Connect with us

Köşe Yazıları

Devamsızlık Hakkımız

Yayınlanma:

-

Komşumuzun oğlu birinci sınıfa gidiyor. Geçen akşam bize gelmiş, okulda öğrendiklerini heyacanlı heyacanlı anlatıyordu:

“Biliyor musunuz, eskiden ülkemizi kara padişah yönetiyordu, Atatürk geldi ülkeyi kurtardı, bizi karanlıktan aydınlığa çıkardı.”

İçimden dedim: “Vakit tamam, başlıyoruz!”

Bizim oğlan da (anaokuluna gidiyor) kankasının bu acayip malumatlarına kulak kesilmiş, “ne diyor bu yahu” der gibi yüzümüze bakıyor. (Padişah nedir, Atatürk kim? Olay ne?)

Çocuklarla aynı mezhepten olduğumdan ve onlara takılmayı sevdiğimden, hemen lambayı kapatıp açtım. Dedim: Bak bizi karanlıktan aydınlığa elektrik çıkarttı! Gülüyor. Sordum: Atatürk ülkeyi tek başına mı kurtarmış, yanında birileri de var mıymış?

Burası Türkiye ve kurum Milli Eğitim de olsa insan yine de şaşırıyor. Halen bu denli seviyesiz bir tarih anlatısı hüküm sürüyor mu okullarda? Bu denli sığ ve hoyrat bir yaklaşımla çocuklara “bilinç” mi aşılanacağını zannediyor bu “öğretmen”ler?

Çocuğa büyük bir coşku ile ezberletilen kısacık üç cümle nerden tutsan elinde kalır. İçinde taş gibi yalan da var, dağ gibi zulüm de. Öyle zannediyorum ki aklı başında kemalistler veya daha zeki Atatürkçüler de bu hoyratlığa, empatiden, hakkaniyetten yoksun, küf kokulu yamuk anlatıma karşı çıkarlar.

Çocuklar, iki soru sorduklarında veya onlara iki soru sorulduğunda tüm o kaba-saba ideolojik tabular yıkılır kolayca. İş anne babalara düşüyor. Okul öncesi dönemde onlara Allah’ı, İslam’ı, peygamberleri layıkıyla anlatır ve Rabbimizin bizi vahiyle karanlıktan aydınlığa çıkarttığı, Kitabımız Kur’an’ın hidayet kaynağı olduğu öğretilirse hiç sorun olmaz Allah’ın izniyle.

Çocuklara tarih ve tarihi şahsiyetler tek yanlı, yasyanlı değil, çok yönlü olarak, hakkaniyetli biçimde, günahlarıyla-sevaplarıyla anlatılmalı elbette. Yoksa, bizim, tarihi şahsiyetlerle bir kavgamız yok. Padişahlar, Diktatörler, Tek Adamlar, İkinci Adamlar, Başkanlar, Reisler… Her biri insandır, yaratılmıştır, yaşamış ve dünya sahnesinden ayrılmış, ayrılacaktır. Neler yapmışlar, neden yapmışlar, nasıl yapmışlar, okur ve ibret alırız. 

Biz de o okullardan çıktık, yalan balonlarını patlatmaya bir toplu iğne yeter, sorun değil fakat neden halen tertemiz beyinler doğruluktan, hakkaniyetten uzak, ötekileştirici bir dille kirletiliyor. Hangi akıl, bu kaba saba yaklaşımla çocuklarımızın vatanına-milletine bağlı nesillere dönüşeceği vehmine kapılıyor?

Komşunun oğlundan Allah razı olsun, beni bir gafletten uyandırdı. Karar aldım ve ertesi gün gelen 10 Kasım’da oğlumu okula göndermedim.

Bundan böyle, bu karikatür-altı düzeydeki ideolojik yükleme devam edecekse (ki biz BİZ’e benzemediğimiz için ne yazık ki devam edecek görünüyor)ben bu -ritüel- günlerin tamamında devamsızlık hakkımı kullanacak ve çocuğumu okula göndermeyeceğim.

O günler için özel programlar yapıp ailecek bereketli-nitelikli vakit geçirebiliriz pekala. Herkese tavsiye ederim. Mümkünse dış mekanlarda, sanallıktan tümüyle uzak, birlik beraberlik içinde, çoluk çocuk, hoşça vakit geçirelim.

Milli Eğitim’e bağlı okullar bende saygı uyandırmadığı, eğitim ve öğretim kalitesi hayli düşük olduğu için çocuğumun eti de kemiği de bu okullara emanet değildi zaten. Çocuğun öğretmeni anne babasıdır. Ha, -çok düşük bir ihtimal ama- olur da parlak bir öğretmene denk gelir okullarda, işte bu harika olur.  

Biz bu okulların Ahmet Örs, Mustafa Başpınar, Hüseyin Akın… gibi öğrencisini kanatlandırabilecek öğretmenine denk gelebilme ihtimali sevdik.

Ben görmedim, ne diyeyim… Çocuklarım, çocuklarımız görür inşallah.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Yeniden Düşünmek-II, Perdeyi Aralamak: Bizi Ne Bekliyor?

