Connect with us

Köşe Yazıları

Her Dem Yeniden

Yayınlanma:

-

Mücadele yeni aşamalara geçemedikçe tıkanır, durağanlaşır, atalete sürüklenir ve yavaş yavaş kendini imhâ eder ya da egemenler için rahatsızlık vermeyen bir forma bürünür. (Tuncay Birkan’ın yeni yayımlanan Sol: Evin Reddi kitabındaki Solun Son Sözü “Kültürel Çalışmalar mı?” makalesine, benzer bir tartışma için göz atılabilir.)

Musa Peygamber, Firavun iman etmediği için Mısır’daki düzeni değiştirememişti. İbrahim Peygamber de Nemrut iman etmediği için Urfa’da, Muhammed Peygamber de Ebu Cehil ve ortakları iman etmediği için Mekke’de düzeni değiştirememişlerdi.

Mısır’da egemen siyasal/ekonomik/bürokratik/dini hegemonya bir bütün hâlinde toplumun üzerine çullanıp onu kuşattığı, hareketsiz bıraktığı için tevhid hareketi zor bir sürece girmiş, kılcallara tutunan bir yol takip etmeyi emreden Rabbimizin “Mısır’da evler/mescidler/sadece Allah’a yönelen kulluk merkezleri edinin!” emriyle yeni bir aşamaya geçmişti. Bu aşama ilk egemen savuşturma karşısında yılgınlık ve karamsarlık havasını dağıtan güçlü bir nefes, heyecan ve motivasyon oluşturmuştur.

Tevhid mücadelesinin Mekke tecrübesinde de benzer bir tablo ile karşılaşırız. Allah Resûlünün Mekke önderlerine/halkına dönük umumî daveti karşılık bulmayınca, düzen aynı güç ve kudretiyle şirk ve zulüm hattında kalacağını beyan edince toplumun kılcallarında ilerleyen ve Dâr’ul-Erkam’da somutlaşan bir süreç başlamış oluyordu. Bu süreç de müthiş heyecan vericidir, coşkunluk selidir, ayrışmaların, hakikat yolculuğunun bedellenişi ile taçlanan eşsiz bir aşamadır. Bu aşamalar görünürde zâyiatlarla anılsa dahî mücadelenin kavîleştiği anlara tekabül eder. İbrahim Peygamberin tecrübesinde de yaklaşık adımlar takip edilebilir.

İnsan hayatı da siyasî/imanî mücadelelerle benzeşen yanlara sahip değil midir? Hatta meslekler bile bu benzeşme halkasına dâhil edilebilir. Yenilenmeyen, bir öteki aşamaya/merhaleye sıçrayamayan hayat donmaya, atalete sürüklenir. Heyecan ve motivasyonunu yitirir. Mısır’da Musa, Mekke’de Muhammed, Urfa’da İbrahim Peygamberler toplumun kılcallarında seyrede seyrede bir yerde duralayacaklardır. Ağır siyasal/bürokratik kuşatma harekete yeni katılımları engeller. Halk, egemenler tarafından türlü tezvirat marifetiyle terörize edilen, kötücül vasıflarla bir tehdit unsuru olarak takdim edilen tevhid hareketine yanaşmaz. Bireysel geçişlerin toplumsal dönüşümü etkileyen bir boyutu da olamaz. Süreç tıkanır.

Muhammed Peygamber ve arkadaşları bunu aşmak için Habeşistan ve Taif açılımlarını yaparlar. Maksat, bugün için Davos örneğiyle izah edebileceğimiz küresel ilişkilerin merkezine konumlanan Mekke’deki kuşatmayı aşmaktır ancak Habeşistan yine büyük küresel güç Bizans ve onun dini Hristiyanlık bağlantılarıyla merkezî siyasal/bürokratik/ekonomik/dini bir tahakkümü temsil etmektedir. İlâhi yardım bu merkezin hareketin üssü olmasına mâni olur. Çünkü yağmurdan kaçarken doluya tutulmak kuvvetle muhtemeldir. Taif de Lât putunun mekânı ve güçlü tarımsal-ekonomik varlıklarıyla Mekke’ye koşut bir siyasallık arz ediyordu. Yeni aşama için orası da üs olmadı, hatta Allah Resûlünü taşlama cür’etiyle bunu şiddetle reddetti.

