önce Kabil’de bir kadın doğum hastanesinde yapılan katliamı, birkaç hafta önce bir üniversite hazırlık kursuna yapılan intihar saldırısını ve 2 Kasım günü Kabil Üniversitesinde yapılan katliamı olayların yaşandığı gün yaptığı açıklamalarla reddetti ve şiddetli bir şekilde kınadı. Askeri hedeflere düzenlenen birçok olayı ve saldırıyı da resmi açıklamalarla sık sık üstlenmektedir. Ancak ölenlerin hepsinin sivil olduğu veya birkaç askeri hedefle birlikte sivil can kaybının olduğu saldırılarıyla ilgili Taliban, genellikle açıklama yapmıyor. Bunun çok sayıda örneği vardır. Örneğin Kabil Üniversitesi katliamından yaklaşık 2 hafta önce Gur eyaletinde karakol merkezine yakın bir çarşıda bombalı araç patlatıldı. Bu olayda 25 kişi öldü ve 150’den fazla kişi yaralandı. Ölen ve yaralananların yüzde doksanı sivildi. Ancak hemen her konu ve olay hakkında açıklama yapan Taliban, Afganistan halkının şiddetle kınadığı, ulusal ve uluslararası medyanın günlerce konuştuğu ve herkesin failinin Taliban olduğunu söylediği bu olay hakkında hiçbir açıklama yapmadı. Yani olayı ne inkâr etti, ne de üstlendi. Oysa eğer bu saldırıyı gerçekten Taliban yapmamış olsaydı, hemen bir açıklamayla saldırı iddiasını reddeder ve olayı kınardı. Ancak tıpkı faili olduğu diğer sivil kayıplarda olduğu gibi sessiz kalarak zımnen ikrar etmeyi tercih etti.

ABD-TALİBAN ANLAŞMASI VE AFGANİSTAN HALKININ BARIŞ UMUDU

2020 yılı Şubat ayının sonunda ABD ile Taliban arasında bir anlaşma imzalandı. Doha’da uzun süredir devam eden ABD-Taliban görüşmelerinin anlaşmayla sonuçlanması Afganistan halkı ve toplumsal kesimlerinin hemen hepsinde barış umudunu yeşertti. Çünkü bu anlaşma ilk etapta ülkede 40 yıldır devam eden savaşı bitirecek ve Afganistan’ı barışa götürecek bir sürecin ilk adımı olarak görüldü. Ancak ne yazık ki, son dönemde Afganistan halkının barışa olan umudu her geçen gün umutsuzluğa dönüşmekte ve barış görüşmelerine olan güvenleri azalmaktadır. Zira ABD ile Taliban arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde Taliban ve Afganistan Hükümeti, netameli bir sürecin ardından ellerinde bulundurdukları tutsakları karşılıklı olarak serbest bırakıp eylül ayında Afganlar arası barış görüşmelerine geçince, ülke genelinde çatışmaların azalması ve ateşkes olması yönünde büyük bir beklenti oluştu. Fakat şu âna kadar süreç, beklentilerin aksine gelişmektedir. Bu süre zarfında hem çatışmaların şiddeti arttı, hem de savaş ülke geneline yayıldı. Buna ek olarak iki ayı aşkın süredir Doha’da başlayan Afganlar arası barış görüşmelerinde bugüne kadar önemli bir mesafe de kat edilemedi. Durum böyle olunca insanların barışa olan umudu ve inancı zayıfladı.

Hâlâ barış umudu olmakla birlikte başta Taliban ve Afganistan hükümeti olmak üzere Afganlar arası barış görüşmelerinden şu ana kadar sonuç alınamamasının birçok sebebinden söz edilebilir. Taraflar bu konuda birbirlerini karşılıklı olarak suçlamaktadır. Fakat bu suçlamalara ve sebeplere geçmeden önce medyada çokça konu olmasına rağmen detaylarına pek yer verilmeyen ABD-Taliban anlaşmasının kamuoyuna yansıyan kısmının detaylarına bakmakta fayda vardır. Çünkü başta Taliban olmak üzere anlaşmanın her iki tarafı, bu anlaşmayı kendi lehine bir zafer olarak yansıtmaya çalışmaktadır. Şimdi Afganistan’daki muhtelif tarafların ABD-Taliban arasında imzalanan anlaşma ve Afganlar arası barış müzakerelerine ilişkin görüşlerine geçmeden önce anlaşmanın metnine bakalım. Böylece Taliban ile ABD/NATO işgal güçleri ve Afganistan hükümeti arasında yirmi yıldır devam eden savaşın temel sebeplerine bakılarak anlaşmadan zaferle çıkan taraf olup olmadığına dair daha iyi fikir sahibi olunabilir.

ABD-TALİBAN ARASINDA İMZALANAN ANLAŞMA METNİ

Kamuoyuna yansımayan gizli kısımlarının da olduğu iddia edilen anlaşmanın kamuoyunda yer alan kısmının çok geniş özeti şu şekildedir:

“Anlaşma şu dört ana bölümden oluşmaktadır.