Yayınlanma:

-

Alman filozof Walter Benjamin enformasyonu “anlık bir süreç içinde tüketilen, deneyimden yoksun veri” olarak tanımlar. Sürekli “online” olmaya alışık dünyamız için bu tanım,  iletişimle birlikte bilginin evrimini de ortaya koyar. Üstelik enformasyon bir “maruz bırakılma” durumu olmanın ötesinde günümüz için bir dayatmadır. Bu açıdan sürekli “online” kalmak, sosyal medya araçları ve giyilebilir akıllı teknolojileri deneyimlemek artık kaçamadığımız çağdaşlaşma durumları haline geldi.

Teknoloji, iletişim, enformasyon ve bilgi arasındaki “aşırı güçlendirilmiş” bu bağ, aynı zamanda modern ve modern sonrası dünyada değişimin genel karakterine dair de ipuçları veriyor. Sürekli iletişim ve bunun sonucunda sınırsız gözetleme, alıştığımız konforun korunarak daha verimli hale gelmesi için zorunlu bir durum. Üstelik tüm bu ilerlemenin devam edebilmesinin ön koşulu her bireyin gönüllü olarak “saydamlaşmasını”, sisteme veri sağlayan bir kaynak olarak online kalmasını gerektiriyor. Elbette bu durumu her zaman memnuniyetle kabul etmiyoruz. Değişime ve ağın dışında kalma girişimlerine karşı yükselen homurtular (henüz) cezalandırılmasa da bunun yerine “veri iletmeyi kestiğimizde” konforumuzdan “yoksun bırakılma” sürecini yaşıyoruz. Teknolojinin alıştırdığı konfor duygusunun kesintiye uğraması ise bir süre sonra “network”ümüzdeki diğer insanların üstü kapalı tepkilerine neden oluyor. “Neden sosyal ağlarda değilsin?”, “Niye mesajlaşma uygulaması veya akıllı telefon kullanmıyorsun?” gibi sorular bizi şu gerçekle yüzleştiriyor: Konforsuz bir yaşamı tercih etmek modern dünyanın içinde aynı zamanda uyumsuz bir birey olmak anlamını da kazanmaya başladı.

Aslında teknoloji ile “zorunda bırakıldığımız” online kalmak ve uyumlu olmak konusundaki ilişkiyi uzun zamandır tartışıyoruz. Hatta hemen her modernizm eleştirisinin etrafında benzer başlıklar üzerinden detaylı değerlendirmeler okunabilir. Transistörlerden çiplere, programlardan yapay zekaya, ‘big data’dan giyilebilir teknolojiye kadar hepsi teknolojinin çıktısı olan ama ürünleri açısından tüketici konumuna indirgendiğimiz birçok yeni gelişmeyi bu tartışmalara dahil edebiliriz.

Dahası alt alta sıralandığında bilim alanıyla sınırlandırılabilir gibi görünen bu tartışmaların felsefi uzantıları da fazlasıyla dikkat çekicidir. Michel Foucault’nun 1976-77 yıllarındaki ders notlarını içeren “Security, Territory, Population” kitabı[1] felsefe ve bilim arasındaki simbiyotik ilişkiye dikkatleri çeker. Foucault’nun popülerleştirdiği “biyopolitika” ve yönetimsellik konusu temelde “devlet”in altındaki başlıklardır ancak modernizmin kurumsal ve kuramsal karşılığı da (yeni haliyle) “devlet”tir. Sonuçta her şeyin “endüstrileşmesi”ne dayalı modernliğin bir açıdan bilimi de araçsallaştırdığını söylemek yanlış olmaz. İlk bakışta iletişim araçları olan teknolojilerin, daha derinlemesine değerlendirildiğinde iktidar ve yönetim konusunda da düşündüğümüzün ötesinde beceriler kazandığını görebiliriz. Zaman zaman “gizlilik” üzerine itirazları veya “veri milliyetçiliği” ile ilgili tartışmaları bu bağlamda düşünebiliriz.

Teknoloji ve iletişim tartışmaları iktidar ve politika bağlamında yapılmaya başlandığı anda gelecekle ilgili kaygılı kehanetlerin sayısı artar. Konforla eş zamanlı gelişen “denetlenme” duygusu geride “Kim tarafından gözetleniyoruz?” sorusunun rahatsız ediciliğini de barındırır. Elbette tüm bu tartışmaların detaylandıkça yeni kapılar açacağı muhakkak. Ancak bu yazının daha fazla alt başlıklara yoğunlaşmasını engellemek için konuyu bir noktada odaklayalım: “Giderek daha çok izlendiğimiz, iletişime zorunda bırakıldığımız bir dünyanın geleceği nasıl şekillenecek; nasıl bir gelecek bizi bekliyor?” Sonuçta her biri fazlasıyla dikkat çekici olan modernlik, bilim, teknoloji konuları üzerine tartışmalar günün sonunda hepimizi içten içe korkutuyor. Üstelik bu korkuyu sadece, modernizm ile arası bozuk, daha temel nedenlerden dolayı yıldızı bir türlü barışmayan “muhalifler” taşımıyor. İnsanı bir algoritma olarak tanımlamaya son derece yakın duran fütüristler bu konuda çok daha kaygılı. Başlı başına bir “inanç eleştirisi” olan Homo Deus’un yazarı Harari, kitabının son sayfalarında görülmedik bir totaliter dünyanın biyoteknoloji ve bilgisayar algoritmaları ile geleceğini söyleyerek ekler: Geleceğin dünyası insanın “gereksizleşerek” özgürlüğünü bütünüyle kaybedebileceği bir distopya olabilir.[2]