Mısır’da evler edinen Musa, lokal buluşma ve direniş alanları, yalnız Allah’ın otoritesini kabul eden kulluk düzenleri için temrin alanları vâr eden Musa, bütün bu çabalara rağmen Firavun düzenini alaşağı edemeyen Musa, yeni bir aşamaya mı geçecekti yoksa zamanla modern dönemde kültürel çalışmalar, farklı hayat tarzları diye anılan pozisyonlardan öteye geçemeyen bir kimliğe mi sıkışıp kalacaktı? Ne yapacaktı bakalım? Tıkanıklığı aşma emri Rabbinden geldi:

VE GERÇEK ŞU Kİ, [zamanı gelince] Musa’ya: “Kullarımla beraber geceleyin yola çık ve onlara denizin ortasında kupkuru (güvenli) bir yol tutuver; arkanızdan yetişirler diye korkup kaygılanma” diye vahyettik. (Tâhâ sûresi, 52. Ayrıca: Şuarâ, 52; Duhan, 23)

Nisa sûresi 97 ve 98. ayetler, yeni aşamaların güçlü evrelerinden olan “hicret”in iltica değil de kurucu rolüne işaret etmesi bakımından önemlidir. Önceki yazılarımızda da vurguladığımız ve maalesef sonraları “Mekke’den Medine’ye göç” anlatısıyla tarihsel bir aralığa sıkıştırılan “hicret”in anlamlarını bir kez daha son peygamberin tecrübesiyle tartıp değerlendirmek ve bu sûretle bugüne taşımak gerekmektedir. İbrahim Peygamberin sahipsiz ve susuz bir mıntıkayı oğlu İsmail ve eşi Hacer’le birlikte yeni ve motive edici bir aşama olarak üs edinmesi, dolayısıyla başka bir modeli burada inşa etmesi üzerine düşünmeliyiz. Bu aşamaya geçemeseydi atalete ve yılgınlığa teslim olma ihtimali elbette kapısını çalacaktı.     

Atalet ve çürümeyi durdurmak, birçoğu için nesnel koşulların umutsuzluğu işaret ettiği anlarda yeni, sarsıcı sıçramalarla mümkün olabilecekse, evet, o anlar Resullerin Kur’an’daki örnekliklerinden de çıkarabileceğimiz üzere “hicret” anlarıdır. Ancak bu tartışmalarda hicretin yöneleceği coğrafyalar/bölgeler üzerinde yeterince durulmamaktadır. Mısır’da, Urfa’da, Mekke’de pür siyasal/bürokratik/dini/ekonomik baskı altında çıkışsız ve nefessiz kalan mücadele, devrimle neticelenememiştir; kendine akacak bir yer, model olacak bir alan/mekân aramaktadır. O mekân, o pür-habis baskının zayıf olduğu ya da tümüyle o kuşatmadan bağımsız bir mıntıka olmalıdır.

Yunus Emre’nin Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası mısraı model heyecanının canlandırıcı, yeşertici mahiyetine işaret eder. İnsanın kendinden bile usandığı, hareket ve mücadelenin bir yüke dönüştüğü hâllerden hayır umulur mu! Elbette böyle bir şey mümkün olmaz! O yüzden mutlaka model/tasarım/proje bir yerlerde şekillenebilmelidir. Ete kemiğe bürünmelidir. Bu bürünüş, yeni bir vâroluşsal heyecanı ateşlemelidir.  

Nefeslerin, seslerin kısıldığı baskı iklimlerinin uzağında, otoritenin olmadığı ya da belli belirsiz göründüğü mekânsallıklarda; Kızıldeniz’in karşı tarafındaki çöllerde; suyun bile olmadığı taşlık Mekke vadisinde; Evs ve Hazreç’in uzun yıllara yayılan iç savaşlarından yorgun düşmüş, kendi aralarında çekişmeli Yahudi kabilelerinin üstüne bir de Araplarla itiş kakış içinde olduğu otoritesiz Yesrip’te Resullerin model inşa etme fırsatı yakaladıklarını çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz.