  • Afganistan topraklarında El Kaide dâhil olmak üzere hiçbir kişi ve grubun, ABD ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit eden faaliyetler için kullanılmasına müsaade edilmeyeceğine dair Taliban tarafından garanti verilmesi ve bunun için gerekli mekanizmanın kurulması.
  • Afganistan’daki bütün yabancı kuvvetlerin ülkeyi terk etmesinin garanti edilmesi ve bunun için gerekli mekanizmaların oluşturulması.
  • İlgili taraflar, uluslararası şahitler huzurunda yukarıda garanti ettikleri sözleri ilan ettikten ve gerekli tedbirleri aldıktan sonra Afganlar arası barış görüşmeleri aşamasına geçilecektir.
  • Kalıcı ve kapsamlı ateşkes, Afganlar arasındaki müzakerelerde ele alınacak ve karara bağlanacaktır.

Taliban, yukarıda özetle zikredilen ve aşağıda detayları belirtilen taahhütlerini Afganlar arası anlaşma sağlanıp yeni İslami hükümet kurulana kadar, sadece kendi hâkimiyet alanındaki bölgelerde yerine getirmekle mükelleftir.

Birinci Bölüm (ABD’nin Garanti ve Taahhüt Ettiği Konular)

– ABD ve müttefikleri, bu anlaşmanın ilanından itibaren 14 ay içerisinde bütün askeri ve sivil unsurlarıyla birlikte Afganistan’ı terk edecektir. Bu amaçla ilk 135 gün içerisinde ABD, Afganistan’daki askerî personel sayısını 8600’e indirecek, müttefikleri ve diğer NATO güçleri de askerlerini aynı oranda azaltacaktır. Aynı şekilde ABD ve bütün müttefikleri, Afganistan’daki 5 askeri üssü peyderpey boşaltacaktır.

ABD ve müttefikleri, Taliban’ın taahhütlerini yerine getirmesi koşuluyla, kalan 9.5 aylık sürede bütün güçlerini Afganistan’dan çekecek ve askeri üsleri boşaltacaktır.

ABD, ilgili bütün taraflarla irtibata geçerek bir iyi niyet göstergesi olarak siyasi ve askeri tutsakların bir an önce serbest bırakılması için girişimde bulunmayı taahhüt eder.

Bu bağlamda Afganlar arası görüşmelerin başlayacağı tarihe kadar Taliban mensubu 5 bin ve devlet mensubu 1.000 kişi karşılıklı olarak serbest bırakılacaktır. Daha sonraki üç ay içerisinde taraflar kalan tutsakları bırakmayı planlayacak. ABD de bu hedefin gerçekleştirilmesini taahhüt eder.

Taliban, serbest bırakılan mensupları konusunda bu anlaşmadaki sorumluluklarına bağlı kalacağını ve bu mensuplarını ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturacak bir faaliyette kullanmayacağını taahhüt eder.

ABD, Afganlar arası görüşmelerin başlamasıyla birlikte, Taliban mensuplarına yönelik yaptırımların kaldırılmasını gözden geçirmeyi ve bu konuda BM nezdinde de girişimde bulunmayı taahhüt eder.

ABD ve müttefikleri, tehditle veya güç kullanarak Afganistan’ın coğrafi ve siyasi bağımsızlığına veya iç işlerine müdahale etmemeyi taahhüt eder.

İkinci Bölüm (Taliban’ın Garanti ve Taahhüt Ettiği Konular)

Bu anlaşmanın ilan edilmesiyle birlikte Taliban, El Kaide dâhil olmak üzere hiçbir kişi veya örgütün, Afganistan topraklarını ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturacak amaçlarla kullanmaması için aşağıdaki adımları atacağını taahhüt eder:

Taliban, üyelerinin ve El Kaide dâhil olmak üzere hiçbir kişi veya örgütün, Afganistan topraklarında ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturacak faaliyetlerde bulunmasına hiçbir şekilde müsaade etmeyecektir.

Taliban; ABD ve müttefikleri için tehdit oluşturanların Afganistan’da barınamayacağını açıkça ilan edecek, mensuplarına da ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturan kişi ve gruplarla işbirliği yapmamaları yönünde talimat verecektir.

Taliban; ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturan bütün kişi ve grupları engelleyecek, onların asker toplamasına, eğitim faaliyetlerinde bulunmasına ve lojistik destek sağlamalarına mani olacak ve bu anlaşma gereğince onlara ev sahipliği yapmayacaktır.

Taliban, Afganistan’da mülteci veya oturma izinli olarak ikamet eden yabancılarla, ABD ve müttefiklerine herhangi bir tehdit oluşturmamaları amacıyla uluslararası göç kanunları ve bu anlaşmadaki sorumlulukları çerçevesinde ilişki kuracağını taahhüt eder.

Taliban; ABD ve müttefikleri için tehdit oluşturan kişilere vize, pasaport, seyahat izni veya Afganistan’a girişlerini sağlayacak herhangi bir yasal belge temin etmeyecektir.

Üçüncü bölüm

ABD, bu anlaşmanın BM Güvenlik Konseyinde resmi olarak kabul edilmesini talep edecektir.

ABD ve Taliban, birbirleriyle iyi ilişkiler geliştirme niyetindedir. Afganlar arası görüşmeler sonucunda kurulacak olan İslami hükümet ile ABD arasındaki ilişkilerin de iyi olmasını beklemektedirler.

