Connect with us

Köşe Yazıları

Tûfân’ı Beklerken – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar, modern çağın en büyük insani felaketlerinden biridir. İsrail’in bombaları, kuşatması ve sistematik soykırım politikası, sadece Filistin halkını değil; tüm insanlığın vicdanını da hedef almıştır. Fakat burada asıl sarsıcı olan, İsrail’in zulmünün boyutlarından çok, dünya ülkelerinin bu vahşet karşısındaki sessizliği ve kayıtsızlığıdır, İslam ülkelerinin işbirlikçiliği ve teslimiyetçiliğidir.

Bir tarafta ABD, İngiltere ve Almanya gibi Batılı güçler, İsrail’e sınırsız silah, diplomatik destek ve medya manipülasyonu sağlamaktadır. Bu devletler, “öz savunma hakkı” adı altında Gazze’nin taş üstünde taş kalmayacak şekilde yıkılmasını meşrulaştırmakta, katliamı uluslararası hukukun diliyle bile aklamaya çalışmaktadır. Öte tarafta ise Türkiye, Ürdün, BAE, Suud, Mısır ve diğer Arap-İslam ülkeleri, bunların tutumu, açık desteğin değilse bile sessiz işbirlikçiliğin utanç verici örneğidir. Gazze’nin nefes aldığı tek geçiş kapısı onların kontrolünde olmasına rağmen halkın feryadı karşısında kapılar kilitlenmiştir. İnsani yardımlar bürokratik bahanelerle engellenmekte, geciktirilmektedir. İslam ülkelerinin liderleri, ümmetin onurunu değil; kendi koltuklarını, Batı’yla ilişkilerini ve ulusal çıkar hesaplarını öncelemiştir.

Bugün İslam dünyasının sessizliği, 1948’de Filistin’in işgalinden, 1967’de Kudüs’ün kaybından daha ağırdır. Çünkü artık sadece toprak kaybedilmiyor; insanlık kaybediliyor insanlığın vicdanı çöküyor, onuru yok oluyor.

Gazze’de öldürülen çocukların, paramparça edilen bedenlerin, açlık ve susuzluğa mahkûm edilen yüz binlerin dramı, dünyanın gözleri önünde yaşanıyor. Dijital çağın bu çıplak şahitliği, aynı zamanda insanlığın vicdanının çöktüğünü de belgeliyor. Çünkü insanlık, her şeyi açıkça gördüğü hâlde hareketsiz kalıyor. Sessizlik, sadece suça ortak olmak değil; kötülüğün normalleşmesine rıza göstermektir.

Artık Gazze sadece Filistin’in değil, tüm insanlığın sınavıdır, her insanın, her Müslümanın sınavıdır. Bu sınavda Batı, açıkça zalimlerin yanında saf tutmuştur. İslam dünyası, ihanetin ve acziyetin utanç sayfasına adını kalın puntolarla yazdırmıştır. “Uluslararası toplum” denen kavram ise bu katliamla birlikte tamamen çökmüştür.

Bu sessizlik, sadece bir korkunun ürünü değil; aynı zamanda bir örtme ve meşrulaştırma mekanizmasıdır çünkü alimlerin sessizliği, halkın vicdanını uyuşturur, zalim iktidarların ihanetini görünmez kılar.

Bugün Mısır’da, Suudi Arabistan’da, Körfez ülkelerinde, hatta Türkiye’de bile birçok “resmî âlim” ya zulme dair tek kelime etmiyor ya da iktidarların çıkarlarını İslam’ın emri gibi sunuyor. Bu, basit bir pasiflik değil; doğrudan zulme ortaklıktır. Bu, insanlığa ve İslamlığa ihanettir.

“Nuh Tûfânı”, sadece ahlâkî yozlaşmanın değil, hakikatin tamamen yok edilmesinin bir sonucuydu. İnsanlar günah işler, zulüm yapar fakat Allah’ın gazabı ancak hakikatin sözcülerinin susturulduğu, ilâhî uyarıların tamamen yok sayıldığı anda gelir. Bugün de Gazze karşısında âlimlerin sessizliği, işte bu ilâhî dengeyi bozmuştur. Çünkü âlimlerin suskunluğu, Allah’ın kullarına yol gösterecek son ışığın da sönmesi demektir.

Tûfânı çağıran asıl şey, Batı’nın desteği veya iktidarların işbirlikçiliği değil; âlimlerin bu ihanetiyle zulmün üzerinin örtülmesidir.

