Connect with us

Yazılar

BISMILLAH, C’EST LES TÉNÈBRES – Fatima Zahra Ghazli

Yayınlanma:

-

Aksâ Tûfânı’nın Şekillendirdiği Kuşak ve Fransa’nın Okul Kapılarında Yükselen Filistin Sembolleri

Sivil polis, Z kuşağının dilinden konuşmaya çalışıyor: Başarısız. Mem (sosyal medyada dolaşıma giren yazılı görsellere, çizimler) durumu: Güvende.

“Bismillah, c’est les ténèbres.” Kabaca çevrildiğinde, “Allah’ın adıyla, işte karanlık/her yer karanlık” gibi bir anlama geliyor. “Bismillah” Arapçada “Allah’ın adıyla” anlamına gelen ve genellikle bir işe başlarken kullanılan bir ifade. “C’est les ténèbres” ise Fransızcada “karanlık” demek ancak bu iki ifadeyi bir araya getirmek ne doğal bir söyleyiş oluşturuyor ne de bilinen bir kültürel göndermeye karşılık geliyor. Zaten bu tuhaflığın kendisi de tam olarak meselenin özü.

Ekim ayında, Fransa’da okul işgalleri ve boykotları düzenleyen lise öğrencilerinin kullandığı Snapchat gruplarına sızmaya çalışan kişilerin gönderdiği iddia edilen mesajlar internette dolaşıma girdi. İddiaya göre bu mesajlar, gençlerden biriymiş gibi görünmek amacıyla başka kişiler tarafından gönderiliyordu ve Mağrip bölgesini çağrıştıran isimler, Kuzey Afrika’ya yapılan göndermeler ve iç içe geçmiş Arapça-Fransızca ifadeler içeriyordu. [1]

Bu olay elbette komik ancak aynı zamanda, yetişkinlerin gençlerin dilini taklit etmekte zorlanmasından çok daha rahatsız edici bir durumu gözler önüne seriyor.

Bu sözü geçen kimliğe bürünme girişimi, tanıdık bir ırksal stereotipe dayanıyordu: Arap kökenli gençler, tahmin edilebilen isimler, bayraklar, dinî ifadeler ve ödünç alınmış kültürel referanslardan tanınabilir. Bu varsayımın ardında, okul işgallerinin arkasındaki gençlerin siyasî talepler etrafında birleşmiş daha geniş bir hareketin parçası olmaktan ziyade, ağırlıklı olarak banliyölerde yaşayan Arap veya Müslüman öğrenciler olduğu düşüncesi yatıyor gibiydi.

Filistin sembollerini yalnızca Arap gençlere ait etnik işaretler olarak yorumlamak, bu sembollerin ifade etmeye başladığı siyasî bilinci yanlış anlamak demektir.

Protestoların kendisi de bu dar çerçeveye sığmıyor.

Fransa genelinde okul girişleri barikatlarla kapatıldı, öğrenciler çevik kuvvet polisleriyle karşı karşıya geldi ve Filistin bayrakları, Fransız bayraklarının yanında dalgalandı. Paris’in merkezindeki ayrıcalıklı okullardan öğrenciler de banliyölerdeki yaşıtlarına katıldı. Beyaz Fransız bir genç olan Elwan, sınıf arkadaşlarının karşı karşıya olduğu eşitsiz koşullardan söz ederken kefiye takıyordu.

Sızma girişimleriyle ilişkilendirilen mesajlarda, Filistin sembolleri, belirli bir etnik kimliğe işaret eden ipuçları olarak ele alınıyor gibiydi. Oysa protestolar tam tersini ortaya koydu: Bu semboller toplumsal sınırları aşıyor, direnişin, özgürlüğün ve dayanışmanın ortak bir siyasi dilinin parçası hâline geliyordu.

Böylece “Bismillah, c’est les ténèbres”, başarısız bir sızma girişiminin internette mizah malzemesine dönüşmesinden daha fazlası oldu. Filistin direnişini dar bir kimlik meselesine indirgemeye çalışan zihniyetin karikatürüne dönüştü. Bu ifade, protesto pankartlarında yer aldı ve bir mem olarak yayıldı. Öğrenciler, kendilerini taklit etmeye çalışanlarla alay ederek söz konusu operasyon iddiasını bir şakaya dönüştürdüler. [1]

İşte tam da bu nedenle, Fransa’daki lise protestolarında ortaya çıkan Filistin sembolizmi dikkate alınmayı hak ediyor.

6 Ekim 2026’da Fransa İçişleri Bakanlığı, ülke genelindeki gösterilere yaklaşık 266.000 kişinin katıldığını belirtti. The New Yorker, okul girişlerindeki barikatlarda Filistin bayraklarının Fransız bayrakları kadar görünür hâle geldiğine dikkat çekti. [2, 3]

Burada mesele, sokaklardaki her öğrencinin bir Filistin aktivistine dönüşüp dönüşmediği değil. Asıl soru, Filistin sembollerinin kendi gelecekleri için mücadele eden bir kuşak arasında neden böylesine elverişli bir zemin bulduğudur.

Aksâ Tûfânı’nın en umut verici siyasî sonuçlarından birine tanıklık ettiğimize inanıyorum: Tek tip bir ideolojiye sahip bir kuşağın ortaya çıkışına değil, kendi ülkelerinde adalet talep etmekle Filistin’in özgürlük mücadelesi arasında bir ayrım yapmayı giderek daha fazla reddeden gençlerin yükselişine!

1. Elwan ve Direnişin Evrenselliği

Paris’in merkezindeki Lycée Jacques-Decour’da öğrenim gören on yedi yaşında bir öğrenci olan Elwan’ı ele alalım.

Fransa’daki aşırı sağla ilişkili bir medya figürü olan Vincent Lapierre ile yaptığı röportajda Elwan, Paris’in banliyölerinde yaşayan öğrencilerin karşı karşıya olduğu koşullardan söz etti. Video X’te 10,3 milyondan fazla görüntülenmeye ulaştı. Elwan, eğitimdeki eşitsizlikleri anlattı ve kendi gençlerinin bir bölümünü ihmal ederken vatanseverlik söyleminde bulunan devleti eleştirdi. [4]

Boynunda bir kefiye vardı.

Bu ayrıntı önemli. Elwan, Paris’in merkezindeki bir okulda öğrenim gören beyaz bir genç. Kendi koşullarından daha elverişsiz şartlarda yaşayan öğrencilere dikkat çekmek için sahip olduğu görünürlüğü kullandı. Onların adına konuştuğunu iddia etmiyordu yalnızca, onların içinde bulunduğu koşulların kendisini de ilgilendirmesi gerektiğini vurguluyordu.

Bu tür bir dayanışmada gerçekten dokunaklı bir yan var. İnsanları eşitsizliğin sonuçlarından çoğu zaman koruyan ayrıcalık, rahatını bozmadan yaşamayı sürdürmek için bir bahaneye dönüşmek yerine, harekete geçmek için bir nedene dönüşüyor.

Üstelik kefiye, bu hareketi yalnızca ülke içini ilgilendiren siyasî bir açıklama olmaktan çıkarıyor.

Karşımızda, Filistin kimliğinin ve direnişinin sembolünü taşıyarak kendi okul arkadaşlarını savunan genç bir Fransız var, Filistinli olması gerekmiyor. Bir halkın özgürlük mücadelesinin meşruiyetini tanımak için işgalle kişisel bir bağının bulunması da gerekmiyor.