ABD, Afganlar arası görüşmeler sonucu kurulacak olan yeni İslami hükümetle, ülkenin içişlerine karışmadan ve Afganistan’ı yeniden inşa etmek amacıyla ekonomik işbirliği kurmayı amaçlamaktadır.”

Anlaşma metninden de anlaşıldığı üzere Afganistan’da bulunan ABD/NATO işgal güçleri, peyderpey Afganistan topraklarını terk edecek. Bu durum, hem Taliban hem de Afganistan halkı adına bir kazanım olarak görülebilir. Nitekim Taliban, özellikle anlaşmadaki bu maddelere dikkat çekerek anlaşmayı kendi lehine bir zafer, ABD içinse bir hezimet olarak lanse etmektedir. Ancak bu anlaşma metnine dikkatlice bakıldığında özellikle Taliban’ın uğruna savaştığını iddia ettiği ve Afganistan halkını yirmi yıllık savaş ve yıkım sürecine sürükleyen birçok söyleminden vazgeçtiği ve bu konuda ABD’nin şartlarını kabul ettiği görülmektedir. ABD’nin de Afganistan’ı işgal ederken amaçladığı şeyi elde ettiği ve işgal bahanesi olarak ileri sürdüğü gerekçeleri Taliban’a kabul ettirdiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki; ABD, 11 Eylül saldırısından sonra saldırının failleri olarak gördüğü El Kaide lideri Usame Bin Ladin’i teslim etmediği, El Kaide vb. örgütlerle ilişkisini kesmediği, topraklarında “terör faaliyetlerine” müsaade ettiği ve onlara alan açtığı gibi bahanelerle Taliban yönetimini devirme kararı aldı ve Afganistan’ı işgal etti. Taliban ise, bir Müslümanı bir kâfire teslim etmesinin söz konusu olmadığı, Bin Ladin’in kendilerinin misafiri olduğu gibi gerekçelerle hem Bin Ladin’i teslim etmeyi hem de El Kaide vb. örgütlerle ilişkisini kesmeyi reddetti ve bu uğurda savaşmayı göze aldı. Bu durum, zaten yirmi yıldır kesintisiz devam edegelen savaşlarda inim inim inleyen Afganistan halkını ve coğrafyasını yirmi yıllık yeni bir savaşa sürükledi. Bu savaştan geriye ise çoğunluğu sivil on binlerce ölüm, yüz binlerce yaralı, milyonlarca göç, on milyarlarca yıkım, yığınla kin, nefret, kavmiyetçilik, mezhepçilik, düşmanlık, açlık, yoksulluk, yozlaşma, cahillik, eğitimsizlik, hastalık, madde bağımlığı vs. kaldı. Evet, başta ABD olmak üzere NATO güçleri Afganistan’da binlerce askerini kaybetti, yüz milyarlarca dolar harcadı. Evet, ABD 20 yıldır Taliban’ı yok etmedi veya edemedi. Evet, ABD, görünürde askeri bir zafer elde etmedi. Ancak, ABD gibi küresel işgalci ve emperyalist bir gücün siyasi, askeri, ekonomik, uluslararası vs. hedeflerine ulaşmak için -kendi insanı bile olsa- asker kaybının ne önemi olabilir ki! Kaybettiklerine karşılık elde ettiği emperyalist hedefler, kazanımlar daha mı az! Elbette ki değil. Afganistan ülkesi ve halkının insani kayıplarına, maddi ve manevi yıkımlarına kıyasla ABD’nin kaybı ne ki!

Gelinen noktada ABD, Afganistan topraklarında kendisine ve müttefiklerine karşı tehdit oluşturan bütün kişi ve örgütlerle mücadele etme görevini Taliban’a tahvil ederek Afganistan topraklarını terk ediyor. Yani, Afganistan’ı işgal etmeden önceki bahanelerinden daha fazlasını elde ediyor, üstelik geride onca ölüm ve yıkım bıraktıktan sonra! Taliban ise, resmiyette ABD ile stratejik müttefik olmasa da, yirmi yıllık işgale ve savaşa sebep olan söyleminden, ilkelerinden vaz geçiyor, dünyanın en emperyalist ve işgalci gücü olan ABD ve müttefikleri için hiçbir tehdit oluşturmamayı taahhüt ediyor ve kendi topraklarında ABD ve müttefiklerine karşı tehdit oluşturan kişi ve örgütlerle selamı-sabahı dahi keseceğini vadediyor, hatta onlarla mücadele etmeye söz veriyor. Evet, bunu yirmi yıldır ABD işbirlikçisi olarak gördüğü Afganistan hükümetine karşı savaşan ve bu uğurda on binlerce Afganistanlı asker, polis ve sivil insanın kanını döken Taliban yapıyor. Bütün bunlara bakıldığında ABD-Taliban arasında imzalanan anlaşmanın kimin için zafer, kimin için hezimet olduğunu veya ortada bir zafer-hezimet meselesinin olup olmadığını okuyucunun takdirine bırakalım.