Son paragrafın bugünkü karşılığı bâbında aklımdan geçenleri yazmayacağım. Buradaki tartışmayı derinleştirmeyi okuyanlara bırakıyorum. Hicret’in muhtemel risklerine karşı “gayba iman”a yaslanan bir teslimiyetin devrimci dinamizmi besleyen yanını da okuyanımıza hatırlatmayı ihmal etmeyelim:

 [Vaktiyle] hor görülen/güçsüz bırakılan insanları ise kutlu kıldığımız ülkenin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Ve Rabbinizin İsrailoğulları’na verdiği söz, onların darlıkta gösterdikleri sabrın bir karşılığı olarak (işte böylece) gerçekleşmiş oldu; Firavun ve halkının özenle işlediklerini, yapıp yükselttiklerini ise, hepsini, hepsini yerle bir ettik. (Araf, 137)

Ve sonra İsrailoğulları’na: “Şimdi artık yeryüzünde güvenlik içinde yerleşin” dedik, “fakat, [unutmayın ki,] Son Gün’e ilişkin söz gerçekleştiği zaman, karışık bir bütün[ün parçaları] olarak hepinizi bir araya getireceğiz!” (İsra, 104)

Ve gerçek şu ki, [zamanı gelince] Musa’ya: “Kullarımla beraber geceleyin yola çık ve onlara denizin ortasında kupkuru (güvenli) bir yol tutuver; arkanızdan yetişirler diye korkup kaygılanma” diye vahyettik. (Tâhâ, 77)

Ve sonunda [Mısırlılar] gün doğarken onlara yetiştiler; İki topluluk birbirinin görüş alanına girdiklerinde Musa’nın yandaşları: “İşte yakalandık!” dediler. (Musa:) “Hayır, asla! Rabbim benimle beraber” dedi, “bana mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir!” dedi. Bunun üzerine, Musa’ya: “Asânla denize vur!” diye vahyettik. [Musa söyleneni yapınca] deniz ortadan yarıldı; öyle ki, açılan yolun her iki yanında sular koca dağlar gibi yükseldi. (Şuarâ, 60-63)

Zekeriya ve Şuayp Peygamberlerin toplumlarıyla münasebetleri bağlamında son dönemlerine ilişkin bir okuma yapılarak 15-20 yıla uzanabilen paradigmatik duruş ve insan enerjisinin yetebilirliği ile Yunus Emre’nin dizesi, Resullerin “hicret”le yaptıkları sıçrama, birlikte, derinlemesine ele alınmadıkça çıkışsızlıklarımıza çareler üretemeyeceğiz.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Müfteriler İçin Yasa

Yayınlanma:

-

Türkiye’de çokça mağduru olan yasalardan biri de 6284 Sayılı Yasa. Bu, öylesine çürük bir yasa ki, kadına şiddeti önlemek gibi iyiniyetli bir çabanın ürünü olsa da yol açtığı yıkım hayli ağır ve yaygın.

Yasayı, müfterileri koruyan, kollayan bir yasa olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Düşünün ki kolayca atılan bir iftira, hakim ve polis gücünü kuşanıp balyoza dönüşüyor ve erkeklerin, babaların suratına iniyor.

Kocanızı evden uzaklaştırıp sevgilinizle alem mi yapmak istiyorsunuz, bu yasa tam size göre, bir telefon veya dilekçe ile iftiranızı atıyorsunuz, hakim 24 saat içinde karar vermek zorunda, “mahkeme” kararı ertesi gün kapınızda. Kocanızın itibarı sarsıldı ve aylarca eve gelemez. Aksi bir durum olursa hapis cezası var, polis hizmetinize amade kılınmış!

İki çocuk babası müvekkilim, bu yasanın şiddetine maruz kalıyor ve dördüncü kez evden uzaklaştırılıyor. Son uzaklaştırma kararı üzerine avukat olarak müdahil oldum ve aşağıdaki dilekçeyi sundum. Uzaklaştırma kararı bir günde alındı, benim itirazım ve takibim sonucu altı gün sonra nihayet karar çıktı: Red. (Şaşırdık mı, hayır.)