Gelecekteki dünyanın -teknoloji hızını azaltmaz ve konforlu alışkanlıklarımız aynı hızla artmaya devam ederse- bir yeryüzü cennetine dönüşmeyeceği konusunda hemen hemen herkes hemfikir. Hollywood’daki senaristler, modernizmi savunan ya da eleştiren birçok düşünür, çocuğunun bilgisayarı ile ne yaptığını anlayamayan ebeveyn, sokaktaki bakkal, okuldaki öğretmen… Bir taraftan birçoğumuz teknolojinin sağladığı aparatlardan fazlasıyla yararlanıyoruz: Akıllı tahtayı kullanırken, internet üzerinden satış yaparken, gelişmiş görüntüleme teknolojisi ile teşhis koyarken… Bilgiye erişim ve tasnif, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar verimli hale gelmişken teknoloji ve modernliğin insana “eklediği” özellikler fazlasıyla olumlu görünür. Ancak diğer taraftan insanın yerini algoritmalar aldıkça öğretmen, bakkal hatta doktor giderek gereksizleşeceği/ihtiyaç fazlasına dönüşeceği kaygısını da duyumsarız.

Teknolojinin doldurduğu geleceğin “daha iyi” olabileceğine dair inancımız, gündelik konforumuzla ters orantılı olarak bir hayli zayıf. Edebiyat ve sinemada bilim-kurgu türünün hemen hemen tüm yapıtlarında geleceğin bir distopik öykü etrafında şekillenmesi de karamsarlığımızın bir göstergesi olsa gerek.

Peki gelecekte her şey daha kötüye gidecekse bu “ilerleyişi durdurmak” ve nostaljik bir “eski güzel günlere dönüş mümkün mü?” Bu soruya dair tartışmalardan birini Sartre’ın öğrencisi Andre Gorz, Erich Hörl ile “hayat, doğa ve teknik” üzerine yaptığı mülakatında arar: “Bugünkü medeniyetten bu kopuşu kim, nasıl mümkün kılacak? Öncü çöküş tahmin edilebilmiş midir? Bu çöküşü arzu ediyor muyuz? Sanayiciliğin, ekonomizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin aşılması tam da bilişim devriminin imkanlarından biri ve fiiliyata geçmesi için ele geçirmek gereken bir imkan olarak bu devrime dahil olmayacaksa eğer, bu durum, her ihtimalde Mad Max tarzı barbarlıklara sebep olmayacak mıdır?”[3] Modernliğin içinde gözlerini açmış insanın geriye dönmek ve kalmak arasındaki temel çelişkisi işte bu sorgulayışta gizli olabilir.

Bu konuyu anlaşılır kılacak bir örneği “ev” üzerinden verebiliriz. Konforla birlikte çağdaş insan için şehirleşmenin en bağımlı yaşam formlarından birini ürettiğini biliyoruz. Bu bağımlılığın korkutucu bir tarafı var: Şehirle, şebekeyle, sistemle etkileşimi koruyan olanaklar ve kanallar kesildiğinde modern ev, ev olmaktan kolaylıkla çıkıverir. Bu, artık “rahatlık”tan ya da lüksten vazgeçme durumu değildir. Rusya – Ukrayna savaşının başlarında işgal edilen bölgelerden birinde yaşayan bir ailenin mağduriyetini tarifi gündelik yaşantımızın ne denli bağımlılıklar üzerinde kurulu olduğunu çarpıcı biçimde göstermişti. Bir tv programına telefonla katılan baba şöyle diyordu: “Evimizde savaşa rağmen yaşamaya çalışıyorduk. Ancak su, elektrik ve doğalgaz kesildiğinde yaşayamayacağımızı anladık.” Sistemle, şebeke ile iletişim kesildiğinde modern ev bir barınak olmaktan kolayca çıkıverir. Daha sarsıcı bir hikayeyi Svetlana Aleksiyeviç, “Çernobil Duası” kitabında adeta nükleer kışı yaşayan Pripyat kenti sakinleri üzerinden aktarır.[4] Pripyat’ta hiçbir ev yıkılmamış, hiçbir bina bombalanmamış, hiçbir tarım arazisi yakılmamıştır. Yine de “yıkım” korkunçtur. Her şey sessizleşir, terkedilir ve gömülür. Pripyat’ta toprak bile gömülmüştür. Eski dünyanın savaşları, bütün kıyıcılığına rağmen saklanmayı mümkün kılan bir alan bırakır. Kaçabilir, terk edebilir, korunmaya çalışabilirsiniz. Ancak tam anlamıyla nükleer/teknolojik bir felakette her şeyin imkânsızlaştığını biliyoruz. Saklanacak yer yok, korunamıyorsunuz, kaçamıyorsunuz, yerin altına da girseniz, gökyüzüne de çıksanız yıkım sizi takip ediyor. Benzer bir hikayeyi yakın tarihte Hiroşima, Nagazaki ve Halepçe’den hatırlıyoruz. Bu travmatik örneklere varmadan sadece “şebeke”lerle bağı koparılmış bir şehir bile bir anda ayakta duracak, yaşamını sürdürecek becerilerini yitirir. Teknolojinin bir taraftan ürettiği bağımlılıkları, diğer taraftan nükleer felaketler gibi kaçmayı imkansız kılacak yıkım gücü hafızalardaki son derece trajik anılar ile birleşince insanın geleceğe dair korkularını sürekli diri tutar.

