Connect with us

Yazılar

7 Ekim Sonrası ‘Ateşkes’ Anlaşması – Yakup Kıyanç

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023 tarihinde başlayan ve Gazze Şeridi’nde derin insani krizlere ve akla hayale sığmaz yıkımlara yol açan savaşın ardından 13 Ekim 2025’te Mısır’ın Şarmu’ş-Şeyh kentinde, ABD’nin arabuluculuğunda bir ateşkes anlaşması imzalandı. Bu makalede, söz konusu ateşkes anlaşmasını eleştirel bir perspektiften inceleyip bu anlaşma ile murad edilenin ne olduğunu anlatmaya çalışacağım. Özellikle, anlaşmanın Gazze temelinde Filistinliler üzerindeki potansiyel etkileri, Müslüman ülkelerin çatışma sırasındaki ve anlaşma sürecindeki rolleri, İsrail’in savaş suçlarının aklanması ve uluslararası hukukun çifte standartları gibi konulara odaklanmaya çalışacağım. Nihayetinde İkinci Dünya Savaşı ve Ukrayna Savaşı gibi tarihsel örneklerle karşılaştırmalı bir analiz yaparak bu anlaşmanın adalet ve kalıcı barıştan öte, işgalci ve soykırım suçlusu bir devleti temize çıkarmak, onu mahkemelerden kurtarmak için nasıl ustaca kurgulandığını göstermeye çalışacağım.

7 Ekim 2023’ten 13 Ekim 2025’e kadar yaşanan devasa yıkımda, Müslüman ülkelerin Filistin halkına yönelik somut ve etkili bir destek sergilemediğine bizzat tanık olduk. Bu ülkelerin neredeyse tamamı, İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkilerini sürdürmüş hatta bazıları normalleşme süreçlerine devam etmiştir.[1] Bu durum, Filistin davasına verilen desteğin söylem düzeyinde kaldığı ancak eyleme dönüşmediği eleştirilerine yol açmıştır. Bu süreçte onlarca STK ve akademisyen, bu devletlerin İsrail ile normalleşme adımlarını, ticaretlerini[2] ve bunun bölge üzerindeki etkilerini inceleyerek bu diplomatik kaymanın Filistin direnişini nasıl zayıflattığını ortaya koymaya çalıştı.[3] Tüm bunlar yetmezmiş gibi ateşkes anlaşması müzakereleri sırasında arabulucu konumundaki Müslüman ülkelerin Hamas üzerinde baskı kurarak onları İsrail’i ve suç ortaklarını işledikleri suçlardan ötürü aklayacak anlaşmaya imza atması için zorladıklarını bizzat Trump’ın ağzından ve Hamas’a yakın kaynaklardan duyduk, okuduk. Bu durum, Filistin halkının meşru haklarını savunmak yerine kendi çıkarlarını ön plânda tutan bir yaklaşımın göstergesi olarak okunmalıdır. Bu ülkelerin, çatışmalar boyunca İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmemeleri, Gazze’nin ve Gazzelilerin geleceklerine dair hiçbir bağlayıcılık içermeyen, İsrail’e hiçbir yaptırım getirmeyen anlaşmaya Hamas’ı zorlamaları, Filistin halkının yaşadığı zulme karşı sergilenen pasif tutumlarının bir başka kanıtıdır.

