Connect with us

Köşe Yazıları

Hamza Er İle Röportaj

Yayınlanma:

-

Hamza Er, geçtiğimiz Ağustos ayında Çıra Kitap etiketiyle yayınlanan iki röportaj kitabıyla okur karşısına çıktı. “Sordum Söylediler”, Gazze’den Patani’ye, Doğu Türkistan’dan, Lübnan’a, İngiltere’ye, Keşmir’e… uzanan geniş bir çoğrafyada, kanaat önderleriyle gerçekleştirilmiş 18 kritik röportajdan oluşan bir kitap. “Sordular Söyledim” ise farklı zaman dilimlerinde kendisiyle gerçekleştirilen ilim, davet, İslâmi mücadele, Mavi Marmara, mültecilik, İslâmofobi, direniş temalı 16 röportajdan müteşekkil kardeş kitap. İki röportaj kitabıyla çıkagelen yazarla bir röportaj gerçekleştirdik.

“Hamza Er” mahlasının hikâyesi ile başlamak isterim. Eskiden daha yaygın olan edebiyatçı-yazar tavrıyla mı tercih ettiğiniz bir isim mi yoksa dinini-inanç dünyasını değiştirenlerin tercihi gibi bir tercih mi sizinki?

İlgi ve alakanıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Tabi ki edebiyatçı-yazar tavrıyla seçilen bir tercih olduğunu söylersem tam doğru olmaz. Ama mahlas isim seçmeyi inanç dünyamı değiştirerek yapmak zorunda olduğum bir girişim olarak da görmediğimi söylemek isterim. Bizimkisi biraz ani gelişti. 1997 yılında radyo programları teklifi almıştım. Radyo, insanların dışarıyla temasa geçtiği tek ses, tek fırsattı… Radyo programcıları etkileyici sesleri ile bir karizma oluşturuyorlardı. Yaşım daha 21’di… Ben o dönem koruyucu bir kalkan olarak mahlas kullandım. Programlarımızın başında okunan tanıtım metninde rahatlıkla söylenebilmesi için 3 heceli olarak Hamza Er’i tercih ettim. Hamza ismini zaten çok seviyordum. Üniversitenin son dönemlerinde arkadaşlar ‘Hamza gibi olursun inşallah’ diyerek o ismi benimle özdeşleştirmişlerdi. Tabi ki Hz. Hamza’dan ötürü… Ben de radyoda bu ismi kullanmaya başladım. Radyo programlarımız hamdolsun iyi bir dinleyici kitlesine sahip oldu ve böylece isim üzerimize yapıştı. Programlarla beraber aylık İslâmi içerikli dergilerde de yazılar yazmaya başlamıştım. O gün, bugündür “Hamza Er” ismi kendi ismimin önüne geçmiş oldu.

Ancak şunu da belirtmek isterim ki ben isimlerin kendi dil ailesinde kullanıldıkları anlamının önemli olduğunu düşünüyorum. Yani İslâm’ı seçen herkesin Arap coğrafyamızdaki isimleri kullanmalarının gerekli olmadığına inanıyorum. Kendi toplumu içinde kabul görmüş, bir küfür, zulüm şahsını temsil etmeyen ve anlamı şirk, günah öğeleri içermeyen, güzel, olumlu anlamlara gelen isimler kullanılabilir. Ben kendi ismimden de çok memnunum. Ailemin benim için seçtiği ismin Türkçedeki anlamı ‘korkusuz, yiğit’dir. Aileme böyle güzel anlamı olan bir ismi tercih ettikleri için müteşekkirim.

Öncesi de olmakla birlikte bilhassa son 10 yılınız gençlerle sahada yoğun biçimde ilim, tebliğ ve davet çalışmalarıyla geçti. Sizce bugün yirmili yaşlardaki gençlerin eski kuşaklara kıyasla zaaf ve imkânları nelerdir?