Öte yandan modernizmin “dünyada cennet” vaadinin de başlı başına bir çelişki ile biçimlendiğini unutmayalım. Mükemmel bir hayat hayali pazarlanırken gerçekler daha çok kaos, mahremiyeti yerle bir edilmiş toplu yaşam alanları, daha fazla psikolojik sorunlar, daha yoğun gelecek kaygısı ve anlam boşluğu olarak beliriyor. Nietzsche bu çelişkiyi şöyle betimler: “Huzur eksikliğinden dolayı uygarlığımız yeni bir barbarlığa doğru gidiyor. Aktif, yani huzursuz insanlar hiçbir çağda bu kadar revaçta değildi.” “Mükemmellik” vurgusu arttıkça bununla ters orantılı olarak sorunlar daha görünürleşir, gelecekte daha karmaşık bir dünyanın yükünü sırtlanacağımız hissini daha yoğun duyumsarız.

Andre Gorz’un akıl yürütmesine geri dönelim: “Her şeye rağmen bugünkü medeniyetten kopuşu ve tam bir çöküşü arzuluyor muyuz?” Bu sorunun bir diğer versiyonu da şu olabilir: “Daha iyi bir gelecek için tam bir çöküş gerçekten zorunlu mu?” Her şeyi sıfırlayacak ve hepimizi tarihin bize göre en makul yılına geri döndürecek bir zaman makinemiz olsa sorunlarımızı çözebilir miyiz? Tam bir çöküşle medeniyet yeniden sıfır noktasına gelse, insanlık bir başka geleceği deneyimleyebilir mi? Bu soruların cevapları spekülasyonlardan kaçamayacaktır fakat madalyonun öteki yüzüne bakabilmek için bu konu üzerine düşünmeliyiz. Modernizmi, endüstri çağını ve geleceği korkulu bir distopya ilan ederek şeytanlaştırmak kolay ama geriye dönmeyi düşlediğimiz yer tam olarak neresi?

Daha bir buçuk asır önce insanın ortalama ömrü kırk yıl bile değildi. Küresel salgınlar ve yaygın hastalıkların en muhtemel sonucu ölümdü. Düşündüğümüzün aksine dünyada ortalama refah birkaç yüzyıl öncesinde sadece toplumun üst katmanları için makul seviyedeydi. Dünyanın yüzde doksanı, açlıkla ölümü hep çok yakından duyumsuyordu. Bilgiye erişim, teknolojinin gelişiminden önce fazlasıyla ayrıcalıklı bir konuydu. Okuma-yazma oranları dünyanın farklı bölgelerinde ayrı süreçler olarak gelişmiş olsa da bilgiye erişim konusundaki kıtlık herkesin ortak kaderiydi. Modern dönemi savaşlar yüzyılı olarak düşünebiliriz ancak modern öncesi dünyanın savaşlar konusunda sicili çok daha kabarıktı. Sanayi devriminin başında bir işçi olsanız da, daha gerilerde bir çiftçi olarak doğsanız da kazanç ve emek arasındaki uçurum bugünle kıyas edilemeyecek derecede dramatikti. Sosyal sınıflar, toplumsal katmanlar arasındaki etkileşim ve geçirgenlik çok daha azdı. Doğudan batıya dek nerede olursanız olun; din, mezhep ya da sosyal statünüzü değiştirmek istediğinizde ayrımcılığın çok daha acıtıcı sonuçlarıyla yüzyüzeydiniz. Diyelim ki Amerika kıtasının kolonize edilmeden önceki ihtişamlı Maya uygarlığında doğdunuz. Seçkin bir sınıfın üyesi değilseniz toplumdaki yeriniz “uinikoob” yani küçük insanlar/ayak takımı olacaktı. Kölelikle muhtemelen Kristof Kolomb’dan önce tanışacaktınız. Afrikada Zulu, Küçük Asyada Spartalıların egemenliğinde bir Helot olmanın da kaderi çok farklı değildi. İnsan hakları, özgürlük ve daha birçok konuda seçkinlerden değilseniz bugüne göre daha zor ve zahmetli bir yaşam sizi bekliyor olacaktı. Tüm bu örnekler ve tarihin -biraz da ayıklayarak- dramatik bir kolajını modernizmi aklamak için yapmıyoruz ancak modernliği ve onu hem doğuran, hem de sürekli yenileyen değişime dair eleştirilerimiz tek yönlü geliştiğinde geriye doğru dönmeyi saplantıya dönüştüren bir ruh hâli inşa ediyoruz. Fakat bu bakış, tarihinde “daha özgür”, “daha müreffeh” ve “daha adil” bir asr-ı saadet devrini aradığında neyle karşılaşacak? Nasıl ki mükemmelliği pazarlayan modernizm günün sonunda kaygıları derinleştiriyorsa, geçmişi ütopyalaştıran nostalji de eşit derecede kurgusaldır.