Şarmu’ş-Şeyh’te imzalanan ateşkes anlaşmasının en kritik noktası, İsrail’in çatışmalar boyunca işlediği insanlık ve savaş suçlarını aklamasıdır. Uluslararası hukukta savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar için cezasızlık ilkesinin kabul edilemez olduğu vurgulanırken bu anlaşma metninin sorumluların hesap vermesini sağlamaktan uzak olduğu apaçık ortadadır. Bu durum, uluslararası adalet sisteminin çifte standartlarını bir kez daha gözler önüne sermektedir.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrası Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde savaş suçlularının yargılanması ve günümüzde Ukrayna’da işlenen suçlara yönelik uluslararası soruşturmalar ve yargılamalar uluslararası hukukun cezasızlıkla mücadeledeki kararlılığını göstermektedir.[4] Uluslararası suçlar için cezasızlıkla mücadelenin önemini vurgularken Goldston (2024), uluslararası suçlar ve çifte standartlar üzerine yaptığı çalışmada, uluslararası adaleti ilerletmek isteyenlerin çifte standartları tamamen ortadan kaldıramasalar da bunlarla mücadele etmek için somut önlemler alabileceğini belirtmektedir.[5] Ancak Filistin-İsrail çatışması bağlamında benzer bir adalet arayışının bilinçli bir şekilde sergilenmediği hatta mevcut anlaşmanın ileriye dönük hesap sorma mekanizmaların çabalarını da yok etmeye dönük olduğu açıktır.  Bu durum, uluslararası hukukun güçlü devletler karşısındaki zayıflığını ve siyasi çıkarların adalet ilkelerinin önüne geçtiğinin en somut işaretleridir. Özellikle Ukrayna’daki savaş suçlarına verilen hızlı ve güçlü uluslararası tepki ile Filistin’deki duruma verilen tepki arasındaki fark, uluslararası hukukun ikiyüzlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Bu ateşkes anlaşmasının geleceğe dair Filistin halkı için herhangi bir bağlayıcılığının olmadığı aksine İsrail’in uzun vadeli çıkarlarıyla paralel bir içeriğe sahip olduğu da gün gibi ortadadır. Anlaşma; işgalin sona ermesi, yerleşim birimlerinin genişlemesinin durdurulması veya Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı gibi temel konularda hiçbir şart koşmamakta sadece İsrail’in insafına bırakılmış geçici bir sükûnet sağlamaktan öteye bir bağlayıcılık da içermemektedir. Bu tür bir anlaşma, mevcut statükoyu koruyarak Filistin topraklarındaki işgal ve zulmün devamına zemin hazırlayacak, işgalcinin gelecekte işleyeceği suçlara dair iştahını artıracaktır. Filistinlilerin geleceği, uluslararası toplumun adil ve kalıcı bir çözüm için göstereceği gerçek kararlılığa bağlıdır. Bununla birlikte bu anlaşma, bu kararlılığa dair hiçbir işaret içermemektedir. Anlaşmanın metni, İsrail’in güvenlik kaygılarını ön plânda tutarken Filistinlilerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktan uzaktır. Bu durum, anlaşmanın uzun vadede sürdürülebilir bir ateşkes ve barış yerine, İsrail’in bölgedeki hegemonyasını pekiştiren bir araç olarak işlev göreceği varsayımını da ciddi şekilde doğrulamaktadır.

Sonuç olarak, Şarmu’ş-Şeyh’te imzalanan şatafatlı ve bol eğlenceli ateşkes anlaşması, 7 Ekim sonrası yaşanan felaketlerin ardından bir durulma getirse de Filistin ve Filistinlilerin geleceği açısından derin endişeler barındırmaktadır. Müslüman ülkelerin pasif tutumu ve Hamas üzerindeki baskıları, İsrail’in savaş suçlarının aklanması ve uluslararası hukukun çifte standartları, bu anlaşmanın adalet ve kalıcı barış getirme potansiyelini de yok etmektedir. İkinci Dünya Savaşı ve Ukrayna örnekleri, savaş suçlarının cezasız kalmaması gerektiği yönünde güçlü emsaller teşkil ederken Filistin bağlamında bu ilkelerin göz ardı edilmesi, uluslararası sistemin güvenilir olmadığı, ABD ve etrafındaki güçler elinde bir oyuncaktan ibaret olduğu tezini de güçlendirmektedir. Dolayısıyla bu anlaşma, Filistin halkının geleceği için gerçek bir umut ışığı olmaktan ziyade, mevcut adaletsizliği pekiştiren bir araç olarak tarihe geçebileceği endişesi doğurmaktadır. Zira kalıcı ve onurlu bir barış, egemen güçlerin elinde oyuncağa dönen uluslararası hukukun kör sağır taklidi yaptığı bir ortamda değil, bölge ve dünya halklarının bu kara düzeni ve düzen bekçilerini alt edeceği günlerden sonra mümkün olacaktır.

Dipnotlar:

[1] El Kurd, Dana. “The Impact of Normalization with Israel on the Arab World” International Studies Association Quarterly 3, no. 3 (2023).