Fransa’nın en prestijli liselerinden biri olan Henri-IV’teki öğrenciler de benzer bir düşünceyi dile getirdi: “On est privilégiés, on veut partager!”, “Ayrıcalıklıyız, paylaşmak istiyoruz!” Seçkin okullarda öğrenim gören öğrenciler, çok daha kötü koşullarda eğitim alan yaşıtlarıyla dayanışma göstermek amacıyla eylemlere katıldı. [3]

Bunlar tesadüfî ayrıntılar değil. Sınıf, coğrafya ve ayrıcalık sınırlarını aşan; Filistin sembolü aracılığıyla ulusal kimlik sınırlarını da geçen bir siyasî kültüre işaret ediyorlar.

Bu durum, Filistin açısından özellikle önemli.

Filistinliler onlarca yıldır mücadelelerinin dayanışmayı hak ettiğini kanıtlamak zorunda bırakıldı. Dayanışma gösterenler de çoğu zaman kendilerini gerekçelendirmeye, niyetlerini açıklamaya ya da ezilen bir halkın yanında yer alma haklarını savunmak durumunda bırakıldı. Elwan’ın yaptığı şey ise, söz konusu mantığı tersine çevirdi. Filistin mücadelesinin meşruiyetini tanımak için Filistin kimliğini paylaşması gerekmiyordu.

Direniş evrenseldir; her mücadele birbirinin aynısı olduğu için değil, hiçbir halk özgürlüğünü savunabilmek için önce insanlığını kanıtlamak zorunda kalmaması gerektiği için.

Kutlamamız gereken şey tam da bu: Filistinlilerin yaşadığı acıların her türlü toplumsal mağduriyetin bir benzetmesi olarak kullanılması değil, Filistin’le dayanışmanın aksi hâlde birbirinden kopuk kalabilecek mücadelelere yayılmasıdır.

Kefiye, sınırları aştı. Onun temsil ettiği siyasî bilinç de aynı şekilde sınırları aştı.

2. Köprü Zaten Buradaydı

Elwan kefiye takmadan çok önce Filistin, Fransa’da zaten vardı. Mağrip ve Afrika kökenli Fransızların kuşaklar boyunca sürdürdüğü Filistin dayanışması; aile hikâyeleri, kültürel göndermeler ve sömürgecilik ile direnişe ilişkin kuşaktan kuşağa aktarılan hafızalar aracılığıyla varlığını sürdürdü.

Bu gençler, Fransız siyasî söyleminin çoğu zaman birbirinden ayrı tutmakta ısrar ettiği dünyaların kesişiminde büyüdüler. Onlar Fransız ancak kendi ülkelerinde sıklıkla yabancı muamelesi görüyorlar. Mağrip, Afrika ve daha geniş Arap dünyasıyla olan aile bağları, onları Fransız toplumunun diğer kesimlerinin yalnızca medya aracılığıyla tanıyabildiği tarih ve mücadelelere daha yakın kılabiliyor.

Bu, bölünmüş bir kimlik değil. Aksine, kültürel bir zenginlik: insanların kendilerine yuva olarak gördükleri yere bağlı kalırken sınırları aşan bağlarını da sürdürebilmeleri!

Le Monde gazetesinin 2025 yılında Filistin yanlısı öğrenci aktivistlerin yeni kuşağı üzerine yürüttüğü bir araştırma, aileden aktarılan değerlerin rolünü ve Gazze’de yaşananlara tanıklık etmenin gençlerin siyasî katılımı üzerindeki etkisini ortaya koydu. Direniş, yalnızca Arap veya göçmen kökenli öğrencileri değil, farklı geçmişlerden gelen öğrencileri de bir araya getirdi. [5]

Bu gençler yalnızca kökenlerine indirgenmemeli veya bütün bir topluluğu temsil etmeleri de beklenmemeli. Bununla birlikte birçoğu, Filistin’in gündemde kalmasına, tarihinin anlatılmasına ve Filistin’i çarpıtarak sunan söylemlere karşı çıkılmasına katkıda bulundu çünkü Fransa politikasında Araplar, çok uzun zamandır sürekli tehdit oluşturan ve Cumhuriyet’le bağdaşmayan yabancı kişiler olarak tasvir edildi.

Oysa bu stereotipin ardında sınıf arkadaşları, komşular, meslektaşlar ve dostlar var. Bunlar, Filistin hakkında konu, manşetlere taşınmadan çok önce konuşmaya başlamış ve onun tarihini, çoğu zaman dışlandığı sohbetlere taşıyan insanlar!

Araplar zaten en başından beri Fransa’ya yabancı değildi. Değişen şey, bu aidiyetin artık daha görünür hâle gelmesi!

Bazen siyaset, gerçeğin inkâr edilmesini zorlaştırır.

Artık Arap, yalnızca televizyondaki göç veya güvenlik tartışmalarında çerçevelenen bir figür değil. O, sınıf arkadaşınız, komşunuz, dostunuz… Filistin’i her manşetin konusu hâline gelmesinden çok önce anlatan, sınıfınızdaki kız öğrenci… Yanınızda eylem düzenleyen, bilgi paylaşan, bayrak taşıyan ve sizi kendi gözlerini ayıramadıkları görüntülere bakmaya çağıran öğrenciler…

Onlar, Fransa’dan Filistin aracılığıyla insanlıklarını keşfetmesini istemiyorlar. Kendi insanlıkları ile savundukları davalar arasında bir ayrım yapılmasını reddediyorlar.

Sevran’daki Lycée Blaise-Cendrars’da protestolar sırasında Filistin bayrakları, Fransız bayraklarının yanında dalgalandı. Le Monde ayrıca Fransa’da doğmuş bir öğrenci olan Mohamed’in, kendisine Fransız olmadığı söylendikten sonra Fransız bayrağına sarıldığını aktardı. [6]

Aksâ Tûfânı bu köprüyü inşa etmedi. Onu görmezden gelmeyi zorlaştırdı.

Okul kapılarında Fransız bayraklarının yanında Filistin bayrakları görünmeye başladığında, bu bayraklar Fransa’nın içinde uzun zamandır varlığını sürdüren, faaliyet gösteren ve örgütlenen bir dayanışmayı da beraberinde taşıyordu. Elwan, bu köprüyü inşa etmedi; onun üzerinden geçti ve başkalarını da aynısını yapmaya davet etti.

3. Aksâ Tûfânı’nın Ardından Kalanlar

Bugün Fransa’da protestolara katılan öğrencilerin çoğu, Ekim 2023’te Aksâ Tûfânı başladığında on iki ile on beş yaşları arasındaydı. Gazze’deki soykırım, ekranlarda her gün karşılarına çıkan bir gerçekliğe dönüşürken onlar da siyaset, tarih ve iktidar hakkındaki düşüncelerini henüz şekillendiriyorlardı.

Hastanelerin yıkıldığını, ailelerin yerlerinden edildiğini ve çocukların enkaz altından çıkarıldığını gördüler. Dünya olup bitenleri izlerken Filistinlilerin kendi yaşamlarını anlattıklarını duydular. Aynı zamanda, evrensel insan haklarına bağlı olduklarını ileri süren hükümetlerin ve kurumların bu bağlılıklarının sürekli sorgulandığına tanıklık ettiler.

