Connect with us

Köşe Yazıları

Kumar Bağımlısı İle Röportaj

Yayınlanma:

-

Geçen ay bağımlılıklarla ilgili bir saha raporu yayınlandı. Hazırlayan Osman Atalay, yayınlan İHH İnsani Yardım Vakfı idi. Rapora göre internet sayesinde yaygınlaşan kumar, tehlikeli boyutlara ulaşmış. Türkiye’de 2 milyon sanal kumar bağımlısı var. Evet, dile kolay, iki milyon. Kumar sanal ama yol açtığı yıkım, kararttığı insanlar ve hayatlar gerçek.

İsveçli sanal kumar şirketlerinin gelirlerinin 1/4’ünü Türkiye’den elde ettiği biliniyor. Aynı şekilde, dünyadaki 5 milyar dolarlık kumar gelirinin %2.5’i de Türkiye’den elde ediliyor.”

Genç nüfusu ile 82 milyonluk Türkiye ulusal ve uluslararası kumar şirketlerinin ağzını sulandırıyor. Haram olduğu ve insanları mahvettiği şüphesiz bir illet kumar. Türkiye’de meşruluğu ve kolay ulaşılırlığı ile büyük bir tuzak olarak önümüze serilmiş bir halde 7/24 kurbanları bekliyor.

İleri düzeyde bir ihmal ve vahamet söz konusu. 8 yılını kumar bağımlısı olarak debelenmekle geçirmiş, dibine kadar “batmış” bir insanın yaşadıklarını okuyacağınız bu röportaj tehlikenin yakınlığını, boyutlarını ve olası neticelerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Halen “böyle şeyler benim ve çocuğumun başına gelmez nasıl olsa” düşüncesinde olanlar varsa sıkı dursunlar! (zira bu da bir kumar.)

Anlatılanlar bu ülkede geçen, bizim çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, evlatlarımızın yaşadığı, pekala yaşayabileceği, yıkım dolu hikayeler.

Röportaj, sizi okumaya değil ibret almaya ve harekete geçmeye çağırıyor.

Kumara ilk ne zaman, nasıl başladınız?

Çevresi tarafından örnek gösterilen, az çok tanıyan herkes tarafından en yalın hali ile ‘iyi, dürüst’ insandır diye bahsedilen ‘ben’den, patolojik kumar bağımlısı teşhisi konulan ‘ben’e giden bu talihsiz yolun sonunda ben de durup derin bir muhasebe yaparak bu soruyu kendime sormuştum: ’Sen bu illete nasıl bulaştın? Nasıl bu hallere düştün?”

Hiç kimse sabah kalktığında bir anda kumarbaz olarak uyanmaz. Uçuruma giden bu ateşli yolun taşlarını yavaş yavaş sen ve çevren birlikte döşersiniz. Küçücük bir taş, bunu atsam ne olacak, derken dönüp baktığında arkanda kocaman bir yol inşa etmişsin. İşte tüm bu muhasebeleri yaparken fark ettim ki, o zamanlar her ne kadar masumane bir eylem olarak gözükse de ben kumara çocuklukta başlamışım.

Çocukken çok hırslı olduğumu hatırlıyorum. Mutlaka kazanmalıydım. Mahalle maçlarında, uzun eşekte, miskette, tasoda mutlaka kazanmalıydım. Tadında hırs iyidir ama aşırısı ileride başına ne işler açar, tahmin edemezsin.

Masumane çocuk oyunlarımızı kumara çevirmişiz, haberimiz yok o zamanlar. Çocukluğumuzun meşhur sporcu kağıtlarını bilirsiniz. Parayla alıp biriktirirdik. Sonra mahalledeki çocuklarla ‘kalmasına’ oynardık. Yenen tüm kağıtları alırdı. Bazen herkesi yener, ceplerim fışkırırcasına sporcu kağıtları dolu şekilde eve gelirdim. Benden mutlusu yoktu. Tabi bazen de cepler bomboş gelirdik, üzüntüden ağlayarak. Aynı yöntemi misketler ile yapardık. Şimdi düşününce birisi de çıkıp ‘bu yaptığınız çok yanlıştır çocuklar’ demeliydi. Kimse bir şey söylemedi. Kolasına maçlar kıran kırana geçerdi. Kaybeden kolayı alırdı.