AFGAN GRUPLAR ARASINDA DEVAM EDEN BARIŞ GÖRÜŞMELERİ

ABD-Taliban arasında imzalanan anlaşmaya göre Taliban ve Hükümet, tutsak takası yaptıktan sonra Afganlar arası barış müzakereleri aşamasına geçilecekti. Afganistan hükümeti, önce isteksiz davrandı, ABD-Taliban anlaşmasının kendilerini bağlamadığını, Taliban tutsaklarının serbest bırakılıp bırakılmamasının hükümetin yetkisinde olduğunu söyledi. Bu nedenle tutsak takası anlaşma metninde belirlenen takvimde gerçekleşmedi. Daha sonra tutsak takası için Afganistan hükümeti ve Taliban arasında görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler sonucunda hükümet yaklaşık 4.500 Taliban mensubunu serbest bıraktı. Taliban da 1000 hükümet mensubunu serbest bıraktı. Ancak geriye kalan ve “tehlikeli tutsaklar” olarak anılan tutsakların gasp, adam kaçırma, uluslararası kaçakçılık, uyuşturucu ticareti, cinayet ve ölümlü bombalı eylemler düzenleme gibi ağır suçlardan hüküm giydiğini ve hükümetin bunları serbest bırakma yetkilerinin olmadığını iddia ederek bu konudaki talebi reddetti. Taliban ise anlaşmaya göre bu isimlerin de serbest bırakılması gerektiğini, onlar serbest bırakılmadan anlaşmanın diğer aşamalarına geçmenin mümkün olmadığını belirtti. Bunun üzerine Afganistan hükümeti, halk nezdinde sorumluluğu üzerinden atmak için anayasal bir kurum olan Loye Cerge’yi (Büyük Şûra Meclisi) toplantıya davet etti. Aşiret liderleri, akil adamlar, öncü şahsiyetler ve siyasilerden vs. oluşan bu meclis, yapılan toplantıda hem adı geçen tutsaklar konusunda, hem de barış görüşmeleri konusunda hükümete yetki verdi. Böylece hükümet, atmak istediği adımları Loye Cerge’ye de onaylatmış oldu. Geriye kalan tutsaklar da serbest bırakıldı ve Afganlar arası barış müzakereleri aşamasına geçildi.

Eylül ayında Doha’da başlayan Afgan gruplar arasında barış görüşmelerinin iki ana tarafı vardır: Taliban ve Afganistan hükümeti. Ancak Afganistan hükümetinin nispeten temsil ettiği tarafta sadece hükümet yetkilileri yok. Bu heyetin içinde her kavim, meşrep, mezhep, parti, aşiret ve bölgeden temsilciler de vardır. Milli Barış Yüksek Şûrası olarak adlandırılan bu heyetin başında Abdullah Abdullah vardır. Diğer tarafta iste Taliban heyeti yer almaktadır. İki ayı aşkın süredir devam eden barış müzakerelerinde henüz ciddi bir mesafe kat edilmiş değildir. Görüşmeler hâlâ alt düzeydeki temas grupları arasında cereyan etmektedir.

Barış görüşmeleri sürecinde halkı umutsuzluğa sevk eden en önemli gelişmelerden biri, bu süreçte Taliban’ın saldırılarının artması ve çatışmaların ülkenin neredeyse her bölgesine yayılmasıdır. Normalde bu süreçte iyi niyet göstergesi olarak çatışmaların azalması ve ateşkesin olması beklenirken ne yazık ki çatışmaların dozu ve sivil/asker/milis can kayıpları daha da arttı. Bu durum, ister istemez müzakereleri çıkmaza sokmakta ve olası barışı geciktirmektedir.

Peki, barış müzakereleri devam ederken neden çatışmalar da artıyor? Herkes, bu soruya kendisini haklı çıkaracak cevaplar veriyor. Taliban, ABD ile imzaladıkları anlaşmanın ateşkes maddelerinin sadece ABD ve NATO güçlerini kapsadığını, hükümet güçleriyle henüz bir ateşkes kararına varmadıklarını, hükümet güçlerinin de kendilerine operasyon yapmaya devam ettiklerini vs. ileri sürerek kendisini haklı çıkarmaya çalışmaktadır. Taliban’ın bir diğer iddiası ise, hükümetin içinde kaostan beslenen derin güçlerin olduğu, bunların konumlarını ve illegal işlerini, ilişkilerini kaybetmemek için barışı istemediği, bu nedenle barışı sabote etmek için IŞİD’i de kullanıp bazı sansasyonel eylemler yaparak suçu Taliban’a attıkları yönündedir. Hükümet kanadından ve farklı bazı kesimlerden de Taliban’ın gerçekte barış istemediği, Taliban’ın diğer gruplarla uzlaşmasının mümkün olmadığı ve planının ABD güçleri Afganistan’ı terk ettikten sonra bütün Afganistan’da tek başına yönetimi ele geçirmek olduğu vs. yönünde iddialar var. Bunların dışında ABD’in asıl amacının Afganistan’a barış getirmek olmadığını, aksine savaşı daha da kızıştırmak istediğini ve Afganistan’ı doğrudan ve sadece Taliban’a teslim etmek istediğini düşünen kesimler de vardır. Afganistan barış süreci ve görüşmelerine dair muhtelif tarafların belli başlı iddiaları bunlardan ibarettir.