Tek bir olay, bütün bir kuşağın siyasi görüşlerini belirleyemez ancak bazı tarihsel kırılmalar, kolayca bir kenara bırakılamayacak soruları beraberinde getirir.

Filistin, bu gençler için böyle sorulardan biri hâline gelmiş olabilir.

Bir halkın özgürlüğü kuşaklar boyunca elinden alınabiliyorsa özgürlük ne anlama gelir? Uluslararası hukukun koruması bu kadar eşitsiz görünüyorsa uluslararası hukuk ne anlama gelir? İnsan haklarından söz edenlerin eylemleri kendi sözleriyle çeliştiğinde, söylediklerinin inandırıcılığına ne olur?

Burada önemli olan, her gencin aynı sonuçlara ulaşmış olması değil. Asıl mesele, Aksâ Tûfânı’nın ve ardından gelen yıkımın, milyonlarca genç için Filistin’i kendi ahlâkî ve siyasî yaşamlarından kopuk, uzaktaki bir jeopolitik mesele olarak görmeyi çok daha zor hâle getirmiş olmasıdır.

Le Monde gazetesinin 2025 yılında Fransa’daki öğrenci aktivizmi üzerine yürüttüğü bir araştırma, siyasî katılımları Gazze’den gelen görüntüler ve Batılı hükümetlerin tepkilerine duydukları öfkeyle şekillenen yeni bir genç kuşağı ele aldı. Araştırmada yer verilen tanıklıklar, bu olayların öğrencilerin düşünsel ve siyasî gelişimlerinin şekillendiği bir dönemde onları nasıl etkilediğini ortaya koydu. [5]

Aksâ Tûfânı’nın üzerinde durulmayı hak eden siyasî mirası budur.

Bu olayın önemi, yalnızca tek bir günde yaşanan askerî gelişmelere indirgenemez. Olayın önemi, ardından gelen ve küresel bilinçte bir kırılma yaratan süreç üzerinden de anlaşılmalıdır: Tanıklıklar, hakikatin ne olduğu üzerine yaşanan çatışmalar ve Filistinlilerin acılarının görünmez kalmasını kabullenmeyi reddeden milyonlarca insan…

Gazze’yi izleyen bir öğrenci, kendi toplumuna dönüp kimin hayatının değerli sayıldığı, kimin sesinin duyulduğu ve kimin adalet taleplerinin meşru kabul edildiği konusunda farklı sorular sormaya başlayabilir.

Fransız bir öğrencinin karşı karşıya olduğu koşullar, bombardıman altındaki Filistinli bir çocuğun yaşadıklarıyla aynı değildir ancak bu farkı kabul etmek, bir deneyimin başka yerlerdeki adaletsizliklere karşı, kişinin duyarlılığını nasıl artırabileceğini anlamamıza engel olmaz.

Fransa’daki protestolar, bu etkinin görünür hâle geldiği alanlardan biri. Filistin, bazı gençlerin kendi taleplerini ifade etmek için kullandıkları dilin bir parçası hâline geldi. Bunun nedeni, mücadelelerinin birbirinin aynısı olması değil, onları birbirine bağlayan ortak bir ilkeyi tanımaları.

Bir kuşak olup bitenleri izledi. İzleyenlerden bazıları, tanık olduklarını şimdi sokaklara taşıyor!

4. Hasbara’nın Yenilgisi: Filistin’i Yalnızlaştırmayı Başaramadılar

İsrail’in hasbara mekanizması (İsrail Devleti’nin ve İsrail yanlısı grupların uluslararası kamuoyunda kendi politikalarını, duruş ve eylemlerini savunmak amacıyla yürüttükleri diplomasisi ve her türlü propaganda faaliyeti) yıllarca dünyaya aynı hikâyeyi anlattı: İsrail, demokrasi; Filistin ise bir güvenlik tehdidiydi. İşgal, gözlerden uzak tutuldu; Filistin direnişi tarihsel bağlamından koparılarak terörizm söylemine hapsedildi ve Filistinlilerin tanıklıkları itibarsızlaştırıldı. Amaç, yalnızca İsrail’in eylemlerini aklamak değil, aynı zamanda Filistin’i susturmak ve onun özgürlük mücadelesini küresel vicdanın sınırlarının dışına itmekti.

Aksâ Tûfânı, bu anlatıyı sarstı. Gazze’deki soykırım, hasbaranın yıllar boyunca inşa ettiği cephenin ardındaki çelişkileri açığa çıkardı.

Ekim 2023’te Fransa İçişleri Bakanı, bölgesel valilere Filistin yanlısı gösterileri yasaklamaları yönünde talimat verdi. Fransa’nın en yüksek idari yargı mercii ise 18 Ekim’de bu talimatın otomatik bir yasak anlamına gelemeyeceğini açıkladı: Her gösteri, kendi koşulları çerçevesinde ayrı ayrı değerlendirilmeliydi. [8]

Şimdi üç yıl sonrasındaki Fransa’ya bakalım.

Ekim 2026’da Filistin bayrakları Fransız bayraklarının yanında dalgalanıyor. Üstelik yalnızca Filistin’e adanmış gösterilerde değil, eğitimdeki eşitsizliklere karşı düzenlenen lise protestolarında da! Bir zamanlar kamu düzenine yönelik bir tehdit olarak gösterilen dayanışma artık daha geniş kapsamlı bir gençlik hareketinin görsel dilinin parçası hâline geldi. [2]

Üç yıl önce Filistin’le dayanışmayı sokaklardan uzaklaştırmaya çalıştılar. Bugün ise Filistin bayrağı, yeni bir kuşağın aynı sokaklarda taşıdığı direniş sembollerinden biri hâline geldi.

Bu, protestolarda kullanılan sembollerin basitçe değişmesinden ibaret değil. Siyasî ve kültürel bir tersine dönüş söz konusu. Filistin’i yalnızlaştırmayı, destekçilerini susturmayı ve direnişini gayrimeşru göstermeyi amaçlayan anlatı, Filistin sembollerinin toplumsal sınırları aşarak benimsenmesini engelleyemedi. Beyaz bir Fransız genç, sınıf arkadaşlarını savunmak için kefiye takıyor; ayrıcalıklı okullardan öğrenciler dayanışma amacıyla sokaklara çıkıyor. Filistin artık yalnızca Araplara ve Müslümanlara ait olduğu varsayılan dar bir kimlik kategorisine hapsedilemiyor.

Kamuoyu araştırmaları da İsrail’in uluslararası imajının ciddi zarar gördüğüne işaret ediyor. Pew Research Center’ın 2026 yılında 36 ülkeyi kapsayan bir araştırmasında, ankete katılan ülkelerdeki katılımcıların medyan olarak yüzde 67’sinin İsrail hakkında olumsuz görüşe sahip olduğu tespit edildi. [7] Bu oran tek başına değişime neyin yol açtığını açıklamasa da hasbaranın inşa etmeye çalıştığı imaja karşı uluslararası tepkinin boyutunu ortaya koyuyor.

Hasbaranın en büyük yenilgisi, dünyanın artık Filistin’in hikâyesini yalnızca İsrail’in dayatmak istediği çerçeveden dinlemiyor olmasıdır. Filistinli gazeteciler, doktorlar, aileler ve sıradan insanlar kendi hikâyelerini anlattılar. Tanıklıkları sınırları aştı; resmî açıklamalar ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurum, milyonlarca insanın gözleri önüne serildi. Filistin’in özgürlük talebi, artık yalnızca kontrol altına alınması gereken bir güvenlik meselesi olarak değil, dünyanın yüzleşmek zorunda kaldığı bir adalet sorunu olarak çok daha geniş kitlelere ulaştı.

Hasbara, gerçeği susturmayı başaramadı. Filistin’i yalnızlaştırmayı başaramadı. Bütün bir kuşağın vicdanını kendi anlatısına teslim etmeyi de başaramadı.

İsrail hâlâ muazzam bir siyasi ve askerî güce sahip. Propaganda mekanizması da hâlâ işliyor ancak bu gücün varlığını sürdürmesi, anlatısının üstün geldiği anlamına gelmiyor. Bir propaganda mekanizması en büyük yenilgisini yalnızca insanlar ona karşı çıktığında değil, milyonlarca insanın alternatif bir gerçeği kendi gözleriyle görmesini artık engelleyemediğinde yaşar.

Aksâ Tûfânı, Filistin gerçeğini yaratmadı. Gazze’deki soykırım, dünyanın bu gerçekle yüzleşmekten kaçmasını çok daha zor hâle getirdi.

Filistin’i dünyanın vicdanından silmeyi başaramadılar. Şimdi o vicdan, susturmaya çalıştıkları sembolleri bizzat kendi toplumlarının sokaklarına taşıyor.

5. Adaletsizliği Normalleştirmeye Yanaşmayan Bir Kuşak

Diplomatik normalleşmenin kendine özgü, tanıdık bir ritüeli vardır: Yetkililer el sıkışır, kamera flaşları patlar, anlaşmalar imzalanır ve herkesten bunu yeni bir başlangıç olarak adlandırması istenir.

Özgürlükleri söz konusu olan insanlardan ise çoğu zaman ortaya çıkan sonucu kabullenmeleri beklenir ancak Gazze’nin gözlerinin önünde, gerçek zamanlı olarak yıkıma uğratılışını izleyen bir kuşağı, el sıkışmanın adaletin yerini tutabileceğine inandırmak çok daha zor olabilir.

Bu, her gencin aynı görüşü benimseyeceği ya da insanların bir devletin eylemlerine indirgenmesi gerektiği iddiası değildir. Burada söz konusu olan, diplomatik bir töreni uzlaşmayla; çatışmayı yönetmeyi ise çatışmanın nedenlerini ortadan kaldırmakla karıştırmayı reddetmektir.

Bu, Filistinliler özgürlükten ve adaletten mahrum bırakılmaya devam ederken İsrail devletinin temsilcileriyle el sıkışmayı, fotoğraf çektirmeyi ve buna barış demeyi reddeden bir kuşak olabilir.

Barış, Filistinlilerden şiddetin sonuçlarıyla yaşamaya devam etmelerini beklerken herkesin yoluna devam etmesi anlamına gelemez. Hesap verebilirliğin yerine uzlaşma talep edilemez. Diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması da tek başına, temelindeki adaletsizliğin giderildiğini gösteremez.

Gazze’ye verilen tepki, barış söylemi ile barışı mümkün kılmak için gereken koşullar arasındaki mesafeyi gözler önüne serdi. Filistin sembollerini kendi siyasî mücadelelerine taşıyan öğrenciler, bu mesafeyi sorgulamayı öğrenen daha geniş bir kuşağın parçası hâline geldi.

Bu gençlerin gelecekte hangi tutumları benimseyecekleri önceden belirlenmiş değil ancak Filistin, onlar için siyasî gelişimlerini şekillendiren bir deneyime dönüştüyse bu deneyim; hükümetlerinden, medyadan ve uluslararası kurumlardan neyi kabul etmeye razı olacaklarını etkileyebilir.

Protestoların Fransa sınırlarını aşan öneminin nedenlerinden biri de bu! Bu protestolar, Filistin’in özgürlüğüne verilen desteğin yalnızca yıkım görüntüleri gündeme geldiğinde ortaya çıkan geçici bir duygu olmaktan çıkıp kalıcı bir siyasî kimliğin parçası hâline gelebileceğine işaret ediyor.

Asıl mesele, bu dayanışmanın onu ortaya çıkaran an geçtikten sonra da sürmesini sağlamak olmalı.

6. Hareketin Kendisi Bir Derstir

Dünyanın dört bir yanındaki aktivistler için görev, yalnızca bu görüntüleri kutlamak değildir. Asıl mesele, bunları mümkün kılan koşulları anlamak ve temsil ettikleri değerleri nasıl güçlendirebileceğimizi kavramaktır.

Elwan’ın örneği bir ilkeye işaret ediyor: Görünürlüğünü, görmezden gelinen insanların sesini daha güçlü duyurmak için kullan! Ayrıcalıklı okullardan gelen öğrenciler ise başka bir ders veriyor: İnsanlar başkalarının mücadelelerini kendi sorumlulukları olarak gördüklerinde bir hareket güçlenir. Kefiye de üçüncü bir ders sunuyor: Semboller, siyasî hafızayı sınırların ötesine taşıyabilir ve insanlara aynı koşulları paylaşmalarını gerektirmeden ortak bir dil kazandırabilir.

Elbette en önemli ders, bütün bu unsurları birbirine bağlayan yapıda yatıyor.

Dayanışma, ekrandan çıkıp kolektif eyleme dönüşmelidir. Viral olan bir röportaj, uzun vadeli örgütlenme için fırsatlar yaratmalıdır. Filistin sembolleri, insanların Filistinlilerin seslerine, tarihine ve siyasî taleplerine yönelmesini sağlamalı; bunların yerini soyut sloganlarla doldurmamalıdır. İnternetteki öfkeye somut destek, siyasî eğitim, kurumlar üzerinde baskı ve baskıyla karşı karşıya kalanların korunması eşlik etmelidir.

Her şeyden önemlisi dayanışma, gündem değiştikten sonra da sürmelidir.

Çevremizde örgütlenen gençleri desteklemeli, tek tek gösterilerin ötesinde varlığını sürdürebilecek ağlar kurmalarına yardımcı olmalı ve kendi imkânlarımızı onların çalışmalarını güçlendirmek için kullanmalıyız. Filistin davasının geçici bir trende dönüşmesine izin vermeden çeviri yapmalı, belgelemeli, örgütlenmeli ve Filistin hakkında konuşma hakkını savunmalıyız.

Amaç, her hareketi Fransa’daki protestolara benzetmek değildir. Amaç, sınırları ve toplumsal ayrımları aşan dayanışmanın istisnaî değil, sıradan hâle geldiği bir siyasî kültür oluşturmaktır.

Fransız öğrenciler, bize ait değil ve onların hareketini sahiplenmek de bize düşmez ancak kendi yakınlarındaki mücadeleleri daha geniş bir adalet meselesiyle ilişkilendirme konusundaki kararlılıklarından öğrenebiliriz.

Okullarındaki barikatlar, Filistin direnişinin yerine geçmiyor. Bunlar, Filistin direnişinin siyasî etkisinin görünür hâle geldiği alanlardan yalnızca biridir.

Bismillah, c’est les ténèbres

Belki de bir şaka olarak başlayan bu ifade, yazıyı bitirmek için oldukça uygun.

Bir düzen, anlamadığı bir kuşağı taklit etmeye çalışıyor. Bu taklit bir “mem”e dönüşüyor; “mem” ise hareketin dilinin bir parçası hâline geliyor. Bu sırada bir Fransız okulunun kapısında bir kefiye beliriyor; ayrıcalıklı bir genç, sahip olduğu platformu eşitsizliklerden söz etmek için kullanıyor ve öğrenciler, yaşıtlarının karşı karşıya olduğu koşulların kendilerini de ilgilendirdiği konusunda ısrar ediyor.

Bunların hiçbiri tek başına dünyayı değiştirmez ancak hepsi bir araya geldiğinde, savunmaya değer bir siyasî olasılığa işaret ediyor.

Aksâ Tûfânı, bir kırılma yarattı. Gazze halkı bu kırılmanın içinden gerçeği anlatmayı sürdürdü. Bir kuşak izledi. Şimdi o izleyenlerden bazıları, tanık oldukları gerçeği sokaklara taşıyor.

Biz de onların yanında yer almalıyız:

Yalnızca alkışlayarak değil! Adanmışlıkla! Örgütlenerek! İnşa etmek için gereken sabırla, konuşmak için gereken cesaretle ve bir adaletsizliğin uzun süredir devam ediyor olmasının onu kaçınılmaz kıldığı düşüncesini reddederek!

Bismillah.

Karanlık gerçek ama gelecek kuşağın nasıl bir kuşak olacağına karar verecek olan o değil.

Şimdi bizim görevimiz bu!

 

Kaynaklar ve referanslar:

[1] Anadolu Agency — “France: ‘Bismillah c’est les ténèbres’, des messages attribués à des policiers infiltrés deviennent un mème”, 10 October 2026. Reports on the alleged infiltration attempts, the use of stereotypical names and cultural references, and the phrase becoming a meme.

[2] The New Yorker — “What’s Driving the French Student Protests”, October 2026. The development of the protests, Palestinian flags alongside French tricolours, and solidarity across social classes.

[3] Associated Press — “French riot police fire tear gas as more than 250,000 rally nationwide for school funding”, 6 October 2026. Nationwide turnout estimates and the protests’ immediate education-related demands.

[4] Télérama — “Blocus des lycées : Elwan, un visage qui tombe à pic pour le récit médiatique”, 9 October 2026. Elwan’s interview, his use of the keffiyeh, his comments on inequality and the video’s reported reach.

[5] Le Monde — “Sur les campus en France, comment une nouvelle génération de militants ‘propalestiniens’ a émergé”, 8 March 2025. The emergence of a new generation of pro-Palestinian student activists in France, family transmission and the influence of witnessing Gaza.

[6] Le Monde — “Paroles de lycéens participant aux blocages : ‘Je suis inquiet pour mon avenir et pour celui de tous les lycéens de France’”, 6 October 2026. Palestinian and French flags at Lycée Blaise-Cendrars in Sevran, Mohamed’s account of belonging and solidarity across social backgrounds.

[7] Pew Research Center — “Most people across 36 countries have negative views of Israel”, 4 June 2026. International public-opinion findings on Israel’s deteriorating image. These data demonstrate a broader shift in public opinion but do not establish that Tufan al-Aqsa directly caused individual French students to adopt particular political positions.

[8] Conseil d’État — Decision No. 488860, 18 October 2023. France’s highest administrative court clarified the legal limits of the interior minister’s 12 October 2023 instruction concerning pro-Palestinian demonstrations, requiring authorities to assess each demonstration individually rather than impose an automatic blanket prohibition.

Haberler

Lübnan’da Doğayı Savunurken Hayatını Kaybedenler

Yayınlanma:

-

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçası. Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, “Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef hâline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar. Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.” diyor. İsrail ordusu ayrıca bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Amelié David -The Ecologist- 3 Ağustos 2026

“Hey! Yumurtaları bulduk!” Haziran ayının son sabahlarından birinde, Beyrut’un kuzeyindeki Jbeil’in halka açık plajında sevinç çığlıkları yükseldi. Terk edilmiş jet ski’ler ve plastik plaj şezlonglarının arasında, küçük bir gönüllü grubu beyaz kumların üzerinde diz çökmüştü.

Aramaya başladıktan bir saat bile geçmeden bir deniz kaplumbağası yumurta yuvasını ortaya çıkardılar.

Bu keşif, olağanüstüydü. Gece boyunca dişi bir caretta caretta kaplumbağası yumurtalarını bırakmak için kıyıya sürünmüştü. Şafak sökünce aynı kumsal şeridi yüzücüler, sörfçüler ve tatilcilerle dolup taşmıştı.

Yuvalama

Yuvayı fark eden cankurtaran Michel Koury, “O sabah geldiğimde kumda büyük bir delik gördüm ve önce birinin düştüğünü sandım.” diye hatırlıyor. “Sonra güvenlik kamerası görüntülerini kontrol ettim ve kaplumbağayı gördüm.”

18 yaşındaki cankurtaran, vakit kaybetmeden ülkenin en tanınmış yaban hayatı kurtarıcılarından biri olan Lübnanlı sürüngen koruma uzmanı Rami Khashab’ı tanıyan sörfçülerle iletişime geçti ve ona ulaştı.

Rami, arama çalışmasını organize etmek için ekibe katıldı. Yuvayı dikkatlice tespit edip yumurtaları saydıktan sonra ekip, park halindeki jet ski’lerin neredeyse hemen altında bulunan alanı çitle çevirdi. Gönüllüler, yavrular yumurtadan çıkana kadar yuvayı her gün izliyor.

Keshab, “On yıl önce bu düzeyde bir bilinç göremezdiniz.” diyor ve “O zamanlar birçok yuva bildirilmeksizin kalırdı.” diye ekliyor.

Normal şartlarda Keshab, yuvalama sezonunu Lübnan’ın güneyindeki nesli tükenmekte olan deniz kaplumbağaları için ülkenin en önemli yuvalama alanlarından biri olan Mansouri Plajı’nda geçirirdi.

Misilleme

Ancak bu yıl, Hizbullah ile İsrail arasında devam eden savaş ve özellikle İsrail saldırıları bunu zorlaştırdı.

4 Haziran’da, tanınmış koruma uzmanı Mona Halil, Mansouri Plajı’ndaki evi Orange House’dayken binaya bir İsrail saldırısı oldu. Evdeki yardımcısı Hawi ile ağır yaralandı ve hastaneye kaldırıldı ancak 19 Haziran’da hayatını kaybetti.

Halil, onlarca yıl boyunca hayatını Lübnan’ın deniz kaplumbağalarını korumaya adadı. Yuvaları genellikle kendisi bulur, gönüllüleri eğitir, yavruları gözlemler ve Lübnan’ın bu biyoçeşitliliğini keşfetmek isteyen insanları ağırlardı.

Savaşın ilk tırmanış dönemi olan 2024 yılında zorla yerinden edilmişti. 27 Kasım’da İsrail ile Hizbullah arasında bir ateşkes üzerinde anlaşmaya varılmış ancak bu ateşkes İsrail tarafından defalarca ihlal edilmişti.

2 Mart’ta, Ali Hamaney’in İran’da ABD ve İsrail tarafından suikasta uğramasının ardından Hizbullah, İsrail’in kuzeyine roketler fırlattı. İsrail’in o zamandan bu yana gerçekleştirdiği kanlı misilleme, 4.000’den fazla insanın ölümüne ve bir milyon insanın yerinden edilmesine yol açtı.

Tehdit Altında

17 Nisan’da yürürlüğe giren yeni ateşkese rağmen İsrail’in saldırıları her gün devam ediyor ve Lübnan’ın bir kısmı hâlen işgal altında.

Haziran ayında İsrail ile Lübnan arasında, Hizbullah olmaksızın bir barış çerçeve anlaşması imzalandı ve Lübnan ordusu işgal altındaki bazı bölgelere konuşlanmaya başladı. Şimdiden bu gelişmelere paralel bazı olaylar bildirildi.

Mart ayındaki bu yeni tırmanıştan sonra Mona Khalil, tekrarlanan tehditlere ve bombardımanlara rağmen plajı terk etmeyi reddetmişti. Ölümü, Lübnan’ın çevre camiasında şok etkisi yarattı.

Yeni yuvalar bulmak artık sadece bir koruma çalışması olmaktan çıktı. Keshab, “Bu, bir terapi.” diyor. “Ülkede yaşanan tüm bu kaosu dengeliyor!”

Ancak aktivistler, Halil’in ölümünün münferit bir trajedi olmadığını vurguluyor. Savaşın Ekim 2023’teki tırmanışından bu yana Lübnan’ın toprak koruyucularının birçoğu öldürüldü, kaçırıldı veya tehdit edildi.

Yıkım

Çevre kuruluşu Yeşil Güneylilerin (The Green Southerners) başkanı Hisham Yunus, The Ecologist’e şu açıklamayı yaptı: “İnsanlar, topraklarına karşı sorumluluk hissettikleri için tehlikeye rağmen hayvanları beslemek, yaban hayatını korumak ve arı kovanlarına bakmak için geri dönmeye devam ettiler.”

Kendisi de çatışmalar başladığından beri iki yakın meslektaşını kaybetti: ‘Tekrar tekrar, bu görevleri yerine getirirken öldürüldüler!”

Bunların arasında, 1 Mayıs 2025’te bir İsrail hava saldırısında öldürülmeden önce güney sınırı boyunca yaşanan çevresel yıkımı ve İsrail’in beyaz fosfor saldırılarını belgeleyen Osama Farhat da vardı. Yeşil Güneyliler üyesi Muhammed Skaf ise 31 Mayis 2026’da evini yıkan bir İsrail saldırısında hayatını kaybetti.

Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, çevresel hasarı belgeleyenlerin özel risklerle karşı karşıya olduğuna inanıyor:

“Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef haline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar… Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.”

Korumak

Bu gaddarlığın bir başka örneği de gazeteci Emel Halil’in 22 Nisan’da bir İsrail saldırısıyla suikasta uğramasıdır.

Güney Lübnanlı muhabir, meslektaşı Zeyneb Faraj ile Al-Tiri yakınlarındaki gelişmeleri takip ederken önlerindeki araç bir İsrail saldırısıyla vuruldu. Daha sonra kendi araçları da hedef alındı. İki gazeteci yakındaki bir eve sığındı ancak o ev de daha sonra bombalandı.

İlk başta bölgeye ulaşması engellenen arama kurtarma ekipleri Faraj’ı tahliye etmeyi başardı lâkin İsrail tehditleri nedeniyle Halil’i kurtaramadan geri çekilmek zorunda kaldı. Halil’in cansız bedeni ancak o günün ilerleyen saatlerinde çıkarılabildi.

5 Mayıs’ta kız kardeşi Zeyneb Halil ile aile evinde buluştuğumuzda Emel’i her zaman hayvanları kendisinden önde tutan biri olarak hatırladığını söyledi.

Zeyneb onun için, “Katledildiği gün bile Emel, yolda bulduğu bir kaplumbağayı kurtarmak için durmuştu. Herkesi korumaya her zaman kendisinden daha çok hazırdı.” dedi.

Gözaltında

İsrail ordusu, bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Mayıs ayında İsrail güçleri, Lübnan’ın güneyindeki Rachaya el-Foukhar yakınlarında zeytinliklerle ilgilenen, aslen “Halta”lı olan çiftçileri kaçırdı.

Çiftçileri destekleyen Lübnanlı bir kuruluş olan Agrimovement’tan Beşşar Ebu Saifan, “Artık sadece gıda sistemlerine saldırmıyorlar.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Toprağın insanlarına saldırıyorlar. Bu, onlarca yıldır yaşanıyor: Lübnan’da, işgal altındaki Filistin topraklarında ve Suriye’de!”

Yasal Gündem (Legal Agenda) adlı sivil toplum kuruluşuna göre Lübnan topraklarından kaçırılan en az 30 kişi hâlen İsrail’de gözaltında tutuluyor.

Fosfor

Kasım 2024 ile Mart 2026 arasındaki ilk ateşkes döneminde, aralarında bir çoban ve iki balıkçının da bulunduğu on bir kişi alıkonuldu. 2 Mart’tan bu yana, sınırda Sünni çoğunluklu bir köy olan Halta’dan üç çiftçi ve üç Hizbullah savaşçısının da aralarında bulunduğu sekiz kişi daha kaçırıldı.

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçasıdır.

Ekim 2023’ten bu yana, özellikle Lübnan’ın güneyinde ve Bekaa Vadisi’nde 50.000 hektardan fazla arazi savaştan etkilendi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü, nüfusun yoğun olduğu alanlarda ve tarım arazilerinde beyaz fosforun defalarca kullanıldığını belgeledi. Lübnanlı kuruluşlar da sınır yakınlarında glifosat da dâhil olmak üzere herbisitlerin (yabani ot ilaçlarının) kullanıldığını bildirdi.

Deniz

Çevre grupları; ormanların, tarım arazilerinin, biyoçeşitliliğin ve su kaynaklarının kümülatif (birikerek artan) yıkımının, uluslararası hukuk kapsamında çevreye karşı işlenen suçlar olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyor.

Mansuri’nin 57 kilometre kuzeyinde, Rmeileh plajında Fadia Jomaa, ince bambu çubuklarını yavaşça kuma saplıyor. Savaş nedeniyle yerinden edilen Jumaa, deniz kaplumbağalarını koruma çalışmalarını kıyı şeridinin farklı bir bölümünde sürdürüyor.

Geçen yıldan bu yana şimdiden sekiz yuva tespit edildi. Bambu çubuklar, kumun altında gizlenmiş yuvaların yerini belirlemeye yardımcı oluyor. Toprak aniden yumuşarsa ekip, bir kaplumbağanın oraya yumurta bıraktığını anlıyor. Yuvalar plajı kullananlar veya erozyon nedeniyle tehdit altında olduğunda gönüllüler, bunları dikkatlice daha güvenli bir yere taşıyor.

Jomaa, bu iş hakkında bildiği her şeyi Mona Halil’den öğrenmiş. “Birkaç yıl önce bize şöyle demişti: Ben artık çok yoruluyorum. Deniz artık önünüzde duruyor. Plaja inin, neler yapabileceğinizi kanıtlayın ve bu işi devam ettirin!”

Yaşam

Bugün bu sözler bir sorumluluk bilincine dönüşmüş durumda. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) raporuna göre, Cumaa, yaptığı çalışmalardan ötürü birçok farklı gruptan tehditler aldı. Jomaa’ya göre Halil’in öldürülmesi, Lübnan çevresine karşı yürütülen daha geniş bir kampanyanın parçasını oluşturuyor.

“İsrail kimi hedef aldığını çok iyi biliyordu. Çevre korumanın bir sembolünü öldürdüler. Mona, her İsrail savaşının yol açtığı çevresel hasarı sistematik olarak ifşa ediyordu.”

Güney Lübnan’ın büyük bir kısmına, devam eden İsrail saldırıları ve askeri işgal nedeniyle hâlâ ulaşılamasa da koruma uzmanları biyoçeşitliliği belgelemeye, yaban hayatını korumaya ve savaştan yara almış ekosistemlerden geriye kalanları muhafaza etmeye devam ediyor.

Onlar için bir yuva dolusu kaplumbağa yumurtasını kurtarmak, artık sadece kaplumbağalarla ilgili bir durum olmaktan çıktı: Bu, yaşanan tüm yıkıma rağmen yaşamın devam etmesini sağlamak anlamına geliyor.”

Kaynak: https://theecologist.org/2026/aug/03/people-killed-defending-nature-lebanon

Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Yazılar

Husi Saldırıları, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki “Sınırlama Stratejisi”nin Sonunu İşaret Ediyor

Yayınlanma:

-

Husiler, on yıl öncesine kıyasla savaşa daha iyi hazırlanmış durumdalar; Suudi Arabistan ise gerginliğin tırmanmasından artık daha fazla zarar görecek durumda. Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi, ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.

Sean Mathews-Middle East Eye- 14 October 2026

Analistlere ve diplomatlara göre Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi’leri “kontrol altında tutma” çabası, bir yandan da ülkedeki ekonomik büyümeye daha fazla ağırlık vermeye çalışırken çöküşe geçiyor; bu durum, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın iktidara gelmesinden bu yana karşılaştığı en ciddi sınavlardan birini oluşturuyor.

On yıl önce veliaht prens, krallığı, Husi’leri iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan bir savaşa sürüklemişti. Çatışma, Suudi Arabistan için bir bataklığa dönüştü; ülkenin kaynaklarını tüketti ve yıkıcı bombardıman kampanyası nedeniyle yaygın bir tepkiye yol açtı. Sonunda Suudi Arabistan, kayıplarını sınırlandırdı ve 2022’den bu yana Husi’lerle tedirgin bir ateşkes sürdürdü.

King’s College London’da uluslararası güvenlik uzmanı olan Rob Geist Pinfold, Middle East Eye’a yaptığı açıklamada, “Bu, Suudi Arabistan’ın çevreleme stratejisinin çöküşüdür.” dedi.

“Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.”

Suudi Arabistan’ın Temmuz ayında Husi yetkililerini taşıyan bir uçağın inişini engellemek için Sana havaalanını bombalaması üzerine çatışma yeniden alevlendi. MEE, uçakta silah sistemlerinin yanı sıra İranlı, Suriyeli ve Hizbullah’a bağlı askeri danışmanların da bulunduğunu bildirdi.

Bunun üzerine Husi milisleri Suudi gemilerine karşı bir abluka ilan etti ve geçen ay Kızıldeniz kıyısı boyunca yıldırım hızında bir saldırı başlattı; Suudi Krallığı ve Yemenli müttefikleri bu saldırıya karşı koymakta zorlandı.

“Kelimenin Tam Anlamıyla Çarpıcı”

Uzmanlara göre Yemen’de son kez tam ölçekli bir savaşın yaşandığı dönemin aksine, Suudi Arabistan artık çatışmanın genişlemesinden daha fazla zarar görecek durumda ve Husi’ler daha sofistike rakipler haline geldi.

Suudi Arabistan, son çatışmalar sırasında Husi’lerin füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı ancak bu saldırılar bu seferkiler kadar isabetli değildi.

Sadece geçen hafta içinde Husi milisleri, Riyad Uluslararası Havalimanı’nı üç gün üst üste vurdu. Cumartesi günü gerçekleştirilen saldırıda en az 13 kişi hayatını kaybetti, 300 kişi yaralandı. Grubun hedef belirleme yetenekleri, Salı günü doğudaki Dhahran kentinde Suudi Arabistan’ın devlet petrol devi Aramco’nun genel merkezini vurmalarıyla bir kez daha ortaya çıktı.

Bu saldırılar, bazı kesimlerin Suudi Arabistan ordusunun yeteneklerini sorgulamasına neden oldu.

Krallık, Patriot ve Thaad hava savunma sistemleri de dâhil olmak üzere Amerikan silahlarının önemli bir alıcısı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne göre krallık, GSYİH’sinin yüzde 6,5’ini askeri teçhizata harcıyor; bu, dünyadaki en yüksek oranlardan biridir.

Orta Doğu Enstitüsü’nde Körfez uzmanı olan Gregory Gause, MEE’ye verdiği demeçte, “Husi’lerin Suudi Arabistan’daki bu son derece önemli tesisleri istedikleri zaman vurabilmeleri ve Suudilerin bunları savunamaması, kelimenin tam anlamıyla oldukça çarpıcı.” dedi.

“Eskisine kıyasla çok daha iyi füzelere ve hedefleme teknolojisine sahip oldukları açık!” diye ekledi.

Riyad’daki bir Batılı savunma yetkilisi MEE’ye, Suudi Arabistan’ın kendisine ateşlenen füzelerin ve insansız hava araçlarının büyük çoğunluğunu engellediğini, bu oranın muhtemelen yüzde 90’ın biraz altında olduğunu söyledi. Ancak Husi milisleri, krallığın hava savunmasını aşma konusunda daha yetkin.

“Husi’ler, Şubat ayında İran’ın gösterdiği performanstan çok daha etkili. Bu yılın başlarında edindikleri deneyimlerden ders çıkardılar.” diyen ve isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan yetkili, “Bu, yenilikçilik, yüksek hız ve en güncel istihbaratın birleşimidir.” diye ekledi.

Husi milisleri, 7 Ekim 2023’ten sonra hedef belirleme becerilerini geliştirdiler ve Gazze’de kuşatma altındaki Filistinlilerle dayanışma içinde olduklarını iddia ederek Kızıldeniz’deki gemilere saldırılar düzenlediler. Dört yıllık ateşkes, gruba Yemen’in engebeli kuzeybatı dağlarında mevzilerini sağlamlaştırmak için zaman kazandırdı. Ayrıca İran’dan hatta Rusya’dan daha fazla destek aldılar,

Hava saldırısı ile hava savunması arasındaki uçurum yeni bir durum değil. İsrail, hava savunma sistemlerini sürekli olarak geliştiriyor ve Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş, yeni askeri teçhizatın test edildiği bir saha hâline geldi.

Suudi Arabistan için sorun, bu kez çatışmaların yeniden başlaması durumunda kaybedeceklerinin daha fazla olmasıdır.

Kim Daha Çok Şey Kaybedecek?

Suudi Arabistan, 2015 yılına kıyasla küresel ekonomiye daha fazla entegre durumda. Uzmanlara göre ülke, ay sonunda önemli bir yatırım konferansına ev sahipliği yapacağı için Riyad Havalimanı’nı uzun süreli olarak kapatmaktan çekiniyor.

Gerginliğin yeniden tırmanmasının maliyeti de yüksek. Suudi Arabistan, Şubat ayında İran’ın ABD’ye yönelik misillemesinin ve İsrail’in saldırısının en kötü etkilerinden genel olarak kaçınmayı başardı. Krallık, istikrarını sergileyerek petrolü daha yüksek fiyatlardan satmanın avantajından yararlandı. Ancak bu avantajın kırılgan olduğu ortaya çıktı.

Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı petrol boru hattı, geçen ay düzenlenen ve krallığın Irak’taki İran yanlısı milisleri sorumlu tuttuğu bir saldırı sonucu geçici olarak devre dışı kaldı.

Krallığın ekonomisi hâlihazırda zor durumda. Suudi Arabistan, ekonomisinin bu yıl yüzde 3,6 oranında küçülmesini bekliyor ve “Vizyon 2030” ekonomik planının bir parçasını oluşturan dev projeleri şimdiden küçültmek zorunda kaldı. Daha geniş çaplı bir savaş, krallığın bütçesine daha fazla baskı uygulayabilir.

Gause, “Suudiler, Husi’leri istedikleri kadar bombalayabilirler ancak bu onlara zarar vermez çünkü onlar, modern bir ekonomi oluşturmakla ilgilenmiyorlar.” dedi.

“Husi’lerin Riyad havaalanına düzenlediği bir saldırı, Suudilerin Sana havaalanına düzenlediği bir saldırının Husi’ler için oluşturduğu zarara kıyasla çok daha fazla zarar verir.” diye ekledi.

Suudi Arabistan’ın bu sefer sahip olduğu tek avantaj, yurtdışında biraz daha fazla sempati görmesi.

Diplomatlar ve analistler, Suudi Arabistan’ın Husi saldırılarına genel olarak itidalle karşılık verdiğini söylüyor. Husilerin Riyad havalimanına düzenlediği cumartesi günkü saldırıdan elde edilen video görüntüleri, Umre ziyaretinde bulunan hacıların patlamanın etkisine maruz kaldığını iddia etti ve bu durum gruba karşı geniş çaplı bir kınama dalgasına yol açtı.

“Suudi Arabistan Fazla Uzlaşmacı mı?”

Kuveyt Üniversitesi’nden uzman Bader al-Saif, MEE’ye verdiği demeçte, “Suudiler, daha isabetli hava saldırıları konusunda çıtayı yükseltti.” dedi.

Uzmanlara göre krallık, özellikle daha geniş stratejik nedenlerden ötürü uluslararası toplumu kendi tarafında tutmak istiyor. Bu ayın başlarında Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile imzaladığı ortak savunma anlaşması olan Mekke Paktı’nı yürürlüğe koydu. İslamabad, Suudi Arabistan’a hâlihazırda askeri yardım gönderdi; Türkiye’nin de aynı şeyi yapması bekleniyor.

Uzmanlara göre Suudi Arabistan’ın en yakın müttefiki olan ABD, savunma desteği ve istihbarat sağlasa da şu âna kadar çatışmaya açıkça müdahil olmayı reddediyor.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu ayın başlarında Riyad’da Demokrat Parti Senatörü Chris Murphy’yi ağırladı. Murphy, 2022’deki ateşkes öncesinde Yemen savaşının en sert eleştirmenlerinden biriydi. Dikkat çekici bir şekilde, bu sefer Suudi Arabistan’dan geri çekilmesini talep etmedi.

Kuveyt Üniversitesi’nden Saif, Suudi Arabistan’ın fazla itidalli davrandığını söyledi.

“Bence biraz güç gösterisi yapmanız gerekiyor. Saldırı altındayken barışçıl bir tutum sergilemek pek akıllıca değil.” dedi. “Husi’leri müzakere masasına oturtmak gerekiyor ve bu da sahada değişikliklere zorlamak anlamına geliyor.” diye ekledi.

Suudi Arabistan, Yemen’e kendi kara kuvvetlerini sevk etmekten çekindiği için yerel müttefiklerine güvenmek zorunda kalıyor.

Krallık, Yemen’in uluslararası alanda tanınan hükümetinin en büyük destekçisidir ancak bu güçler ciddi şekilde bölünmüş durumdadır.

“Dağıldılar, Silahsız Geldiler”

Yemen hükümeti, bu ayın başlarında 2014’ten beri Husi’lerin elinde bulunan tüm toprakları geri almak amacıyla tam ölçekli bir askeri taarruz başlattığını duyurdu. Ancak Körfez bölgesinde taarruzu takip eden bir Batılı yetkili, hükümet güçlerinin performansından “hayal kırıklığına uğradığını” belirtti.

Yetkili, “Son aylarda Yemen hükümet güçlerinin yetenekleri abartıldı ancak oldukça yetersiz kaldılar.” dedi. “Bir birlik, yiyecek ve su olmadan savaşmaya geldi. Diğer birimler ise ortadan kayboldu ve kanatları savunmasız bıraktı.”

Husi’lere karşı en etkili savaşçılar, BAE ile ittifak halindeki Yemenli gruplardır. Suudi Arabistan, bu güçlerin ayrılıkçı emellerine verdiği destek nedeniyle Körfez’deki komşusuyla çatışmaya girdi ve bu da uyumlu bir ordu oluşturma çabalarını zorlaştırdı.

Geçen ay Suudi Arabistan, komşusuyla ilişkilerini düzeltmek amacıyla BAE Başkan Yardımcısı Mansour bin Zayed’i ağırladı ancak Salı günü, sürgünde yaşayan Yemen ayrılıkçı hareketinin lideri Aidarous al-Zubaidi, arkasında eski Güney Yemen devletinin haritasının bulunduğu bir videoda göründü.

Yemen, 1967’den 1990’a kadar ikiye bölünmüştü ve Güney Yemen bağımsız bir Marksist devlet olarak varlığını sürdürmüştü.

Zubaidi, Husi’lere karşı seferberlik çağrısında bulunsa da, aynı zamanda uluslararası topluma Güney Yemen devletine ilişkin anayasal bildirgeyi tanımaları çağrısında bulundu.

Yemen ve Arap Körfezi konusunda bağımsız bir uzman olan İbrahim Celal, MEE’ye. “Onun ortaya çıkışı gereksizdi ve Abu Dabi’nin dayanışma mesajlarına rağmen Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki altta yatan görüş ayrılığını ortaya çıkardı. Yaptığı açıklama, birlik ve beraberlik ruhunu yansıtan bir açıklama değildi.” diye konuştu.

Yine de Celal, karşı saldırının henüz başlangıç aşamasında olduğunu ve Suudi Arabistan’ın yerel müttefiklerini güçlendirmek için daha fazlasını yapabileceğini belirtti. “Husi milisleri, Suudi Arabistan’dan daha fazla gerilimi tırmandırabilir.” dedi ve ekledi: “Bu nedenle Suudi Arabistan’ın Yemen hükümetini daha etkin bir şekilde silahlandırması gerekiyor.”

Middle East Institute’tan Gause, MEE’ye yaptığı açıklamada, daha geniş çaplı bir bölgesel çatışma önleme süreci olmadan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki gerçekleri değiştirmesinin pek olası olmadığını belirtti.

Husi’lerin saldırılarının kendi iç nedenleri var ancak uzmanlar, hesaplamalarının İran ile ABD arasındaki durmuş ateşkesinden ayrı düşünülemeyeceğini belirtiyor.

“Suudilerin şu anda izleyebileceği tek pratik yol, ABD’yi İran ile olan çatışmaya son vermeye zorlamaktır. Husi’lerin burada dizginlenmesinin tek yolu, İranlıların onlara bunu söylemesidir. Bu da ancak ABD ile İran arasında siyasi bir anlaşma ile gerçekleşebilir.” dedi.

Kaynak: https://www.middleeasteye.net/news/houthi-strikes-mark-end-saudi-arabias-yemen-containment-strategy

 Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x