Connect with us

Köşe Yazıları

Sözleşmeye Sadakat

Yayınlanma:

-

[Daima] hatırlayın, Allah’ın size bahşettiği nimetleri ve “Duyduk ve itaat ettik!” dediğinizde Allah’a karşı altına girdiğiniz kesin taahhüdü. O halde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: şüphe yok ki Allah, [insanların] kalpler[in]de olanı kesinlikle bilir. [Mâide, 7]

İman edince bir taahhüdün altına girilir, elbette zorlama olmaksızın. Allah’ın, Kitabında yer verdiği tekliflerin kabulü ile gerçekleşen bir bağlılık, sözleşme, teslimiyet; varlığın bütün unsurlarıyla gerçekleşen bir iman, bunların ya da buna yakın bütün hâllerin toplamı…

İnsanın gündelik pratiklerinden varlığını bir mana çevresinde örgütlediği imanî tercihlerine kadar hayatının temel değerlerinden biri olarak çıkar karşımıza taahhüdüne sadık kalma.

İlahi çağrıyı duyan insan özgür iradesiyle bir karar vermiştir ve o karar artık iman-amel(eylem) bütünlüğü muvacehesinde ete kemiğe bürünecek ve yol almaya başlayacaktır. Şahitlik dediğimiz süreçtir bu.

Ticarî, ailevî birçok alanda taahhütlerimiz vardır. Yerine getirmezsek hayatımız derinden etkilenir. Ticaretimiz bozulabilir, yuvamız dağılır, düzenimiz altüst olabilir.

Rabbimize verdiğimiz sözün, O’na karşı altına girdiğimiz taahhüdün gereklerini yerine getirmemek, verilmiş olan o sözden dönmek, taahhütten tek taraflı olarak çekilmek ise bambaşka bir hâle tekabül eder.

En azından o kadar kolay mıdır? Ailevî bir taahhüdün yerine getirilmemesi durumunda neler yaşanabildiğini özellikle gümümüzdeki örneklerinden yakinen bilip görüyoruz. Ticarî taahhütlerin iptali maalesef ekonomik darboğazlara, oradan iflas ve intiharlara kadar götürebiliyor insanları ve geri dönülemez acı sonuçları muhataplarına tattırabiliyor.

İslami mücadele içinde yer alan kişi ya da çevrelerin Allah’a karşı altına girdikleri kesin taahhüdün “kesinlik” sıfatına bakmaksızın uzağına düşmeleri nasıl bir şeydir? Bunun ne demeye geldiği hakkında öyle sanıyorum ki uzun uzun düşünmüşsünüzdür. İrtibatlı olduğunuz kişi ya da çevrelerden tutun da gözlemlediğiniz başkalarına kadar süreçleri muhtemelen kendinizce etraflıca analiz etmişsinizdir.

Dünyadaki taahhütlerden belki çok daha rahat bir şekilde sıyrılanılabilen bir taahhüt gibi görünüyor Allah’a karşı altına girilen taahhütten çıkabilmek ilk elde ancak özellikle dehşetli bir hesaplaşma bunun için zorunlu görünüyor. Bu hesaplaşma çetin geçse de kolay bir muhataplık ilişkisi var sonuçta: Allah somut ve görünür bir şekilde karşınızda yok ve taahhütten çekilince dünyevî mevzularda olduğu gibi yakın bir yaptırım tehdidi de söz konusu değil!

O halde bu taahhüdün tek dayanağı sağlam bir imandır. İmanın da elbette “neye iman edileceği” aşaması oldukça mühimdir. “Mücadeleye iman” imanın esaslarından mıdır? Elbette! Hem sadece bu ayet, hem Kur’an’ın bütünü bunu anlatmaktadır. Zulme, şirke, küfre, örgütlü bütün kötülüklere karşı ateş hattında, teyakkuzda olmak! Yolun, yöntemin vahyin işaret ettiği doğrultuda seyretmesi şartıyla tabi ki…

Yenilmiş olunabilir, geri çekilmiş olunabilir, moral bozukluğu bilinçleri kötürümleştirmiş olabilir; evet, bunların hepsi mümkündür ancak taahhüt orada durmaktadır. “Sözleşmeye sadakat” niteliğimiz, haysiyetimiz ise eğer düştüğümüz yerden kalkmak, cesareti örgütlemek, kavrayışı bilemek durumundayız ve bütün bunlar imanın esaslarındandır.

