Connect with us

Köşe Yazıları

Yetişin Çocuklar ve Babalar

Yayınlanma:

-

Son yıllarda çocuk yetiştirmek üzerine anne babalara yol göstermek amacıyla yazılan kitaplarda bir patlama yaşanıyor. Şayet böyle bir durum yok ve ben yanılıyorsam mazur görünüz, baba olduğum içindir. Önceliklerin veya ilgi alanlarının değişmesiyle odaklandığınız yer de değişiyor hâliyle ve siz yeni yeni “şeyler” görmeye başlıyorsunuz. Algıda seçicilik de denebilir.

Selçuk Şirin “hayatta çocuk yetiştirmekten daha mühim başka bir uğraş varsa ben bilmiyorum” diyerek başlıyor kitabı “Yetişin Çocuklar”a. Yazar, “alanında uzman bir isim” tabirinin hakkını fazlasıyla veren bir arka plana ve üretime sahip. New York Üniversitesi’nde doktora seviyesinde gelişim psikolojisi dersleri veriyor ve onlarca bilimsel makaleye imza atmış. Ne var ki sözünün ağırlığını parlak bir özgeçmiş değil, çok basit gibi duran bir gerçeklik tesis ediyor: Baba olması ve iki çocuk yetiştirmesi.

Kimse kusura bakmasın ama damdan düşenin hâlini, damdan düşen anlar. Hele böyle bir alanda, bilgiler, kitapta durduğu gibi durmuyor hayatta. Yirmi iki yıllık bir çabanın, araştırmanın ürünü olan mevzubahis kitap, tam olarak demini almış desek yeridir.

Babalar “Büyük Kampanya”yı kaçırıyor!

Meşhur bir Afrika atasözüne kulak verirsek içinde bulunduğumuz şu modern ve ötesi zamanlarda, sıkışıp kaldığımız kentlerde az veya çok bir “ebeveynlik krizi” yaşadığımızı görebiliriz: “Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gereklidir.”

Tamam, köy kalmadı, o eski mahalleler de yok artık. Yine de çocuğunuzu tek başınıza, bir anne ve babadan müteşekkil dar bir aile ortamında yetiştiriyorsanız işiniz zor.  Annenizle, babanızla, amca, hala, teyzelerle bir arada iseniz kolay, hatta çok kolay.

Çocuklar için okul öncesi, 0-6 yaş arası, zihinsel gelişimleri açısından çok önemli. Zira, hayatları için en belirleyici dönem. Çok daha önemlisi ise ilk üç yıl. Bilimsel olarak ortaya konulmuştur ki çocukların beyin gelişiminin yüzde 90’ı ilk üç yılda tamamlanıyor.

Okul öncesine, dahası ilk üç yıla yatırım yapmak bir hayli önem arz ediyor. Çocuklara bahşedilen o muazzam zihinsel potansiyelin zayi olmaması için gerekli bilinci kuşanmalı ve eyleme geçmeli.

Bilim insanlarının çocuk beynini süngere benzetmesi boşuna değil. Bu dönemde paranın, eşyanın, malın mülkün kıymeti harbiyesi yok. Çocuğun ebeveyniyle kaliteli vakit geçirmesi, deneyim paylaşması, hatıralar biriktirmesi önemli. Tavsiye çok basit: Çocuğunuzla gezin, konuşun, oynayın!

Olması gereken bu kadar basitken olan biten hiç de iç açıcı değil ne yazık ki. Yazar, acı gerçeğimizi yerli raporlar ışığında ortaya koyuyor: Çocuk gelişiminin bu en kritik aşamasında babalar, ebeveynlik resminde yer almıyorlar. Sahneye geç çıkıyor ve büyük kampanyayı kaçırıyorlar.

Evet, babalar çocuk doğurmuyor, emziremezler de lakin ilk yılları fazlasıyla “anne işi” görüp geri durmak telafisi güç, hatta imkânsız boşluğa, zayiata yol açıyor. Çocukların zihinsel ve psikolojik gelişimine büyük katkılar yapmak neredeyse sıfır maliyetle, çok basit faaliyetlerle mümkün oysa ki.

Selçuk Şirin, sıkıntılı manzarayı şu cümle ile özetliyor: “Çocuklar babalarıyla oldukları ortamlarda televizyon bağımlısı, kitapsız, masalsız, hayalsiz bir şekilde yetişiyorlar.”