[2] https://direniscadiri.com/botas-rapor.pdf

[3] Hallward, Maia Carter. “Arab State Narratives on Normalization with Israel.” Journal of Middle East Studies (2024).

[4] Bassiouni, M. Cherif. “Combating Impunity For International Crimes.” Colorado Law Review 71, no. 1 (2000).

[5] Goldston, James A. “International Crimes and Double Standards.” Journal of International Criminal Justice 22, no. 2 (2024).

Videolar

NATO Zirvesine Karşı Eylemler Sürüyor: NATO’nun Yanında Durmak Haramdır!

Yayınlanma:

-

Ankara’da 36.sı yapılması plânlanan NATO zirvesine ve zirve nedeniyle Ankara’ya geleceği söylenen Trump’a karşı protestolar devam ediyor.

Eğitim İlke-Sen, TOKAD, Sağlık İlke-Sen ve Özgür Yazarlar Birliği de 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan bu organizasyona karşı sürdürdükleri nöbet eylemlerini Üsküdar Marmaray önünde 24 Haziran 2026 çarşamba günü tertip ettikleri yeni bir eylemle devam ettirdiler. Eylemde, Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırması, NATO zirvesinin iptal edilmesi talep edildi ve Kürecik Radarının ve İncirlik üssünün kapatılması istendi.

Eylemde okunan açıklamada NATO zirvesi öncesi yapılan gözaltı ve tutuklamalara değinildi ve şu sözlere yer verildi:

“Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan 36. NATO Zirvesi öncesinde dün sabah erken saatlerde çok sayıda eve baskın düzenlendi.

Ankara Valiliğinin zirve kapsamında aldığı yasak kararlarının ardından yapılan operasyonlarda NATO protestoları örgütleyeceği düşünülen 200’den fazla kişi gözaltına alındı.

Açıkça ifade etmek gerekir ki bu baskınlar, NATO’ya dikensiz bir gül bahçesi sağlama operasyonudur!

İnsanlığa ölüm, yıkım ve savaş dışında hiçbir şey vaat etmeyen NATO’ya karşı çıkanları susturmak istiyorlar. Efendilerine tek bir ses dahî yükselmesin diye ve halkların katillerini kırmızı halılarla karşılayıp rahatça ağırlayabilmek için baskı ve gözaltılarla ön almaya çalışıyorlar!

Ancak bilmeleri gereken bir şey var: Gözaltılarla, baskılar ve operasyonlarla NATO karşıtı mücadeleyi durduramayacaklar. Mazlum ve mustazaf halkların kanı üzerinden kurulan savaş politikalarına karşı mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. NATO’ya da onun işbirlikçilerine geçit vermeyeceğiz!

Birtakım vehim ve kaygılarla ABD’nin, NATO’nun yanında durmak dînen merdûddur, haramdır!”

Eylem boyunca, “Bu zirve yapılmayacak/ TRUMP-NATO defolacak/ ABD NATO üsleri/ Hemen şimdi kapanacak, NATO’nun Savaş Üssü Olmayacağız, Katil NATO-Katil Trump, NATO’nun Askeri Olmayacağız, NATO’dan Çıkılsın Üsler Sökülsün, NATO’yu Parçala NATO’dan Hemen Çık, NATO İşgal Örgütüdür, Katil NATO Beykoz’dan Defol, Katil Trump Türkiye’den Defol, Katil NATO Türkiye’den Defol, NATO Zirvesi İhanettir, Anadolu NATO’ya Mezar Olacak!”” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Eylemin video kaydı, linkten takip edilebilir.

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

Yazılar

Ümmet Yanarken Su Kuyusu Açmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bir çocuk Gazze’de enkaz altında can verirken, bir başka çocuk Yemen’de açlıktan ölürken, Lübnan bombalarla sarsılırken, İran yeni saldırıların hedefi hâline gelirken ve Filistin her gün biraz daha haritadan silinmeye çalışılırken İslam dünyasında milyonlarca insanın önüne hâlâ aynı görüntüler düşüyor:

Afrika’da açılan bir su kuyusunun başında gülümseyen çocuklar.

Kurban eti dağıtımında çekilmiş fotoğraflar.