Elbette hem geçmiş hem gelecek değerlendirmelerini bir bütün olarak “iyimserlik”ya da “karamsarlık” başlığı altında toplayamayız. Geçmişte, insanın kendini daha iyi ifade ettiği; varoluşuna ve beklentilerine daha uygun anlar vardı ve belki de anımsadığımız gibi çoğunluktaydı. Aynı biçimde geleceğin de mutlak bir kötülük içinde şekilleneceğini söyleyebilecek durumda değiliz. Ancak arayışımız “yeryüzünde cenneti bulmak” ve orayı dondurmaksa bunun gerçek dışı olduğuna kendimizi alıştırmalıyız. Bir an için “en iyi zaman”da olmayı başarabilse bile insan; düşünmeye, duyumsamaya ve biriktirmeye (bilgi, deneyim, üretim) devam ettiği müddetçe bir başka belirsizliğe doğru yürüyüşü sürecektir. Bu nedenle geçmişle ilişkiyi ya da gelecekle ilgili beklentileri yönetmek zorundayız.

Geçmişe dönemiyor olmak onu yok saymayı gerektirmiyor. Her şeye rağmen insanın benliğini bugüne taşıyan milyonlarca yıllık varoluşunun birikimidir. Gelecekten kaçamadığı gibi bugünkü pozisyonunu inşa eden geçmişi de hafızasından bir bütün olarak silemez. Geçmişi sürekli hafızada tutmak; deneyimleri bir “bilgi”ye, bir “duygu”ya dönüştürerek bugünle irtibatlandırmak elbette kaçınılamayacak bir “canlılık alameti”dir. Sonuçta dünya ile etkileşimimizin en görünür tarafı insan elinin ürünleridir. Bu noktada insan başlı başına bir fenomen olarak “kendini bilmeye” ister istemez tarihini fark ederek erişir ve yaşama dair etkileşimi yeni bir boyut kazanır. İslami terminoloji açısından bu, ya “Rabbini bilme” olarak ya da ahlaki otonomi ile sonuçlanan bir müstağnilik ile biçimlenir.[5]

Sonuçta geleceğin nasıl biçimleneceği konusunu tartışmak ya da insan için en makul olanı aramak yine “kendini bilme” tartışmasına bizi götürüyor. Tarihin her döneminde popüler olan bu başlığa yeniden geri dönmek bir tekrar gibi algılanabilir. Ancak bu sorunun modernitenin içinde birçok şey gibi mutasyona uğradığını unutmamak gerekir. Bildiğimiz medeniyetler her zaman için antroposantrik/insan merkezli bir perspektifte bulunmuşlardı. Kadim Roma’nın pagan geleneklerinde, Hz. İbrahim’in, Hz. İsa’nın veya Hz. Muhammed’in söyleminde ya da aydınlanmanın ufkunda insan, belirleyici bir eksendeydi. Elbette her düşüncenin ya da inancın insan tanımında temel birtakım farkları okuyabiliriz. Bu farklar kimi zaman insanın dünyadaki durumuna dair hikmetli bir tevazuyu da içerecektir ancak bu, dünyayı anladığımız pencerenin, hukukun, ahlakın ve estetiğin insan için/insan odağında olduğu gerçeğini değiştirmez. Oysa endüstrileşme, teknoloji, yapay zeka tartışmaları arasında ilk kez “kendini bilme” tartışması insanın merkezde kalıp kalmaması konusunu düşünmeye hepimizi daha fazla zorluyor.