Dikkate almamız gereken 5 Nokta

Yazar, kitabında anne babalara herkes için hazır bir reçete sunmaktan bilhassa kaçınmakla birlikte bu çağda sağlıklı, mutlu ve başarılı çocuk yetiştirmek için beş noktaya dikkat çekiyor.

“Çocuğunuzun mizacını iyi tanıyın, çocuğunuzla güvene dayalı derin bir bağ kurun, mükemmel olmaya çalışmayın, yeter ki olduğu kadar iyi olun, evde belli bir rutin oluşturun ve çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçin” diyor.

Kitapta “ekran bağımlılığı ile başa çıkma klavuzu” gibi can alıcı dertlere deva olabilecek bölümler yer alıyor. Altı çizilesi pasajlar birbiri ardına okuru not almaya sevk ediyor.

Selçuk Şirin, bu tarz kitaplarda hiç veya pek rastlanmayan bir bölümle bitiriyor kitabını ve bana kalırsa bir takdir ve teşekkürü hak ediyor: “Bu çocuklar da bizim.”

Sadece kendi çocuklarımızı dert etmek yetmez, yoksulluk döngüsüne mahkûm çocuklar için de Türkiye’de sayıları 2 milyonu bulan mülteci çocuklar için de adım atmak zorundayız, diyor. Unutmayalım ki bizler, “kendine Müslüman” olmakla değil, ümmete ve herkese Müslüman olmakla mükellefiz.

Geçen gün eşimle birlikte çocuklarımızı alıp parka gittik. Parktaki diğer çocuklarla kaynaşmış, oynuyorlardı. İlk kez gördüğümüz çocuklardan birine adını sordum. Yusuf Ali, dedi. Oğlumuz da Yusuf Ali. Nereli olduğunu sordum. “Suriyeliyim”, dedi.

Çok iyi Türkçe konuşuyordu, Türkiye’de dünyaya gelmişti ama Suriyeli idi.

Burada bir sorun yok mu, yoksa bana mı öyle geliyor? Burada doğmuş, bu dine mensup, bu dili konuşan bir çocuğun buralı olmamasında, olamamasında? Suriye’de de olsa, burada da olsa sorun bizim sorunumuz, çocuklar bizim çocuklarımız.

Yazıda güzel duran bu son cümle, esas anlamını amellerimizde bulacak.

Bulmak ve bir daha kaybetmemek duası ile…

https://www.dunyabizim.com/cocuklar-yetisiyor-peki-babalar-nerede-makale,2006.html

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

1 Yorum

1 Yorum

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Hrant’a Borcumuz

Yayınlanma:

-

Trabzon’dan üniversite için İstanbul’a gitmiştim. 2001 sonu. Şişli’nin arka sokaklarında bir öğrenci evinde kalıyordum. Taksim’e giderken sıklıkla kullandığım güzergahta dikkatimi çekmişti Sebat Apartmanı. Yıllarca Akçaabat Sebatspor’da futbol oynamıştım. 1923’te kurulmasına rağmen ilçe takımı olarak kalmış Sebatspor da 1. Lige (şimdiki Süper Lig’e) çıkmıştı bir yıl sonra.

19 Ocak 2007 günü öğleden sonra, iki kilometre ötemizdeki Agos Gazetesi’nin bulunduğu Sebat Apartmanı’nın önünde Hrant Dink’i vurdular! Haberi ev arkadaşım vermişti. Şok ediciydi. Büyük bir karamsarlığa kapıldığımı hatırlıyorum, Türkiye ve geleceğimiz adına. Bir arkadaşımızı öldürmüşler gibi üzülmüştük.

Öldürülenden ötürü üzüldüğümüz yetmiyormuş gibi öldürenden ötürü de utanç duyuyorduk. Bu alçakça cinayeti işlemesi için beynini yıkadıkları 17 yaşındaki “çocuğu” Trabzon’dan seçmişler, kurup (besleyip büyütüp) İstanbul’a göndermişlerdi. Ogün Samast, devletin içerisinden ve devlet için öldürme emrini aldığı gazeteciyi tanımıyordu bile. Tek bildiği Ermeni olduğuydu.

Kurgulanan “galeyan”a bakılacak olursa “zararlı” biriydi Hrant. 19 Ocak 2007 tarihine varana dek, üç yıl boyunca hakkında linç kampanyaları yürütüldü. Yalanlar, iftiralar havada uçuşuyordu.

Ordu, Siyaset, Medya, Yargı ve Milliyetçi Gruplar içinden birilerinin müştereken ve müteselsilen yürüttükleri karalama kampanyaları ile ortamı hazırlamışlardı, -ırkçı- akıllarınca.