Barış müzakerelerine dair bizim gözlemimiz ise özetle şudur: ABD, Afganistan’la ilgili planlarından vaz geçmiş değildir, sadece planın başka bir aşamasına geçmiş görünüyor. Bu planın da Afganistan’a barış getirmek olmadığı kanaatindeyiz. Gerek hükümet içerisinde, gerek başka kesimlerde, gerekse de bölge ve dünya ülkeleri arasında Afganistan’daki iç savaş, kaos ve çatışmalardan beslenen, bundan maddi ve siyasi çıkar devşiren, dolayısıyla bu savaşın bitmesini istemeyen derin güçlerin varlığı da ne yazık ki gerçektir. Taliban ise, masadaki pazarlık payını arttırmak için saldırılarını arttırmış ve savaşı ülkenin her bölgesine yaymış gözüküyor. Bahanesi ise, hükümetle aralarında henüz bir ateşkes kararına varılmamış olmasıdır. Taliban, zaten mevcut hükümeti hâlâ resmi olarak tanımıyor ve sözde hükümet olarak muhatap almıyor. Ancak Taliban da iyi biliyor ki, istisnasız bütün Afganistan halkı çatışmaların azalmasını ve bir an önce ateşkesin hayata geçmesini istiyor. Bunun dışında Taliban’ın sahip olduğu dini/siyasi//kültürel/ideolojik//kavmi/mezhebi bakış açısı ve bugüne kadar ortaya koyduğu tecrübe, diğer Afgan gruplarla istikrarlı bir barış süreci inşa etmesi, bir seçime gitmesi ve ortak bir hükümet kurmasının pek mümkün olmadığını gösteriyor. Tabii, benzer gerekçeler Taliban kadar olmasa da diğer Afgan gruplar için de geçerlidir.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda Afganistan’da uzun süreli barış ve istikrar için umutlu olmak zor olsa da, ufukta hâlâ bir ışık gözüküyor. Temennimiz odur ki, bütün taraflar kişisel ve grupsal çıkarlarını bir kenara bıraksın, halkın hasretle beklediği gerçekçi barışa razı olsun. 40 yıldır gözyaşı akıtan ve yüzü hiç gülmeyen mazlum Afganistan halkının bir kerecik yüzü gülsün, gözyaşları dinsin.

YeniPencere, Afganistan Dosyası

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Devamını Okuyun

Yazılar

İran da ABD Gibi Emperyalist Bir Ülke Sonuçta, Değil mi? – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Makaleyi dinlemek için tıklayınız.

İçinde bulunduğumuz günlerde ABD-İsrail şer ekseniyle Batı Asyalı Müslümanlar arasında gerçekleşen savaş, söylem ve bilgi düzeyinde de kıran kırana bir mücadeleye sahne oluyor. Bu savaş hakkında konuşurken ABD’yi emperyalist bir devlet olarak çerçeveleyip, anti-emperyalizmi her onurlu insan için ahlaki bir ödev olarak ifade ettiğinizde bazen indirgemeci bir simetri tuzağının devrede olduğunu görüyorsunuz: “Canım, meseleye neden tek taraflı bakıyorsun? İran da emperyalist bir ülke. Yaşanan şey, iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesinden ibaret…”

Bu argümanın ciddi bir cazibesi var. Bu cazibe İran’ın hatalarından, ABD’nin küresel propaganda makinesinin gücünden, Türk devlet geleneğinin İran’a yönelik kuşkuculuğundan besleniyor. Argüman ayrıca, başkaları canını dişine takıp kahramanca mücadele verirken konfor içinde oturmanın utancını temizlediği için özel bir çekiciliğe sahip. Son olarak, iki tarafı eşitleyerek bizleri “taraf olmaktan” kurtarıp herkesi yargılayan bir “hakem” pozisyonuna yerleştirdiği için de alıcısı bol.

Fakat söz konusu argüman elbette doğru değil. İran da ABD gibi emperyalist bir ülke değil. Emperyalizmle ilgili akademik literatürü ve özellikle bu literatürün Marksist kanadını biraz karıştıran herhangi biri zaten bunu açıklayacak makul bir hattı kolayca tespit eder fakat bunun için o hercümerce dalmak da şart değil. Sakince biraz akıl yürütmek bile ABD ile İran’ın bu açıdan farkını ortaya koymak için yeterli olur. Gelin deneyelim.

Emperyalizm Nedir?

Emperyalizm nedir? Başka ülkelerin topraklarını ele geçirmek ya da başka toplumlarda nüfuz ve kontrol elde etmek midir? Eğer öyleyse tarihin başından bu yana küçük kabilelerden, şehir devletlerine ve derebeyliklere kadar emperyalist olmayan herhangi bir yapıdan bahsetmek mümkün olur mu? Bütün yapılar ve devletler yayılmaya, etkilerini arttırmaya, nüfuz alanlarını genişletmeye ve kapasitelerini yükseltmeye yönelir. Emperyalizmi bunlarla tanımlamak terimi boş bir gösterene dönüştürür: Çok şey dediğiniz zehabına kapılırsınız ama her şeyi kastettiğiniz için hiçbir şey dememiş olursunuz.