İnsanlık, Gazze karşısında yalnızca sınıfta kalmamış; aynı zamanda hakikati boğan âlimlerin ihanetiyle kendi geleceğini karartmıştır. Bu nedenle Allah’ın tarihe müdahalesi, sadece zalimlerin değil, zalimlerle iş birliği ve amaç birliği yapmış iktidarlara ve hakikati gizleyenlerin üzerine de gelecektir.

Şu çok iyi bilinmelidir ki tarih, zalimlerin bir süre güç kullanarak dünyayı dizayn edebileceğini fakat hiçbir zulmün sonsuza dek sürmediğini göstermiştir. Firavunların, Nemrutların, imparatorlukların akıbeti hep aynıdır: Çöküş! Bugün Gazze’de yaşanan zulüm, sadece bölgesel bir savaş değil; insanlığın varlık nedeni olan adalet, merhamet ve vicdan değerlerinin çöküşüdür.

Bu kadar kötülük, bu kadar sessizlik ve bu kadar ihanet karşısında insan aklı ister istemez şunu soruyor: Allah tarihe yeniden müdahale edecek mi? Nuh Tûfânı sadece bir kavmin azgınlığını değil, bütün insanlığın çürümesini yargılamıştı. Bugün Gazze’nin gölgesinde gördüğümüz manzara da aynı soruyu yükseltiyor: İnsanlığın bu hâli, tûfânı hak etmedi mi?

Allah’ın adalet terazisi, tarih boyunca bozulduğunda mutlaka yeniden kurulmuştur ve çoğu zaman bu yeniden kuruluş, tûfân gibi sarsıcı bir müdahale ile gerçekleşmiştir. Tabiidir ki zulmün bu kadar artması, sessizliğin bu kadar derinleşmesi, iş birliğinin bu kadar yaygınlaşması, teslimiyetçiliğin bu kadar ayyuka çıkması, sadece dünyevi bir mesele değildir; ilahi adaletin çağrıldığı bir noktadır.

Gazze bugün sadece bir şehir değil; insanlığın kalbinin attığı son yerlerden biridir. O kalp sustuğunda insanlık da ölecektir. Eğer bu vahşet karşısında insanlar susmaya devam ederse, Allah’ın tarihe yeniden müdahalesi kaçınılmaz olacaktır.
Belki bu müdahale Nuh Tûfânı gibi sularla gelmeyecek, belki de bir tûfân misali toplumsal, siyasi ve ekonomik çöküşlerle tezahür edecektir. Her şeye rağmen kesin olan şudur ki zulüm, bâkî kalmayacak, bir kısım insanlığın sessizliği, işbirlikçiliği, teslimiyetçiliği de cezasız kalmayacaktır; hakikati örten âlimlerin ihaneti, tûfânın asıl sebebi olacaktır. Muhakkak ki Allah’ın gazabı; adaleti, hakikati gizleyenleri asla bağışlamaz.

Ey âlimler! Siz ki Allah’ın kitabını bilenler; Hakkı, bâtıldan ayırması gerekenler… Bugün sustuğunuz için zulmün en büyük ortağısınız! Siz sustukça zalimler güçleniyor, mazlumlar kan ağlıyor, Allah’ın dini kirletiliyor. Unutmayın: Bugün hakikati gizleyen diliniz, yarın sizin boğazınızı yakacaktır! Unutmayın: Nuh’un tûfânı gemiye binenleri kurtardı ama siz sessiz kalanlar, işbirlikçi iktidarların çanağını yalayanlar tûfânda boğulacak olanlarsınız.

Tekrar hatırlatıyorum: Gazze sadece bir coğrafya değildir; Allah’ın hepimize gönderdiği bir imtihan çağrısıdır. Bu çağrıya sessiz kalan âlimler, STK’lar ve soykırımı besleyen iktidarların müntesipleri, yazar ve çizerleri, sanatçılar… Bu çağrı karşısında böylece susmaya devam ederseniz tûfân, sizi hiç beklemediğiniz bir yerden, hiç beklemediğiniz bir anda vuracaktır.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlarda bireysel sorumluluk ile kolektif aidiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, istisna halinin yalnızca geçmişin otoriter pratiklerine ait olmadığını gösteriyor. Elbette bütün bu örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi görmek mümkün: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. 6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x