Ayette vurgulanan taahhüt üzerine ayrıntılı bir şekilde düşünülmelidir. Taahhüdün muhatabı Allah ise eğer, Allah’ın Kitabı hakemliğini sürdürmeli, yeni ayağa kalkışların, mücadeleyi bilemenin mihengi de o Kitap olmalıdır.

Başka yollar, ne kadar üzerlerinde yürünülürse yürünülsün taahhüdün yükümlülüklerini karşılamaz. Bu hakikatin altını çiziyoruz.

Tevhidin hakikati, o hakikatin işaret ettiği güzergâh apaçık bellidir. Birtakım çaresizlik ve yılgınlıklar, varlığımızı sarıp kuşatmış ve bilincimizi esir etmiş öfkemize rağmen vahiy üzere sebat etmek, Resullerin örnekliğini Kur’an’da tekrar tekrar eşeleyerek ortaya çıkarmak, o örneklikleri bugüne taşıyarak yol almak durumundayız.

Aksi taktirde taahhüt öylece orada, tek başına, sahipsiz ve terk edilmiş olarak kalacaktır ve aslında şu meşhur ayeti bu bağlamda algılamak icap eder:

Ey Rabbim, kavmimden [bazıları] bu Kur’an’ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü! [Furkan, 30]

Yapılması gerekeni, güzel örnekliği ise Rabbimiz şöyle ifade eder:

Müminler arasında öylesi var ki Allah’ın huzurunda verdiği sözü [her zaman] yerine getirir; kimi [ölüme gitmek suretiyle] ahitlerini yerine getirmiştir, kimi de [kararlarından] vazgeçmeden [ahitlerini yerine getirmeyi] beklemektedir. [Ahzab, 23]

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022)

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Demokrasiye Mecbur muyuz?

Yayınlanma:

-

Bu soruya “hayır” cevabı vermenin giderek zorlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Elbette bunun nedeni sadece demokrasinin bir model olarak güçlenmesi ya da dünyanın görece artan refahının demokrasi ile gerekçelendirilmesi değil. Aynı zamanda demokrasinin bugünün dünyasının tabu kavramları arasında yerini almasının da büyük payı var. Demokrasinin içinde bir modeli, bir demokrasi yorumunu konuşmaya izin verenler, kavramın kendisine dair her tartışmayı bir şiddet eylemi görme eğiliminde.

Özellikle şu an yaşadığımız seçim dönemlerindeki gibi demokrasinin kutsandığı anlarda aykırı her ses sanki “bugün icat edilmiş” gibi karşılanıyor. Oy vermeyi reddetmek, demokratik süreçlerin dışında bir siyasallık üretmeye çalışmak iktidar açısından “hainlik”, muhalefet açısından “işbirlikçilik” ile kolayca suçlanıyor. Bu durum bize, demokrasi ve aurasındaki diğer kavramlar üzerinden bir tür hegemonyanın kurulduğunu gösteriyor. Hegemonya -Gramsci’nin tarifi ile- fiziki güç ile gelişen “zorlama”nın yanı sıra bir tür “rıza”yı da içerir. Böylece sosyo-politik bir boyut kazanan hegemonik ortamda eleştiriler bile egemenin argümanları içinde dilini kurar ve hegemonik değerleri bir tür ön koşul olarak görür.