Daha analitik bir tanım, akademik literatürde de yapıldığı üzere kavramı içinde geliştiği modern dünyadaki pratiklerle irtibatlandırarak kurmakla mümkün olabilir. Benim önerim bir ilişkilenme biçiminin emperyalist olup olmadığını tespitte şu üç kritere müracaat etmek: (1) Asimetrik güç ilişkisi, (2) egemen tarafından kırılması maliyetli hale getirilmiş sistematik bağımlılık ve (3) güçlü olanın zayıf olanı “onun kendisinden faydalandığından çok daha fazla ondan faydalanacak şekilde” dizayn etmiş olması.

Elimiz değmişken bu üçüncü maddeyi de üç alt unsura ayıralım. Bahsi geçen orantısız fayda akışına dayalı ilişki biçiminin dizaynı mantıksal olarak şu unsurları gerektirir: (a) Evvela taraflar arasında hammadde, para, yetişmiş eleman, bilgi, askeri güç, itibar, nüfuz, bağlantı ağı, silah, teçhizat gibi iktidara tercüme edilebilecek şeylerle ilgili bir alışveriş olmalı, (b) bu alışverişte güçlü olan diğer tarafa sağladığından çok daha fazla fayda elde etmeli ve (c) bu alışveriş ilişkisi egemen olanın sert ve yumuşak formlarıyla güç kullanarak zayıf olanı bu yönde kasıtlı olarak dizayn etmiş olmasına dayanmalı.

Emperyalizmin “Markası” Olarak ABD

ABD kuşkusuz bu tanımdaki tüm kriterleri eksiksiz karşılar. (1) Dünyadaki hemen her ülkeyle asimetrik bir güç ilişkisi içinde olduğu aşikardır. (2) Daha önemlisi, kurduğu ilişkileri kırılması zor bağımlılık ilişkilerine dönüştürmekte fevkalade mahirdir. Sizi kendine silah üzerinden bağımlı kılar; aranızı bozduğunuzda o silahlar birer hurdaya dönüşür. Sizi iktisadi sisteme (dolar, SWIFT) gömer; sistemden çıkmaya kalktığınızda sizi ambargolarla boğar. Siyasi olarak makas değiştirme ihtimaliniz oluştuğunda devreye giren çeşitli müdahale ve darbeler de bunların cabasıdır.

Üstelik ABD elbette son şartı da mükemmelen karşılar. (3) Amerika Birleşik Devletleri, gücün yumuşak ve sert formlarını seferber ederek hemen tüm yeryüzüyle ilişkilerini kendi faydasını maksimize edecek şekilde dizayn etmiştir. Bu tasarımda başlıca rol kuşkusuz kapitalizmindir. Daha önce çok defa uzun uzadıya açıklanan mekanizmalar aracılığıyla, ABD, yeryüzünün ücra köşelerindeki iktisadi faaliyetlerden oluşan artı-değeri dahî kendi uhdesinde toplar ama ABD sadece dünyanın kaynaklarını sömürmez, ayrıca yetişmiş insan gücünü kendine çeker, merkezileştirdiği akademik yayın organları aracılığıyla tüm kürede üretilen bilgiyi istediği yönde çerçeveler, Hollywood aracılığıyla küresel bir kültür inşa eder ve her yerde ortaya çıkan yenilik ve girişimlerin en iyilerini kendisine mal eder.

İşte emperyalizm budur: Bazı ülkelerin başka bazılarına nüfuz etmesi değil; sistematik bağımlılık ilişkisine ve gücün yumuşak/sert kullanımına dayanan sömürü temelli kurumsal bir merkez-çevre ilişkisi işletme kapasitesidir.

İran’ın Sicili

Peki ya İran? İran’ın Irak’tan Yemen’e, Lübnan’dan Filistin’e uzanan bir nüfuz alanı olduğu aşikâr. (1) Bu nüfuz alanındaki yapılarla İran’ın arasında (ABD örneğindekinden çok daha küçük olsa da) asimetrik bir güç ilişkisi bulunduğu da doğru. Ancak bu ilişki biçiminde yukarıdaki ikinci ve üçüncü kriterlerden hangisi var? (2) Öncelikle, İran ile müttefikleri arasında ABD’nin diğer ülkelerle kurduğu gibi sistematik bir bağımlılık söz konusu değil. İran’ın sattığı silahla, iktisadi yaptırımlarla veya politik entrikalarla müttefiklerini kendisine bağımlı hale getirecek bir kapasitesi zaten yok. Lübnan’daki veya Yemen’deki politik yapıların İran’la bağını kesip ABD kampına geçmeleri onlar için bir maliyet oluşturmaz, aksine refaha ulaşmalarına yol açabilir. Aslında, İran’ın resmi söyleminde de kurduğu ittifaklar “mazlum halkları desteklemek” olarak çerçevelenir ve bu en azından kısmen de doğrudur: İran’ın müttefiklerinin ortak özelliği ABD ve İsrail’le çelişik çıkarlara sahip olmalarıdır. Yani onları İran’la birlikte tutan şey İran’ın dayatıp kurumsallaştırdığı sistematik bir bağımlılık ilişkisinden çok, ABD ve İsrail’e karşı kendi çıkarlarını/haklarını savunma baskısıdır.