Ergenlikten sonra kahve hayatı. Okey oynamalar. Masasına. Kaybeden masadaki hesabı öderdi. İşler ilerleyince sigarasına falan… O zamanlar basit bir eylem gibi gelirdi ancak şuan baktığım yerden, bunlar kumarın kralıymış meğer.

İşte bunlar kumar bağımlığına giden yolda döşediğim küçük taşlardı. ‘Resmi’ anlamda kumara başlamam çoğu insan gibi iddaa ile oldu. Maç sonuçlarını tahmin ederek para kazanma ve büyük çoğunlukla para kaybetme. Bir liralık kupon, beş liralık kupon, on liralık kupon derken, binlerce liralık kuponlara uzanan bir yol. Esas tam anlamı ile kumarbaz olduğum dönem yasadışı diye tabir edilen siteler ile tanışmam oldu. Orada kumarın her türlüsü vardı. Canlı casinolarda sınırsızca para yatırıp dakikalar içinde büyük miktarlar kazanıp kaybedebiliyordun. Hayatımı tersyüz eden de bunlar oldu.

Başlarken nasıl bir duygu ve düşünceye sahiptiniz, hatırlıyor musunuz?

İnsan, hayatında büyük sevinçler yaşayabilir ama bu genelde çok seyrek olur. Yani her gün büyük sevinçler yaşamazsınız. Ya da büyük heyecanlar, acılar, heyecanlar, üzüntüler, mutluluklar… Bir müddet sonra kumarı para için oynamadığımı fark ettim zira yüksek miktarlar kazansam bile parayı çekmiyor daha yüksek miktarlar oynayarak heyecanı katlamak istiyordum. İyi sayılabilecek bir gelirim de vardı. Kendi yağımda kavruluyordum. Ben kumarı tüm bu duyguları yaşamak için oynuyordum daha çok. Saniyeler içinde büyük heyecanlar, sevinçler, mutluluklar, üzüntüler, acılar yaşayabiliyordun. Dakikalar içinde bu kadar farklı duyguları bir arada yaşayan beyin bir süre sonra sınırı aşarak doyumsuzluğa doğru ilerler ve hata vermeye başlar. Artık mutlu olmam için kumar oynamam gerekiyordur ya da acı çekmek için. Gülmek için, ağlamak için…

Bağımlı olduğunuzu fark etme, bunu kabullenme süreci nasıldı?

Uzunca bir süre bağımlı olduğumu düşünmedim, kabul etmedim. Nihayetinde kendi isteğimle oynuyordum. Bunu bırakamayacak ne vardı ki? Kumarla dolu dolu geçen 8 senenin sonunda şöyle bir durup arkamda bıraktığım enkazın farkına varınca, dahası farkındaydım ama acısını iyiden iyiye içimde yaşayınca durumun vahameti ayan beyan ortaya çıktı. Geride büyük bir yıkım bırakmıştım.

-Kumara harcanan yüzbinlerce TL para

-Her genç kız gibi nice hayallerle evlenen, benim yüzümden hayatı tarumar olan, gün aşırı gözyaşı döken, bir umut, kurtulacak bu işten diye bekleyen vefakar bir eş

-Baba, baba diye haykırarak boynuma dolanan, 7 ve 4 yaşlarında dünyalar güzeli, masum kızım ve oğlum.

-Her telefon çalışında “acaba oğlumdan yine kötü bir haber mi geldi, yine mi kumar oynadı” diye yüreği mütemadiyen pır pır atan, gözündeki yaş artık kalıcı makyajı olmuş, yine de “oğlum, oğlum” diye feryat eden bir ana.

-Kendi babasının ölümünde dahi ağlamayan, yapmış olduğu onca rezilliğe rağmen “oğlumu kurtarın” diye gözünden yaşlar akıtan bir baba.

-Kahramanları olan abilerinin düştüğü durumdan bitap olmuş kardeşler

-Türlü sözler, türlü yeminlerden sonra aynı pisliğe bulanan ben

-Yerle bir olmuş itibar, güven, saygı

-Türlü türlü rezillikler

Nasıl oldu da bu devasa acıları hem kendim yaşayıp hem çevreme yaşatırken hâlâ ‘ben’ olarak kalabilmiştim?

Bu rezillikleri bastırmak için çeşitli reçetesiz antidepresanlar kullanıyordum. Bu da yaşadığım acıyı, pişmanlıkları sözde hafifletiyordu. Artık yeter deyip kullandığım reçetesiz ilaçları kesince, işte geride bıraktığım tüm bu enkazın acısını iliklerime kadar hissedebildim. Hissedebildim diyorum çünkü kullandığım ilaçlar bana bunları hissettirmiyordu. 14 gün ölüm döşeğindeki yatalak bir hasta gibi yataktan çıkamadım. Her an bunları düşündüm.

Sizdeki değişim her geçen gün farkında olmasanız da etrafınıza yayılmıştır. Çevrenizdeki insanlardan nasıl tepkiler aldınız?

Kumar bağımlılığı sizi tam anlamı ile bir zombiye dönüştürüyor. Normalde çevremizdeki insanlardan görüyoruzdur, küçük şeylerle büyük mutluluk yaşayanlar… Doğa gezisine çıkar, kuşlar, böcekler, ağaçları müşahede eder, içini bir huzur, sevinç kaplar. Kitap okur. Okuduğu kitap üzerine derin düşüncelere dalar, mutlu olur. Resim yapar, içini bir mutluluk kaplar. Bir yazı yayınlar, tarifsiz bir heyecan yaşar. Spor yapar, sağlıklı yaşar, sevinç duyar.

Bu ve benzerleri ‘olağan’ insana bahşedilmiş nimetler. Kumar bağımlısı olarak bizler bu nimetlerden men edilmiş gibiyizdir. Yasak elmayı yedik ve cennetten kovulduk. Küçük, basit, masrafsız işlerle mutlu, mesut, sevinç içinde yaşama cennetinden…

Tüm bu duyguları yaşayabilmek için kumara başvurmak kadar lanetlenmiş başka bir eylem yoktur. Daha önce söylediğim gibi, onlarca insanın abisi, kahramanı iken, aynı insanların sana acıyan gözlerle bakması kadar elem verici ne vardır?

Mutlu mesut, şen şakrak olarak bilinen ben, kumardan sonra nemrut, aksi, içine kapanık bir insana dönüştüm. Bağımlılığın kaçınılmaz dostu yalan… Yalan üstüne yalan…. Yalancının teki olup çıkıyorsunuz. En yakın dostunuza dahi yalan söylüyorsunuz. Ne acı bir yere çakılma!

Tüm bunlara rağmen hala yanınızda size yardımcı olmaya çalışan 1-2 dost varsa size ne mutlu. Onlara dört elle sarılmalı. Ben yine de bu konuda şanslı sayılarım. Tüm bu olanlara rağmen 3-5 yakın dostum ve ailem benden asla yüz çevirmedi. Dostlarım beni anlayışla karşıladı ve kurtulabilmem için ne gerekiyorsa yapmaya çalıştılar.

Bağımlılıktan kurtulmak için ne gibi yollara başvurdunuz?

İlk başlarda tek başınıza kurtulmaya çalışıyorsunuz ama nafile. Kumardan kurtulmak tek başınıza üstesinden gelebileceğiniz bir durum değil. Çok kez söz verdim, kutsallarım üzerine ant içtim ancak olmadı. Yine oynadım. Eşim, “ayrılırım” dedi, yine oynadım. Annem “yeter artık öldüreceksin beni” dedi yine oynadım. Babam, ömründe ilk kez benim için ağladı yine oynadım. Çoluğun çocuğunu düşün dediler, yine oynadım. Öyle sessiz feryatlar, çığlıklar kopuyordu ki içimden; sesimi duyan yok mu? Kurtarın beni?

Akif’in dediği gibi; ‘Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum/ Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Aile, yakın dostlar insanın yurdudur. Ben de yurda başvurdum. Ailem zaten durumu biliyordu. Dostlarıma gittim tek tek. Durumumu anlattım. Her şeyi itiraf ettim. “Ben çok ağır kumar bağımlısıyım” dedim. İtiraf edince öyle rahatlıyordu ki insan… Kimse sizi dışlamıyor, dışlamayacak. Herkes yardım elini sonuna kadar uzatacaktır. Bizim mayamızda bu var.

Kalktım İstanbul’a gittim. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıklarına bağlı BADEM (Bağımlılık Danışma Ve Eğitim Merkezi) var. Oraya başvurdum. Bizler gibi onlarca kumar bağımlısının başvurduğu bir merkez. Psikolog ve psikiyatrları ile size yardımcı olmak için elinden geleni yapmaya hazır olan doktorların olduğu bir merkez. Mutlaka başvurmalısınız. Hangi ilde olursanız olun. Uzaktan video görüşme ile de terapi yapıyorlar. Psikoloğum, ailem, dostlarım ile kuvvetli bir cephe oluşturduk ve halen mücadelemiz devam ediyor.

Bir rivayete göre Türkiye’de kumar yasak. Öte yandan kumarı Milli bir kimliğe bürüyen Milli Piyango var, at yarışları var, online kumar oynama imkanı artık akıllı telefonlarla 7/24 gençlerin, çocuk yaştaki insanların elinin altında. Futbol gibi devasa bir endüstri kumar şirketleri ile adeta sarmaş dolaş. Kumar denen illetle yıllarca mücadele etmiş biri olarak ülkenin içinde bulunduğu bu hali nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de kumarhaneler 1998 yılında tamamen yasaklandı ve kapatıldı. Bu kararın alınmasında kumar yüzünden sönen gençlikler, yıkılan yuvalar, mafyalaşan kumarhaneciler arası cinayetlerin yoğun bir kamuoyu baskısı oluşturması önemli bir rol oynadı. Ama bir yandan da milli piyango, spor toto, at yarışları ve son dönemlerde artan spor bahisleri faaliyetlerine resmi olarak ve aralıksız bir şekilde rağbet devam etti.

Teknolojinin gelişmesi ile de kumarhaneler olduğu gibi internet ortamına taşındı ve telefonundan rahatlıkla girip para yatırarak canlı casinolarda dilediğince vakit geçirebileceğin sanal mekanlara dönüştü. Bu gibi yerler yasadışı yerler olarak adlandırılıyor. Bu yasadışı siteler mantar gibi çoğalarak milyar dolarların döndüğü dev bir endüstriye dönüştü. Devlet bunlarla mücadele ediyor ama yetersiz. Bir türlü önü alınamıyor. Detaylı olarak yazmak isterim ancak uzatmak da istemiyorum.

Burada devletin mücadelesi kumar ile değil. Kumardan kaynaklanan devasa bütçenin devletin kasasına girmemesiyle ilgili. Yakın zamanda milli piyango özelleşti ve kurumu iktidara yakın Demirören grubu aldı. Derhal piyango çekilişlerini neredeyse haftanın her gününe yaydılar. Alımlı sunucularla çekilişleri canlı yayın prime time da yayınlamaya başlayarak bu durumu milletin gözüne soktular. Esas, daha da vahimi, tamamen yasak olan casino slot oyunlarını, kazı kazan adı altında oynatmaya başlamaları. Buralarda saatlerce vakit geçirip sınırsız şekilde para harcayabiliyorsun.

Muhafazakar olarak adlandırılan medyadan çıt çıkmadı. Kimse iki kelam edemedi. Nihayet geçenlerde Hıncal Uluç, Sabah’taki köşesinde durumu gözler önüne serdi ve sert bir şekilde eleştirebildi. Merak edenler Google’dan araştırabilir.

Sanki kumardan binlerce aile perişan olmamış, gençler diri diri mezara girmemiş gibi, bizler ne kadar uzaklaşmaya çalışsak da, her türlü reklamla beyinlerimiz saldırıya uğruyor. En yüksek perdeden isyan etmesi gerekenler susuyor çünkü kumarı oynatanlar ‘bizden’. Sigara, uyuşturucu, alkol karşıtlığının kırıntısı kumara karşı gösterilmiyor. Sebep, sektörde dönen devasa para.

‘Paranın rengi, dini olmaz’ demişti Cumhurbaşkanımız. Dindar medya bu haberi sitelerinde ‘paranın rengi olmaz’ diye verdi. ‘Dini’ kısmını haber başlığında sansürlediler. Benim bildiğim, Müslüman için paranın dini olurdu. Haram para ve helal para.

Her türlü kumar ayaklarımın altındadır, lanet olsun oradan gelecek paraya, denilerek, kumar bu topraklardan silinip atılmalıdır.

Bu röportaj vesilesiyle sesinizi duyacak insanlara neler tavsiye edersiniz?

İlk sözüm anne babalara… Çocuğunuzun davranışlarını gözetim altında tutunuz. Bağımlılığa giden yolda ilk tohumlar belki de çocuklukta atılıyor. Önemsemediğiniz çocuk davranışlarının ileride hangi çığlara dönüşebileceğini tahmin bile edemezsiniz.

Bahis, kumara giren her türlü eylem, büyük küçük demeden, anında ciddi bir şekilde müdahale edilmesi gereken konulardır.

Kumar bağımlısına “sen bu işten kurtulmak istiyor musun” diye sorulmaz. Zira, karşında alevler içinde yanan bir insan gördüğünde, “heyy kurtulmak istiyor musun” diye sormazsın. Derhal müdahale için atılırsın. Kumar da aynen böyledir.

Bir TL’lik kupon yapan bir genç gördüğümüzde, sorgusuz sualsiz atılmalıyız ve yaptığının ne kadar büyük bir hata olduğunu vurgulamalıyız. Geldiğim noktada benim için kumarın büyüğü küçüğü yok. Var mısın iddaya, şu kazanacak gibi masum görülen eylem dahi benim için kocaman bir canavar. İşin hangi boyutlara varabileceğini yaşayarak gördüm çünkü.

Asla kendinizi yalnız hissetmeyin. Binlerce insan bizim gibi bu illetten kurtulma peşinde. Bu yolda beraber yürüyebiliriz. Benimle şuradan (kumarsizyasam@gmail.com) iletişim kurarsanız daha detaylı tavsiyelerde bulunabilir ve sizlere günlük reçete verebilirim.

Tüm arkadaş, dost, aile, çevrenizi durumunuzdan haberdar edin. Büyük destek göreceksiniz.

Aynı hayatı yaşayarak farklı sonuçlara ulaşamazsınız. Hayatınızda köklü değişikler yapın. Yeni hobiler edinin. Kesinlikle kumar oynayan bir çevreniz varsa bunlarla iletişimi tamamen kesin. Size bir şeyler katabilecek arkadaşlarınız ile daha fazla vakit geçirin ve asla içinize kapanmayın.

Kumar borcunu kumar ile kapatmaya çalışmayın. Olan oldu, giden gitti. Bu gün bıraktığın anda kâra geçmeye başlayacaksın. Bankaya çok borcunuz varsa yapılandırın. Gerekirse bir süre ödemeyin. Kara listeye girin. İnanın bu durum kumardan daha hayırlıdır!

Kumar bağımlısı bir yakınınız dostunuz varsa kesinlikle nakit para vermeyin. Ona kötülük yapmış olursunuz zira verdiğiniz para ile ya kaybettiklerini kazanmaya çalışacak ya da eski bir borcunu kapatarak yeniden borçlanabilmenin önünü açacaktır.

Kültürel, sanatsal etkinliklere zaman ayırın. Bir kitap kulübüne üye olun, gidin okuduğunuz kitabı tahlil edin. Çok büyük bir terapi.

Unutmayın, içinizdeki bu canavar belki de hiç ölmeyecek ancak bizler derince bir mezar kazıp bu canavarı oraya gömeceğiz. Çıkmaya çalıştıkça üzerine toprak atacağız. Yukarıda bahsettiğim her bir eylem bir kürek topraktır. Mezarda canlanmaya çalıştıkça, siz her gün üzerine toprağı atacaksınız ta ki iyice boğulup hareketsiz kalsın ve “ben asla buradan çıkamayacağım galiba” deyip ölüm uykusuna yatsın.

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x