Biz de burda avukatçılık oynuyoruz! Eğer kadının sözü ile herhangi bir delile gerek olmaksızın uzaklaştırma kararları verilecekse neden Mahkemeye gidiliyor? Yakındaki bir polis merkezine gidilsin. Neden yargılama yapılıyormuş havası veriliyor? Ve eğer, itirazlar incelenmeden reddedilecekse, neden itiraz hakkı tanınıyor? Yargılama yapılıyormuş gibi bir algı oluşturmak için mi? (Rahat olun, böyle şeylere gerek yok. Kimse bir hukuk devletinde yaşadığına inanıyor değil, beklentimizi düşürdükçe düşürdük zaten.)

Kesin olan bir şey var: Bu yasayı yapanlar, böylesi bir “istismara”, “suistimale” kapı aralayanlar büyük vebal altındalar.

Aile Mahkemesi kalemindeki memur hanım, beni hemen tanımış, “Avukat bey, o nasıl bir dilekçe öyle!” diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Dedim: “Memur hanım, az bile!”

Kadının beyanını putlaştıran “sapkın” anlayış yüzünden cinsel saldırı, cinsel taciz suçlarını işlediği iddiasıyla haksız yere ceza alan, hapse giren çok sayıda mağdur var Türkiye’de.

İyi yasaların bile kötü uygulayıcılar elinde bir zulüm aracına dönüştüğü ülkede bir de üstüne kötü yasalar gelince, yaşamak işkence halini alabiliyor.

Müvekkilim kadına/eşine şiddet uygulamıyor ama maruz kaldığı haksızlığı da kolay kolay içine sindiremiyor, şahidim.

İnsanı, kendi insanını, toplumunu tanımayan, Adalet bilinci, hakka inancı yetersiz yasa koyucuların icraatları ortada. Bize düşen, bu yasaları tahkik ve mahkum etmek, adalete hizmete yarar yasalarla değiştirmek için emek vermek.

Çürük yasalardan bir yasanın mağdurlarından bir mağdurun hal-i pürmelâlini ortaya koyan dilekçemin açıklamalar kısmı bu amaçla dikkatinize sunuyorum:

1. Müvekkilim, yapımı ve uygulaması ciddi anlamda sorunlu olduğu aşikar 6284 sayılı kanunun mağdurlarından biridir.

2. İşbu karar müvekkilin evden uzaklaştırması hakkında verilen 4. karardır.

3. Müvekkilin eşine karşı herhangi bir şiddeti, hakareti, tehditi, aşağılamayı veya küçük düşürmeyi içerir söz veya davranışı bulunmaksızın alınan kararlar hukuka aykırıdır.

4. Herhangi bir delil, rapor, tanık, belge, sözlü veya yazılı ispat aracı, haklı bir karine olmaksızın, yalnızca kadının tek taraflı ve gerçeğe aykırı iddialarıyla, adeta bakkaldan sakız alınır gibi alınan kararların akla, vicdana, adalet duygusuna, hakkaniyete uyan bir yanı bulunmamaktadır. Böyle bir usul ve esasla alınan karara “Yargı Kararı” demek ancak şeklen ve kerhen mümkündür. Hukuk kavramı ve Yargılama’nın mahiyetine sırt çevrilerek karar alınmamalıdır.

5. Yasanın Hukuk mantığına aykırı ve çürük olması uygulayıcıların elini kolunu bağlamamalı, hakimlerin altına imza attığı kararların maddi değilse bile manevi yükünü taşıdıklarını gözardı edilmemelidir.

6. Karar alınırken titizlik gösterilmemesinin bedelini müvekkilim ve babalarından koparılmış iki küçük çocuk ödemektedir. Bu “keyfi” kararların veballeri olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır. Ortada somut bir gerekçe, hatta ciddiye alınacak bir şüphe bile yokken bir insan 6 aydan fazladır evinden uzak tutulmakta, iki evlat babaları hayattayken kısmen yetim bırakılmaktadır.