(3) Sömürü ve kaynak transferi kriteri açısından oluşan sahne daha da önemlidir. İran, nüfuz kurduğu bu coğrafyalardan merkezine bir zenginlik mi taşıyor? Tam tersine. Bugün İran içindeki muhalefetin en büyük argümanı, milli bütçenin önemli bir kısmının dışarıya aktarılması. İran ekonomik olarak bu ilişkiden zararlı çıkmaktadır. Ne kayda değer bir “beyin göçü” alabilmekte, ne de o ülkelerin kaynaklarını sömürüp kendi halkını refaha ulaştırabilmektedir. Eline geçenler temelde, Filistin davasından gelen ve kamu diplomasisinde kullanmaya elverişli kısmi itibar ile bugün kopan savaşı bir süreliğine kendi ülkesinin dışında tutabilme kabiliyeti olmuştur. Dolayısıyla, bu “alışverişin” doğasına bakıldığı zaman ortada kasten dizayn edilmiş sistematik bir orantısız yararlanma ya da sömürü mekanizması görmek hiç kolay değildir. Sahne, emperyalist bir entitenin güç aracılığıyla kurduğu bağımlılık ilişkilerine dayanarak etrafına topladığı çevre yapıları onların menfaatleri aleyhine ve kendi çıkarları için şekillendirmesinden ziyade; ABD, İsrail ve müttefiklerinin saldırganlığına karşı kendini savunmak zorunda kalan bölgesel güçlerin orantısız faydalandırmalara dayanmayan bir işbirliği görünümündedir.

Sonuç: İndirgemeye Dayanan Sahte Eşitliğin Hatası

Kısacası İran’ın bölgedeki varlığını “emperyalizm” olarak çerçevelemek, kavramın ima ettiği “kırılması maliyetlendirilmiş bağımlılık ilişkisi” ve “gücün sert ya da yumuşak formlarıyla dizayn edilip sürdürülen sistematik orantısız faydalanma” unsurlarını göz ardı etmek olur. “Emperyalizm” kavramını her devlet ve yapının icra ettiği sıradan nüfuz ve etki alanı genişletmeye indirgeyerek anlamsızlaştırır. Böylece, tüm yeryüzünü sömüren bir aktör olarak ABD’nin istisnai pozisyonunu da sıradanlaştırarak meşrulaştırır. Zira İran gibi yapılar dahi emperyalistse artık ABD emperyalizminden şikâyet etmek eskisi kadar anlamlı değildir.

Elbette İran’ın politikaları şu anda burada zikretmeye gerek olmayan ciddi kusur ve hatalarla malul. Bu hatalardan bazılarının derin haksızlıklar teşkil ettiğini düşünmek de anlaşılır. Bunlar kuşkusuz tartışılabilir. Ama tüm bunlara rağmen emperyalizm başka bir kategoridir. Şu anda küresel emperyalist hegemonya Batı Asya’da halkların tepesine kâbus gibi çökmüş, bölge halkları da canını dişine takarak bu korkunç gaddarlığa karşı kahramanca dövüşürken yaşanan şeyi “iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesi” olarak çerçevelemek kasten yapılıyorsa ağır bir ahlaksızlık, sehven yapılıyorsa fahiş bir hata olacaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Direniş Öğretisi: Ramazan ve Aç Kalma Korkusu – Ahmet Orhan

Yayınlanma:

-

“Bu ülkeyi, bu kenti yönetenler ve onlarla iş birliği yapan patronlar, ramazan başından beri hayırseverlikleri ile övünüyorlar. Ülkeyi yönetenler, her gün yoksulların yer sofralarında oturma pozu veriyorlar. Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşlarının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. İşçiler bir gün fatura ödemese üstüne faiz geliyor ama işçiye geç ödenen para, aynı para! Bu ülkeyi vâr edenler, sırtında taşıyanlar, fabrikalarda çalışan işçilerdir.”

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep’te Sırma Halı işçilerinin direnişinde bu sözleri sarf ettiğinde aslında bir sendika konuşmasından fazlasını yapıyor, koca bir sistemi ifşa ediyordu. Sırma Halı işçileri aylardır süren düzensiz ödemelere ve gasp edilen haklarına karşı ses yükselttikleri için karşılarında patronu değil, devleti buldular. Mehmet Türkmen de bu onurlu mücadelenin yanında durduğu için önce gözaltına alındı, ardından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Bu bir tesadüf değil; çarpık düzenlerde cezalandırılan çoğu zaman suçun kendisi değil, gösterilen itaatsizliktir. Türkmen’in adliye koridorlarındaki “Sanki her şey prosedüre uygunmuş gibi burada bekletmeyin, bir patron şikâyet ettiğinde direkt cezaevine gönderin!” çıkışı, “Patron şikâyet eder, devlet gereğini yapar!” acı gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

DİSK Tekstil’den bir patron ricasıyla kovulduğu söylenen ama geri adım atmayıp BİRTEK-SEN’i kuran Türkmen’in şahsında, emeğin mücadelesini selamlarken asıl meselenin kalbine, yani Ramazan vurgusuna dönmek gerekiyor. Yoksul sofralarında verilen pozlar ve o sofraları kuranların aynı zamanda o yoksulluğun faili olması üzerinde durmamız gereken bir çelişkidir. Bir ay boyunca kulaklarımızda çınlayan sabır, şükür ve kanaat sözleri, ülkenin gerçeğiyle yan yana geldiğinde bambaşka bir anlam kazanıyor ve kirli bir manipülasyona dönüşüyor çünkü bu memlekette yoksulluk bir kader değil; emeği ucuzlatanların, işçiyi güvencesizliğe mahkûm edenlerin ve “Piyasa böyle!” diyerek bu sömürüyü meşrulaştıranların bilinçli tercihidir.