Yetim sponsorluğu kampanyaları.

Ramazan kumanyaları.

Elbette bunlar kötülük değildir.

Elbette susuz bir insana su vermek, aç bir insanı doyurmak, bir yetimin başını okşamak küçümsenecek işler değildir.

Bununla birlikte bugün sormamız gereken soru şudur:

Ümmetin evi yanarken yalnızca yangından kaçanlara su dağıtmak yeterli midir?

Daha da önemlisi; yangını çıkaranları görmezden gelerek yapılan yardım faaliyetleri, Kur’an’ın kastettiği anlamda gerçekten “salih amel” sayılır mı?

Kur’an’da salih amel, yalnızca bireysel hayır faaliyetlerini ifade eden bir kavram değildir.

Salih amel, hakikatle uyumlu eylemdir.

Adaleti ayakta tutan tavırdır.

Bozulmuş olanı ıslah etme çabasıdır.

Kur’an’ın dilinde salah; fesadın karşıtıdır.

Yani salih amel, yalnızca aç bir insanı doyurmak değil; açlık üreten düzenle de mücadele etmektir.

Yalnızca mazlumun gözyaşını silmek değil; o gözyaşlarını akıtan mekanizmaya da itiraz etmektir.

Ne var ki günümüz Müslüman toplumlarında salih amel kavramı giderek daraldı.

Adalet mücadelesi geri çekildi.

Siyasî sorumluluk unutuldu.

Toplumsal dönüşüm fikri zayıfladı.

Geride daha çok bireysel sevap anlayışı kaldı.

Böylece salih amel, çoğu zaman düzenle çatışmayan bir iyilik pratiğine dönüştü.

Hâlbuki Kur’an’ın istediği insan; yalnızca iyi insan değil, adil insandı.

 

MEKKE’NİN “TEVHİD”İ, SİYASÎYDİ

Hz. Muhammed’in Mekke’deki mücadelesi yalnızca putlara karşı verilmiş metafizik bir savaş değildi.

Çünkü Kureyş’in putları taş parçalarından ibaret değildi.

Onlar aynı zamanda ekonomik çıkarların, sınıfsal tahakkümün ve siyasi egemenliğin sembolleriydi.

Tevhid çağrısı bu yüzden yalnızca inanç sistemine değil, iktidar sistemine de meydan okuyordu.

Bilal’in özgürlüğü ile tevhid arasında ilişki vardı.

Yoksulların hakları ile tevhid arasında ilişki vardı.

Kölelerin insan sayılması ile tevhid arasında ilişki vardı.

Kur’an’ın ilk muhatapları bunu çok iyi anlamıştı.

Bu yüzden Müslümanlara işkence yapanlar, onların namaz kılmalarından değil; mevcut düzeni sorgulamalarından korkuyorlardı.

Bugün ise tevhid, çoğu zaman siyasetten, adaletten ve toplumsal mücadeleden soyutlanmış bir inanç alanına hapsediliyor.

Afrika’da bir köye su kuyusu açmak güzeldir.

Fakat aynı anda Gazze’de susuz bırakılan milyonlar için esaslı bir söz söylememek nasıl açıklanabilir?

Bir çocuğa su vermek sevaptır.

Peki o çocuğu bombalayan düzen karşısında susmak nedir?

Bir yetime sahip çıkmak fazilettir.

Peki, yetimler üreten savaş düzenine karşı sessizlik neyin göstergesidir?

Belki de çağımızın en büyük ahlâkî çelişkisi burada ortaya çıkıyor.

Yaraları sarmaya razıyız lâkin yaraları açan eli durdurmaya, gerektiğinde o eli kırmaya yanaşmıyoruz.

Öyle ya, ilki daha güvenli!

İkincisi ise bedel istiyor.

Bugün yardım faaliyetleri vicdanı harekete geçirmekten çok vicdanı sakinleştiren bir işleve dönüşebiliyor.

Bir bağış yapılıyor.

Bir kampanyaya katılınıyor.

Bir kurban hissesi satın alınıyor.

Sonra insan kendisini görevini yapmış hissediyor.

O sırada Gazze’de insanlar açlıktan ölürken, uluslararası sistem katliamı meşrulaştırırken, Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı sessiz kalmayı tercih ediyor.

