Connect with us

Köşe Yazıları

Her Dem Yeniden

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Mücadele yeni aşamalara geçemedikçe tıkanır, durağanlaşır, atalete sürüklenir ve yavaş yavaş kendini imhâ eder ya da egemenler için rahatsızlık vermeyen bir forma bürünür. (Tuncay Birkan’ın yeni yayımlanan Sol: Evin Reddi kitabındaki Solun Son Sözü “Kültürel Çalışmalar mı?” makalesine, benzer bir tartışma için göz atılabilir.)

Musa Peygamber, Firavun iman etmediği için Mısır’daki düzeni değiştirememişti. İbrahim Peygamber de Nemrut iman etmediği için Urfa’da, Muhammed Peygamber de Ebu Cehil ve ortakları iman etmediği için Mekke’de düzeni değiştirememişlerdi.

Mısır’da egemen siyasal/ekonomik/bürokratik/dini hegemonya bir bütün hâlinde toplumun üzerine çullanıp onu kuşattığı, hareketsiz bıraktığı için tevhid hareketi zor bir sürece girmiş, kılcallara tutunan bir yol takip etmeyi emreden Rabbimizin “Mısır’da evler/mescidler/sadece Allah’a yönelen kulluk merkezleri edinin!” emriyle yeni bir aşamaya geçmişti. Bu aşama ilk egemen savuşturma karşısında yılgınlık ve karamsarlık havasını dağıtan güçlü bir nefes, heyecan ve motivasyon oluşturmuştur.

Tevhid mücadelesinin Mekke tecrübesinde de benzer bir tablo ile karşılaşırız. Allah Resûlünün Mekke önderlerine/halkına dönük umumî daveti karşılık bulmayınca, düzen aynı güç ve kudretiyle şirk ve zulüm hattında kalacağını beyan edince toplumun kılcallarında ilerleyen ve Dâr’ul-Erkam’da somutlaşan bir süreç başlamış oluyordu. Bu süreç de müthiş heyecan vericidir, coşkunluk selidir, ayrışmaların, hakikat yolculuğunun bedellenişi ile taçlanan eşsiz bir aşamadır. Bu aşamalar görünürde zâyiatlarla anılsa dahî mücadelenin kavîleştiği anlara tekabül eder. İbrahim Peygamberin tecrübesinde de yaklaşık adımlar takip edilebilir.

İnsan hayatı da siyasî/imanî mücadelelerle benzeşen yanlara sahip değil midir? Hatta meslekler bile bu benzeşme halkasına dâhil edilebilir. Yenilenmeyen, bir öteki aşamaya/merhaleye sıçrayamayan hayat donmaya, atalete sürüklenir. Heyecan ve motivasyonunu yitirir. Mısır’da Musa, Mekke’de Muhammed, Urfa’da İbrahim Peygamberler toplumun kılcallarında seyrede seyrede bir yerde duralayacaklardır. Ağır siyasal/bürokratik kuşatma harekete yeni katılımları engeller. Halk, egemenler tarafından türlü tezvirat marifetiyle terörize edilen, kötücül vasıflarla bir tehdit unsuru olarak takdim edilen tevhid hareketine yanaşmaz. Bireysel geçişlerin toplumsal dönüşümü etkileyen bir boyutu da olamaz. Süreç tıkanır.

Muhammed Peygamber ve arkadaşları bunu aşmak için Habeşistan ve Taif açılımlarını yaparlar. Maksat, bugün için Davos örneğiyle izah edebileceğimiz küresel ilişkilerin merkezine konumlanan Mekke’deki kuşatmayı aşmaktır ancak Habeşistan yine büyük küresel güç Bizans ve onun dini Hristiyanlık bağlantılarıyla merkezî siyasal/bürokratik/ekonomik/dini bir tahakkümü temsil etmektedir. İlâhi yardım bu merkezin hareketin üssü olmasına mâni olur. Çünkü yağmurdan kaçarken doluya tutulmak kuvvetle muhtemeldir. Taif de Lât putunun mekânı ve güçlü tarımsal-ekonomik varlıklarıyla Mekke’ye koşut bir siyasallık arz ediyordu. Yeni aşama için orası da üs olmadı, hatta Allah Resûlünü taşlama cür’etiyle bunu şiddetle reddetti.

Mısır’da evler edinen Musa, lokal buluşma ve direniş alanları, yalnız Allah’ın otoritesini kabul eden kulluk düzenleri için temrin alanları vâr eden Musa, bütün bu çabalara rağmen Firavun düzenini alaşağı edemeyen Musa, yeni bir aşamaya mı geçecekti yoksa zamanla modern dönemde kültürel çalışmalar, farklı hayat tarzları diye anılan pozisyonlardan öteye geçemeyen bir kimliğe mi sıkışıp kalacaktı? Ne yapacaktı bakalım? Tıkanıklığı aşma emri Rabbinden geldi:

VE GERÇEK ŞU Kİ, [zamanı gelince] Musa’ya: “Kullarımla beraber geceleyin yola çık ve onlara denizin ortasında kupkuru (güvenli) bir yol tutuver; arkanızdan yetişirler diye korkup kaygılanma” diye vahyettik. (Tâhâ sûresi, 52. Ayrıca: Şuarâ, 52; Duhan, 23)