7. Müvekkilim son uzaklaştırma kararı uyarınca 2 aylık süresini doldurup evine ve evlatlarının yanına döndüğünde, -ki gidecek başka yeri yoktur, satın aldığı o evin halen kredi borcunu ödemektedir- bu kanunu suistimal etmeyi alışkanlık haline getiren eşi, kendisine “Neden eve geldin!?” diyerek çıkışmıştır. Çocukların yanında tartışmaya girişen eşe, kreşe giden dört yaşındaki küçük çocukları karşı çıkmış ve “Anne, bir daha babamı evden uzaklaştırma!” demiştir. Aylardır annesinin yanında kalan çocuklardan küçüğü, babasının hakim kararıyla evden haksız yere uzaklaştırılmasına dilinin döndüğünce bu şekilde isyan etmiştir. Öte yandan, annesinden çok korkan 7 yaşındaki büyük çocukları, babasının bir kez daha evden uzaklaştırılacağını öğrenince odasına girip ağlamaya başlamıştır.

8. Peygamber eşlerinin bile Allah tarafından vahiyle uyarıldığı bir dünyada bu ülkenin kadınları kelimenin tam anlamıyla melek olsalar bile bu yasa hukuka aykırıdır. Yalnızca kadının beyanı ile, hiçbir somut delile ihtiyaç duymadan verilen kararlar zulüm niteliğindedir.

NETİCE VE TALEP :

Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle, müvekkilim ve iki çocuğunun daha fazla mağdur olmasına engel olunması adına mezkur haksız ve hukuksuz koruma kararının tümüyle kaldırılmasına karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederim.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Aynı Hikâye

Yayınlanma:

-

Zamanlar ve nesiller değişiyor elbette ama hikâye aynı. Aktörler farklı, kurgular benzer. Kurgu da denebilir mi, emin değilim doğrusu. Mutlak bir kurgunun farklı vakitlerde biraz farklı biçimlerde arz-ı endam edişi, ötesi yok gibi.

Habil ile Kâbil’in misyona dayalı soyları her dönem yanımızda, karşımızda duruyorlar. İttifak ve karşıtlıklarımız onların o mutlak kurgudan mülhem pozisyonlarına göre değişiyor ama hikâye devam ediyor, özünü koruyor.

Genç kuşakları heyecanlandıracak, onların havsalalarını yeni anlam alanları ile muhatap alacak bir çizgi ve akışın yokluğundan yakınılabilir. Bu tarz sızlanmaların iyi niyeti mündemiç niteliklerine saygı duyulmalıdır ancak yakınmanın “ne”liğine dâir tartışmalara ihtiyacımız var.

Dönemsel heyecanları tetikleyen yasaklamalar, baskı ve yıldırma politikaları, egemenlerin yaşamların bambaşka taraflarına dönük kuşatmaları gençleri, ideolojik cenahları harekete geçirme potansiyeli vardır mutlaka.

Gençlere dâir bu yazıda da öne çıkan vurgular muhakkak büyük beklentilerin, onların yokluğunda oluşan hayal kırıklıklarının yansımasıdır, bunu da ‘hikâye’ benzetmesiyle dile getirmek tabii karşılanmalıdır.

Genci-yaşlısı ile hakikat yolculuklarında adalet mücadelesi vermeye azmetmiş bir toplam hangi hikâyenin ardından yürüyecektir ya da hangi hikâye onların derlenip toparlanmasına, davranmasına vesile olacaktır?

Hikâye orada öylece duruyor.

Devasa büyüklükte bir destan demeli belki de. Hikâye, görece kısa anlatımlar için daha uygun bir adlandırma.

Orada öylece duran hikâye, üzerinde vâr olduğumuz coğrafya ile yakın zamanlar birlikteliğiyle uzak coğrafyalar ve ciğer paralayan vaziyetler arasında gezinip duruyor: Halk hikâyelerinde olduğu gibi enstrümanlarla buluşan yanık seslerle feryatlarını bütün bir âleme, halklara, coğrafyalara salıyor.

Dijital varlıkların hakikat hedefli kavrayış alanlarında boy verme iddialarından Anadolu’da kuruyan göllerin dudakları çatlatan kuraklıklara uzanan zihinsel altüst oluşlara, Ceylan kızımızdan Aylan bebeğimize kesiksiz ilerleyen zulümlere, alın terinin ayaklar altına alınmaya çalışılan haysiyetine, yıldızlardan cadde ve sokaklara değin hayal edilemez büyüklükteki alanlara tahakküm eden egemenlik biçimlerine, börtü böceğin çığlıklarına, insanın türlü çeşit kuşatmayla nefessiz kalışına kadar aynı hikâye destan olma yolunda emin adımlarla ve gözümüzün içine baka baka devam ediyor.