Hrant Dink cinayeti, devletin ve milletin gözleri önünde, geliyorum diyen bir felaket gibi, göz göre göre işlendi. Zavallı bir tetikçi, mendil gibi kullanıldıktan sonra buruşturulup hapse atılan çocuk, Devletli Tanrılar adına bir masumu kurban etmiş, yanı sıra kendisi de kurban olmuştu.

Evet, o kasvetli kış günü tetiği çekmişti. Peki, ya cinayeti tetikleyenler, dahası, bizzat tertipleyenler? Onlar itinayla korundular ve 15 yıl olmuş, halen korunuyorlar.

Hrant Dink’in gerçek katilleri devlet’in ön veya arka bahçesinde saklanmaya devam ediyorlar. Evet, devlette devamlılık esas, gelenek sürüyor. Uğur Mumcu anıtı, Hrant’ın düştüğü kaldırımın az ilerisinde dikiliyor.

Şurası kesin ki onu linç ve katledenlerle kıyas kabul etmeyecek denli insandı, dosttu, adamdı Hrant. Dibine kadar yerlisiydi bu toprakların, mesele oysa!

Bu ülkenin iyi kalpli, güzel yüzlü insanlarını koruyup kollaması gerekirken umuda pusu kuran, haysiyeti katleden vahşilerin korunup kollandığı sistem cari ne yazık ki.

Ogünleri bulup buluşturan, masumları sırtından vurduran, Eneslere hayatı dar eden “iklim” krizimizi nasıl, ne zaman sona erdireceğiz? Buna acilen, dolu dizgin kafa yormalı, şu kısacık hayatı hayra yormalı, aslı gibi aziz kılmalıyız.

Hrant’a, ailesine, arkadaşlarına adalet borcumuz var. Üstelik, epey de geciktik!

(Bu sene gözler Trabzonspor’un üzerinde, süper ligde açık ara lider. “Hrant İçin Adalet” pankartının bu şehrin tribünlerinde dalgalandığını hayal ediyorum. Bir şehrin, lekelenmeme hakkını kullandığını hayal ediyorum. Tek bir hareketle üç puandan çok ama çok daha fazlası. Neden olmasın?)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yanlışlar Birbirlerinin Düzelticileri Değildir

Yayınlanma:

-

Çocukluk hatıralarımız, Kur’an kurslarında dayakla, hakaretlerle sınanan arkadaşlarımızın anlatılarıyla doludur. Biz de çok fazla olmasa da Kur’an eğitimi aldığımız süreçlerde bunlarla temaslandık. Çok üzücü ve kırıcı anılardır, yaşamayan bilmez.

Sonraki süreçlerde dayağın, baskı ve hakaretlerin egemenliği büyük ölçüde azalsa da psikolojik ve yaşamsal baskıların sürdüğünü gözlemleyebiliyoruz. Özellikle katı geleneksel yapılarını muhafaza eden bazı cemaatlerin dini eğitimleri, bu katılığın çocukların bütün hayatlarını kuşatacak uygulamalarıyla ilerlediğini yine gözlemlerimizle biliyoruz.

Enes Kara’nın bizi derinden yaralayan intiharı, değişik vesilelerle tartışılagelen bazı meseleleri tekrar önümüze getirdi. Dinin, açık bir soğukluk vâr eden baskıcı uygulama ve aktarımını anlamak mümkün değildir, bu hissiyatımı baştan belirtmeliyim. Bu, benimle çocukluğumdan beri yaşayan bir yaradır. Bu gerçekle radikal bir şekilde yüzleşip hesaplaşmalıyız.

Çocukken kendimize sorduğumuz, “Dayak ve hakaretle din nasıl anlatılır/öğretilir? Peygamber böyle bir şey yapmış mıydı?” soruları bizimle birlikte büyüyerek geçerliliğini koruduğu bugüne kadar gelebildi. Müslümanlar olarak tarih içinde üretilmiş yanlış din anlayışının doğurduğu bu sapkın düzenle gecikmeksizin hesaplaşmalıyız.

Gençleri intihara kadar sürükleyen, anlamsızlık batağındaki çırpınışlarını daha umutsuz seviyelere çıkaran bu yanlışlar dairesinin yanı sıra ilerleyen ve tarafgirlerin üzerini örttüğü ve tartışılması lüzum eden başka hakikatler de var.

Bunları Enes kardeşimiz anlatmıştı.