Vicdan rahatlıyorfakat zulüm devam ediyor.

Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” eleştirisinden öğrendiğimiz bir şey var

Din, insanı zulme karşı ayağa kaldıran bir bilinç olmalıyken bazen de onu mevcut düzene uyumlu hâle getiren bir teselli mekanizmasına dönüşebilmektedir!

Sorulması gereken soru şudur:

Bizim hayır anlayışımız hangi tarafta duruyor?

Bir toplum, düşünce üretmeyi bıraktığında, iradesini kaybettiğinde ve sorunların köküne inmeyi terk ettiğinde; dış müdahalelere açık hâle gelir.

Bugün İslam dünyasının önemli bir kısmı tam da böyle bir tablo yaşamaktadır.

Katliamları durduracak güç üretemeyen ama kurban kampanyalarını büyütebilen toplumlar ortaya çıkmıştır.

Adalet hareketleri kuramayan, direniş hareketlerine destek olamayan ama yardım organizasyonları kurabilen yapılar çoğalmıştır.

Elbette yardım gereklidir ancak yardımın kendisi bir medeniyet projesi değildir.

Bir medeniyet; yalnızca mağdurları besleyerek değil, mağduriyet üreten yapıları yıkarak, dönüştürerek inşa edilir.

Gazze aynasında herkes kendisini görmektedir:

  • Yönetimler kendi korkularını,
  • Aydınlar kendi suskunluklarını,
  • STK’lar kendi sınırlarını,
  • Müslüman halklar ise kendi çaresizliklerini!

Gazzeli bir babaya gıda ulaştıran görevliye şöyle soruyor “Evlat, bize gıda getiriyorsunuz. İyi de bizi bu hâle getiren işgalciye petrol, silah, patlayıcı götürüyorsunuz!”

“Yaralarımı sarmaya geliyorsunuz. Peki, beni sürekli yaralayan sistemi durdurmak için ne yapıyorsunuz? Bu sistemi besleyen yönetimlerinize neden karşı çıkmıyorsunuz?”

Bu soru yalnızca Gazze’nin değil; Yemen’in, Lübnan’ın, İran’ın, Filistin’in ve bütün mazlum coğrafyaların sorusudur.

 

SALİH AMELİN YENİDEN KEŞFİ

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:

Kur’an’ın mü’mini, yalnızca yardım eden kişi değildir.

Adaleti ayakta tutan kişidir.

Mazlumun yanında duran kişidir.

Zalim karşısında hakikati söyleyen kişidir.

İyilik yapan kişidir.

Aynı zamanda kötülüğün kurumsallaşmasına itiraz eden, kötülükle mücadele eden kişidir.

Kabul etmeli ki zulmün kaynağına dokunmayan iyilik, eksik bir iyiliktir.

Mazlumun yarasını sarmak değerlidir.

O yarayı açan düzenle mücadele etmek, daha büyük bir sorumluluktur.

Bugün ümmetin ihtiyacı, yalnızca daha fazla yardım kampanyası değildir.

Daha fazla bilinçtir.

Daha fazla ahlâkî cesarettir.

Daha fazla adalet talebidir.

Bugün ümmetin ihtiyacı daha fazla su kuyusu değil; kuyuları kurutan düzeni sorgulayacak bir bilinç ve mücadeledir!

Daha fazla kurban eti değil; insanları kurban eden sistemlere karşı ahlâkî ve fiilî bir kıyamdır!

Salih amel, yalnızca yaraları sarmak değil; yaraları açan eli durdurmaktır, gerektiğinde o eli kırmaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Raiyyetten İnsaniyete – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Avrupa siyaseti kendini Atina demokrasisine dayandırsa da eşitlikçi İyonya izonomisinin eksiltilmiş, seçkinci bir türevidir. Sadece soylu mülk sahiplerinin katıldığı bu seçimli sistem, Roma Cumhuriyeti tarafından da sürdürülecektir. Machiavelli’nin etat (devlet)’sı ise bu sınıfsal egemenliğin merkeziyetçi bir sabitlenmesi (state) anlamına gelir. Yani akışkan ve değişken olan toplumsal hayatın belli bir zümrenin tahakkümüne sabitlenmesi… Bu sabitlenme başlangıçta bir avantaj gibi gözükse de giderek bir demir kafes hâline gelir. Bu ise özgürlüğü baskılanan kesimlerle egemenler arasındaki sonu gelmeyen çatışmalara yol açar.

Machiavelli’ye göre amaca götüren her yol mubahtır. Siyasetin ilkeleri güç/şiddet ve kurnazlık/’aldatma’dır. Batı toplumu ahlâkîliğin dışlandığı bu tutumun akıl ve merhamet dışı sonuçlarını sömürgeci süreçlerde yaşadıysa da giderek kendi içeresine de sirayet eden vahşi sonuçlarıyla özellikle yirminci yüzyılda yüzleşir.

Bu tür ırksal, sınıfsal, dinsel ya da siyasal bir sabitlenmenin sonuçlarına karşı uyarı, Haşr Sûresi 7. ayetinde yapılmaktadır. Burada, toplumsal imkânların yalnızca belli bir kesim arasında dönüp dolaşan (dûvle) bir güç hâline gelmemesi için bunların dezavantajlı kesimlerle paylaşılması gereği vurgulanır. Ne var ki bu dönüp dolaşma ifadesi zamanla tam da bu sakındırılan duruma sabitlenmeyi ifade eden ve özenilen bir kavram ve kurum (devlet) hâline gelir.  Sakındırılan bu durum, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı bir oluş ve devinim hâlinde olmasının ketlenmesine karşı giderek dikkatten kaçırılan bir uyarıdır.

Avrupa siyasetinin serencamını inceleyen Michel Foucault ise süreci Atina-Roma geleneği üzerinden anlamaya çalışsa da giderek eksik kalan bir taraf olduğunun farkına vararak araştırmasını genişletir ve bakışını cumhuriyetçi laisizmin sarfı nazar ettiği bir yöne yöneltir: pastoralliğe. Pastoral yönetim, nübüvvet havzasına dayanan bir toplumculuk iken, Atina-Roma geleneği seçkinci bir cumhuriyetçiliğe dayanır. Öyle ki Atina ve Roma’nın da dâhil olduğu Avrupa pagan dinlerinde tapınaklar bile şapel tipindedir ve oralarda toplu ibadet yapılmaz, ibadet bireyseldir. Birlikte yani cemaat olarak ibadet yapma geleneği Hıristiyanlık tarafından Avrupa’ya taşınmıştır ki toplumculuğun kökleri de buraya dayanır. Ekklesia (kilise) zaten toplum/toplanma anlamına gelmektedir.

Atina demokrasisi ve aynı izleğe dayanan Roma cumhuriyeti sadece mülk sahibi olan erkeklerin seçimlere katıldığı ve egemen olduğu bir anlayışa sahipken, pastoral siyasete (topluma) herkes dahildir. İbrahim peygambere dayanan bu anlayış, özünde bir cemaatçiliktir ama o da bir çoban-sürü ilişkisi içerisinde olmakla maluldür. Orada yönetici/yol gösterici (peygamber) toplumun tüm bireylerine aynı ihtimamı gösterir ama bu ilişki biçimi de cemaatsel bir kapalılığın kısıtlılığı içerisindedir. Atina demokrasisini eleştiren Sokrates ise aslında dostluğa dayanan bir eşitlikçiliğin (İyonya’da uygulanmakta olan izonominin) peşindedir ve onun dostları arasında köleler, kadınlar ve işçiler de vardır. Atina demokrasisi Sokrates’i işte bu tutumundan (gençleri baştan çıkardığından, ataların dininden/örfünden uzaklaştırdığından) ötürü idam eder.

Batı siyasallığının bu ırkçı ve sınıfsal tutumunun zamanla, o da belli bir kertenin akabinde ve bazı ayrıksı düşünürler tarafından, bu aksamaları dile getirilmeye çalışılır. Bunları dillendirdiği bir süreçte yalnızlaşan F. Nietzsche de devlet’in yani state’in bireyi bastırıp yerine sürekli şiddet üreten ve ancak bu yolla varlığını sürdürebilen mekanik bir bireyciliği ikame ettiğini söyler. Ona göre devlet ne kadar güçlüyse birey o kadar ölgündür. Benzeri eleştirileri Marx da -ama toplumcu ve eşitlikçi bir yordamla- dile getirir. O ise kapitalist devlete karşı sınıfsız bir toplumculuğu savunur. Frankfurt Okulu düşünürleri Adorno ve Horkheimer’a göre de mevcut devlet yapısı, Atina’dan beri süregelen kapitalist bir tahakkümün küreselleştirilmesidir. Simgesel bir isim olan Odysseus ise ilk kapitalist fetihçidir.

Batı siyaseti kendi geleneği içerisinde cezalandırma (krallık), disiplin ve denetim (panoptikon), biyopolitika (nüfusu dikkate alma ve arzuları yönetme), neoliberalizm (tahakkümün içselleştirilmesi) gibi aşamalardan geçerken, bu ayrıksı uyarılar çok da etkili olmaz. Neoliberal siyasetler bir yandan arzuların önünü açarak insanı serbestleştirirken öte yandan hayatı sıradanlaştırır. Biyopolitika yaşamı politik kurumlarca örgütlerken baskıyı rafineleştirir ve piyasa ekonomisinin ilkelerini yönetime yansıtır. Serbestlikle denetim, iktidarla toplum arasında karşılıklı bir oyun, bir strateji rejimidir. Savaşın oyunlaştırılarak içselleştirildiği bu durumun araçları ideoloji veya ekonomi olabileceği gibi şiddet de olabilir. Toplumun da bir ölçüde katıldığı siyasetin tavrı, doğrudan hükmetmekten giderek yönetime ve hatta yönetişime evrilir. Demokrasi eşitlikçiliği bozulmuş bir yönetimse pastorallik, bireylere ihtimam gösterilen bir cemaattir. Bir siyasal maneviyat arayışı…

Michel Foucault, hayatının ancak son yıllarında pastoralliği incelemeye yöneldiğinden bakışını Avrupa’nın Yahudi-Hıristiyan geleneğinden ileri götüremez. Kaldı ki İran İslam Devrimine ilgisi bile sert bir tepkiyle karşılanır. Ömrü vefa etse ve İslam kaynaklarına da eğilse Muhammed (as)’in pastoral gelenekteki bu çoban-sürü ilişkisini aşma çabasının da farkına varabilirdi. Gerçi bu çabanın üstü daha Resul’ün ölümünün hemen ardından itibaren örtülmeye ve yerine ataların örfü ikame edilmeye başlanmıştı. Henüz bir kuşak sonrasında şûraya dayanan yönetim ve eşitlikçi bir toplum anlayışı yerini Emevici bir imparatorluğa yani bir tahakküm rejimine bırakır ki yönetsel merkezin örneği Peygamberin çizgisi değil, Bizans ve Sasani saraylarıdır.

Öyle ki Kuran’ın özgün kavramları da güncel çekişmelere araçsallaştırılarak asli anlamlarından uzaklaştırılır. Sözgelimi iki ayrı sûrede zikredilen raina ve unzurna kavramlarının asli anlamları da bu tür çekişmelere araçsallaştırılarak mesele Yahudilerle sürdürülmekte olan güncel polemiklere, cemaatsel çekişmelere indirgenir. Oysa asıl amaç Yahudileri içerisine kapandıkları cemaatsellikten çıkararak diyaloğa açmaktır. Nitekim raina kavramı raiyyet yani çobanlığa, çoban-sürü ilişkisine atıfta bulunurken toplumun bu durumdan çıkış içinse unzurna kavramı, yani nazariyat (düşünümsellik) önerilir. Bütünsel bir okumada amaçlanan anlama ise sadece Hamdi Yazır işaret eder: raiyyetten insaniyete geçiş.

Yani siyasal ve toplumsal ilişkilerde cemaatsel duyarlılık korunulsa da orada kalınmamalı, raiyyetten insaniyete geçilmeli, toplumla birey arasındaki o hassas denge korunmalı, her iki olgu da birbirini hiçe saymadan ve ezmeden oluşumunu sürdürmeli, farklılıklar diyaloğa geçmeli, birlikte düşünülmeli ve birlikte eylemelidir. Zira asıl olan devlet değil, bireylerin teşkil ettiği toplumdur ve gerek toplum gerekse birey baskılanarak karar verme özgürlüğü/özerkliği askıya alınmamalıdır. Karar alma süreçlerinin ise devletsel buyruklarla önü kesilmemeli, uzlaşı tabandan itibaren başlayan istişarelerle sağlanmalıdır.

Hilafet ise özünde siyasi değil insani bir haslet, erdem ve ödevdir. Kendi öncesinden gelen iyiliklerin devralındığı, tüm toplumun katılması gereken temel bir ödevdir: iyiliğin savunulması ve kötülüğün önlenmesi! Ama kutsalcı bir maske altında meşrulaştırılan zorbalık/iktidar, zamanla kendi ilahiyatını da oluşturur. Emevî zorbalığına karşı direnen Hasan b. Sabit, Ömer b. Abdülaziz gibi isimler etkisizleştirilirken hem Emevî hem de Abbasî zorbalığına karşı direnen Ebu Hanife ise zindanda öl(dürül)ür.

Abbasî bürokratı İbnü’l Mukaffa’nın Sasani siyasal genetiğinden taşıdığı dinin ve ulemanın devlete bağlanması çabasına karşı mücadele eden Ebu Hanife, toplumsal özerkliklerin devletleştirilmesine karşı itirazını ölümüne dek sürdürür. Bunlar ise zekât gelirlerinin topluma aitliği ve vergileştirilemeyeceği, eğitim faaliyetlerinin (ilmin) ve fıkhın/hukukun özerkliği ve yargının bağımsızlığıdır. Ulemanın özerkliğini yani içtihat ve düşünce özgürlüğünü savunan Ebu Hanife, ibadetin kişinin kendi ana diliyle, yani bildiği ve düşündüğü dille yapılabileceğini söyler. Dolayısıyla da İslam’a dahil olanlar doğal kültürünü koruyabilecek, verili uygulamada olduğu gibi mevali olarak ikincil bir soy ve sınıf hâline getirilemeyecektir.

Ebu Hanife’nin bireysel özgürlüğü ve toplumsal özerkliği savunan ve baskıcı/mezhepçi/ırkçı devlete karşı koyan bu simgesel tavrı, karşılığını başka bir simgesel isimde bulur: Gazalî. Şii/Fatımî Ezher’e karşı Abbasî devletinin ideolojisinin (Eş’ârîliğin) okutulduğu Nizamiye medreseleri, ulema-devlet ittifakının sağlanmaya çalışıldığı ideolojik bir aygıttır. Şiiliğe karşı Eş’ârî Sünniliğinin savunusu… Dolayısıyla nasıl ki Ebu Hanife özerk âlimliğin sonunu simgeliyorsa Gazalî de bağımlı devlet âlimliğinin başlangıcını simgeler.

Gazalî’nin bu tip bir araçsallaştırılmadan pişmanlık duyduğu ve bir bunalım geçirerek medreseyi terk ettiği söylenir ki sadece biyografisine bir göz atmak bile gerçek sebebin bundan ibaret olmadığını ortaya koyar. Evet, 1096 yılı başında bir bunalım geçirerek Bağdat’ı terk eder ve bir sene sonra “el-Halil’deki Hz. İbrahim’in kabri başında bir daha asla ‘hiçbir yöneticiye gitmemeye, hiçbir yöneticiden para almamaya ve hiçbir yöneticinin devletle ilgili tartışmalarına katılmamaya’ yemin eder.”[1] Ne var ki kırk yaşındaki bu Bağdat’ı terk edişi manevi bir bunalıma mı, Bağdat’ta süregiden bir tedhişten, Melikşah ve Nizamülmülk’ün de katledildiği İsmailî saldırılardan kaçışa mı yoksa iktidar çatışmalarının gerilimine mi dayanır, belli değildir. Nitekim arasının iyi olmadığı Berk Yaruk’un vefatı ve Sencer’in iktidara gelmesiyle 1106 yılında (on yıl sonra) Nişabur’da yeniden ders vermeye başlar.

[1] Frank Griffel, Gazali’nin Felsefi Kelamı, Klasik Y. s. 24, 25.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x