Connect with us

Köşe Yazıları

Gazze’nin Çığlığını Batı’da İslami Bir Devrime Dönüştürmek – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Seyyid Kutub, “Gördüğüm Amerika” adlı eserinde Batı toplumlarının iç dünyasına dair derin gözlemler yapar. O dönemde Amerika’da gördüğü refah, teknolojik ilerleme ve bireysel özgürlük görüntüsünün ardında maneviyattan yoksun, anlam arayışı içinde kaybolmuş bir toplum portresi çizer. Bugün, aradan geçen onlarca yıla rağmen Kutub’un bu tespitleri hâlâ geçerliliğini korumakla kalmıyor, Gazze’de yaşanan soykırımın Batı toplumlarına bizzat kendi tecrübeleri üzerinden bu gerçeği daha açık biçimde gösterdiği söylenebilir.

Bugün Batılı halklar, kendi yönetimlerinin Gazze’de işlenen insanlık suçlarını alenen desteklediğini görmekte. Yıllarca “demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlük” gibi kavramlarla dünyaya ahlaki üstünlük taslayan Batılı devletler, canlı yayımlanan soykırıma sessiz kalarak hatta tüm gelişmiş silah ve savaş mühimmatları ile destekleyerek bu kavramların aslında sadece birer aldatmacadan ibaret olduğunu kendi halklarına çok açık bir şekilde ifşa etmiş oldular.

Batılı gençler, bu yalanların içinde büyüyüp şimdi bu acı gerçekle yüzleşiyor ve kendi yöneticilerinin, Filistin’deki katliamı meşrulaştırmak için sahte kavramları nasıl araçsallaştırdıklarını görüyorlar. Bu tecrübe, onları yeni bir anlam arayışına, varoluşsal bir sorgulamaya itmektedir. İşte tam da burada Kutub’un işaret ettiği maneviyat boşluğu devreye giriyor: Batı, içten içe aradığı hakikati artık İslam’da bulmaya çok daha yakın. Dolayısıyla bugün Batı’da bir İslami devrim fikri, tarihsel olarak hiç olmadığı kadar güçlü bir zemine oturmaktadır.

İslam coğrafyasında ise durum tersinedir. Gazze’de akan kan, İslam ülkelerindeki rejimlerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır. Halklar öfkeli ve direnişe gönüllü olsa da rejimler işbirlikçi ve teslimiyetçidir. Yahya Sinvar’ın dediği gibi:

Bu şehir tüm normalleşenleri ifşa edecek, tüm düzenbazları rezil edecek, tüm terk edenlerin ve tavizcilerin hakikatini ortaya çıkaracak!

Bugün bu sözün muhatapları açıktır:

Mısır, Gazze’nin nefes borusu olan Refah sınır kapısını kapatarak İsrail’in kuşatmasına ortak oldu, oluyor.

Ürdün, halkının öfkesine rağmen İsrail’le diplomatik ilişkilerini koruyor, İran füzelerinin İsrail’e ulaşmasını engelleme çalışmalarına destek verdi. ABD, İngiltere ve İsrail’le birlikte hareket etti.

Türkiye, sözde sert açıklamalar yaparken İsrail’le ticaretini sürdürüyor, Azerbaycan petrolünün soykırım süresince kesintisiz sevkiyatını yaptı, çelikten çimentoya, gıdadan kabloya kadar göndermeye devam ederek soykırımın en büyük sponsorlarından biri hâline gelmiştir.

Suudi Arabistan ve BAE, “normalleşme” adı altında İsrail ile ittifaklarını derinleştirdi.

Bu tutumlar, sadece ihanet değil; aynı zamanda ümmetin onuruna karşı işlenmiş suçlardır. Gazze’de çocuklar toprağa düşerken bu rejimler, İsrail’le masaya oturmayı, ticaret yapmayı ve Amerika’ya sadakat göstermeyi tercih etmiştir. Sinvar’ın dediği gibi, Gazze bu ikiyüzlülüğü ifşa etmekte, tarih önünde bu rejimleri rezil etmektedir.

Öte yandan İslam ülkelerinde İslami bir devrimin şu an için mümkün olmadığı açıkça görülüyor. Bunun sebebi dışsal değil, içseldir: Bu ülkelerdeki diktatör rejimler, halklarını uyuşturmakta, sürekli illüzyona tâbi tutarak bilinçlerini ifsat etmekte ve İslami talepleri bastırmaktadır. Ordu ve güvenlik aygıtları kendi halklarına karşı dizayn edildiği ve halkı korumak için değil, tam aksine kendi halkına karşı kurulmuş birer baskı aracıdır.

Bu nedenle İslami coğrafyalarda, sokaklardan yükselmesi gereken İslami devrim talebi, çoğunlukla iktidarın gözüne bakarak şekillenen edilgen bir bekleyişe dönüşmüş durumda. Gazze halkı, kanıyla direnirken birçok İslam ülkesinde rejimler, halkların öfkesini kontrol altına alarak İsrail’in zulmüne fiilî bir destek sağlamış olmaktadır. İsrail sadece ABD ve Batılı devletlerin desteği ile soykırım yapmıyor, bundan daha çok bölge ülkeleri, sözüm ona İslam ülkelerinin desteği ve yardımı ile soykırım yapmaktadır.

Sonuç olarak İslam dünyasında rejimler, ümmetin kanıyla kurdukları saltanatlarını sürdürürken Batı toplumları kendi iktidarlarının ikiyüzlülüğünü görerek yeni bir anlam arayışına girmiştir. Seyyid Kutub’un işaret ettiği, Sinvar’ın ifşa ettiği ihanet gerçeği, birleştiğinde ortaya şu hakikat çıkıyor:

İslam ülkelerinde devrim, diktatörlükler yüzünden felce uğramışken; Batı’da İslami bir devrim imkânı tarihsel olarak daha güçlü bir şekilde gündemdedir çünkü Batı halkları artık kendi yöneticilerinin “demokrasi”, “insan hakları” ve “özgürlük” adı altında nasıl bir sahtekârlık yaptıklarını görmüş, İslam’ın hakikatini kavramaya bir adım daha yaklaşmıştır.

Yani, şunu bir kez daha söylemek istiyorum Seyyid Kutub’un “Gördüğüm Amerika”da işaret ettiği Batı’nın manevi çürümesi, bugün Gazze gerçeğiyle birleşerek bambaşka bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bu da İslam ülkelerinde devrim ihtimali zayıfken, Batı toplumlarında İslami bir devrim umudu güçlenmektedir. Dediğim gibi Batı halkı artık kendi yöneticilerinin ikiyüzlülüğünü görmüş, sahte değerlerin maskesi düşmüştür. Önümüzdeki dönemde bu yüzleşme, Batılı insanları İslam’ın adalet, merhamet hakikat ve tevhid merkezli dünya görüşüne daha da yakınlaştıracaktır. Müslümanlar olarak batıda bir İslami devrimin imkânları üzerine kafa yormamız bu konuda gayret etmemiz belki de Gazze direnişine verilebilecek en büyük destektir.

Gözden kaçırılmaması gereken konu Batı toplumları hakikati arayıp İslam’a yönelirken Müslümanların omuzlarında ağır bir sorumluluk yüklenmiş oluyor. Bu hem bir imkân hem de aynı zamanda ilahi bir yükümlülüktür.

Kur’an’ın “Sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlara şahit olasınız.” (Bakara, 143) ayeti, bu çağrının merkezindedir. Bugün Batı’da arayışa giren insanlara İslam’ın adaletini, merhametini, hakikatini ve tevhidi ulaştırmak, onları yalnız bırakmamak Müslümanların görevidir. Gazze’nin kanı, Batılı vicdanları uyandırmıştır fakat bu uyanışın bir hakikate dönüşmesi ancak Müslümanların davet çabasıyla mümkündür. Biz sustuğumuzda, daveti ulaştırmadığımızda, bu arayış başka ideolojilerin pençesine düşecek, Gazze’nin şehit kanlarının uyandırdığı vicdanlar yeniden sönecektir. Bu, sadece bir ihmal değil; ümmete ve insanlığa karşı bir ihanet olacaktır. Eğer bu görev ihmal edilirse büyük bir tarihî fırsat heba edilmiş olacaktır. Dolayısıyla, bugün sadece Gazze için değil, tüm insanlık için bir sorumluluk, Batının erdemli insanlarına sahih İslam’ı tebliğ etmek ve daveti ulaştırmaktır. Bu adım atıldığında, Batı’da İslami bir devrimin fitilini ateşlemek, artık sadece bir ihtimal değil, güçlü bir gerçeklik olacaktır. Eğer bundan kaçınırsak Gazze, ihanet edenleri nasıl rezil ediyorsa daveti taşımayanları da aynı şekilde mahkûm edecektir.

Tarihin çok ciddi bir kırılma noktasındayız; onun doğru tarafında yer almak durumundayız. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, sadece Gazze’de değil hiçbir yerde eski sistem devam edemeyecek; Gazze’den başlayarak Madrid’ten, Lizbon’dan, Londra’dan, Paris’ten, Roma’dan, Zagrep’ten, Toronto’dan, New York’tan, Berlin’den, Pekin’den, Moskova’dan başlayarak insanca ve Müslümanca yaşayabileceğimiz yeni bir düzen kurmak için çabalarımızı bütünleştirip birleştirmek durumundayız.

21. yüzyıla söyleyeceklerimiz de yapacaklarımız da sorumluluklarımız da var! Sorumluluklarımızdan kaçarsak 21. yüzyıla biz de maruz kalırız, çocuklarımız da maruz kalır. Bu pis oyunu bozarsak -ki ancak biz bozarız- kendi coğrafyamızdaki totaliter rejimlerin peşi sıra domino taşı gibi devrildiklerine de şahit olacağız!

Unutulmamalıdır ki Gazze, sadece bir direnişin değil, aynı zamanda bir çağrının adıdır. O çağrıya icabet etmek, Müslümanların tarih önündeki imtihanıdır. Ya bu daveti omuzlayacağız ya da tarih bizi de işbirlikçi rejimlerle birlikte ifşa edecektir. Bugün ya Gazze’nin çığlığını İslam’ın davetine dönüştüreceğiz ya da tarih sustuklarımız için bizi de zalimlerin safına yazacaktır.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x