Demokrasi tartışmalarına göz attığımızda bir hegemonik yapılandırmanın içinde kaldığını, tartışmaların demokrasinin değerleri içinden geliştirilmeye çalışıldığını söylemek yanlış olmaz. Sanki adil ve özgürlükçü her söylem verili olarak demokrasinin içinde gelişebilir gibi sunuluyor. Oysa demokrasiye dair tartışmalar, en az kavramın kendisi kadar eski. Örneğin Milattan önce 200’lerde Polibios -yani bundan yaklaşık 2000 yıl önce- demokrasiyi “oklokrasi” kavramı üzerinden eleştirir. Ona göre demokrasi, ileri evrelerinde popülizmden bağımsız düşünülemez. Aynı kavramı Rousseau bir “yozlaşma” olarak tanımlasa da Polibios’un eleştirileri daha çok demokrasinin zorunlu sonuçlarına ilişkin bir öngörüdür. Polibios’a göre problem, toplumun büyük parçasının desteği ile yönetimi eline alan siyasetçilerin popülizmi bir yöntem olarak belirlemesidir. Toplum, manipülasyona ve duygusal uyarımlara ne kadar açıksa popülizm o kadar sahici dönüşlerle politik süreci belirler. Polibios, bu durumu toplumun nüfusunun artması ve geniş yığınların eğitimsizliği ile irtibatlandırmıştır. Aslında eleştirinin kilit noktası “kalabalık”ların egemenliğin merkezine kendi kütlesini koymasının zorunlu sonuçlarıdır. Polibios, popülizmden meşruiyet devşirerek bir “ahlaki resesyon” yaratan “oklokrasi”yi de bir evre olarak görür. Günün sonunda popülizm, silahlarını doğrudan doğruya kendini var kılan kitleye de yöneltir ve gücü bir çetenin elinde konsolide eder. Popülizmin caydırıcı ve korkutucu sloganları, önce çetenin, sonra da tiranın iktidarda kalmasını bir beka söylemi etrafında böylece birleştirmiş olur. Tanıdık geldi mi?

Polibios’un Atina’nın siyasi atmosferi içinde gerçekleştirdiği eleştirilerin biraz da kendi toplumunun demografik değişiminden kaynaklandığını düşünebiliriz. Aslında Polibios bu yeni kavramsallaştırmada bozulmanın katalizör etkenini de keşfetmiştir: kitle! Polibios’tan binlerce yıl sonra demokrasinin yeniden siyasetin görünür yüzü olmaya başladığında “kitle” kavramına dair tartışmalar da alevlenir. Sanayileşmenin artması, büyük kentleşme hareketleri ve iş bölümüne dayalı yüksek düzeyde uzmanlaşma kitle toplumunun modern karakteridir. Elbette bu toplum aynı zamanda demokratik bir kültürü de içerecektir. Horkheimer ve Adorno gibi modernite eleştirileri yapan düşünürler kitle toplumunda bireyin edilgen, ilgisiz ve ezici biçimde atomize olduğuna vurgu yaparlar. Geleneksel bağlardan, dinsel kimliklerden kopan birey için toplumsallaşma artık başka bir evreye geçmiştir.

Kitle toplumu geliştikçe toplumsal etkileşim dışarıdan müdahaleye ve yönlendirmeye daha açık hale gelir. Her şeyi ile birbirine benzeyen kitle, özgünlüğünü yitirip sıradanlaşan birey için yeni bir dönemi başlatır. Polibios’un öngörüsünde “kitle”nin tehlikeli ve yozlaştırıcı olması ile onun “eğitimsizliği” arasında doğrudan bir ilişki vardır. Ancak modern dünya için kitlenin mensupları eğitimin endüstriyel süreçlerini tamamlamış, verili kit bilgileri almış bireyleridir. Polibios’un öngöremediği “hiçbir konudan yeterince haberdar olmamanın” popülizmin karşısındaki savunmasızlığını “temel bir kavramsal formatlamadan geçmiş modern birey” için de geçerli olduğudur. Bu, bazen güvenlik ve ulus kimliği üzerinden kendini gösterirken kimi zaman da modern batılı referanslar üzerinden gelişir. Türkiye örneğinde “yerlilik ve millilik” söyleminin toplumun bir parçasındaki etkisi ile diğer kesimin Batının değer yargılarını ulaşılması gereken medeniyet seviyesi olarak görme konusundaki heyecanı birbirinden çok farklı şekillenmez. Her ikisi de popülist politikalara cevap verir.