Bugün performans rejimi insanı teslim almıştır. Geleneksel yanlışları kat kat aşan kuşatmalar insanı çevrelemiştir. Anlamsızlık geçer akçe olmuş, büyük ideolojik ve imânî anlamlandırmalar insanın algı ve kavrayış alanından uzaklaştırılmıştır.

Evet, bugün insan sahipsizdir. Sahipsizliğin sonu anlamsızlıktır. Kapitalizm bütün evlatlarımızı köle yapacak tezgâhlarını kurup tahkim etmiştir. Enes, bunu gören bir gençti. Yazdıklarını ve videolarını izlerseniz eminim mevzuyu çok daha iyi anlayacaksınız.

Hakikatin aşıldığının iddia edildiği ve sonrasının konuşulduğu pervasız zamanların insanın önüne koyabilecek neyi vardır, bilen varsa lütfen beri gelsin! Bu meselenin yaralayıcı diğer boyutunu yazının başında kendi özgeçmişim üzerinden açık yüreklilikle anlatmaya çalıştım ancak ikinci boyutu görmezden gelen modernler başka bir aldatıcılığın zeminini döşemekle meşguller.

Hayata, vâr oluşa, tabiata, yaratıcısına ve en nihayetinde kendine yabancılaşan, tümüyle sermaye ve ona hizmete koşullanmış devlet düzenine hizmete adanacak bir ömrü fark eden insan için çıkışın ne olabileceğini lütfen söyler misiniz?

Sermayenin şeytani düzeninden kurtuluş vahiyle mümkünken o mümkünü din adına karartan protestan taklitçiliği, kendince kurumlaşarak çocuklarımızın enerjilerini yutmuş, hurafelerin ağırlığını pekiştirip artırarak cevap veremeyeceği soruları yığmaktan başka işe yaramayan kötücül, dev bir mekanizmaya dönmüştür.

Bu mekanizmadan hayır beklenemez.

Alternatif olarak sunulan ve tekraren modern devleti tanrılaştırarak ruhsal çölleşmeyi yaygınlaştıracak kontrol, denetim söylemlerinden başka çıkışlar mümkündür ve ısrarla peşine düşülmelidir. Kur’an’ın aydınlık mesajı o çıkışın mutlak anahtarıdır.

Yanlışlar birbirinin düzelticileri değilse eğer hakikatin kapısını çalmaktan, yeni yol ve yoldaşlar biriktirmekten başka bir çare yoktur. Sorunlardan kaçan değil, onların üzerine giden, onlarla kapışarak herkes için daha adil bir geleceğe kulaç atmak ortak sorumluluğumuzdur.

Enesleri onarıp yaşatacak bu seçeneğe daha bir sarılma vaktidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cesaretle Fikriyatın Buluştuğu Cephe

Yayınlanma:

-

Egemenlerden/iktidarlardan ve gelenekten bağımsız bir İslam düşüncesi, bağlantılı olarak da siyaseti nasıl mümkün olacak?

İslam düşüncesinin en temel malûliyeti bu merkezlerden bağımsız şekillenememiş olmasıdır.

Bugün de sadece Türkiye’de değil, müslüman halkların yaşadığı bütün coğrafyalarda, bu coğrafyalara tasallut eden düzenlerde aynı problemle yüz yüzeyiz.

Görece özgür çabalar bile bir yere kadar kendine alan açabilir. Kısmi olarak akademide ya da sivil alanlarda… Onlar da siyasal reflekslerden arındırılmış olma şartına boyun eğerek elbette!

Aslında gelenek diye açtığımız ikinci madde de mevzuyu anlaşılabilir kılmak içindir yoksa onu da diğer merkeze bağlamak gerekir. Ancak egemenin doğrudan ya da dolaylı onayıyla devredip duran bir şeydir gelenek.

İşte bu merkez/ler tarafından kıstırılmıştır İslam düşüncesi/ümmeti.

Yer yer bağımsızlaşmaya çalışan kıpırdanışlar ya doğrudan siyasal iradelerin hücûmuna maruz kalarak ya da gelenek şeklinde tecessüm etmiş boğma harekâtına muhatap kılınarak sakatlanmak istenmiştir.

En kötüsü de kendi kendini engelleyen, kabullenilmeme ihtimaliyle hareket ederek yenilgiye baştan teslim olma hâlidir ki, pek bir trajiktir.