İnsanlığın geleceği olarak kabul ettiğimiz her şeyin günün birinde gerçekten yaşanıp yaşanmayacağını bilemiyoruz. Ancak insanlığın yürüyüşünde artık vâr oluşun insanın durumuna ve tanımına odaklandığını görüyoruz. Nasıl ki geçtiğimiz yüzyıllarda sömürgeciler için “batılı” ve batılı olmayan ayırımı insan olmanın belirleyicisi haline geldiyse bugünün postmodern anlayışı için de insan tanımı “gelecekteki insan” ve “ona uyum sağlayamayan” olarak güncelleniyor. Yapay zeka geliştikçe, modern dünyanın konforlu alışkanlıklarının çekimi arttıkça insanın nerede “insan” olarak kaldığını daha çok sormaya başlıyoruz. “Tür” olarak insanın geleceğin dünyasında yerinin olup olmadığı tartışması fazlasıyla distopik kalıyor olabilir ancak insanı benzersiz ve farklı kılan detaylar belirsizleştikçe tam olarak hangi niteliğimiz ile var kalabileceğimizi anlamakta zorlanıyoruz. Üstelik bu tartışma sadece modernliği gönülden kabul edenler için geçerli değil. Modernliğin ve modernlik sonrasında insanlığın yeni duraklarına maruz kalan her düşünce, inanç ve mensubiyetin bu tartışma içinde yerini alması gerekiyor.

(Yazının birinci bölümü: https://yenipencere.com/kose-yazilari/yeniden-dusunmek/)

[1] Türkçesi: Güvenlik, Toprak, Nüfus – Michel Foucault, Çev: Ferhat Taylan, İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları

[2] Homo Deus – Yuval Noah Harari – Kollektif Yay. Syf: 187

[3] Ekolojinin Kızıl Hattı – Andre Gorz, Sel Yay. Syf 50

[4] Çernobil Duası – Geleceğin Tarihi – Svetlana Aleksiyeviç – Kafka Kitap

[5] Medeniyet Meselesi – Tahsin Görgün, Endülüs Yay. Syf 86

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Numaralı Halk Düşmanı

Yayınlanma:

-

Son dönem, sosyal medyada dolaşımda olan kısa bir video var. Süleyman Demirel konuşuyor, yanında Erdal İnönü, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit. 90’lı yıllar. Efendi efendi konuşuluyor, konuşan dinleniliyor. Fetöcü, hain, alçak, bölücü, terörist gibi laflarla kimse kimseye çemkirmiyor, sataşmıyor. Bildiğiniz medeni insan tavırları sergileniyor. Demirel’in tespitleri şöyle:

Türkiye’nin birinci sorunudur enflasyon. Hakikaten bugün, enflasyon dediğiniz… Halk günlük yaşar, halkın birinci sorunu geçim sıkıntısıdır. Esas… Enflasyon devletleri yıkan bir olaydır. Milletleri içinden bozan bir olaydır. Enflasyon sadece pahalılık olayı da değildir. Ahlakı bozar, borcu olan borcunu ödemez, alacağı olan alacağını alamaz. Hırsızlıktan, soygundan, fuhuşa kadar hemen hemen bütün yolları açar. Toplumun içini bozan bir olaydır. Onun için batılılar, enflasyona ‘bir numaralı halk düşmanı’ derler, ‘tek kollu canavar’ derler. Batı enflasyondan fevkalade çekinir.”

Türkiye 2018 yılından bu yana, bariz hissedilir biçimde, bilhassa son 2 yılda akıl almaz bir “düşüş” yaşadı. Türk Lirası müthiş bir itibar kaybı yaşadı, adeta yere çakıldı. Yükünü tutanlar için ne gam. Tekerrüre meftun, dini de diyaneti de “patinaj” olan bu ülkede bizim kuşak da üzerine düşen “darbe”yi aldı. Hem askeri hem ekonomik olarak. Tarihten ders alacak kafaya da ahlaka da sahip olmadığımızdan bu haldeyiz. Çocuklarımız da aynı akıbeti yaşayacaklar ve soracaklar: “baba, darbe olduğunda siz ne yaptınız?” Kendi (“prime time”) zamanlarındaki darbelerle kıyaslamak isteyecekler. Öyle ya, mukavemet devşirmek hepimizin hakkı ve ödevi.

Gönül rahatlığıyla diyeceğim ki “oğlum ben kimsenin ayağını kaydırmadım. Gaza gelip “muhbir vatandaş” olmadım, kıytırık bir gasteye abone olanı, bankaya para yatıranı, dershaneye gideni, sendikaya üye olanı fişlemedim, ihbar etmedim, asla itibar edilmez bir yargı’nın ağına itmedim, çekmedim! Allah’tan korktum, uyduruk milatları değil hukukun temel ilkelerini baz aldım. Allah günahlarımızı affetsin ama kanmadım da kandırmadım da. İnandığımı konuştum ve yazdım. Masumiyet karinesini korudum, hukukun üstünlüğüne itibar ettim, şüpheden devleti değil sanığı yararlandırdım. Mazluma dinini sormadım, “zulüm bizdense ben bizden değilim” dedim. 15 Temmuz’da gelen, koca koca soru işaretleri altında buram buram şaibe kokan, kurgulandığı yerlerinden patlak veren darbeden ziyade OHAL ile gelen ve Hukuk’un kafasına inen darbeyle ilgilendim. Hakkı ve hukuku gözettim, KHK’ları mahkûm ettim. İftira ve fitne okları havada uçuşuyordu. Ciğeri beş para etmez trollere, pespaye trollük faaliyetlerine prim vermedim. Münafıktan gelen haberlere itibar etmedim, itibar edenlere geçmiş olsun dileklerimi ilettim, bu sebeple hayatını kaybedenler için baş sağlığı bile diledim!”

Batılıların “bir numaralı halk düşmanı” ilan edip kovdukları enflasyon semirmiş, ağzından ateş saçan bir canavar olup hayatı çekilmez hale getirmiştir. Tamam da, bu, göktaşı gibi bir anda düşmedi ya ülkenin başına! Bunun bir sorumlusu var. Kim?

Sorumlusu biziz. Bu millet. Bu ülkeyi yönetenler. Bu ülkeyi yönetemedikleri besbelli olduktan sonra da onları ısrarla destekleyenler. Rahmetli Akif Emre’nin belirttiği gibi hak elde etme mücadelesi değil pay kapma kavgası verenler. Hukuk değil adalet değil rant ve menfaat talep edenler.

Sormazsak hatırı kalır: Enflasyon canavarını kovanlarla onu daha azgın bir hale getirip başa bela edenler aynı insanlar mı? Aynı parti mi?

Görünüşte öyle ama gerçekte değil kesinlikle. İlki milleti gözeten ve muhalefet eden bir hükümetti. Ak pak olmasa da iddiası olan bir partiydi. Sonraki devlet olmuş, statükoya tutunmuş, toplumun gerisine düşmüş, çürümüş ve millete yük olmuş bir şirket. Bugünden de gelecekten de yiyen, doymak nedir bilmeyen bir “menfaat” A.Ş.

Hal böyle olunca, uzun bir süredir, “bir ülkeden bir rantiye ve şantiye sahası yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim” diyen Rakel Dink geliyor aklıma! (Buna benzer bir şey söylemişti. O kalabalık içinde tam duyamamış olabilirim, geçmiş zaman.)

Hrant’ın kanı bulaşmış Ankara’dan, Ankara’nın derin dehlizlerinden bahsediyorum, benim “z kuşağı” kardeşlerim. Peker’li gecelerden Ağar’an sabahlardan, “Soylu” geleneklerden, kadim geçmişten, geçip gitmeyişten, bitmek bilmeyişten, “makûs” talihten bahsediyorum. Devlet aklımızdan, yanı sıra konuşlanmış aparatlığımızdan bahsediyorum.

Hak ettiğimiz gibi yönetildiğimize inanıyorum elbette. 15 Temmuz’dan bu yana pervasız bir ivmeyle devam eden kötüye gidişe bir dur (“one minute”) demezse bu millet, seçimini “gönüllü kulluğu” sürdürmek yönünde kullanırsa saygı duymam ama saygı gösteririm. Sonuçta ben de kendi halinde medeni bir insanım şunun şurasında.

Çocuklarımızın sofrasından çalınanların hesabını sormaktan başka ne gelir ki elimden.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bütün Şiirleri

Yayınlanma:

-

Elimde Nazım Hikmet’in Bütün Şiirleri’ni tutuyorum. Delta Serisi’nden çıkmış, 2081 sayfa, taş gibi, ciltli, sarı kağıt. Fırtınalı bir dolu hayat iki kapak arasına nakşedilmiş. Zindan, sürgün, aşk, hasret, ihanet, dava, kavga, ne ararsan var bu kitapta. Mis gibi bir Türkçe’nin çatısı altında şiir, göz alabildiğine. İlham verici, büyüleyici.

Bir okur her kitabıyla bağ kurar az çok. Satın mı aldı, hediye mi? Nerde, ne zaman, kimden? Üzerine adınızı yazarsınız. Ayrıca tarih atarsınız. Belki edindiğiniz şehri de not edersiniz. Yalnız mı okudunuz kitabı yoksa arkadaşlarla mı, okuma grubunda mesela? Hangi satırların altını çizdiniz ve nasıl bir saikle? Her kitabın bir hikayesi var. Herhangi bir yerde herhangi bir kitapken geçti elinize ve başladı o benzersiz hikaye.

Kitaplığıma baktığımda yüzlerce hikaye görüyorum. Hatıralar ardiyesi adeta. Metrolar, metrobüsler, vapurlar, havalimanları, banklar, adliye koridorları, bekleme odaları, kantinler, arka sıralar, ağaç altları görüyorum. Bin bir çeşit okuma zamanı ve mekanı. 22 yıldır, sırtıma çantamı geçirmeden evden dışarı adımımı atmadım. Asansörde kalma ihtimalini dahi boş geçmeyerek her daim yanımda en az bir kitap bulundurdum.

Elimde Nazım Hikmet’in Bütün Şiirleri’ni tutuyorum. Memleketimden İnsan Manzaralarını, Karlı Kayın Ormanını, Ceviz Ağacını, Salkım Söğütü… Hukuk Fakültesi’nde son sınavı da verdikten sonra Dolapdere’den Taksim’e, İstiklal Caddesi’ne çıkmış, Tünel’e doğru yürürken, sık sık kitaplarına bakındığım yayınevinin mağazasından mezuniyet hediyesi olarak almıştım.

Ben ve benim gibi sıradan öğrenciler mezun olunca “nihayet” mezun olmaya hak kazanmışken aynı sınıfları doldurduğumuz bazı “ponçik” arkadaşları, araba alarak ödüllendiriyorlardı anne babaları. 4-5 yıldır onların arabalarıyla okula gelmek zorunda kalıyorlardı ne yazık ki.

Olaylar Bilgi Üniversite’nde geçiyordu ve ben ilk bir iki yıl ne olup bittiğini anlayamadım. “Nası’ yani” diye soruyordum kendi kendime: Kar kış kıyamet, bu kızlar, bu oğlanlar okula nasıl böyle gelebiliyorlar, üşümüyorlar mı? Ben alttan ve üstten içlik giyiyorum, kafamdan bereyi düşürmüyorum, onlar bir eşofman altı ve tişörtle geziniyorlar ortalıkta. (anneme söyleyeyim de memleketten pekmez göndersin!) Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş olan biz miyiz onlar mı? Sonradan anladım ki üşümekle ‘Anadolu’nun bağrı’ arasında bir ilişki yok. Evin önünden özel aracına binip okulun otoparkına kadar gelince, havayı koklamana, şemsiye taşımana, gocuk giymene gerek yok. (hem zaten rus klasiklerinden başka hiçbir yerde gocuk giyene rastlanmıyor artık.)

Ne hayatlar yaşanıyordu yanı başımızda. Bizimse hiçbir şey umurumuzda değildi. Yoksulluk dediğin nedir ki, gözümüze görünmüyordu. Türk filmleriyle büyümüş, öğrenciliğe vatandaşlık bağıyla bağlanmıştık -tek devlet tek millet! Bağışıklığımız kuvvetliydi. Edebiyatla, romanlarla, şiirlerle yaşıyorduk. Kitaplar ayaklarımızı yerden kesiyor, içimizi ısıtıyordu. Öte yandan yoksul olduğumuz gerçeği de fazlasıyla göreceliydi. Kuştepe ve Dolapdere halkı dikkate alındığında biz yoksul filan değildik, birileri çok zengindi ve üstelik zenginliklerini gizlemek gibi bir “angarya” içine de girmiyorlardı.

Gecekondudan hallice öğrenci evlerinde bir dönem tek başıma kalmıştım. Biraz yalnızlıktan, biraz da beceriksizlikten, su, çay-kahve içmek bahanesi bir yana, mutfağa girmiyordum. 3-5 ay ocağın üzerinde bir tencerenin oturmuş öylece bana baktığını hatırlıyorum. (Düdüklü bir tencereydi, kapağı bombeli.) O sıra annem geldi ve mutfağı elden geçirdi. Yetmezmiş gibi, dahiyane bir fikri de hayata geçirdi. Mutfakta tabak çanak ne varsa kaldırdı. Bulaşık biriktirmeyeyim ve mutfak hayat bulsun diye her şeyden yalnızca iki adet bıraktı tezgahta. İki bardak, iki tabak, iki kaşık, iki çatal… O yıllardan bu yana ben ve kendim, birlikte takılmaya alıştık, arkadaş, hatta dost olduk. Kendiyle Dost Olmak diye kitaplar yazıldı sonrasında, aldık, okuduk, memnun olduk.

Üniversite yıllarım hep okulun kampüslerinde geçti. Kuştepe’de, Dolapdere’de, sessiz sakin, yazın serin, kışın sıcak kütüphanelerinde… Son ders de sona erip nerdeyse herkes evine, yurduna dönerken, ben kütüphaneye dönerdim. Kütüphane kapandı mı, boş bir sınıfa veya kantine geçerdim. Okul gece de açıktı ve Ali Nesin’in, psikopata bağlamış matematik bölümü öğrencileri başta olmak üzere, dersleri ağır bir iki bölümden öğrenci, ara sıra sinema ve müzik bölümü öğrencileri, okulda geceler, sabahı ederdik. Okulu mesken tutmayanların aklına gelmeyecek şeyler bunlar! Bazı gece yarıları okulun koridorlarında volta atan güvenlik görevlilerinin el fenerlerinin ışıkları yüzümüze tutulurdu.

Tedirgin edici değil bilakis saygı ve hoşgörü barındıran bir atmosfer vardı. Devlet dairesi kokusu sinmemişti hiçbir yere. İsteyenin kendisini yetiştirmesi için geniş imkanlar seferber edilmişti. Benim içinde bulunduğum yıllarda özgürlük alanı sahiden genişti. Sinema, Müzik, Edebiyat, Tiyatro başta olmak üzere canlı bir kültür sanat ortamı vardı.

Nasıl ki suçluyu kazıyınca altından insan çıkıyor; tüm vehçeleriyle, şubeleriyle yaşamı ihata eden sanatı kazıyınca da altından aynı “şey” çıkar: İnsan. Elinde Şiir’i tutan, hatta “bütün şiirleri” tutma hevesine kapılan.

Değil mi ki “gazel bundan, keder bundan, sır bundan”?

Devamını Okuyun

GÜNDEM