Bu yönüyle popülizm aslında bütünüyle anti-demokratik değildir. Yakın zamanda bu konuyu inceleyen Cass Mudde, popülizmi özünde demokratik bulur. Popülizm çoğu zaman doğru bir tepkisellik ve haklı sorularla başlar. Ancak sıradan bireylerin inisiyatif alma konusundaki isteksizlikleri günün sonunda etkili bir çeteyi ve daha etkili bir tiranı doğurur. Bu açıdan popülizm güç istencinin kitlesel bir halüsinasyonudur. Üstelik demokrasi içinde gelişen popülist politikaların iktidar aygıtlarını elinde tutabilmek için gösterdiği manevralar başlardaki görünümü de bozar. Haklı sorularla başlayan muhafazakâr popülizm günün sonunda neo-kemalist bir görünüme pekâlâ evrilebilir.

Demokrasi tartışmaları açısından popülizm, yadsıyamayacağımız bir konu. Hatta demokrasinin tanımının eklektik ve tarih içinde biçimlenen akışkan yapısını dikkate aldığımızda popülizmin modern demokrasiye ruhunu üfleyen kavram olduğunu söyleyebiliriz. Hepimize dayatılan demokrasi kavramının içindeyse popülizmin esamisi okunmaz. Demokrasiyi bugünün kutsalları arasında belirleyen bakış bize adeta bir güzelleme potpurisi yaptırtır: Hürriyet, eşitlik, katılımcı, üretken… diye devam eden bir dizi kavramın tümünün demokrasi ile bütünleştiği konusunda genel bir kanı tanım olarak dayatılır. Oysa bu tanım -bütün hatalarından önce- yine indirgemecidir, bağlamları ve pratiği büyük ölçüde yok sayar.

Popülizm ve demokrasi ilişkisini tartışmak bir anlamda bu kavramın “akredite tanımının” dışında konuşulması gerektiğini de hatırlatacaktır. Genelde Türkiye’deki demokrasiye dair tartışmaların ya çok sığ ve yine popülist bir bağlam üzerinden ya da sürekli kendine referans veren bir dil üzerinden geliştiğini biliyoruz. Oysa demokrasi tartışmaları öncelikle demokrasinin kendi içindeki tutarsızlık ve çelişkilerine odaklanmalıydı. Tüm dünyada örneğin “radikal demokrasi” veya anarşist itirazlar gibi tartışmaların bunu merkeze alan başlıklar açmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu açıdan demokrasinin popülist karakterinin modernliğin içinde zaten fazlasıyla aşındırılmış bireyin giderek belirsiz ve etkisiz hale gelmesi konuşmalı. Oy vererek, bir siyasi hareketin arkasında durarak toplumsal düzeni ve iktidar aygıtlarını topyekûn değiştirebileceğine dair inanç aslında şeyhinin kendisini cennete taşıyacağına inanan müridin saf temennisi ile eş değer ölçülerde biçimlenir. Her ikisinde de birey, kişisel inisiyatiflerini değersizleştirir, etkisizleştirir ve tebaa olmaya hazır bir bilinç düzeyindedir.

Elbette günün sonunda demokrasinin kendisini tek ve alternatifsiz gördüğü bir dünyada başka bir siyasetin nasıl mümkün olacağı sorusu devasa bir büyüklük olarak beliriyor. Bu sorunun çözümsüz görünümünün arkasında “öğrenilmiş çaresizlik” hissinin yattığını düşündürtecek sebeplerimiz var: Bireyin flulaştığı modernlik, devletin modern yapılanmasına tam oturacak bir aparat haline getirilmiş demokrasiyi “devlet”ten ayrı düşünmek, demokrasi tartışmalarını başlamadan bitirecek yanlış çıkışlara neden oluyor. Ancak yine de demokrasiyi “içeriden” bir tartışma ile değil “dışarıdan” ve yapısal bir tartışma ile değerlendirmeye çalışmak ezberleri bozmak için yerinde bir adım olabilir.