Toplamda bir çığ misaliyle daha iyi izah edilebilecek bu tablo neredeyse bütün yüz yıl ve kuşakları yutmuştur. İslam düşünce ve siyasetinin bütün cevvaliyetini imha etmiştir.

Şimdi söz konusu olan bir yarma harekâtıdır.

Cesaretle fikriyatın buluştuğu bir cepheden söz ediyoruz. Bir cephe naif tutumlarla tahkim edilemez. Net duruş ve kararlılıklara ihtiyaç duyar. Açık beyanlarla kendini ifade eder, varlığına yer açar.

Tabii, cesaret sadece siyasal kapışma dolayımında ele alınmamalıdır. Cesarete en çok ve öncelikle düşünsel alanlardaki sarsıcı eleştirel pozisyonları oluşturup onları besleme aşamalarında ihtiyacımız vardır. Zaten bu mümkün olabilirse siyasal adım ve merhaleler çok daha büyük bir özgüvenle sıralarının hakkını verecektir.

Bugün, insanlığın baş döndürücü ilgileri karşısında İslam düşüncesi ne söylüyor? Bu hususta, Kur’an’dan yola çıkan kuşatıcı bir çerçeveye tanık olabiliyor musunuz? Kapitalizm sonrası için başlayan tartışmalarda durduğumuz yer neresidir?  Hakikatin, varlığın kavranışının yapay zeka ve dijital âlemlerin tesiriyle nasıl bir dönüşüm yaşayacağına dair öngörü ya da teklifimiz nedir? Nasıl bir ekolojik gelecekle karşılaşacağız? Tevhid, bütün bu ve buna benzer meselelerle yüzleşen insana/insanlığa nasıl bir perspektif armağan edecek? Sanallıkla kaba sömürü ve köleliğin at başı gittiği zamanımızın karmaşık çözüm arayışlarında kelam, akaid gibi tarihsel referanslardan kurtulup ya da nemalanıp hangi adımları atabiliriz? Tarihsel yüklerden -yine cesaretle- kurtulabilen bir ufukla Kur’an, bugünün insanının kurtuluş dili olabilecek mi? Yeni siyasal tezler egemenlerin ve halkların önünde kurtuluşçu haykırışlara özgüvenle sunulabilecek mi?

Daha da uzaması mümkün bir paragraf oldu.

Herhangi bir çıkış çabasının artık ve çoktan gelenekle pekişmiş duvarlarla muhasara edileceği açıktır. Hemen uygulanan, anında ve çok boyutlu olarak hareket edebilen bir kuşatmadır bu. Bu tür kuşatmalara herhangi bir kaygıdan hareketle cesaret verecek davranışlardan uzak durmak temel strateji olmalıdır.

Batı düşüncesi, yine batının inşa ettiği mevcut işleyişe dair ciddi eleştiriler barındırmaktadır. Bu eleştirilere aşina olunmalıdır. Kendi içinden zuhûr edene yakînen muttali olabilen bu imkândan muhakkak istifade edilmelidir.

Vahiyden kopuk merkezlerden hakiki ve mutlak çözümler olamaz. Bu kabul bizim için önemli. Batı düşüncesinden mevcut hâli kavrayabilmek için nitelikli bir istifade ediş zorunlu olmakla birlikte çözüm için yine cesaretle İslam düşüncesine yaslanan bir tavra odaklanılmalıdır. Elbette bu hat üzerinde zorluk ve yetersizlikler sık sık kapıları çalacaktır.

Bütün teorik/düşünsel çabaların beraberinde şekillenmesi, vücut bulması gereken siyasal arayışlar egemenlerin ve onların tabanda örgütlediği farklı yapıların yine düşünsel ve siyasal karşı koyuşlarına maruz kalacaktır. Cesaretle mücehhez fikriyat, tam bu noktada insanlığı kırılma evrelerine taşıyabilmelidir.

İşte ideal hareketlerin dönüştürücü veçheleri tam olarak bu anlarda görülür.

Bu anlar; baskı ve zorbalıklara karşı halkların yanında durarak, zor ve yaman sorulara çarpıcı cevaplar üreterek, fikriyatla cesareti durmadan harmanlayan bir cehdi ateşleyerek inşa olunur. Hiçbir lütuf kendiliğinden armağanlaşmaz, sünnetullah çerçevesinde işler zamanın çarkları.

İslam düşüncesi, ancak bütün bu kapışma süreçlerinde kazanacağı içerik ve özgüvenle hem müntesiplerine, hem de muhataplarına başka bir gelecek sunabilecektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM