Connect with us

Köşe Yazıları

Hamza Er İle Röportaj

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Hamza Er, geçtiğimiz Ağustos ayında Çıra Kitap etiketiyle yayınlanan iki röportaj kitabıyla okur karşısına çıktı. “Sordum Söylediler”, Gazze’den Patani’ye, Doğu Türkistan’dan, Lübnan’a, İngiltere’ye, Keşmir’e… uzanan geniş bir çoğrafyada, kanaat önderleriyle gerçekleştirilmiş 18 kritik röportajdan oluşan bir kitap. “Sordular Söyledim” ise farklı zaman dilimlerinde kendisiyle gerçekleştirilen ilim, davet, İslâmi mücadele, Mavi Marmara, mültecilik, İslâmofobi, direniş temalı 16 röportajdan müteşekkil kardeş kitap. İki röportaj kitabıyla çıkagelen yazarla bir röportaj gerçekleştirdik.

“Hamza Er” mahlasının hikâyesi ile başlamak isterim. Eskiden daha yaygın olan edebiyatçı-yazar tavrıyla mı tercih ettiğiniz bir isim mi yoksa dinini-inanç dünyasını değiştirenlerin tercihi gibi bir tercih mi sizinki?

İlgi ve alakanıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Tabi ki edebiyatçı-yazar tavrıyla seçilen bir tercih olduğunu söylersem tam doğru olmaz. Ama mahlas isim seçmeyi inanç dünyamı değiştirerek yapmak zorunda olduğum bir girişim olarak da görmediğimi söylemek isterim. Bizimkisi biraz ani gelişti. 1997 yılında radyo programları teklifi almıştım. Radyo, insanların dışarıyla temasa geçtiği tek ses, tek fırsattı… Radyo programcıları etkileyici sesleri ile bir karizma oluşturuyorlardı. Yaşım daha 21’di… Ben o dönem koruyucu bir kalkan olarak mahlas kullandım. Programlarımızın başında okunan tanıtım metninde rahatlıkla söylenebilmesi için 3 heceli olarak Hamza Er’i tercih ettim. Hamza ismini zaten çok seviyordum. Üniversitenin son dönemlerinde arkadaşlar ‘Hamza gibi olursun inşallah’ diyerek o ismi benimle özdeşleştirmişlerdi. Tabi ki Hz. Hamza’dan ötürü… Ben de radyoda bu ismi kullanmaya başladım. Radyo programlarımız hamdolsun iyi bir dinleyici kitlesine sahip oldu ve böylece isim üzerimize yapıştı. Programlarla beraber aylık İslâmi içerikli dergilerde de yazılar yazmaya başlamıştım. O gün, bugündür “Hamza Er” ismi kendi ismimin önüne geçmiş oldu.

Ancak şunu da belirtmek isterim ki ben isimlerin kendi dil ailesinde kullanıldıkları anlamının önemli olduğunu düşünüyorum. Yani İslâm’ı seçen herkesin Arap coğrafyamızdaki isimleri kullanmalarının gerekli olmadığına inanıyorum. Kendi toplumu içinde kabul görmüş, bir küfür, zulüm şahsını temsil etmeyen ve anlamı şirk, günah öğeleri içermeyen, güzel, olumlu anlamlara gelen isimler kullanılabilir. Ben kendi ismimden de çok memnunum. Ailemin benim için seçtiği ismin Türkçedeki anlamı ‘korkusuz, yiğit’dir. Aileme böyle güzel anlamı olan bir ismi tercih ettikleri için müteşekkirim.

Öncesi de olmakla birlikte bilhassa son 10 yılınız gençlerle sahada yoğun biçimde ilim, tebliğ ve davet çalışmalarıyla geçti. Sizce bugün yirmili yaşlardaki gençlerin eski kuşaklara kıyasla zaaf ve imkânları nelerdir?

Gençliğin hâli, her dönem yetişkinlerin üzerinde konuştukları ve huzursuz oldukları bir konu ve konuşulanlar sadece bu döneme ait değil. Sürekli şikâyet, sitem ve tatminsizlik üzerine değerlendirmeler yapılmış. Eski tarihi yazıtların tercümelerinde bile gençliğin gidişatından endişe edildiğiyle alakalı vurguların tespit edildiğini görüyoruz. Bu da Yaratıcı’nın yarattığı insanın ömür evrelerinde ve o evreye ait tavır ve duygularında aslında bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Değişen yalnızca çağ ve o çağa ait araç gereçler…

Gençler maalesef, genelde insan ömrü içerisinde üzerine en çok oynanan, en çok hesaplar yapılan bir sınıf hâline gelmiş… Eğer sağlıklı düşünme, tefekkür yönleri geliştirilmezse ya popülerliğin, tüketimin kölesi oluyorlar ya da örgütlerin hamasi sloganlarla militan devşirdikleri bir kesime dönüşüyorlar.

“İsyankâr bir tabiata sahip olmak, cesaret, günlük yaşamak, gelecek kaygısı duymamak, tüketime meyilli bulunmak” gibi vasıflara sahip olan gençlerin bu yönleri, emperyalist güçler, onların kumanda ettiği örgütler ve sermaye sahibi kapitalist elitler tarafından daima istismar ediliyor. Yeryüzünü talan eden bu zalimler, gençlerimizin terini, kanını, canını, malını sinsi yaklaşımlar sonucunda kullanıyorlar.

Tüm bu saydıklarım her dönem ve mekân için geçerli olabiliyor.

Bu eğilimleri eğer siz İslâmi açıdan gerçek ve sağlıklı hedeflere yönlendirebilirseniz bir imkâna dönüştürmüş olursunuz. İsyankâr ruhu; şirke, zulme ve haksızlıklara itirazla anlamlandırabilir, cesareti; Allah için, Allah yolunda korkmadan yürümeyle ilişkilendirebilir, yarını düşünmeme tabiatını da dava edinmeye, ahiret merkezli yaşamaya ve bu uğurda çalışmaya yöneltebilirsiniz. Bunlar gençlik dönemiyle ilgili genel tespitler…

“Bugünün gençlerine özel zaaflar nedir?” diye bakarsak derinlikli düşünmeye fırsat bulamıyor olmalarını söyleyebiliriz. Hız ve haz çağında, teknolojinin bunca yaygın bir hâle gelmesi sonucunda maalesef, spot başlıklar ve 3-5 dakikalık videolarla hayatı soluyan bir nesil yetişti. Fikrî tecrübelere değer veren, onlardan istifade etmeye çabalayan, toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncüleri birebir dinleyen, onlara soran, konuşan bilgi için fedakârlık yapan dert ehli kişileri göremiyoruz. Bunu özgüvenle açıklayamazsınız. Bu daha çok, teknolojinin sağladığı imkânlardan ötürü kendine yettiğini sanmak ve böylece ukalalaşmak olarak tanımlanabilir. Oysa gerçekten bir rehberlikten faydalanma, sıcak temasla, birebir iletişimle, saygı ve ahlak çerçevesinde sağlanır. Gençlerin bu dönemde çabuk manipüle edilip anlık geçişler yaşayabilmelerini, işte bu ilmi ve istişari disiplinden kopuk olmalarına bağlayabiliriz.

Gençlerle ilgili konuşurken genelde önceki kuşakların özveri hikâyeleri anlatılarak açıkça veya alttan alta şimdiki gençlerin ilgisizliğinden, gayretsizliğinden ve “bunca imkânı” değerlendirememesinden yakınılır. Buna mukabil dernek, vakıf, cemaat gibi yapıların, bu tür yapıların yönetici “büyükleri”nin özeleştiri yaptıklarına da pek şahit olmayız. Hatayı nerede aramalı?

Bu çok önemli bir soru ve sorun… Farkındaysanız demin fikri tecrübelerin öneminden ve onlardan istifade edilmesinden bahsettim. Toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncülerin önemine vurgu yaptım. Kimdir bu itibarlı öncüler? Mücadele sürecinde keskin fikri zikzakları olmayan, güce, konjonktüre, ortama göre kendini konuşlandırmayan, hakkı, doğruyu, adaleti kim ve kime karşı olursa olsun muhafaza etmeye çalışan kişiler…

Bakın, insan hayatın içinde edineceği tecrübeyle kendini revize edebilir. Benim kastettiğim fikri, düşünsel bir omurgaya hiçbir zaman sahip olmamış kişilerdir. Sadece duygusallık ve çevresel etkenlerle siyah beyaz kadar gelgitler yaşayanlardır. Bunlar önce kendi eminliklerini kaybederler sonra kendilerini takip edenlerin hayatlarına mâl olurlar. Yola çıktıklarına dudak büküp artık onları beğenmeyen, sınıf, statü, makam ve servete göre duruşunu şekillendirenlerin itibarları yok olur. Sonrası ise daha vahimdir. Örneklik teşkil ettikleri gençlerin yaşayacakları muhtemel buhran ve savrulmalar…

Sağlıklı, ilkeli ve istikrarlı bir mücadelenin kendilerine model olarak sunulamadığı gençler de ya inançlarına yönelik güven kaybı yaşayarak amaçsızlaşacaklar ya da oluşan boşluktan faydalanacak militarist, sadist, tekfirci grupların oltalarına yem olacaklardır.

İşte büyüklerin özeleştiri yapacakları yer de burasıdır. Toplumun temiz bir inanç ve yönteme sahip olabilmesi için onlara örneklik yapacak muvahhit modellerin varlığı zorunludur.

İslâm’ın “sivil” bir din olduğunu düşünüyorum ve şahsi gözlemim, Türkiyeli Müslümanlar’ın, her ne kadar yaygın bir sivil toplum ağına sahip görünseler de bu dini, devletle kaim, devlet merkezli düşünmekten kendilerini alamadıkları yönünde. Bu tespite belli bir oranda katılıyorsanız, söz konusu durumun sebep ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?

“Sivil bir din” derken ne kastedildiği biraz izahata muhtaç sanırım. Kelimeleri meşhur yüklenmiş güncel anlamları ile mi bakıp değerlendireceğiz, yoksa kendi içinden çıktığı kültürün tanımlamasıyla mı okuyacağız. Ben ikincisinden yanayım. Çünkü kelimeler ve kavramlar masum değildir. Belli bir zeminin ürünüdür. Her kelime ve kavramın, yaşanılan hayat tarzı ve kültürü içinde bir karşılığı, manası vardır. Bu sebeple birilerinin ne kastettiğinden ziyade kavramın doğduğu, tanımlandığı, anlam yüklendiği döneme bakılması gerekir. Kavramın fikir babalarını es geçerek uyarlamalarda bulunmak sanırım pek sağlıklı olmaz.

‘Sivil’ de böyle bir kavramdır. Medeni, uygar; nazik, kibar, laik anlamlarına gelir. Batının karanlık çağına ait kelimelerdendir.

Bugün “Sivil” kavramının en kısa tanımında, bireylerin ve kurumların devletten bağımsızlığı söz konusudur. Günümüzde sivil din, sivil toplum ile birlikte anılmaktadır. Sivil duruş, sivil toplum, Batı siyasal düşünce geleneğinde, devlet, toplum, birey ilişkilerinin analizinde başvurulan, devlet tarafından kontrol edilmeyen kitle iletişim araçları, gönüllü kuruluşlar ve sosyal hareketler alanına gönderme yapılarak kullanılan bir kavramdır. Sivil duruş, “merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına bir duruş sergileyen, bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir hâl” olarak tanımlanır.

Sanırım siz bu tanımdan yola çıkarak Türkiyeli Müslümanlar üzerinden bir eleştiride bulunuyorsunuz. Buradan baktığımızda kendi özgün değerlerine göre topluma yön vermeyi hedefleyip bağımsız, âdil bir muhalif tavra sahip olması gereken Müslüman camiaların, statükocu, muhafazakâr görüntüsü tabi ki kabul edilebilir değildir.

Bugün maalesef devlet, kurucu değişmez değerlerle geçmişten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahşeden, hatta gerek duyulduğunda sivil toplumu vareden, biçimlendiren ve denetleyen bir mekanizma olarak karşımızda duruyor. Oysa egemen devletin bakış açısından yani resmi ideolojiden ayrışmadan örgütlenmeye çalışan sivil toplum anlayışı İslâmi örgütlenmeler için söz konusu olmamalıydı.

Bu egemen sistemle barışık, muhafazakâr yaklaşımın ana sebebi, dinin temel değeri olan Tevhid inancının yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Her türlü zulümattan, fahşadan, haksızlık ve kötülükten, sapkın yanlış uygulamalardan beri olmanın ilanı olan Tevhid inancı eğer doğru anlaşılsaydı “maslahat, âli menfaat” adına ilkesiz ve onursuz duruşları göremezdik.

Gönderildikleri cahili toplumların sapkın uygulamalarına itiraz eden resuller ve takipçileri, kendi ölçeklerinde “dindar” olan bu toplumlarla yakın gözükecek bir uzlaşma ve ittifak teşebbüsü asla göstermemişlerdir. Tevhidi yaklaşım gereği; Allah’tan başkasına itaat, kulluk ve ibadetin önüne geçmeye çalışan peygamberler, aynı zamanda bu bozuk ortamdan üreyen “ahlaksızlık, soygun, ırkçılık, hak yemeler, rüşvet, cinayetler, terazi adaletsizliği, yol kesme, haramilik, kadına, çocuğa işkence, doğaya ve tüm canlılara yönelik ifsadın” da net bir şekilde karşısında durmuşlardır.

Kendilerine yönelik yürütülen baskı ve işkencelere karşı vazgeçmemişler, rüşvet, statü, makam, servet tekliflerine karşı da varoluşlarını anlamsızlaştıracak adımlar atmamışlardır. Susmamışlar, görmezden gelmemişler, dünyevi endişelerin kendilerini âdil bir duruştan geri bırakmasına fırsat vermemişlerdir.

İşte cahiliye toplumlarında o toplumu kökünden değiştirecek bir çalışmayı göstermesi gereken mü’minler, İslâmi bir yönetimin, devletin hükmü altında yaşarken de sağlıklı örgütlenmelerle yol gösterici tavırlarını devam ettirmelidirler. Müslüman cemaat, adil vasfı gereği yanlış olanı dile getirebilmeli, ıslah edici uyarı ve davet yükümlülüklerini de asla terk etmemelidir.

Allah(c), Al-i İmran Suresi 104 ve 110. ayetlerinde Müslüman cemaatin bu yönüne vurgu yapmakta, iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluğun her koşulda var olması gerektiğinin önemine işaret etmektedir. Üç kuruşluk dünya menfaati, konfor ve rahatlık uğruna bu görevlerin ihmali ve iptali, ağır vebali olan kötü bir tercihtir.

İlk kitap sevinci diye bir şeyden bahsedilir, ki sizin iki kitabınız birden yayınlandı. Nasıl bir duygu? Son 15 yılın mahsulü olan kitapları elinize aldığınızda neler düşündünüz?

Kişinin gerçekten emek harcadığı, yıllardır gösterdiği çabaların bir meyvesi olarak gördüğü kitaplarını eline alması tabi ki mutluluk verici bir durum. İzi silinenler ve iz bırakıp izi sürülenler gibi hayatta iki sınıfın olduğunu düşünürsek küçük de olsa bir iz bırakacak olmanın iç huzurunu yaşıyorsunuz. Fırsat ve imkân verdiği için Allah’a hamd ediyorum.

“Kitap çıkarmış olmak için değil de bir katkı sağlamak, bir farkındalık oluşturmak için çaba harcanmalı” diye düşünüyorum. Rahat ve kolay okunacağını umduğum bu iki söyleşi kitabımızın okuyucularımıza bir ışık yakması için Allah’a dua ediyorum. Bilinçaltında saklı olan anlamların ortaya çıkmasında ve bilinci etkin olarak harekete geçirmede soru-cevap yönteminin yalın ifadelerden çok daha güçlü olduğunu düşündüğümüzde, bu yöntemle hazırlanmış iki kitabın her kesimden okuyucuya faydalı dokunuşlar sağlamasını umuyorum.

Çevremizde beni tanıyan ve üzerinde çalıştığım konuları bilen birçok kardeşimiz için bu kitaplar açıkçası biraz sürpriz oldu. Çünkü tamamlamak için yoğunlaştığımız farklı iki üç kitap hazırlığımız vardı. Onlar devam ederken bu iki söyleşi serisinin çıkması ilgi çekti. İnşallah Allah-u Teâlâ fayda sağlayıp iz bırakmasını ümit ettiğim o çalışmalarımızın da tamamlanmasını bizlere nasip eder.

 

https://www.dunyabizim.com/soylesi/hamza-er-toplumun-temiz-bir-inanc-ve-yonteme-sahip-olabilmesi-icin-onlara-orneklik-yapacak-muvahhit-modellerin-varligi-zorunludur-h42081.html

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Devamını Okuyun
Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Yemen’de Derinleşen İnsani Kriz

Selim Sezer

Yayınlanma:

-

2010 yılının son günlerinde Tunus’taki kitle gösterileriyle başlayan ve ülkeyi 28 yıldır demir yumrukla yöneten Zeynel Abidin bin Ali’nin kısa süre içinde devrilmesinin verdiği cesaretle 2011 yılında Arap nüfus çoğunluklu ülkelerin neredeyse tamamına yayılan toplumsal eylemlilik, değişim ve devrim dalgası, uğradığı neredeyse her ülkede farklı sonuçlar üretti. Sınırlı reformlar, siyasi otoritenin barışçıl yoldan değişimi, yalnızca isimlerin değiştiği bir kısır döngü içinde aynı mekanizmaların kendini yeniden üretmesi, iç savaş ve dış müdahale, “Arap Baharı” süreci boyunca gerçekleşen muhtelif olgular arasındaydı.

Siyasi değişim süreci Yemen’de ise kabaca iki ayrı safha biçiminde gerçekleşti. 2011 yılı başlarında, Ali Abdullah Salih yönetiminin akaryakıt sübvansiyonlarında yaptığı büyük kesintilerin katalizör rolü oynamasıyla başlayan gösteriler kısa sürede Salih’in başlıca destekçileri olan Suudi Arabistan ve ABD’yi karşısına alan bir çizgiye bürünmüştü. Aynı dönemde Bahreyn’deki halk hareketini tanklarla ezen Körfez İşbirliği Konseyi, Yemen’de ise “geçiş modeli”ni benimsedi ve Kasım ayında, Salih’in yardımcısı Abdurabbu Mansur el-Hadi’nin başkanlığında, farklı siyasi partilerin temsil edildiği bir hükümet kuruldu.

Yeni dönemin etkili aktörlerinden biri, Müslüman Kardeşler’le bağlantılı Islah Partisi’ydi. Ancak 2013 yılından itibaren Suudi Arabistan ve müttefiklerinin bölge genelinde Müslüman Kardeşler’i tasfiyeye girişmesiyle birlikte, Yemen’de farklı siyasi aktörler kendilerine daha geniş bir alan bulmaya başladı. Bunların en başında gelen ise, liderlik mekanizmalarında Husi aşiretinin mensuplarının bulunması sebebiyle Husiler olarak da anılan, genellikle Şii nüfusla özdeşleştirilmekle birlikte oldukça geniş bir toplumsal tabana dayanan Ensarullah hareketiydi. Hareket 2014 yılındaki ikinci dalga devrim sürecinde başkent Sana’daki pek çok kurumu ele geçirdi ve yönetimin istifasını istedi. Cumhurbaşkanı Hadi istifa ederek güneydeki Aden şehrine gitti. Ancak bir süre sonra diğer Körfez ülkelerinin de yönlendirmesi ve baskısıyla Aden’de kendini yeniden cumhurbaşkanı ilan etti ve ülkede iki başlı bir yönetim oluştu. Husilerin stratejik önemdeki Aden’e doğru ilerlemesi ise dış müdahaleyi beraberinde getirdi. Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap koalisyonu, 26 Mart 2015’teki hava saldırılarıyla, yıllar sürecek bir savaşı başlatmış oldu.

Elbette müdahale başladığı zaman savaşın bu kadar uzun süreceği kimsenin beklentisi dahilinde değildi. Arap koalisyonu zamanla kendi içinde bazı çatlaklar yaşasa da karadan ve havadan düzenlenen saldırılar uzun süre devam etti. Diğer yandan şiddetli çatışmalara rağmen ve “Husilerin” zaman zaman savaşı Suudi Arabistan topraklarına da taşımasına rağmen Yemen’deki statükoda önemli bir değişim meydana gelmedi. Bugün halen Yemen’in bir kısmı Ensarullah liderliğinin, bir kısmı ise Hadi hükümetinin kontrolü altında bulunuyor. Süreç içinde Suudi Arabistan’la yollarını ayıran Birleşik Arap Emirlikleri ise güney vilayetlerde hüküm süren, “Güney Geçiş Konseyi” isimli ayrılıkçı yapıyı destekliyor. Bu üç siyasi merkezin dışında, Arabistan Yarımadası El Kaidesi örgütü de bazı noktalarda kendi hakimiyetini kurmuş durumda.

Sürpriz niteliğinde olacak, denklem değiştirici majör gelişmeler olmadığı sürece kısa ya da orta vadede değişebilir gibi görünmeyen bu siyasi tabloya ise gün geçtikçe vahimleşen bir insani tablo eşlik ediyor.

Savaşın beşeri boyutu 

Tüm savaşlar gibi Yemen savaşı da kitlesel çapta sivil can kayıplarına sebep oldu. “Yemen Data Project” tarafından, savaşın ilk üç yılı hakkında hazırlanan rapora göre, bu süre zarfında gerçekleşen hava saldırılarının yaklaşık üçte biri askeri olmayan hedeflere yönelik oldu. Hava saldırılarında hayatını kaybeden toplam insan sayısı ise 70 bin olarak ifade ediliyor.

Ancak bu doğrudan sonucun dışında, savaşın dolaylı bir beşeri maliyeti de bulunuyor. Birkaç yıldır başta çocuklar olmak üzere nüfusun geniş kesimleri arasında, kitlesel çapta ölümlerle sonuçlanan yaygın bir açlık krizi yaşanıyor. Nüfusun yaklaşık yüzde sekseninin yardıma muhtaç olduğunun ifade edildiği Yemen’de, içilebilir su kaynaklarına erişim de oldukça sınırlı. Uluslararası kuruluşlar, ülkede her 10 dakikada bir çocuğun hayatını kaybettiğini raporluyor.

Son aylarda para biriminin de aşırı derecede değer kaybettiği ve derin bir ekonomik krizin yaşandığı Yemen’de, başta koronavirüs olmak üzere çeşitli salgın hastalıklar nedeniyle sağlık sistemi de önemli ölçüde iflas etmiş durumda.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, 20 Kasım günü yaptığı bir açıklamada Yemen’in dünyanın son birkaç on yılda gördüğü en kötü açlık ve kıtlık tehlikesine çok yakın olduğunu ifade etti ve durumu daha da kötüleştirecek tek taraflı adımlar atılmaması yönünde çağrıda bulundu. BM Genel Sekreteri, acil önlem alınmaması halinde milyonlarca kişinin hayatını kaybedebileceğini vurguladı.

Yemen Devrimi Yüksek Komite Başkanı Muhammed Ali el-Husi de Guterres’in yaptığı açıklamalar üzerine, Birleşmiş Milletler’in Yemen üzerindeki kuşatmanın kaldırılması için harekete geçmesini istedi.

Her ne kadar açıktan ifade edilmese de, Guterres’in bu açıklamasında durumu daha da kötüleştirecek tek taraflı adımlardan söz ederken gönderme yaptığı husus, ABD yönetiminin “İran ve müttefiklerine maksimum basınç” siyasetinin parçası olarak Ensarullah hareketini terör örgütü ilan etme kararıydı. Bu kararla insani kriz arasında doğrudan bir bağlantı bulunuyor, zira kararın hayata geçirilmesi durumunda pek çok uluslararası yardım kuruluşunun Ensarullah kontrolündeki bölgelerde çalışması imkânsız hale gelecek.

Trump yönetiminin Aralık ayı içinde hayata geçireceği düşünülen bu karara karşı BM ve çeşitli insani yardım kuruluşlarının yanı sıra ABD içinden de bazı tepkiler dile getirildi. Görevdeki son aylarında olan mevcut yönetimin bu adımı atıp atmayacağı veya Ocak ayında göreve başlayacak bir sonraki yönetimin farklı bir yönelime girip girmeyeceği kesin olarak bilinemese de, Yemen’deki siyasi açmazın güç kullanma yoluyla değişebilir gibi görünmediğini, beş buçuk yılın deneyimlerinden hareketle neredeyse kesin olarak söyleyebiliriz. Bölgenin en yoksul ülkesinin yaşadığı insani felaket daha da vahim bir niteliğe bürünmeden acil bir ateşkesin ilan edilmesi ve ülkenin tamamına acil insani yardımların ulaştırılması bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Tarımdan ve Besin Değerinden Koparılan Gıdanın Egemenliği

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Su tozuna belli miktarda su katarak hedeflenen ölçüde su elde etmek! Yayılırsa buna da alışılır süt tozu misali. Patentlenip paketlenen suyun tadımcısı olduğu gibi zamanla hava tadımcıları da olacak mı? Hâsılı gerçeğin yerini kopyanın/sahtenin alamadığı ama gerçeğin de ne olduğunun unutturulmaya çalışıldığı zamanlardayız.

Bakara sûresinin 205. âyeti  mealen şöyledir: “Ancak hâkimiyeti ele alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, (insanın) ürünü(nü) ve nesli(ni) yok etmeye çalışır. Allah fesadı sevmez.”* Bu ayet için meallere baktığımız zaman hars/ekin/ürün/tohum ve nesil/zürriyet/soy vurgusunun baskın olduğunu görürüz. Genetik müdaheleyle insan, hayvan, tohum vs. ile oynandı.

Gıdalara, tohumlara, aşılara, sulara yüklü bilimsel bilgiden bîhaberiz ve bunlara biyoteknoloji aracılığıyla hükmedenler toplumlara hükmediyor. Şirketler yaşamın temellerini fikrî mülkiyetlerine alarak patentliyor. Gıda egemenliği ellerinde olduğundan gıdaya güven kalmadı.

Tarım ve gıda üretimi laboratuvarı, araştırmacıları olan şirketlerce bilimselleştirildi. Biyoteknoloji uygulamaları ve ürünleriyle geleneksel çiftçilik boşa çıkarıldı. Gıda sistemi biyoteknoloji aracılığıyla dönüştürülünce küresel biyoiktidar kurulmuş oldu. Gıdanın endüstriyel  üretimi ekolojik yıkıma, sayısız hastalığa, çiftçinin bağımsızlığını yitirmesine ve dahasına yol açıyor. Gudio Ruivenkamp, endüstriyel tarım ile gıda üretimiyle beliren üç tarihi ayrılma** sürecinden söz eder:

  1. Tarımın kendi doğal ortamından koparılması: Tohum, laboratuvar ortamında içine yüklenen bilgiye bağımlı hale getirilerek doğal ortamından bağımsızlaştırılır. Bu tohumların ürün verimliliği olsa da toprak, iklim, su bitkiye yeterli olmuyor. Geleneksel tarıma dair bilgiler bu yeni tarımda işe yaramıyor. Tohumu üreten şirket olduğu yerden dünyanın bir ucundaki toprağın tarımsal faaliyetini yönlendiriyor. Bitki içine yüklenen bilgiler gereği pestisit, yapay gübre gibi kimyasal takviyelere gebe. Dolayısıyla tohum sadece fizikî ürün, ticarî mal değil biyoiktidarın yeni toplumsal ilişkiler üreten “siyasileşen ürünü”dür. Tohumla beraber enzim ve biyokatalizörleri Gudio Ruivenkamp siyasallaşmış ürün olarak görmektedir.
  2. Tarım ve gıda üretiminin ayrılması: Tohumların yanı sıra enzim ve mayalanma da bilgi yüklü hâle getiriliyor ve böylece gıda üretimi tarımdan koparılmış oluyor. Şeker pancarı yerine tatlandırıcı olarak früktoz kullanılması buna bir örnektir.
  3. Tarımsal ürünlerin kendi yapısal besin değerlerinden uzaklaşması: Gıda tarımdan uzaklaşmakla kalmıyor, besin değerinden de koparılıyor. Tarım yerine endüstriyel üretim öne çıkıyor. Tatlandırıcılarda kullanılan amino asitlerin biyokimyasal metotla üretilmesi tarımın gıda zincirinin dışına atılmış olduğunun göstergesi.

Gudio Ruivenkamp’a göre biyoteknolojiyi yeniden tasarlayarak bu üç ayrılma sürecini tersine çevirip yani onları bir araya getirip biyoiktidar sisteminin dışına çıkabiliriz. Ona göre teknoloji ret ile kabulün ötesinde bir gerçeklik arz ediyor. Teknolojiye eleştirel yaklaşıp onu faydalı kullanabiliriz. Biyoteknolojiyi yerelde kullanıp orayı eski bağımsızlığına döndürmeli, tarımı doğal ortamıyla yeniden buluşturmalıyız. Biyoiktidar, GDO ile açlıkla mücadele ettiğine dair yalanına devam ediyor. Ona göre toplum yanlısı alternatif bir biyoteknolojiyi gıdaların besin kalitesini artırmada, yokluk ve kıtlıkla mücadelede kullanabiliriz. Yerelde tarım ürünü yetiştirme, tarım ürünü ile gıda üretimini birleştirme ve gıdanın besin değerini koruma derken küresel gıda hegemonyasından, biyoiktidardan özerk hâle gelebiliriz.

Çiftçiler tohum üretimine ağırlık verir, toprağı nöbetleşe ekerse tarım ile doğal ortamı arasında bağ kurulur. Tarım ürünü doğal yerinde mayalanırsa tarım ile gıda ürünü arasında bağ kurulmuş olur.***

Geleneksel tarım uygulamalarını kullanan çiftçiyle bilim insanları/araştırmacılar etkileşim içerisinde olmalıdır. Bilim insanları tohumların genetiği, gıdaların besin kalitesi üzerine çalışmalarını açık kaynak hâlinde ortaya koymalı. Toplum yanlısı biyoteknolojiyle enzim ve mayalara genetik bilgiler eklenecek, suni kimyasallar yerine yereldeki biyogübreler kullanılacak ve geleneksel tarım metotları korunacaktır.

Çiftçilerle bilim insanları işbirliği içinde yerelde gıda bağımsızlığı için çalışacaktır. Hindistan, Küba, Ekvador ve Gana’da uyarlanmış biyoteknolojiyle güçlendirilmiş yerel gıda bağımsızlığı için Gudio Ruivenkamp çalışmalarda bulunmuş ve bunları belgesel olarak yayımlamıştır.

Peki, yerli tohumlar yeterli düzeyde değil mi ki uyarlanmış biyoteknolojiyle güçlendirilmeye çalışıyor? Tohumların genetiğiyle böyle ıslah amaçlı oynamayı fıkhî açıdan nasıl değerlendirmeli?

Bunu tartışmamız gerekiyor.

* Muhammed Esed, Kuran Mesajı Meal-Tefsir, Çeviri Cahit Koytak ve Ahmet Ertürk, İşaret Yayınları, 2002.

** Guido Ruivenkamp, Kalkınmada Biyoteknoloji, 47 – 55 . sayfa, Beta Yayınları, 2013.

*** Guido Ruivenkamp ve diğer yazarlar, Teknoloji ve Toplum, 21. sayfa, Kalkedon Yayınları, 2010.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Steril Siyaset(sizlik)ler

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Bu tarz, ilkesel gerilimini hayata, pratiğe taşıyamamıştır bir türlü. Halkın ve egemenin karşısına çıkacağı formata, dile karar verememiştir.

Keskin bir yargıyla başladı yazı belki ama peşinen beyan ve değerlendirme yapmak daha iyi olabilir. Türkiye İslami çevrelerinin “dört başı mamur” demesek de derli toplu bir yolculuğa çıkamayan hâllerinin bir başka cephesi, yaralarımızı görmek bakımından hakkında konuşulmayı fazlasıyla hak ediyor.

Yozlaşanlar hakkında çokça kanaat serdedildi, tekrarına lüzum yok ancak yozlaşmaya direnip teslim olmayan cephenin mühim bir kısmı da derin suskunluğun içinde kendini imha etti. Bu, bir yok olma anlamı taşımıyor. Şu anda fizîken vâr olan ancak egemenin ve halkın onun varlığı ile tanışıp/temas kurup farkına var(a)madığı bir vâr oluş bu.

Bu hâl, herkes için fevkalâde ilgi çekici olmalıdır. Sadece İslami siyaset takip edenler için değil, belki bunun ilmini üretenler için de… Çünkü bu son derece çarpıcı bir siyasal ve sosyolojik hâdisedir.

Türkiye İslamcılığının (Bahse mevzu çevrelerin İslamcılık kavramıyla aralarının barışık olmadığını da burada belirtmekte yarar var.) seyri, tecrübesi içinde yeterince ışık tutulmayan bir alandır burası. İlkelere yapılan patolojik vurguların zamanla bir kötürümleşmeye sebebiyet verdiği görülmüştür. Pratik siyasal alana geçişte (geçemeyişte denebilir) yaşanan korku ve endişeler bu çevreleri tutukluk hâline mahkûm etmiştir.

Tevhid-şirk gerilimini retorik düzlemde etkileyici bir şekil ve derinlikte sunabilen bu hattın pratik siyasal alanda boy gösterememesinin temelinde elbette Kur’an’ı, Allah Resûlünün tecrübesini anlayıp yorumlama tercihinin etkisi vardır ve bu son derece tabiidir ancak özellikle siyere yapılan onca vurgudan sonra açık bir siyasal modelin boy verememesi son derece düşündürücüdür.

İlkelerin pratik eylemlerle ete kemiğe bürünmesiyle somutlaşacağı kabul edilirse bu husustaki eksiklikler kendiliğinden görülebilecektir. Sivil toplum örgütü olmamak gerektiğinden demokratik alanda mücadele yürüten legal bir parti safında yer almaya vahiy ve sünnet temelli itirazlar anlaşılır ve en nihayetinde kabul edilebilir gerekçelerdir ancak bu aşamadan ötesine bir türlü geçilememiştir.

Tevhid-şirk kapışması halkın/halkların, coğrafyanın/coğrafyaların dert ve kederlerine cevap üretebilme kabiliyeti, Musa ile Firavun’un büyücüleri kapışmasında olduğu gibi şehirlerin meydanlarında ve kalabalığın toplandığı günlerde halkın ve egemenlerin önüne çıkılamayarak büyük oranda kaybedilmiştir. Dergi ve kitaplarda sıralanan, tartışmalarda netlik ve keskinlikleriyle beliriveren ilkesellikler açık siyasete tercüme edilememiştir.

Bu açık siyaset yoksunluğu bugüne uzanan dilsizliği pekiştirmiştir. Steril olma, ilkeye vurguda bulunma hâlini hangi mü’min reddedebilir! Ancak bu reddedememe hâli yaşanılan tıkanıklığı sorgulamaya mâni olamaz, olmamalıdır.

Bağımsız, devrimci bir ilkesellik her zaman mümkündür ancak bu mümkün, halkın ve egemenin önüne açık siyaset diliyle çıkmayı engellememelidir. Kendi yatağını derinleştiren bir söylem; insanın acısına, yarasına değen bir dilin, egemeni önce hakikate davet eden, zulümde ısrar ettiği taktirde karşısına dikilen bir dilin dolaşıma dâhil olmasıyla inşâ olur. Sohbetlere sıkışan, dergi ve kitap sayfalarından dışarı sızamayan düşünceler kötürümleşir, en nihayetinde kendini imhâ eder.

Hem yerel, hem de küresel ölçekte somut ve anlaşılabilir itiraz ve önerilerle kurulabilecek büyük siyasetin halka ve egemene tercümesi, onca ilke ve yüksek retorikten elbette çıkabilirdi/çıkmalıydı ancak tevhidin çelişkileri fark edip-ettirme potansiyeli doğru okunup değerlendirilemeyince bu mümkün ol(a)madı. Bu mevzu üzerinde düşünülmelidir. Yozlaşma ve çürüme sürecine kapılınmadığına dâir tesellilerin kayıpların üzerini örtmesine izin verilmemelidir. İslami siyasal hatların sağlıklı bir yeniden tesisi için bu zorunludur.

Devamını Okuyun

GÜNDEM