KAYNAKÇA

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, İletişim Yay.

Cas Mudde, Cristobal Rovira Kaltwasser, Popülizm: Kısa Bir Giriş, Nika Yay.

Elias Canetti, Kitle ve İktidar, Ayrıntı Yay.

Platon, Devlet, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.

Max Horkheimer, Akıl Tutulması, Metis Yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gaybî Yardım İçin Kazma Vurmak

Yayınlanma:

-

İslami mücadele elbette “gayba iman” temelinde yürütülür ve merkezinde yer alan temel motivasyon kaynağı da Rabbimizin yine gaybî yardım vaadidir. Kur’an’la birlikte okuduğumuz siyer bunun nasıl gerçekleştiğini şartlarıyla birlikte bize sunmaktadır. Modern dönem İslamcılığı “ahirete iman” ilkesinden başlayarak gaybî yardıma istinat etmeyi epeyce aşındırdığı, bu dolayımda Kur’an’da yapılan aktarım ve vurgu bahislerini aklî ve bilimsel çerçeveye hapseden anlama faaliyetiyle kavramaya çalıştığı için verdiği mücadelede sık sık umutsuzluklara kapılmakta, bunun sonucunda da tevhidî çizgiden sapmalar yaşamaktadır.

Kur’an’a göre bütün gaybî yardımların şartı Muhammed sûresi 7. ayette özlü bir şekilde vurgulanmıştır:

Siz ey imana ermiş olanlar! Eğer Allah[ın dâvâsın]a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve adımlarınızı sağlamlaştırır. (47/7)

Allah’ın dinine/davasına yardım etmek esasen mü’minlerin doğrudan kendilerine yardım etmesi demektir. Hem ayetten hem de pratikten çıkan netice açıkça budur. Bu yardımın mahiyeti/gerekçesi hakkında resullerin örnekliği ve Kur’an’daki vurgular yeterince açıklayıcıdır. Şimdi Ankebut ve Bakara sûrelerindeki ayetleri peş peşe okuyalım:

İnsanlar, [sadece] “İnandık!” demeleriyle bırakılacaklarını ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Evet, andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde [bugün yaşayanlar da sınanacak ve] elbette Allah, doğru davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu gösterecektir. (29/2, 3)

[Ama,] sizden önce gelip geçen [mü’min]ler gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve kımıldatmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki müminlerle birlikte Elçi de “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryad ediyordu. Gözünüzü açın, Allah’ın yardımı [daima] yakındır! (2/214)

Sınanma gerçekliğinin bu durumda imanın temel ilkelerinden biri olduğu görülüyor. İmanın ancak hemen ardından gelen pratik sorumluluklarla bir anlamının olacağı bu ayetlerde açıkça dile getiriliyor. Hem de bu dile getiriş keskin bir üslupla yapılmakta, meselenin ciddiyeti muhataplara net bir şekilde sunulmaktadır. Özellikle Bakara sûresindeki ayet, süreci ayrıntılandırmaktan çekinmiyor. Bu son derece yakıcı hakikat, tercihlerin oluşumuna tesir edecek, iman ya da red bu hakikat doğrultusunda somutlaşacaktır.

Allah’a imanın zulüm ve şirk cephesinde yaratacağı rahatsızlık onu boğma çabasının boy vermesine sebebiyet verecektir. Çünkü iman ve İslam yeryüzünde dârü’s-selâmlar kurmayı amaçlarken şirk ve zulüm sistemleri tam olarak bu iradenin karşısında yer alır ve binlerce adamını toplayarak dâru’s-selâmı kuşatır.

Siyerdeki öncelikli dâru’s-selam elbette Medine’dir ve henüz rüşeym halindedir. Bu barış yurdu tasarımını ilk boğma harekâtı Bedir savaşı olarak gerçekleşmiş, Kur’an’da ifade edildiğine göre güçlü bir gaybî yardımla[1] bu savaş mü’minlerin lehine sonuçlanmıştı.