Hikâye, kendini arayanlar için orada duruyor.

Az evvel dediğimiz gibi, kolayca görünebilmek için kendini büyüterek, azmanlaştırarak. Okuyucu, hadi dinleyici diyelim, esasen yabancısı olmadığı bu kurguya muttali olduktan sonra ne yapacak? İhata imkânlarını aştığı için o çerçeveyi yabancılayıp kendisinden uzak mı duracak?

Hikâye aynı… Muhatapların dönemsel zayıflıkları, alınamayan pozisyonlar onun aynılığını etkilemiyor. Sanırım, İsmet Özel’in “Aynı Adam” şiirindeki “aynılık” eksik olmalı.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İttifaklarda Nereden Başlamalı?  

Yayınlanma:

-

Farklı kişi ve çevrelerin birlikteliği hassas ve kırılgan olur. Dolayısıyla tarafları hırpalayıp yıpratacak ve herhangi bir yakın ya da uzun vadeli fayda hâsıl etmeyecek lüzumsuz ve yersiz tartışmalardan uzak durmak gerekir.

Bu tespitler yakıcı tartışmaların mutlak sûrette yapılmaması gerektiği anlamına gelmez. Bu tarz birlikteliklerin özel konumlarının bir gereği olarak ele alınmalıdır.

Belli/adı konuşmuş bir alan ve pratiğe odaklanmak, çerçevesi belirlenmiş meseleleri ele almak başka oluşumlarla ortak işler yapmak için adım atan çevrelerin işini kolaylaştıracaktır. Niyet ve pozisyonlar kesinleşince oluşacak özgüven iklimi gelecekte çok daha samimi tartışma atmosfer ve ortamları oluşturacaktır.

Uzun ve yorucu müzakereler, teorik tartışmalar bahsettiğimiz bu birliktelikler için risklidir. Salt düşünsel tartışmalarla bir yere varılamaz. Bir şekilde geçmişte yolları kesişmiş, acı tecrübeler etrafında duygusal kopuş ve karşıtlıklar yaşamış grup ya da kişilerin yıkıcı hesaplaşmalara varabilecek değerlendirmeleri fazlasıyla sürdürmelerinin önüne geçilmelidir.

Pratik sorunlar, somut mücadele alanları etrafında bir araya gelmeler sıraladığımız olumsuzlukların aksine bir seyir takip edecek, bambaşka neticeler üretecektir. Belirlenen ve ortaklaşılan alanlarda zulme karşı egemenlerin karşısına dikilen bir irade örgütlenebilirse farklı çevrelerden oluşan mezkûr yapılarda duygudaşlıklar pekişecek, düşünsel/teorik tartışmalar bu iklimin bereketli ortamında çok daha içten ve sıcak koşullarda ilerleyebilecektir.

İslami çevrelerin -çok azı dışında- ısrarla uzak durdukları yerel ve küresel zulüm, yozlaşma ve fitne alanları var. Bahis mevzu ettiğimiz oluşumların, ortak iradelerin ufkunda evvel emirde bu zulüm başlıkları olmalıdır. Sıralanacak madde başlıklarından besmele çekilerek yola koyulmalıdır.

Herhangi bir zulüm alanından yola çıkacak hakikat ve adalet talebi/mücadelesi, meseleleri genele teşmil eden ve zalim-mazlum gerilimini bütün aktör ve süreçleriyle ortaya koyan yapısıyla her adımında, her şeyi söylemiş olabilecektir. Bu zaten ilkesel bir tutumdur.

Gereksiz ve yeni yaralara sebebiyet verecek tartışmalara fazla heveslenmeden, olur olmaz yer ve aşamalarda geçmişi ve hataları deşelemeden yol alındıkça birçok mevzunun kendiliğinden kapandığı ya da bir hâle yola konulduğu görülecektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM