Connect with us

Köşe Yazıları

Otuz Yıllık Hikaye

Yayınlanma:

-

Sizi yedi yıl önce tanıştığım, 30 yıldır cezaevinde tutulan yazar arkadaşımla tanıştırmak istiyorum.

Bilgisayar yazısından sonra el yazısına, asfaltın ardından toprak yola geçip bu “mektubun” sonuna vardığınızda neler hissedeceksiniz, merak ediyorum doğrusu.

İnfaz Hakimliği’ne verdiği dilekçenin bir yerinde kendisini ve hikayesini şöyle anlatmış yazar Nevzat Güngör:

29.12.1991 yılında gözaltına alındım. 15 gün süren gözaltı sürecinde yoğun işkencelere tabi tutulduktan sonra tutuklandım. (Bu işkenceler daha sonra doktor raporları tarafından tespit edilmiştir.) Okuldan tanıdığım bir kişinin işkenceyle üzerime ifade vermesi sağlanmış, ama o kişi savcılıkta ve sonraki yargılama süreçlerinde defalarca ifadesini geri çektiğini söylemiş olmasına karşın, o ifadeye dayanılarak Devlet Güvenlik Mahkemesince müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldım. Üstelik, 15 günlük her türlü işkencenin yapıldığı “sorgu süreci”, kurgulanmış sözde delillerle asker hakimlerin heyette yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin “adil yargılama yapamayacaklarını” söyleyerek, DGM’ler tarafından yargılanmayı red edip duruşmalara katılmamış olmama karşın!

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olmam itibariyle bu tür aşırı siyasallaşmış mahkemelerin salt cezalandırma mantığıyla yaklaştıklarını az çok biliyordum. Nihayetinde ilk duruşmalarda buna kendi gözlerimle bizzat tanık da olmuştum. Yargılama gıyabımda yapıldı ve nitekim “ceza” da verildi. Bu “cezanın” tamamen hukuksuz olduğunu bir kez daha belirtmeme gerek yok sanırım.

Kesinlikle katılmamış olduğum, üstelik anlayış ve yaklaşım olarak doğru da bulmadığım, insani ve vicdani anlamda çok uzak olduğum bir eylem dolayısıyla cezalandırılmış olmam kişiliğime ve hayat karşısındaki duruşuma bir hakarettir de. Ayrıca, yargılanmış olduğum dosyada bulunan bir arkadaşın başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dosya hakkında “adil yargılanma ilkesinin ihlali” kararı verdi.

Tam 30 yıldır cezaevindeyim ve haksız ve hukuksuz bir şekilde verilen bu 30 yıllık cezayı mecburen yatarken, yine en olmadık, insanın aklının ucundan bile geçmeyen hukuksuzluklara, saldırılara maruz kaldım. Bu 30 yıl zindanın dört duvarı arasında ağır ağır geçerken sonunda bir tür zulüm tarihine de dönüştü.

AİHM ve AYM’nin “DGM’ler adil yargılama yapamazlar” minvalindeki yüzlerce emsal düzeyindeki kararına rağmen, bir kez “damgalanmış” olmak, her türlü hukuksuzluğa, haksızlığa reva görülmeyi getirdi. Sadece bu kadar da değil, hukuki başvuruların bir kenara atılmasını, savunmalarımın göz ardı edilmesini doğurdu. Yani Mevlana Celalettin-i Rumi Hazretlerinin “zulmün üzerine ancak zulüm inşa edilir” sözünde de işaret ettiği gerçeği birebir bizzat yaşadım.

2006 yılı itibariyle “Edebiyatı” hayatımın merkezine oturttum ve tüm zamanımı yazmaya adadım. Daha önce, yani 1995’lerden itibaren de yazıyordum yazmasına da, benim açımdan bir tür yan uğraştı. 2006 yılında ise bir anlamda yaşama gerekçem haline getirdim.

Toplamda on beş yıldır, o amiyane tabirle gece gündüz demeden, günde neredeyse on-on iki saat yazıyor, yazdıklarımı düzeltiyor, el yazısıyla temize çekiyor veya yoğun şekilde okuyorum. Bu süre zarfında biri roman, üçü de öykü olmak üzere toplamda dört kitabım yayımlandı. Yirmiye yakın öykü ve roman dosyam da yayınevlerinde değerlendirilmeyi bekliyor.

Daha önce yaklaşık olarak on dört yıldır kalmış olduğum Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevinde 2006 yılından başlayarak on (10) yıl boyunca edebiyat çalışmaları doğrultusunda bilgisayar da kullandım. Onlarca öykü ve roman dosyamı cezaevi idareleri aracılığıyla dışarıya da gönderdim.

Sanırım şu soruyu sormanın tam sırası: Hayatını edebiyata adamış, zamanını tümden edebiyata veren birini örgütler ne yapsın, devletler ne yapsın?

Evet, kabul etmeliyim, bir örgütün de üyesiyim: Türkiye PEN Derneği. Türkiye Yazarlar Sendikası üye olma başvurumu ise değerlendiriyor.”

Yazar Nevzat Güngör 17.12.2020 tarihinde (tahliyesine bir yıl kala) denetimli serbestlikten yararlanarak cezaevinden çıkmaya hak kazandı. Ne var ki talebini içeren dilekçeye yanıt alamadı. Israrlı takibin neticesi, cezaevi idaresi nihayet dört ay sonra lütfedip cevap verdi: Ret. 

Cezaevi Müdürlüğü (İdare Ve Gözlem Kurulu) hükümlünün “İyi Halli Olmadığı”na ve her altı ayda bir durum değerlendirmesine “devam edilmesine” karar verdi. (Covid-19 sangını sebebiyle özel olarak düzenleme yapılmış, Türkiye tarihinin en geniş kapsamlı cezaevi tahliyeleri gerçekleştirilirken üstelik.) 

Bu noktada büyük bir “keyfiyet” ve “tehlike” ortaya çıktı.

Cezaevi Müdürlüğü somut hiçbir delile dayanmayan ve elbette esaretten yana keyfi yorumlarını “gerekçe” imiş gibi sundu.

Neymiş? F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunda parmaklıklar, dikenli teller, kameralar, dışarda jandarma içerde gardiyanlarla her adımı abartı düzeyine varan güvenlik tedbirleri ile takip edilen, ağır tecrit altındaki hükümlü “örgüt üyeleri ile aynı odada barınıyor”muş, “aktif örgüt üyeleriyle iletişim halinde” imiş, “toplu eylemlere katılıyor” imiş, “yasadışı örgütten kopmadığı” anlaşılmışmış… Bu ve benzeri “kes kopyala yapıştır” usulü yalan-yanlış ve iftiralara karşı çıkıyor Nevzat Güngör. 

Teamül oluşturabilecek esas “tehlike” ise şu: 17.12.2021 tarihinden sonra da her altı ayda bir keyfi’ne göre yorumlarla, uçuk kaçık bir “kurgu”yla hukuksuzluğu sürdürebilir ve -birileri dur demezse- 30 yılın üzerine 6 yıllık bir zulüm (esaret) daha eklenebilir!

Yazar Nevzat Güngör hukuk mücadelesini sürdürüyor ama denetime son derece kapalı bir alanda, zindana düşen çokları gibi müthiş bir ötekileştirmeye maruz ve fazlasıyla yalnız. Karşısında, hukuktan nasibini almamış ve kendi “krallığı” içerisinde hukuka aykırı davranmanın bedelini belli ki hiç ödememiş, ödeyeceğine de inanmayan bir cezaevi yönetimi var. Kendi küçük iktidar alanlarında kendi “yargı”larını saçıyorlar etrafa fütursuzca. 

Yazar Nevzat Güngör, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nu yönetenlerin “kamu görevini kötüye kullandıkları” ve “iftira attıkları” gerekçesiyle cezalandırılmaları için Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Üç sayfalık dilekçeyi yazının sonuna iliştiriyorum. Savcıların harekete geçecek takati kalmamışsa da birilerini dürtebiliriz bu adalet çığlığıyla.

Hepimiz topyekûn mücadele etmezsek, bizim büyük çilemiz: Hukuksuzluk, bitmeyecek. Karanlığın en koyu olduğu yere cep telefonlarımızın ışığını tutalım, ardından, hak arama tuşuna basalım. Çalıyor mu?

Ek:

Suç Duyurusu

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x