İkinci boğma harekâtı Uhud savaşıdır. Sonu mü’minler için “okçular tepesi” terbiyesiyle[2] bitecek bu gönül kırıklıklarıyla biten kapışmanın ardından çok daha büyük bir imtihan bekliyordu barış ve esenlik yurdu girişimini!

Gaybî yardım olmaksızın mü’minlerin muzafferiyetinden bahsedebilmek gözden geçirdiğimiz ayetlere ve siyerdeki pratik tecrübeye göre zaten imkânsızdır ama gaybî yardımın şarta bağlı olduğunu da müşriklerle yapılan ilk iki savaş örneğiyle görmüş olduk, daha etkilisine ise Hendek/Ahzab savaşı ile tanık olacağız.

Hendek savaşı da diğer örneklerde de olduğu gibi gaybî yardımın şartlarını etkili bir tablo biçiminde sunmaktadır. Mü’minler dehşetli bir sınanmaya tabi tutulmuşlardır.  Müşrik ordusu yukarıdan ve aşağıdan mü’minlerin üzerine geldiğinde ve onların gözlerinin feri kaybolup yürekleri ağızlarına gelmişti. Belki kendilerinden beklenilmeyecek bir şekilde Allah hakkında en çelişik düşünceler akıllarından bir bir geçmeye başlamıştı.[3]

Allah Resulünün terbiyesinden geçmiş, hicret tecrübesini yaşamış, Bedir ve Uhud cenderesinden çıkmış mü’minlerin Ahzab sûresi 10. ayette bahsolunan hâlet-i rûhiyeleri ve neredeyse ikircikli tavırları garipsenebilir ancak Rabbimiz tarafından kınanmamaktadır. Elbette onlar da insandır ve öncesinde hendek kazarak gaybî yardımı hak edecek ve kendilerini kurtaracak büyük bir gerekçe vâr edebilmişlerdir.

Bir zamanların meşhur Hendek ve Grup İslami Direniş’in yenilerde yaptığı Ahzab’daki Yiğitler ezgilerini dinleyerek de bu yazıyı okuyabilirsiniz. Medine’nin saldırıya açık cephesine 4 metre derinliğinde, 6 metre genişliğinde bir hendek kazmıştır Müslümanlar. Bu hazırlık ve adanma hâli, düşmanın muhasarası gözle görülür bir hâl aldığında ortaya çıkan çelişkili tutumları izale edecek ve Allah’ın gaybî müdahalesi düşman ordusunu dağıtan kasırga ve görülemeyen ordular şeklinde gerçekleşecektir[4] çünkü hendek kazarak ulaşılan bir hak ediş vardır.  Bu güzel borç, eşsiz bir mukabele ile ödenecektir.

Allah’ın gaybî yardımı haktır; şüphesiz O, sözünden dönmez[5] lâkin bu yardım şarta bağlanmıştır. O şart, tüm yetersizliklere rağmen Bedir ve Uhud meydanlarına çıkmak, en nihayetinde de Arabistan yarımadasının görüp göreceği en büyük şehir kuşatmalarına karşı daha önce yapılmamış bir savunma hattı için devasa bir hendek için kazma vurmaktır.

Hendek kazımında bizzat çalışan Hz. Peygamber’in büyük kuşatma öncesinin zor koşullarında kazma kürek çalışan mü’minlere yeryüzünün o dönemki en büyük iki gücüne karşı zaferler vaat etmesi manidardır. Henüz ancak evlerini savunmak durumundaki bir topluluğa gösterilen bu büyük hedef münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar için şaşkınlık vericidir ancak Bedir-Uhud-Hendek hattının hedefi yeryüzündeki fitnenin ortadan kaldırılabilmesi için elbette küresel bir ufka sahip olmaktır ve bu amaç ancak Rabbimizin gaybî yardımlarıyla mümkün olabilecektir.