Nisa sûresi 97 ve 98. ayetler, yeni aşamaların güçlü evrelerinden olan “hicret”in iltica değil de kurucu rolüne işaret etmesi bakımından önemlidir. Önceki yazılarımızda da vurguladığımız ve maalesef sonraları “Mekke’den Medine’ye göç” anlatısıyla tarihsel bir aralığa sıkıştırılan “hicret”in anlamlarını bir kez daha son peygamberin tecrübesiyle tartıp değerlendirmek ve bu sûretle bugüne taşımak gerekmektedir. İbrahim Peygamberin sahipsiz ve susuz bir mıntıkayı oğlu İsmail ve eşi Hacer’le birlikte yeni ve motive edici bir aşama olarak üs edinmesi, dolayısıyla başka bir modeli burada inşa etmesi üzerine düşünmeliyiz. Bu aşamaya geçemeseydi atalete ve yılgınlığa teslim olma ihtimali elbette kapısını çalacaktı.     

Atalet ve çürümeyi durdurmak, birçoğu için nesnel koşulların umutsuzluğu işaret ettiği anlarda yeni, sarsıcı sıçramalarla mümkün olabilecekse, evet, o anlar Resullerin Kur’an’daki örnekliklerinden de çıkarabileceğimiz üzere “hicret” anlarıdır. Ancak bu tartışmalarda hicretin yöneleceği coğrafyalar/bölgeler üzerinde yeterince durulmamaktadır. Mısır’da, Urfa’da, Mekke’de pür siyasal/bürokratik/dini/ekonomik baskı altında çıkışsız ve nefessiz kalan mücadele, devrimle neticelenememiştir; kendine akacak bir yer, model olacak bir alan/mekân aramaktadır. O mekân, o pür-habis baskının zayıf olduğu ya da tümüyle o kuşatmadan bağımsız bir mıntıka olmalıdır.

Yunus Emre’nin Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası mısraı model heyecanının canlandırıcı, yeşertici mahiyetine işaret eder. İnsanın kendinden bile usandığı, hareket ve mücadelenin bir yüke dönüştüğü hâllerden hayır umulur mu! Elbette böyle bir şey mümkün olmaz! O yüzden mutlaka model/tasarım/proje bir yerlerde şekillenebilmelidir. Ete kemiğe bürünmelidir. Bu bürünüş, yeni bir vâroluşsal heyecanı ateşlemelidir.  

Nefeslerin, seslerin kısıldığı baskı iklimlerinin uzağında, otoritenin olmadığı ya da belli belirsiz göründüğü mekânsallıklarda; Kızıldeniz’in karşı tarafındaki çöllerde; suyun bile olmadığı taşlık Mekke vadisinde; Evs ve Hazreç’in uzun yıllara yayılan iç savaşlarından yorgun düşmüş, kendi aralarında çekişmeli Yahudi kabilelerinin üstüne bir de Araplarla itiş kakış içinde olduğu otoritesiz Yesrip’te Resullerin model inşa etme fırsatı yakaladıklarını çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz.

Son paragrafın bugünkü karşılığı bâbında aklımdan geçenleri yazmayacağım. Buradaki tartışmayı derinleştirmeyi okuyanlara bırakıyorum. Hicret’in muhtemel risklerine karşı “gayba iman”a yaslanan bir teslimiyetin devrimci dinamizmi besleyen yanını da okuyanımıza hatırlatmayı ihmal etmeyelim:

 [Vaktiyle] hor görülen/güçsüz bırakılan insanları ise kutlu kıldığımız ülkenin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Ve Rabbinizin İsrailoğulları’na verdiği söz, onların darlıkta gösterdikleri sabrın bir karşılığı olarak (işte böylece) gerçekleşmiş oldu; Firavun ve halkının özenle işlediklerini, yapıp yükselttiklerini ise, hepsini, hepsini yerle bir ettik. (Araf, 137)

Ve sonra İsrailoğulları’na: “Şimdi artık yeryüzünde güvenlik içinde yerleşin” dedik, “fakat, [unutmayın ki,] Son Gün’e ilişkin söz gerçekleştiği zaman, karışık bir bütün[ün parçaları] olarak hepinizi bir araya getireceğiz!” (İsra, 104)

Ve gerçek şu ki, [zamanı gelince] Musa’ya: “Kullarımla beraber geceleyin yola çık ve onlara denizin ortasında kupkuru (güvenli) bir yol tutuver; arkanızdan yetişirler diye korkup kaygılanma” diye vahyettik. (Tâhâ, 77)

Ve sonunda [Mısırlılar] gün doğarken onlara yetiştiler; İki topluluk birbirinin görüş alanına girdiklerinde Musa’nın yandaşları: “İşte yakalandık!” dediler. (Musa:) “Hayır, asla! Rabbim benimle beraber” dedi, “bana mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir!” dedi. Bunun üzerine, Musa’ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. [Musa söyleneni yapınca] deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi. (Şuarâ, 60-63)

Zekeriya ve Şuayp Peygamberlerin toplumlarıyla münasebetleri bağlamında son dönemlerine ilişkin bir okuma yapılarak 15-20 yıla uzanabilen paradigmatik duruş ve insan enerjisinin yetebilirliği ile Yunus Emre’nin dizesi, Resullerin “hicret”le yaptıkları sıçrama, birlikte, derinlemesine ele alınmadıkça çıkışsızlıklarımıza çareler üretemeyeceğiz.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Bir Terbiye Süreci Olarak 28 Şubat

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

* 2013 yılında, yine bir sene-i devriye vesilesiyle yaptığım 28 Şubat süreci değerlendirmesini buraya almadan edemedim. Hem 28 Şubat’ın, hem de bu yazının üzerinden epeyce zaman geçti. Dolayısıyla buradan hareketle yeni değerlendirmeler yapılabilir. 

28 Şubat’ın doğru değerlendirilebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekiyordu, o zaman sanırım objektif tahlillere yetecek kadar geçti.

Her şeyden önce 28 Şubatı tek başına değil de bir yandan darbeler silsilesinin devamı, diğer yandan da küresel ölçekteki benzerleriyle birlikte ele almak zorundayız.

28 Şubatı doğuran koşulları küresel hegemonyanın planlama ve adımlarından uzakta ele alacak her tahlil eksik kalacaktır. Küresel hegemonyanın Türkiye ayağının taşeron rolünü abartmak işleyişi kavramayı zorlaştıracaktır.

Bugün, üzerinden on altı yıl geçmesine rağmen İslamcı çevrelerin 28 Şubatı layıkıyla anladığından bahsedemeyiz. Bu çerçevede yazılan yazılar, yapılan konuşmalar, panel ve konferans gibi etkinlikler daha çok sürecin muhataplara yaşattığı acılara odaklanıyor. Özellikle başörtüsü yasağıyla sembolleşen ve zirveye çıkan 28 Şubat, İslami çevrelerin anlatımlarında küresel plan ve paralelliklerden uzak değerlendirmelerle tartışıldığı için gerçek konumuna oturtulamıyor.

Burada, öncelikle 28 Şubattan önce 12 Eylül darbesine bakmak icap ediyor. 12 Eylül, kapitalizmi tehdit eden sol hareketleri tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Bir yandan sol hareketi tasfiye ederek küresel kapitalist işleyişin Türkiye ayağını sağlama alan 12 Eylül darbesi diğer yandan da İran devriminde karşılığını bulan ve Türkiye’de de yükselme emareleri gösteren İslami hareketi Türk-İslam senteziyle yolundan saptırmak istemiş, bu suretle de resmi ideoloji dışındaki her türlü ideolojik hareketi tehdit olmaktan çıkarmıştı.

12 Eylülün ne istediği açıktır: Özal’ın müsteşarlık yaptığı sivil hükümetin ilan ettiği 24 Ocak neoliberal dönüşüm programını sıkı bir disiplin içerisinde uygulamak! 24 Ocak kararlarının istikrarsız siyasal ortamda gereği gibi uygulanamayacağına karar veren küresel hegemonya 12 Eylülün baş mimarıdır. Cuntanın vazifesi taşeronluktan öteye geçmez.

Küresel kapitalizmin, yaşadığı tıkanıklığı aşmak için yaşamın bütün alanlarını talan etme, kamusal varlıkları devletten/halktan tümüyle alıp sermayeye peşkeş çekme planı evvela Pinochet tecrübesiyle Şili’de, Reagan’ın ABD’sinde ve Thatcher’ın İngiltere’sinde ortaya çıkan ve birbirine yakın tarihlerde dünyanın uzak yakın birçok ülkesinde tekrarlanan bir süreçte tecrübe edilmiştir. 12 Eylül darbesi bu sürecin Türkiye taşeronluğudur.

28 Şubat, ancak bu zeminde ele alınabilirse bir anlam kazanacaktır. 12 Eylül rejiminin ifsad edici Türk-İslamcı sentezi her şeye rağmen egemenleri tatmin etmekten uzakta kalmıştır. Turgut Özal’la birlikte uygulanmaya konan neoliberal politikalar yükselen Refah Partisi ve radikal İslami söylemin tehdidiyle karşı karşıya kalınca egemenler bir terbiye operasyonunu daha gerekli görmüşlerdir.

Kapitalist işleyiş, ideolojik muhalefetleri bertaraf etmek zorundadır. Zora dayalı kapitalistleşme politikalarından ürün çeşitliliğine dayalı kapitalist evreye geçince göreli bir özgürlük ortamı, tüketimin güvenli bir iklimde var olabilmesi için gerçekleştirilmek zorundaydı. İşte 28 Şubat darbesi bu politikalara geçişin son operasyonudur.

28 Şubat’ın İslami kimlikle üretilebilme potansiyeline sahip muhalefeti ehlileştirmeyi amaçladığı bu çerçeveden açıkça görülebilir. Tasfiye edilen Erbakan iktidarı D-8 projesinden tutun muhtevası kâmilen kavranamasa da yerel ve küresel kapitalist işleyişi tedirgin eden ve İslami dille takviye edilen “Adil Düzen” söylemiyle “başka bir dünya” iddiasını dillendiriyor ve alenen Siyonizme, İsrail’e karşı çıkıyor, başta İran olmak üzere Batının istemediği yeni ittifaklar arıyordu. Batı kapitalizmi için bu arayış ve çabalar büyük bir tehditti. Erbakan iktidarının yanı sıra onu da aşan bir sertlikte yükselen ve kendisine biçimler arayan radikal tevhidi söylem ayrı bir baş ağrısı oluşturabilecek bir imkân ve potansiyele sahipti; önünün alınması gerekiyordu.

28 Şubat tam bir terbiye ve ehlileştirme sürecidir. Hareketlilikleri, yürütülen korku ve tedhiş politikaları ile kontrol edilen, sindirilen İslami çizgi içinden ılımlı İslam politikalarıyla uyumlu bir iktidarı çıkmıştır. Yerel ve küresel sistem karşısında örgütsel ve düşünsel olarak dağınık durumda bulunan Müslümanlar/İslami çevreler, büyük oranda çözülmüş ve direnişler örgütleyememiştir. İtiraz ve muhalefet çabaları olmuşsa da geniş çevreler tarafından sahiplenilmediğinden bu çabalar akim kalmıştır.

Artık İslamcı çevreler 28 Şubat’ın yaşattığı acıları çok fazla konuşmak yerine ürettiği yeni siyaseti, bünyelerinde oluşturduğu tahribatı ve yeniden nasıl derlenip toparlanacaklarını tartışmalıdır. Acılar üzerinden gerçekleşen 28 Şubat anlatıları bugünkü yanıltıcı siyasal/sosyal atmosferi fazlasıyla meşrulaştırmakta, sorgulamaların önünü kesmektedir.

28 Şubat her şeyden önce İslami çevrelerin siyasal iddialarını geri çektirmiştir. Siyasallık iddialarından uzaklaşan İslami çevreler aile ve çocuk eğitimiyle uğraşmaya başlamış, bugün için mağlup olduklarına iyice inanarak sorumluluğu, siyasal mücadeleyi gelecek kuşaklara havale etmiştir.

“Paranın dini imanı olmaz” söylemiyle ilk günden çılgınca neoliberal politikalar doğrultusunda politika yapmaya başlayan AKP iktidarı, 28 Şubatın doğurduğu en büyük proje olarak içinden geldiği İslami çevrelerin rızalarını sistemle bütünleştirme doğrultusunda büyük bir iş yapmıştır. Müslüman kitlelerin ne pahasına olursa olsun başta başörtüsü yasağı olmak üzere İslami kimliğe dönük yasakların ortadan kaldırılmasını istemesi küresel güçlerle ve sermaye çevreleriyle uyumlu AKP iktidarına karşı bir körlük yaratmıştır.

Irak işgali sürecinin birinci ayağında hükümetin ısrarla meclisten geçirmeye çalıştığı 1 Mart tezkeresi iktidarın NATO ve ABD ile ilişkilerinde nasıl bir tutum alacağını işaret etmişti. Bu işaret aradan geçen onca yılda hep aynı çizgiyi göstermiş; Türkiye o günden sonra Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Ortadoğu politikalarında hep emperyalist NATO ve ABD politikalarının yanında yer almıştır. 1 Mart tezkeresine önemli bir tepki gösteren İslami çevrelerin direnci zamanla kırılmış, hatta bazı kanaat önderleri ve aydınlar NATO’nun neredeyse bir hayır örgütü olduğuna dair yazılar kaleme almaya başlamışlardır.

28 Şubat, İslamcıların referanslarını da ciddi biçimde etkilemiştir. Vahiy yerine AB kriterleri öne çıkmış, bu süreçte hakikatle irtibatları sorunlu hale gelen Müslümanlar, demokratik ve liberal değerleri öne çıkarmışlar, hayati meseleleri o anlayışlara atıfta bulunarak tartışmaya başlamışlardır. Bu, darbe sürecinin belki de en önemli sonucudur. Zira zihinsel kırılma her şeyden önce gelir, bütün bir geleceği belirler.

Başörtüsü yasaklarıyla sembolleşen 28 Şubat darbe sürecine karşı İslami çevrelerde ortaya konulan direniş ve muhalefet süreç içerisinde hükümetten beklenen çözüm umutlarıyla sahipsiz bırakılmıştır. Bu meselede bugün şöyle bir tablo var: Ufak adımlarla sınırlı alanlarda getirilen başörtüsü serbestiyeti karşısında İslami çevrelerden sınırsız bir rıza alınmıştır. Bu rıza doğrultusunda hükümetin kapitalizmin, emperyalizmin taşeronluğunda büyük mesafeler alması görmezden gelinmiş ve bu süreç içerisinde Müslümanlar türlü yozlaşma ve çürüme tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.

Başörtüsü İslamla zalim sistem/ler arasında uzlaşılmaz bir çelişkinin işareti, devrimci bir mücadelenin sembolü olmaktan çık(arıl)mış; kapitalist politikaların, NATO ittifaklarının üzerini örtecek, onların görünmesini engelleyecek bir biçimde işlevselleş(tiril)miştir.

Cihan Tuğal’ın “İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” kitabında işlediği tez İslami çevrelerde süratle gerçekleşmiştir. Bu hızın baş döndürücü olduğu söylenmelidir. Mümtaz’er Türköne’nin “Doğumu ile Ölümü Arasında İslamcılık” kitabı da benzer bir tezi işlemektedir: “İslamcı söylem devletle bütünleşerek ortadan kaybolmuştur.” Her ne kadar Türköne’nin tespitleri temenni boyutlu olsa da bu tespitlerin gerçekleri önemli ölçüde ortaya koyduğu kabul edilmelidir. İslamcıların devletin bekasına hizmet ederek sistemin yaşadığı meşruiyet krizini aşmada yardımcı olduklarını söyleyen Türköne’ye göre İslamcıların büyük oranda eklemlendiği AKP iktidar süreci, İslamcı iddialardan vazgeçişin açık göstergesidir. Burada Ali Bulaç’ın AKP iktidarının İslamcı aydınları devlet memuru yaparak onların enerjilerini devlet adına emdiği tespitini de hatırlamakta fayda var.

Hızlı ve çılgın özelleştirmeler dindar insanların yönettiği iktidar sürecinde gerçekleşip emekçiler işsiz kalırken; AKP iktidar sürecinde on binden fazla işçi iş cinayetlerinde can verirken; milyonlarca işsizin yanında bir o kadar insan da asgari ücret koşullarında yaşama tutunmaya çalışırken; HES’lerle, 2-B ve kentsel dönüşümlerle tabiat ve şehirler kapitalist hırslar doğrultusunda yağmalanırken, terbiye edilen İslami çevrelerden adaleti Allah için ayakta tutacak etkili bir muhalefet olmamıştır. Bilakis “sınıf atlayan dindar çevre” tartışmaları faklı platformlarda sık sık yapılır olmuş, adalet ve özgürlük ışığı olacak İslami değerler, müntesiplerince bu rolünden uzaklaştırılmış; toplumsal öfkeyi üzerine çekecek bir odağa dönüşmeye başlamıştır.

12 Eylülün neoliberal dönüşüm politikalarının bir ucunda yer alan AKP iktidarının darbecilerle hesaplaşma söylemi de açık bir sahtecilik içermesine rağmen İslamcılar tarafından bu yeterince algılanamamıştır. Pinochet’ye benzeyen süreciyle Evren, uyguladığı çılgın neoliberal politikalarıyla aslında tam bir AKP’lidir. Hatta AKP, bu politikaları uygulamada Evren’den çok çok daha ileri gitmiştir. Evren’in üretmeye çalıştığı Türk-İslam sentezi de bu paralelde değerlendirilebilir.

28 Şubat süreci tam manasıyla bir yardım/hayır kurumlaşması dönemi olmuştur. Siyasi iddialarından vazgeçen İslami çevreler, çocuk ve aile eğitimine benzer bir usulle yardım faaliyetlerine odaklanmış; adaletsizlikler üreten kapitalist sistemi sorgulayıp kökten ortadan kaldırmak yerine yoksulların anlık ihtiyaçlarını gidermeye matuf çalışmalara yoğunlaşmış, sınıf farklılıklarını da tartışmaktan sakınmıştır. Bu çerçevede, yardım faaliyetleriyle sınıf oluşumları arasındaki çelişkileri masaya yatıran kişi ve çevrelere gösterilen tepkideki aşırılık manidar ve üzerinde düşünülmeye değerdir.

İslami çevrelerin yeni kuşaklara aktarabileceği entelektüel derinliğe sahip bir siyasal mücadele mirası olmayınca özellikle kariyer arzularının, mesleki itibar kaygılarının öne çıktığı, sadece kültürel ve salt inançsal düzlemde ve hayatı ıskalayan bir din eğitimiyle yetinerek oluşan bir genç kuşak var bugün karşımızda. Emevi siyasetine paralel biçimde İmam-Hatipler, Kur’an Kursları, Diyanet gibi kurumlar eliyle araçsallaştırılan İslam, devletin ikbal hesaplarıyla gençleri buluşturdu, bütün bir nesil tartışmalarını başka bir noktaya taşıyarak İslamcıların ufuklarını kapattı.

“Terörizmin Finansmanı Hakkındaki Kanun”la sessiz sedasız emperyalistlerle her hal ve şartta birlikte olacağına bir kez daha garanti veren hükümete dönük sınırsız destek, Müslüman zihinleri yeniden inşa edilen ve bekasına vurgu yapılan devlet dolayımında konumlandırmaya devam etmektedir. Küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan NATO’nun İslam dünyasının geleceğini kuşatan füze radarına, patriotlarına, kara karargâhına ses etmeyen İslamcılık, terbiyeden nasibini fazlasıyla almış değil midir?

Akif Emre’nin içeride devrim yapamayan İslamcıların dışarıda devrim heveslisi olmasını izah etmeye çalıştığı gazete yazısı mühimdir. Özellikle Suriye meselesinde ABD-Suud-Katar çizgisinde konumlanan hükümetle büyük oranda paralelleşerek sınırsızca silahlı mücadele propagandası yapan İslamcı çevrelerin 28 Şubat darbe sürecinde herhangi bir etkili sivil direniş bile üretmekten aciz kaldığı düşünülürse garabet kendini çok daha iyi gösterecektir.

Türkiye İslamcı çevrelerinin yaşadığı zihinsel yoksulluk, siyasal ufuksuzluk 28 Şubat terbiye atmosferinde ziyadesiyle derinleşmiştir.

Ana damar İslamcılığın terbiye ve ehlileştirilme sürecinde devlet siyaset ve kadroları içinde küresel ve yerel kapitalizme uygun siyasetlere eklemlenerek yok olmasından sonra devrimci arayışlarını sürdüren İslamcı oluşumlar, siyasetler kıpırdanma aşamasındadır. 28 Şubatla hakiki manada yüzleşme bu kıpırdanmaların ete kemiğe bürünmesiyle olacaktır.

 platformhaber.net, tasfiyedergisi.net

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kumarsız Futbol Hayal Mi?

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

İki ay önce İHH tarafından yayımlanan bağımlılıklarla ilgili bir saha raporundan öğrendiğimize göre Türkiye’de 2 milyon sanal kumar bağımlısı var.

Kumarın internet ve cep telefonları üzerinden kolaylıkla, hızlıca dehşet verici bir yaygınlık kazandığı, insanların ne kadar dikkatini çekiyor, bilemiyorum. Kumar ne yazık ki uyuşturucu gibi bir bağımlılığın yanında “masum” addediliyor. Bu iki bağımlılığın yol açtığı yıkımlar karşılaştırılsa öyle zannediyorum ki kumarın mahvettiği hayatlar kat be kat fazladır.

Geçen ay kumar bağımlısı bir arkadaşla yaptığım röportaj vesilesiyle konuyu biraz irdeleyince buzdağının görünen kısmını bile göremediğimizi fark ettim. Şair sözü: Yarayla alay eder yaralanmamış olan. Alay etmiyoruz lakin fark ediyor da değiliz. Bu noktadan yara almamış veya yara almış birine şahit olmamışsak, anlaşılmaz bir durum değil.

Üniversitede bir grup arkadaşla kış vakti evsizlerin haline dikkat çekmek için eylem yapmış, bayram sabahına sokakta sabahlayarak varmıştık, yorgun argın. Önümüzde pankartlar, içimize işlemiş soğuk hava, gözümüzden uyku akıyor, evimiz gözümüzde tütüyor… Evsizleri o gece anlamıştık. Gözümüz açılmıştı, İstanbul sokaklarında ne kadar da çok evsiz vardı!

Geçen hafta bir haber düştü ekranlara, arada kaynayıp gitmiştir: Spor Toto sezon sonuna kadar Süper Lig ve 1. Lig’e isim sponsoru oldu. Bir yerde haber şu başlıkla veriliyordu: Kulüplere 350 milyonluk toto vurdu!

Spor Toto daha önce Süper Lig’e 9 yıl isim sponsoru olmuş. Spor Toto nedir? Kumarhane işletmecisi. Futbol gibi milyonların ilgi odağı devasa bir sektörü kumar, kumarhane, yani su katılmamış “haram” ayakta tutuyor. Buna itiraz eden kaç kişi var şunun şurasında?

Son 10 yılını bağımlılıklarla mücadeleye adamış Yeşilay eski başkanı Muharrem Balcı ile birkaç on, hadi diyelim yüz kişi.

Muharrem Balcı‘nın 2010-12 yılları arasında Yeşilay’da verdiği debisi yüksek mücadelenin yakın tanığı olarak biliyorum. Yeşilay’ın alışageldiği sağlık dilini yenilemiş, kritik bir müdahale ile mücadeleye Hukuk dili ve vizyonu katmıştı. Çocukları, gençleri bağımlılığa itmenin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olabileceğini hiç düşündünüz mü?

O dönem ilk kez bu ülkede okulların ve yurtların isimlerinde geçen “Milli Piyango” ibareleri çocukları, gençleri kumara teşvik ettiği gerekçesiyle kaldırılmıştı. Milli Piyango, millete şirin gözükmek üzere haramdan, sözüm ona hayır (!) inşa ederek 48 okul ve yurda ismini vermişti. Şık bir hareketle bu akıl ve yürek kirliliği ortadan kaldırılmış, okullara Van Depreminde ölen öğretmenlerimizin adları verilmişti.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı Milli Piyango diye bir kurum var bu ülkede. Türlü adlarla kumar oynatma “tekel”ini elinde bulunduruyor. Kumarın milli’lik örtüsüyle sarılıp sarmalanması, İslami hassasiyetlere sahip bu milletin milli bir değeriymişçesine meşrulaştırılıp pazarlanması size de fena halde garip gelmiyor mu?

Milli Zina diye bir şey düşünebiliyor musunuz? Peki ya Milli Alkol? Ama Milli Kumar var. Dilerseniz kendimizi kandırmak için Milli Kumar yerine Milli Piyango diyelim ve bu kurumun internet sitesine girip bir de ne görelim!?

Türkiye’nin bir adım ileri, iki adım geri gittiğini. Milli Kumar İdaresi’nin ismini verdiği okullar, eğitim merkezleri, yurtlar… Yaptırılan okullar arasında yalnızca Trabzon’da ve KKTC’de birer okula tabela astıkları görülüyor. KTÜ Milli Piyango Of Teknoloji Fakültesi Yerleşkesi ile KKTC Bülent Ecevit Milli Piyango Lisesi.

Beş ildeki Eğitim Merkezine ve 13 ildeki Öğrenci Yurduna Milli Piyango adı verilmiş. İller ve isimlere bakarken biri beni çok şaşırttı. Biri diyorum, bizim aklımızla alay mı ediyor acaba? Yoksa bir Zaytung haberinde mi yaşıyoruz?

Adamlar Ankara’da “Milli Piyango Sokakta Yaşayan Çocuklar İle Madde Bağımlısı Çocuklar Sosyal Rehabilitasyon Kompleksi” kurmuşlar. (Allah’ım sen aklımıza mukayyet ol. Amin!) Pablo Escobar‘ın uyuşturucudan elde ettiği para ile kumar bağımlısı gençlerin tedavisi için klinik açtığını düşünün! Güler misin, ağlar mısın?

Bir başka kumarhanecinin (Spor Toto) sitesine giriyorsun, sitenin alnında Mustafa Kemal’in bir sözü: “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.”

Spordan kumar devşirip milyonları bağımlı yapan zeka ile ahlak arasındaki ilişkiyi benim aklım almadı. Yine de bu ülkede Mustafa Kemal sevgisinin nelere kadir olduğunu anlayabiliyorum, çok şükür.

Spor Toto’nun kaç yüz bayisi (kumar/haram istasyonu) var bu ülkede, sitesinde gezindim ama göremedim. “Elektronik Bayiler” diye bir sekme var. İşte asıl tehlike de bu sanal kumar kapısı. Burada altı sanal bayi var. Fenerbahçe futbol kulübünün formasından tanıdığım birine (Nesine) bakalım.

Bu sanal kumarhane sahipleri 2009 yılından bu yana büyük bir sevginin ve ilginin merkezindeki futbol kulüplerine sponsor olarak kumarın reklamını yapmış, meşru ve normal kabul edilmesi için para üstüne para akıtmışlar. Ama nasıl paralar? Haram paralar.

Eskişehirspor, Kayserispor gibi takımlardan başlayıp kumar pastasını büyüttükten sonra Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe gibi en büyük taraftara sahip futbol kulüplerine reklam vermişler.

Başlıktaki soruya dönersek: Kumara prim vermeden, harama bulaşmadan futbol oynamak, futbol seyircisi, taraftarı olmak mümkün değil mi?

Milyonlarca taraftar var, pek çok taraftar grubu var, kim çıkıp şu şerhi koyuyor: Futbolu seviyorum, takımımı seviyorum ama kumarın reklamını yapmak, kumara prim vermek, ilgime-sevgime, ayırdığım vakte haram bulaştırmak istemiyorum.

Futbolu da esir almış kapitalizm gibi bir canavarı ortadan kaldırmaktan bahsetmiyorum, yalnızca çok kaba bir şekilde gözümüze sokulan, binlerce insanın ve ailenin yıkımına yol açan kumar pisliğini bertaraf etmekten bahsediyorum. Zor olmasa gerek.

Üzerinde kumar reklamı olan bir formayı giymem diyen bir sporcuya rastlayamadığımız için Muhammed Ali efsanesi devam ediyor. Sporun dışına çıkacak, kirli ise oyun, o oyunu bozacak, bir insan olarak duygu ve düşüncelerini ifade edebilecek, sektörün kölesi olmayacak, “köle efendilerinin” çizdiği dar çemberin dışına çıkabilecek ve kendi kimliği, kişiliği ve farkı ile var olma hakkını kullanacak. İfade özgürlüğünü kullanacak. Kullandırmıyorlarsa çekip kapıyı çıkacak. Hayat spordan çok daha büyük değil mi sonuçta.

Sporu harama bulayanlara, gençleri kumar gibi bağımlılıklara teşvik edenlere kim itiraz edecek? Büyük patron, esas işletme sahibi değil, bizim gibi sıradan ama bir araya gelen, pekala hayırlı bir dalga oluşturabilecek insanlar.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cinsel Özgürlük Söylemi

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Aktivizm

LGBT aktivistlerine bakalım: Cinsel yönelim veya tercihiyle tanınma, kabullenilme mücadelesi veriyorlar. Cinsel kimlikleri varoluş hâline gelmiş ve bunu gizleyip iki yüzlü davranmıyorlar. Heteroseksüelliğin kamusal, siyasal her alanda takdimini mümkün kılan haklara homoseksüelliğin, biseksüelliğin ve diğerlerinin sahip olması için uğraşıyorlar. Toplumsal cinsiyet dayatmasını kırmak için siyasileşmek zorundalar. Kişisel olanı politik olarak kodluyor ve özel alana hapsedilen cinsel kimlikleri aktivizmle kamusal alana taşıyorlar. “Ya dostsun ya düşman!” şeklinde hırçın bir siyaset yürütüyorlar.

Genetik, hormonal, nöroanatomik, çevresel veya tercih ortada bir LGBT gerçekliği var. Beden, arzu ve duygu yasakla engellenemiyor, yolunu bir türlü buluyor.

Kimi ulus aşırı şirket, devlet, siyasî oluşum, dernek, oyuncu, şarkıcı, yazar vs. LGBT’yi normalleştirip yayıyor. İşin içinde bar, kafe, otel, tatil köyü, tur, festival gibi koca bir pazar da mevcut.

Eşcinsel hareketler içerisinden baktığımızda kimi ülkelerde nikâh hakkının olması bir kazanımsa da devlet ve evlilik kurumu tartışmalı konular. Eşcinsellik devletin evlilikle tanıdığı bir hâl alınca diğer cinsel kimlikler dışarıda kalıyor.

İnsan iş gücünün çok gerekli olduğu dönemlerde aile, sermaye açısından işçi üretim yeriydi. Dijital çağda insan atıl konumda olunca eşcinsellik sermaye nezdinde kabul görmeye başladı.

Yıllar içerisinde eklemeler yapılan LGBT şemsiye bir kısaltma olsa da kendi içinde yekvücût değil. Bu harflere, aralarındaki çekişme ve farklara değinmeyeceğiz. Ancak örnek vermek adına ameliyatla cinsiyet değiştiren transseksüele (hepsi ameliyat olmuyor) kimi eşcinsellerce yapılan eleştiriyi vurgulayabiliriz: Onlar mevcut kadınlık ve erkeklik rollerini benimseyip geleneksel biçimde yaşamakla sistemi yeniden üretiyor.[1]

Cinsel Özgürlük

LGBT’ye dinen, örfen karşı çıkışlar nefret söylemi veya suçu kapsamına çabucak alınabiliyor. Oysa kendileri heteroseksizm adına neler sarf etmiyor! Tabi şiddete uğramaları, öldürülmeleri kabul edilemez.

Lût kıssası, antik Yunan, antik Roma eşcinsellik anlatısıyla nam salmıştır. Divan şiirinde, halk türkülerinde oğlancılığa dair bolca malzeme derlenebilir. Filan padişahın oğlan seviciliği, halktan evli erkeklerin oğlan düşkünlüğü anlatılır durur. Böyle örnekleri çoğaltmak durumu elbette olağanlaştırmaz.    

İslâm, kadın ve erkek arasında uygun şartlar dâhilinde nikâhlı ilişkiden yanadır. Diğer hiçbir cinsel ilişkiyi kabul etmez. Lût kıssasını eğip bükerek türlü cinsellikleri meşrûlaştıranlar var. Kimi dindar  “Bunlar haramsa bile Allah’ın insanları yargılayacağını, bu durumun kimseyi ilgilendirmediğini” söylüyor. Bu söylem “dini insanın içine hapseden katı laik anlayışa” paralel şekilde dini toplumsallıktan bireyselliğe havale ediyor.

Metni zorlama yorumlarla kendine uydurarak müslümanlıkta ısrar edenlerin Lût kıssasıyla ilgili iki görüşüne değinelim: Birincisine göre Lût kıssasında eleştirilen eşcinsellik değil tecavüz ve zorbalık. İkinci görüşe göre heteroseksüel erkeklerin melek kılığındaki erkeklere meyledip biseksüel davranmaları kınanmıştır yoksa eşcinseller başımıza imam bile olabilir.

Queer Düşünce

Queer’in anlamlarını şöyle sıralayabiliriz: meçhul bir orijine sahip olan, hasta ya da kötü hissetme hâli, heteroseksüel olmayan, karanlık, sapkın, eksantrik.[2]

Yukarıdaki açıklama girişiminde queer için tanımlama güçlüğü, belirsizlik öne çıkıyor. Evvelde “ibne” anlamında kullanılmışsa da 80 ve 90’lı yıllarla beraber ayrımcılığa maruz kalan kimlikleri ifade etmektedir. Kendisi bir kimlik değildir.

Queer düşünce, feminist ile eşcinsel hareketlerden beslenmişse de onlardan kopmuştur. Feminizm, “kadın” diye bastırdıkça “erkeklik” varlığını sürdürecektir çünkü kadın-erkek ikiliği birbirini besler. Trans kadınların kimi feministlerce dışlanmasına karşılık queer teoride “kadınlık özü”nün olmadığı vurgulanır. Eşcinsel hareket içerisinde de beyaz erkekler baskın ve onlar başka kimlikleri ötekileştiriyor.

Queer okumaya göre tarih içerisinde inşâ edilmiş kadın-erkek ikiliği aşılmalıdır. Cinsiyet, iktidar içeren bir yapı arz eder, dolayısıyla reddedilmedir. Cinsiyet; doğuştan sabit ve istikrarlı değildir, oluşum hâlindedir.

LGBT barındırdığı cinsiyet ve kimliklerle ayrımcılık içerir. Queer; hetero veya homo normlara karşı olup cinsiyetsiz, kimliksiz ve kategorisiz tahayyüldür.

Sonuç yerine

Queer düşüncenin aksine Allah insanı kadın ve erkek olarak yaratmıştır. Hünsâ veya cinsel organı olmadan doğmak olsun diğer etkenler olsun yaratılışta iki cinsiyetin ötesi yoktur. Hünsâ/intersex üçüncü cinsiyet değildir.

İslâm’ın haram saydığı -kadın ve erkeğin nikâhsız ilişkisi dâhil- her türlü cinsel yaşantının mahrem alanda kalmasına dair söylemler duyarız. Bunlara dikkatli baktığımızda tercih, insan hakkı ve günah işleme özgürlüğünden ziyade heteroseksüelliğin çoğunluk olduğuna dair güven göze çarpar. Tabi, mesele kalabalıkla onanma değil LGBT çoğunluk da olsa sapkındır. Nesli/ekini ilgilendiren cinsellik konusu toplumdan bağımsız değildir. Buradan da faşizm üretircesine “Herkesin özeline Platon’un devleti gibi müdahele edelim.” demiyorum.

Özgürlük söylemi her yeri etkiliyor ve dönüştürüyor. Lût kıssasını cinsel özgürlük bağlamında ele alan yorumlara değindik. Sol söylemlere baktığımız zaman da ibrenin sınıftan feminizm ile cinsel özgürlüğe kaydığını görüyoruz.

“Şimdi her şey özgür, kartlar açıldı ve hep birlikte asıl sorunla karşı karşıyayız: ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?”[3]

 

[1] Pınar Selek, Maskeler Süvariler Gacılar, Ayizi Kitap, s. 75, Ankara, 2014.

[2] Judith Butler, Bela Bedenler, Sayfa 250, Pinhan Yayıncılık, Mart, 2014.

[3] Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, s. 10, Ayrıntı Yayınları, Ankara, 2010.

Devamını Okuyun

GÜNDEM