Allah’ın emri olan oruç; açlığı hatırlatması ve paylaşmayı esas alması gerekirken ne yazık ki popüler kültürün ve egemenlerin elinde içi boşaltılmış bir vitrin malzemesine dönüştürüldü. Tam burada, Sakarya’daki üniversite yıllarımdan zihnimde kalan bir basın açıklaması cümlesini hatırlıyorum. O zamanlar belki tam kavrayamamıştım ama bugün çok daha anlamlı geliyor: “İnsanı günaha ve boyun eğmeye iten asıl sebep “Aç kalırsam yok olurum!” zannıdır. Ramazan ise bu zannı yıkan; açlığın öldürmediğini, aksine iradeyle birleştiğinde insanı özgürleştirdiğini öğreten aydır.”

Burada meseleyi biraz açmak gerekiyor: Oruç tutarken akşam yemek yiyeceğimizi elbette biliriz ancak oruç, insanın en temel hayatta kalma dürtüsü olan açlığa karşı bir “Hayır!” diyebilme antrenmanıdır. Bu bir “yoksulluk ve baskı tatbikatı”dır. Sistem bizi her zaman “Aç kalırsın!” diyerek susturur, sömürür ve sıraya sokar. Oruç tutan insan, en zayıf ânında bile bu temel korkuya iradesiyle hükmedebildiğini gördüğünde, zalimin elindeki o korku büyüsü bozulur. İnsan anlar ki aç kalsa da ölmez ama boyun eğerse onuru ölür.

On yılı aşkın süredir çalışıyorum. İşim gereği birçok fabrikada yüzlerce kişi ile temas hâlindeyim. Hem kendi iş serüvenimde hem de o işçilerin gözlerinde hep aynı o sinsi gölgeyi gördüm. Fabrika koridorlarında duyduğum o sessiz kabullenişlerin, yutkunulan haksızlıkların arkasında sürekli o gençlik yıllarımdaki basın açıklamasında duyduğum kadim gerçek yatıyordu sanki: Aç kalma korkusu! Bu korku, sadece bir geçim kaygısı değil; insanın onurunu ve hakikatini baskılayan, onu sisteme yani günaha râm eden görünmez bir pranga gibiydi.

Oysa Ramazan, tam da bu noktada bir devrimci imkân sunar. Tuttuğumuz oruç, aç kalma korkusunun mutlak olmadığını bizzat bedenimize öğretir. Gün boyu aç kalırız ama yıkılmayız; akşam olup o sofra kurulduğunda fark ederiz ki bizi esir alan o korku aslında o kadar da büyük değildir. Bu farkındalık, sömürü düzeninin en güçlü dayanağını, yani “aç bırakma tehdidini” etkisiz hâle getirir. Aç kalmaktan korkmayan insan, kolay kolay boyun eğmez. Bu yönüyle Ramazan, bir özgürleşme pratiğidir.

Şunu açıkça söylemek gerekir: Ramazan’ın rûhunu taşıyanlar, binlerce işçiye gösterişli iftarlar veren, erzak dağıtan hayırsever görünümlü patronlar değildir. Ramazan’ın hakikati; o işçinin emeğinin karşılığını tam alması, çocuklarının rızkı için boyun bükmemesi ve hak ettiği bir iftar sofrasıyla onuruyla buluşması için mücadele edenlerin, korkuyu yenenlerin yanındadır.

Gaziantep’te Sırma Halı işçileri “Millet aç kalmaktan korkuyor ama bizim canımıza tak etti!” diyerek direnen işçiler, işte bu pratikten besleniyorlar.

Bugün İran halkının emperyalist kuşatmaya rağmen geri adım atmayan kolektif tutumu da aynı hakikate işaret ediyor: Bir halk “Aç kalırsın!” tehdidine eyvallah demiyorsa, o düzenin en temel mekanizması çökmüş demektir.

Ramazan’ın özü sofralarda değil, korkunun kırıldığı yerdedir. Mehmet Türkmenler ve direnen işçiler sadece hak aramıyor, bu sömürü düzeninin en büyük silahı olan korkunun hükmünü ortadan kaldırıyorlar.

Bu bayram; fabrikalarda sömürüye karşı duran emekçilerle, emperyalist saldırılar altında izzetiyle direnen halkların kardeşlik bayramıdır. “Aç kalırsın!” diyen zalime boyun eğmeyenlerin, rızkını sadece Allah’tan bilenlerin ve umudu direnişle büyütenlerin bayramı mübarek olsun. Selam olsun korkuyu yenenlere!

Makaleyi sesli dinlemek için tıklayınız.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x