Allah’ın yardımı ve zafer, hemen biraz ötedeki Bedir ve Uhud meydanlarına çıkma ve bulunduğumuz coğrafyalardaki baskı ve zulümlere hendek sembolüyle ifade olunan direniş hatları çekme kararlılığında bulunmakta iken bu adımlardan imtina eden siyasal hatlar ancak bir boş gösterene dönüşecek, küresel dayanışma ve direniş hatlarıyla irtibatlanma ufuklarından ise yolun başında uzaklaşacaktır.

[1] Âl-i İmran, 124-125

[2] Âl-i İmran, 137-160

[3] Ahzab, 10

[4] Ahzab, 9: Siz ey ermiş olanlar! [Düşman] orduları üzerinize geldiğinde Allah’ın size bahşettiği nimetleri hatırlayın, ki o zaman üzerlerine bir kasırga ve göremediğiniz [semavî] ordular göndermiştik: ama Allah yaptığınız her şeyi görmekteydi.

[5] Rum, 6

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Eksik Öncülükler,  Yanlış Adresler

Yayınlanma:

-

Kamuoyu araştırmacısı Can Selçuki, Medyascope’ta Ruşen Çakır’a verdiği mülakatta (21 Mart 2023) bazı partilerin oy oranlarından bahsederken gençlerin siyasi parti ve liderlere teveccühünü tartıştı.

Selçuki’nin anlattıklarına bakılırsa oy oranları anlık değişiyor; deprem, işsizlik ve hayat pahalılığı, mültecilerin aktüel konum ve muhataplıkları gibi meseleler özellikle küçük partilere dönük ilgiyi arttırıyor.

Bu konuşmada öne çıkan parti ve “liderler” tahmin edebileceğiniz isimler: Zafer ve Memleket Partileri ile bu partilerin başkanları Ümit Özdağ ve Muharrem İnce.

Zafer Partisinin tek bir söylemi var: ırkçılık temelli bir mülteci karşıtlığı. Muharrem İnce’nin siyasetinde resmi ideoloji paralelinde ilerleyen, derinlikten yoksun duruşundan başka bir şey öne çıkmıyor.

Bu partilerin oy oranlarının gençler arasındaki iniş çıkışları Can Selçuki’nin dikkatini çekmiş. Bu tespitin, ülkedeki gençlerin siyasal hareketlilikleri bağlamında bizim de dikkatimizi çekmesi gerekiyor.

Farklı oranlarda sonuçlar çıksa da gençlerin neredeyse dörtte üçünün Türkiye dışında (elbette zengin batı ülkelerinde) yaşamak istediği anketlerin gösterdiği bir hakikat. Buna, gündelik hayatımızdaki gözlemlerimizde de tanık oluyoruz.

Yoksulluk, gelecek kaygısı, yaşam tarzı ve siyasal baskılara bağlı özgürlük tartışmaları ülke dışında bir yaşam arzusunu körüklüyor. Devrimci bir pozisyonla kötülüklerle kapışma niyeti ise pek belirgin değil. Küçük ölçekli siyaset yapan bazı sol partileri ve Kürt meselesi dolayımındaki siyasal pozisyonları dışarıda tutarsak geniş genç kitlelerin yöneldiği adres olarak yukarıda saydığımız ırkçı, resmi ideoloji yanlısı ve mülteci düşmanı partiler öne çıkıyor.

İslami hareketlerin çok büyük oranda dönüştürülüp imha edildiği bir aşamada gençlerin dikkatini çekecek güçlü, devrimci bir İslami hat da maalesef hâl-i hazırda vâr olmadığı için hakikatsizlik derinleşiyor; cahiliye, bulduğu boşluğa yuvalanıyor.

Genç kitlelerin heyecanından ve anlık değişen tutumlarının normal olduğundan falan bahsedilebilir elbette ama ben buna katılmıyorum. Programı olan ve futbol tribünlerine ya da Twitter mecrasına sıkışmayan nitelikli bir muhalefet, devrimci bir tutum her zaman mümkün olabilir, önceden de olmuştur.

Gördüğü siyasal ve ekonomik baskılardan yılgınlığa düşüp ülke dışına çıkmak bir genç için asla öncelikli bir seçenek olarak görülmemeli. Hiçbir ilkesellik bunu kabul etmez. Hangi ideolojik zaviyeden bakılırsa bakılsın bu yanlıştır.

Dünyayı tanımak, farklı coğrafya ve halklarla temas kurmak, başka direniş hareketleriyle ilişkilenmek bağlamında gerçekleştirilecek bir hareketliliğe kim hayır diyebilir! Tası tarağı toplayarak ilk hayal kırıklığında halkını terk edebilme tavrı, gidilen yerler için de müstakbel ve güvenilmez bir tavır olarak o kişilerle birlikte seyahat edecektir.

Ülke değiştiremeyenlerin önemli bir kısmı ise zulüm ve egemenlerle kapışmak yerine alttakileri hedef alıyor. Öfke ve çaresizliğinin hırsını mültecilerden çıkarmaya yelteniyor. Ülke, yeryüzü ve insanlık için zerre hayır üretmeyen siyasi partilere ve onların “liderler”ine bel bağlıyor!

Bu tabloyu kime fatura edeceksiniz?

Bu faturada herkesin payı var elbette. Örnek öncülük yapamayanlar da, “Öncülük örnekliği yok!” deyip süreç içinde sadece kendi kurtuluşuna yoğunlaşanlar da faturada pay sahibidir.

Edebiyattan yardım alarak meseleyi anlamaya çalışalım. İsmet Özel’in sosyalist çizgideyken yazdığı “Aynı Adam” şiiri bu meselelerde benim için kalıcı öğreticilikte olmuştur:

on beşinde bir arkadaş/ inancını savunurken yargıca/ anladı bulana durula akmakta olan şeyi.

On beş yaşında bir genç; öncülerin vâr ettiği, dinamik ve gerekçelerini tam olarak kavrayamadığı ama söylem ve duruşundan etkilendiği bir siyasal/toplumsal hareketliliğin rüzgârına kapılmış ve süreç içerisinde tutuklanarak yargılanmaya başlamış, daha önce layıkıyla ayırdına varamadığı egemen kurumsallığı o yargılama esnasında net bir durulukla tanıyıp kavramıştır.

Bu mısralarda ortak sorumluluklar işaretlenmiştir. Bugün mezkûr faturanın kim/ler/e kesileceğini bu mısralar vesilesiyle bir kez daha görmüş oluyoruz.

Din soslu egemen düzenin tasallutunda aktör olarak yer almamış nüveler biçiminde varlığını bir şekilde sürdürebilmiş küçük çevrelerin sorumlu oldukları tarihi rollerini üstlenememiş olmaları, bir taraf olarak bizim açımızdan temel ve esaslı bir yaradır.

Gençlerin öncü örnekliklere, öncülüklerin genç dinamizm ve enerjilere ihtiyaçları olduğu muhakkak ama bizde zincir kopmuş, dağılmış durumda. Dağılan parçaların bir kısmının Muharrem İnce ya da Ümit Özdağ menzilinde toplaşması ancak böyle mümkün olabiliyor.

Karşımıza çıkıp duran bu acınası gerçeklik karşısında hakikate davet, iki yönlü ilerleme kaydetmelidir. Hakikatin tebliği ile onun zorunlu örnekliği, entelektüel ilgiyle siyasal tavrı beraberinde getirmeli ise tüm ilgililerin ne yapması gerektiği aslında açığa çıkmış bulunuyor.

Bütün tarafların bu tarihsel sorumluluğa karşı alacakları tavır, sahte adreslerden kurtuluşa da vesile olacak bilinç ve dinamizmi üretecektir. O zamanki mülakatlarda neler konuşulacağını da şimdiden tahmin edebiliriz, değil mi?

Devamını Okuyun

GÜNDEM