Gençliğin hâli, her dönem yetişkinlerin üzerinde konuştukları ve huzursuz oldukları bir konu ve konuşulanlar sadece bu döneme ait değil. Sürekli şikâyet, sitem ve tatminsizlik üzerine değerlendirmeler yapılmış. Eski tarihi yazıtların tercümelerinde bile gençliğin gidişatından endişe edildiğiyle alakalı vurguların tespit edildiğini görüyoruz. Bu da Yaratıcı’nın yarattığı insanın ömür evrelerinde ve o evreye ait tavır ve duygularında aslında bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Değişen yalnızca çağ ve o çağa ait araç gereçler…

Gençler maalesef, genelde insan ömrü içerisinde üzerine en çok oynanan, en çok hesaplar yapılan bir sınıf hâline gelmiş… Eğer sağlıklı düşünme, tefekkür yönleri geliştirilmezse ya popülerliğin, tüketimin kölesi oluyorlar ya da örgütlerin hamasi sloganlarla militan devşirdikleri bir kesime dönüşüyorlar.

“İsyankâr bir tabiata sahip olmak, cesaret, günlük yaşamak, gelecek kaygısı duymamak, tüketime meyilli bulunmak” gibi vasıflara sahip olan gençlerin bu yönleri, emperyalist güçler, onların kumanda ettiği örgütler ve sermaye sahibi kapitalist elitler tarafından daima istismar ediliyor. Yeryüzünü talan eden bu zalimler, gençlerimizin terini, kanını, canını, malını sinsi yaklaşımlar sonucunda kullanıyorlar.

Tüm bu saydıklarım her dönem ve mekân için geçerli olabiliyor.

Bu eğilimleri eğer siz İslâmi açıdan gerçek ve sağlıklı hedeflere yönlendirebilirseniz bir imkâna dönüştürmüş olursunuz. İsyankâr ruhu; şirke, zulme ve haksızlıklara itirazla anlamlandırabilir, cesareti; Allah için, Allah yolunda korkmadan yürümeyle ilişkilendirebilir, yarını düşünmeme tabiatını da dava edinmeye, ahiret merkezli yaşamaya ve bu uğurda çalışmaya yöneltebilirsiniz. Bunlar gençlik dönemiyle ilgili genel tespitler…

“Bugünün gençlerine özel zaaflar nedir?” diye bakarsak derinlikli düşünmeye fırsat bulamıyor olmalarını söyleyebiliriz. Hız ve haz çağında, teknolojinin bunca yaygın bir hâle gelmesi sonucunda maalesef, spot başlıklar ve 3-5 dakikalık videolarla hayatı soluyan bir nesil yetişti. Fikrî tecrübelere değer veren, onlardan istifade etmeye çabalayan, toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncüleri birebir dinleyen, onlara soran, konuşan bilgi için fedakârlık yapan dert ehli kişileri göremiyoruz. Bunu özgüvenle açıklayamazsınız. Bu daha çok, teknolojinin sağladığı imkânlardan ötürü kendine yettiğini sanmak ve böylece ukalalaşmak olarak tanımlanabilir. Oysa gerçekten bir rehberlikten faydalanma, sıcak temasla, birebir iletişimle, saygı ve ahlak çerçevesinde sağlanır. Gençlerin bu dönemde çabuk manipüle edilip anlık geçişler yaşayabilmelerini, işte bu ilmi ve istişari disiplinden kopuk olmalarına bağlayabiliriz.

Gençlerle ilgili konuşurken genelde önceki kuşakların özveri hikâyeleri anlatılarak açıkça veya alttan alta şimdiki gençlerin ilgisizliğinden, gayretsizliğinden ve “bunca imkânı” değerlendirememesinden yakınılır. Buna mukabil dernek, vakıf, cemaat gibi yapıların, bu tür yapıların yönetici “büyükleri”nin özeleştiri yaptıklarına da pek şahit olmayız. Hatayı nerede aramalı?

Bu çok önemli bir soru ve sorun… Farkındaysanız demin fikri tecrübelerin öneminden ve onlardan istifade edilmesinden bahsettim. Toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncülerin önemine vurgu yaptım. Kimdir bu itibarlı öncüler? Mücadele sürecinde keskin fikri zikzakları olmayan, güce, konjonktüre, ortama göre kendini konuşlandırmayan, hakkı, doğruyu, adaleti kim ve kime karşı olursa olsun muhafaza etmeye çalışan kişiler…

Bakın, insan hayatın içinde edineceği tecrübeyle kendini revize edebilir. Benim kastettiğim fikri, düşünsel bir omurgaya hiçbir zaman sahip olmamış kişilerdir. Sadece duygusallık ve çevresel etkenlerle siyah beyaz kadar gelgitler yaşayanlardır. Bunlar önce kendi eminliklerini kaybederler sonra kendilerini takip edenlerin hayatlarına mâl olurlar. Yola çıktıklarına dudak büküp artık onları beğenmeyen, sınıf, statü, makam ve servete göre duruşunu şekillendirenlerin itibarları yok olur. Sonrası ise daha vahimdir. Örneklik teşkil ettikleri gençlerin yaşayacakları muhtemel buhran ve savrulmalar…

Sağlıklı, ilkeli ve istikrarlı bir mücadelenin kendilerine model olarak sunulamadığı gençler de ya inançlarına yönelik güven kaybı yaşayarak amaçsızlaşacaklar ya da oluşan boşluktan faydalanacak militarist, sadist, tekfirci grupların oltalarına yem olacaklardır.

İşte büyüklerin özeleştiri yapacakları yer de burasıdır. Toplumun temiz bir inanç ve yönteme sahip olabilmesi için onlara örneklik yapacak muvahhit modellerin varlığı zorunludur.

İslâm’ın “sivil” bir din olduğunu düşünüyorum ve şahsi gözlemim, Türkiyeli Müslümanlar’ın, her ne kadar yaygın bir sivil toplum ağına sahip görünseler de bu dini, devletle kaim, devlet merkezli düşünmekten kendilerini alamadıkları yönünde. Bu tespite belli bir oranda katılıyorsanız, söz konusu durumun sebep ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?

“Sivil bir din” derken ne kastedildiği biraz izahata muhtaç sanırım. Kelimeleri meşhur yüklenmiş güncel anlamları ile mi bakıp değerlendireceğiz, yoksa kendi içinden çıktığı kültürün tanımlamasıyla mı okuyacağız. Ben ikincisinden yanayım. Çünkü kelimeler ve kavramlar masum değildir. Belli bir zeminin ürünüdür. Her kelime ve kavramın, yaşanılan hayat tarzı ve kültürü içinde bir karşılığı, manası vardır. Bu sebeple birilerinin ne kastettiğinden ziyade kavramın doğduğu, tanımlandığı, anlam yüklendiği döneme bakılması gerekir. Kavramın fikir babalarını es geçerek uyarlamalarda bulunmak sanırım pek sağlıklı olmaz.

‘Sivil’ de böyle bir kavramdır. Medeni, uygar; nazik, kibar, laik anlamlarına gelir. Batının karanlık çağına ait kelimelerdendir.

Bugün “Sivil” kavramının en kısa tanımında, bireylerin ve kurumların devletten bağımsızlığı söz konusudur. Günümüzde sivil din, sivil toplum ile birlikte anılmaktadır. Sivil duruş, sivil toplum, Batı siyasal düşünce geleneğinde, devlet, toplum, birey ilişkilerinin analizinde başvurulan, devlet tarafından kontrol edilmeyen kitle iletişim araçları, gönüllü kuruluşlar ve sosyal hareketler alanına gönderme yapılarak kullanılan bir kavramdır. Sivil duruş, “merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına bir duruş sergileyen, bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir hâl” olarak tanımlanır.

Sanırım siz bu tanımdan yola çıkarak Türkiyeli Müslümanlar üzerinden bir eleştiride bulunuyorsunuz. Buradan baktığımızda kendi özgün değerlerine göre topluma yön vermeyi hedefleyip bağımsız, âdil bir muhalif tavra sahip olması gereken Müslüman camiaların, statükocu, muhafazakâr görüntüsü tabi ki kabul edilebilir değildir.

Bugün maalesef devlet, kurucu değişmez değerlerle geçmişten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahşeden, hatta gerek duyulduğunda sivil toplumu vareden, biçimlendiren ve denetleyen bir mekanizma olarak karşımızda duruyor. Oysa egemen devletin bakış açısından yani resmi ideolojiden ayrışmadan örgütlenmeye çalışan sivil toplum anlayışı İslâmi örgütlenmeler için söz konusu olmamalıydı.

Bu egemen sistemle barışık, muhafazakâr yaklaşımın ana sebebi, dinin temel değeri olan Tevhid inancının yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Her türlü zulümattan, fahşadan, haksızlık ve kötülükten, sapkın yanlış uygulamalardan beri olmanın ilanı olan Tevhid inancı eğer doğru anlaşılsaydı “maslahat, âli menfaat” adına ilkesiz ve onursuz duruşları göremezdik.

Gönderildikleri cahili toplumların sapkın uygulamalarına itiraz eden resuller ve takipçileri, kendi ölçeklerinde “dindar” olan bu toplumlarla yakın gözükecek bir uzlaşma ve ittifak teşebbüsü asla göstermemişlerdir. Tevhidi yaklaşım gereği; Allah’tan başkasına itaat, kulluk ve ibadetin önüne geçmeye çalışan peygamberler, aynı zamanda bu bozuk ortamdan üreyen “ahlaksızlık, soygun, ırkçılık, hak yemeler, rüşvet, cinayetler, terazi adaletsizliği, yol kesme, haramilik, kadına, çocuğa işkence, doğaya ve tüm canlılara yönelik ifsadın” da net bir şekilde karşısında durmuşlardır.

Kendilerine yönelik yürütülen baskı ve işkencelere karşı vazgeçmemişler, rüşvet, statü, makam, servet tekliflerine karşı da varoluşlarını anlamsızlaştıracak adımlar atmamışlardır. Susmamışlar, görmezden gelmemişler, dünyevi endişelerin kendilerini âdil bir duruştan geri bırakmasına fırsat vermemişlerdir.

İşte cahiliye toplumlarında o toplumu kökünden değiştirecek bir çalışmayı göstermesi gereken mü’minler, İslâmi bir yönetimin, devletin hükmü altında yaşarken de sağlıklı örgütlenmelerle yol gösterici tavırlarını devam ettirmelidirler. Müslüman cemaat, adil vasfı gereği yanlış olanı dile getirebilmeli, ıslah edici uyarı ve davet yükümlülüklerini de asla terk etmemelidir.

Allah(c), Al-i İmran Suresi 104 ve 110. ayetlerinde Müslüman cemaatin bu yönüne vurgu yapmakta, iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluğun her koşulda var olması gerektiğinin önemine işaret etmektedir. Üç kuruşluk dünya menfaati, konfor ve rahatlık uğruna bu görevlerin ihmali ve iptali, ağır vebali olan kötü bir tercihtir.

İlk kitap sevinci diye bir şeyden bahsedilir, ki sizin iki kitabınız birden yayınlandı. Nasıl bir duygu? Son 15 yılın mahsulü olan kitapları elinize aldığınızda neler düşündünüz?

Kişinin gerçekten emek harcadığı, yıllardır gösterdiği çabaların bir meyvesi olarak gördüğü kitaplarını eline alması tabi ki mutluluk verici bir durum. İzi silinenler ve iz bırakıp izi sürülenler gibi hayatta iki sınıfın olduğunu düşünürsek küçük de olsa bir iz bırakacak olmanın iç huzurunu yaşıyorsunuz. Fırsat ve imkân verdiği için Allah’a hamd ediyorum.

“Kitap çıkarmış olmak için değil de bir katkı sağlamak, bir farkındalık oluşturmak için çaba harcanmalı” diye düşünüyorum. Rahat ve kolay okunacağını umduğum bu iki söyleşi kitabımızın okuyucularımıza bir ışık yakması için Allah’a dua ediyorum. Bilinçaltında saklı olan anlamların ortaya çıkmasında ve bilinci etkin olarak harekete geçirmede soru-cevap yönteminin yalın ifadelerden çok daha güçlü olduğunu düşündüğümüzde, bu yöntemle hazırlanmış iki kitabın her kesimden okuyucuya faydalı dokunuşlar sağlamasını umuyorum.

Çevremizde beni tanıyan ve üzerinde çalıştığım konuları bilen birçok kardeşimiz için bu kitaplar açıkçası biraz sürpriz oldu. Çünkü tamamlamak için yoğunlaştığımız farklı iki üç kitap hazırlığımız vardı. Onlar devam ederken bu iki söyleşi serisinin çıkması ilgi çekti. İnşallah Allah-u Teâlâ fayda sağlayıp iz bırakmasını ümit ettiğim o çalışmalarımızın da tamamlanmasını bizlere nasip eder.

 

https://www.dunyabizim.com/soylesi/hamza-er-toplumun-temiz-bir-inanc-ve-yonteme-sahip-olabilmesi-icin-onlara-orneklik-yapacak-muvahhit-modellerin-varligi-zorunludur-h42081.html

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Sistemin Kendisini Konuşmak

Yayınlanma:

-

Yolsuzluğun münferit bir suç, adaletsizliğin basit bir aksaklık, yoksulluğun ise kişisel bir başarısızlık olarak sunulduğu bir düzende asıl soruyu sormak zorundayız: Bütün bunları mümkün kılan sistemin kendisi hakkında ne zaman konuşacağız?

Bir toplumun düşünme biçimi, çoğu zaman neyi tartıştığından çok, neyi tartışma dışı bıraktığıyla anlaşılır. Önümüze sürülen gündemlerin peşinden koşarken asıl meseleleri gözden kaçırıyorsak, ayrıntılar üzerinde ne kadar gürültü koparırsak koparalım hakikate yaklaşmış olmayacağız çünkü kimi zaman tartıştığımız şey, asıl sorunun kendisi değil, onun ürettiği sonuçlardan yalnızca biridir!

Bugün Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde yaşadığımız temel sorunlardan biri tam da budur. Fon skandallarını, yolsuzluk iddialarını, siyasî kayırmacılığı, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığını konuşuyoruz. Bir olay ortaya çıkıyor, öfke yükseliyor, taraflar birbirini suçluyor, ekranlar uzmanlarla doluyor, sosyal medya mahkemeleri kuruluyor. Birkaç gün sonra başka bir skandal gündeme geliyor ve önceki mesele unutuluyor. Böylece toplum, bir türlü sona ermeyen bir skandallar zincirinin içinde yaşarken zincirin kendisini sorgulamayı aklına getirmiyor!

İnsanımız, “Neden aynı düzen, tekrar tekrar aynı türden adaletsizlikler üretmektedir?” diye sormuyor!

Bir yolsuzluğu konuşmak elbette gereklidir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını, kimin hangi yetkiyi kötüye kullandığını, kimlerin hesap vermesi gerektiğini sorgulamak zorundayız. Ancak bu tartışma, yolsuzluğu mümkün kılan siyasî, ekonomik, ahlâkî ve hukukî mekanizmaları sorgulamadığı sürece eksik kalacaktır. Bir skandalı ortaya çıkarmakla yetinmek, o skandalı üreten düzeni değiştirmek anlamına gelmez! Bizim ihtiyacımız olan şey, yalnızca yangınları söndürecek görevliler değil, bu kadar çok yangın çıkaran yapıyı sorgulayacak toplumsal bir bilinç inşa etmektir.

Asıl mesele; yalnızca kötü yöneticiler, ahlâksız siyasetçiler ya da açgözlü iş insanları değildir. Mesele; bu kişilerin davranışlarını ödüllendiren, hesap vermekten kaçmalarına imkân tanıyan ve bütün bunları zamanla olağanlaştıran bu aşağılık sistemin ta kendisidir!

Adalet, güçlülerin karşısında eğiliyorsa orada hukuk var mıdır?

Hukukun en temel iddiası, herkesin yasa önünde eşit olmasıdır. Makamın, servetin, siyasî bağlantıların ve toplumsal itibarın adalet karşısında ayrıcalık sağlamaması gerekir. Hukuk, güçlü olanı daha güçlü kılmak için değil, güç karşısında korunmasız kalan insanı da güvence altına almak için vardır fakat güce göre biçim değiştirmeye başladığında bu iddia içi boş bir slogana dönüşür.

Bir ülkede sıradan bir yurttaş, sosyal medyada yaptığı bir eleştiri nedeniyle soruşturma, gözaltı ya da tutuklanma korkusuyla yaşıyorsa ve buna karşılık kamu gücünü kullanan kişiler hakkındaki ciddi iddialar etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmuyorsa burada yalnızca adlî bir sorun yoktur. Burada devletin adalet iddiası ile fiilî işleyişi arasında derin bir uçurum vardır!

Bir cumhurbaşkanını eleştirmekle kamu kaynaklarını zimmetine geçirmek aynı şey değildir. Eleştiri, demokratik toplumun vazgeçilmez bir unsurudur; yolsuzluk ise somut delillerle araştırılması gereken ciddî bir suç iddiasıdır. Buna rağmen eleştirinin hızla cezalandırıldığı, güçlüler hakkındaki iddiaların ise sonuçsuz kaldığı bir düzende hukuk, herkese aynı mesafede durmuyor demektir!

Bir ülkede hukukun gücü, kaç kişiyi cezalandırdığıyla değil, kimin karşısında geri adım atmadığıyla ölçülür. Mahkeme salonlarında yalnızca güçsüzler hesap veriyor, güçlüler ise kendi konumlarını bir dokunulmazlık zırhına dönüştürebiliyorsa, orada adaletin terazisi bozulmuş demektir!

İşte bir düzenin en büyük başarısızlığı, adaletsizlik üretmesi kadar insanlara adaletsizliğin değiştirilemeyeceğini düşündürmesidir.

Yolsuzluk, sistemin dışına taşmış bir arıza mıdır?

Yolsuzluk haberleri karşısında genellikle aynı açıklamalarla karşılaşıyoruz: birkaç kötü insan, birkaç çürük elma, görevini kötüye kullanan birkaç yönetici…

Bu açıklama elbette bazı olaylar için kişisel sorumluluğu tarif edebilir fakat benzer davranışlar farklı dönemlerde, farklı kurumlarda ve farklı yönetimler altında tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa sadece kişilerin ahlâkına bakarak meseleyi açıklayamayız.

Bu sistem, dürüst davranan insanı değil, kuralları kendi lehine eğip bükeni ödüllendiriyor ve daha kötü olanı ise bunun değiştirilemeyeceği düşüncesi toplumun geneline yayılmış olmasıdır.

Şeffaflığın olmadığı, denetimin bağımsızlığını yitirdiği, kamu kaynaklarının siyasî sadakat üzerinden dağıtılabildiği, hesap verebilirliğin kişilerin konumuna göre değiştiği bir yapıda yolsuzluk yalnızca bireysel ahlâksızlık meselesi olmaktan çıkmıştır!

Birileri kamu kaynaklarını kendi çevresine aktarırken diğerleri liyakatle değil de sadakatle yükseliyorsa ve kurallar herkese eşit uygulanmıyor ve denetim mekanizmaları güçlülerin iradesine bağımlı kalıyorsa dürüstlük, giderek pahalı bir tercihe dönüşür! Kurallara uyan insan zaman kaybeder, hakkını arayan insan yorulur, itiraz eden insan risk üstlenir. Buna karşılık bağlantıları güçlü olan kişi kısa yoldan ilerler.

Elbette hiçbir sistem insanın kişisel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Her yolsuzluğu ekonomik düzene bağlayıp failin sorumluluğunu silmek gibi bir amacım yoktur! Tabidir ki kişisel sorumluluk ile yapısal sorumluluk birbirinin alternatifi değildir. Bir insan suç işler, sistem ise o suçun ne kadar kolay işlenebildiğini, ne kadar kolay örtbas edilebildiğini ve failin ne ölçüde hesap vereceğini belirleyen koşulları düzenler.

Bu nedenle yolsuzluğu yalnızca bir ahlâk sorunu olarak görmek, onu besleyen güç ilişkilerini görünmez kılar. Asıl mesele, suç işleyenleri cezalandırmak kadar suçun kazançlı ve cezasız kalabilir bir faaliyet hâline gelmesini önlemektir.

Kapitalizm bize ne vaat etti, ne verdi?

Sistemin kendisini konuşmak istiyorsak yalnızca siyasal iktidarları değil, onların üzerinde yükseldiği düzeni de tartışmak zorundayız.

Modern kapitalizm; insanlara refah, özgürlük, rekabet, bireysel başarı ve sınırsız imkânlar vaat etti. Üretimin artmasıyla hayatın kolaylaşacağı, teknolojinin ilerlemesiyle insanın özgürleşeceği, piyasanın büyümesiyle toplumların zenginleşeceği söylendi. Gerçekten de kapitalist üretim, insanlık tarihinde büyük teknolojik atılımlara, üretim kapasitesinde olağanüstü artışlara ve geniş kitlelerin hayatında önemli maddi değişimlere yol açtı.

Elbette mesele, üretimin artıp artmadığı değildir. Mesele, üretilen zenginliğin kimin elinde biriktiği, bu zenginliğin hangi bedeller karşılığında üretildiği ve insan hayatının bu ekonomik düzen içinde hangi konuma yerleştirildiğidir.

Bir toplumda fabrikalar daha fazla üretebilir, finans piyasaları büyüyebilir, şirketlerin piyasa değerleri rekorlar kırabilir fakat bütün bunlar, insanların kendilerini güvende hissettiği, emeklerinin karşılığını alabildiği, geleceğe korkuyla değil umutla baktığı anlamına gelmez.

Ekonomik büyüme ile toplumsal refah aynı şey değildir! Bir ülkenin toplam serveti artarken servetin önemli bir bölümü dar bir kesimin elinde yoğunlaşıyor. Teknoloji gelişirken insanlar işlerini kaybetme korkusuyla yaşayabiliyor. Şehirler büyürken barınma, eğitim ve sağlık giderek daha ağır bir maliyete dönüşüyor.

Bir ekonominin başarısı yalnızca ne kadar zenginlik ürettiğiyle değil de o zenginliğin insan hayatını ne ölçüde iyileştirdiğiyle ölçülmelidir!

Kapitalizmin en temel çelişkisi, ekonomik faaliyetin toplumsal ihtiyaçlardan bağımsızlaşarak sermayenin büyüme zorunluluğuna tâbi olabilmesidir. Şirketler insanların neye ihtiyacı olduğundan ziyade neyin daha kârlı olduğunu daha çok hesaba katar.

İnsanların barınmaya ihtiyacı vardır fakat barınma, aynı zamanda bir yatırım aracıdır. İnsanların sağlık hizmetlerine ihtiyacı vardır fakat sağlık hizmetleri, kâr alanına dönüştürülmüştür. İnsanların bilgiye, eğitime ve kültüre erişmesi gerekir fakat bunların her biri satın alma gücüyle doğru orantılıdır.

Sorun, her ekonomik faaliyetin kâr üretmesi değildir. Sorun, kârın toplumsal ihtiyaçların önüne geçtiği ve temel insan ihtiyaçlarının bile ödeme gücüne göre dağıtıldığı bir düzene maruz kalmaktır!

Bir insanın evi yoksa ona barınma ihtiyacını karşılayacak bir çözüm mü sunacağız yoksa barınma sorununu bir yatırım fırsatına dönüştüren piyasanın kendi kendini düzenlemesini mi bekleyeceğiz? Bir çocuk, nitelikli eğitime erişemiyorsa bunu toplumsal bir sorumluluk olarak mı göreceğiz yoksa ailesinin ekonomik imkânları ölçüsünde çözmesi gereken kişisel bir mesele olarak mı?

Bu sorular, ekonomik olmaktan çok daha fazlasıdır. Bunlar, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize ilişkin ahlâkî ve siyasî sorulardır!

Zenginlik, insanı neden özgürleştirmiyor?

Milton Friedman gibi serbest piyasa düşünürleri, ekonomik özgürlüğün bireysel özgürlüğün önemli bir koşulu olduğunu savunmuş; rekabetin, özel mülkiyetin ve piyasa mekanizmalarının merkezî ekonomik denetime karşı koruyucu işlevine dikkat çekmişti.

Tabii piyasanın devlet müdahalesinden bağımsız olması, kendi başına adil bir toplum ortaya çıkaracağı anlamına gelmez. Devletin aşırı gücü nasıl bir tehdit oluşturuyorsa ekonomik gücün dar bir kesimin elinde yoğunlaşması da benzer biçimde bireysel özgürlükleri aşındırabilir!

Bir insan, hukûken özgür olabilir ama geçinebilmek için her türlü çalışma koşulunu kabul etmek zorundaysa bu özgürlüğün fiilî sınırları vardır. Bir girişimci istediği işi kurmakta serbest olabilir ancak piyasayı birkaç büyük şirket kontrol ediyorsa onun rekabet imkânı kâğıt üzerindeki bir özgürlükten ibaret kalabilir. Bir yurttaş oy kullanabilir lâkin ekonomik gücün medya, siyaset ve kamusal tartışma üzerindeki etkisi aşırı büyümüşse siyasi eşitlik de zedelenmiş demektir.

Özgürlük, sadece engellerin kaldırılması değildir. Aynı zamanda insanların kendi hayatları üzerinde gerçek bir söz sahibi olabilecek maddî ve toplumsal koşullara erişebilmesidir!

Kapitalist düzenin en büyük açmazlarından biri, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışırken hayatlarını yaşamak için ihtiyaç duydukları zamanı, güveni ve huzuru kaybetmeleridir!

Bu sistem, herkesi aynı ölçüde zenginleştirmediği gibi herkesi aynı biçimde yoksullaştırmaz da! İnsan, değerini ekonomik başarısıyla ölçmeye başladığında yalnızca yoksullar değil de varsıllar da bu yarışın içine hapsolabilir. Birinin sorunu geçinememek iken diğerinin sorunu, sahip olduklarını kaybetmek korkusudur. Bu iki durum aynı değildir. Her ikisi de insan hayatının ekonomik rekabet tarafından kuşatılmasının farklı sonuçlarıdır!

İnsanların mutluluğu, sadece tüketebildikleriyle ölçülemez. Güven, aidiyet, anlam, adalet, dinlenme, sevdikleriyle zaman geçirme ve geleceğe ilişkin kaygılarından kurtulabilme de iyi bir hayatın parçalarıdır. Bir ekonomik düzen bunları sistematik biçimde aşındırıyorsa ürettiği maddî zenginliği hangi ölçüyle başarı sayabiliriz?

Emek veriyoruz ama emeğimizin geleceğinden emin değiliz!

Bu sistemin insanda açtığı en derin yaralardan biri güvensizliktir!

İnsan çalışır. Zamanını, bilgisini, bedenini ve ömrünü ortaya koyar. Bir meslek öğrenir, yıllarını bir işyerine verir, ailesinin geleceği için birikim yapmaya çalışır. Kurallara uyar, sorumluluklarını yerine getirir ve yarınını, bugünden kurmak ister.

Peki, bütün bunları yaparken ne kadar güvendedir?

Yıllarca çalıştığı işini bir kararnameyle, bir yönetici tercihiyle ya da ekonomik daralma gerekçesiyle kaybedebilir. Biriktirdiği para, enflasyon karşısında eriyebilir. Emek vererek aldığı evin bedeli, hayatının geri kalanını borç yüküne dönüştürebilir. Haklı olduğu bir konuda hukuka başvurduğunda yıllarca sürecek ve belirsiz bir mücadeleyle karşılaşabilir.

Böyle bir toplumda insan yalnızca yoksullukla mücadele etmez; emeğinin karşılığını alıp alamayacağına, hakkını koruyup koruyamayacağına ve yarınının bugünden daha kötü olup olmayacağına dair sürekli bir belirsizlikle yaşar.

Bu belirsizlik, rakamlara kolayca sığmayan bir yoksullaşma biçimidir. Takdir edersiniz ki insanın elinden sadece parası gitmez; plân yapma yeteneği, kendine güveni ve geleceğini kurma iradesi de aşınır!

Üstelik güvencesizlik, herkese aynı biçimde yüklenmez. Serveti, bağlantıları ve ekonomik gücü olanlar riskleri dağıtabilir, kayıplarını telafi edebilir, hukukî ve malî danışmanlıkla kendilerini koruyabilir. Ücretlerine bağımlı yaşayanlar içinse tek bir iş kaybı, tek bir sağlık sorunu ya da tek bir ekonomik sarsıntı, bütün hayatın dengesini bozabilir!

Bu nedenle mesele, herkesin aynı miktarda paraya sahip olması değildir. Mesele, insanların hayatlarını mâkûl bir güven duygusu içinde sürdürebilecekleri koşulların bulunup bulunmamasıdır.

İnsanlar yarın işlerini kaybetmeyeceklerinden, emekli olduklarında insanca yaşayabileceklerinden, haklarını aradıklarında karşılarında tarafsız bir hukuk bulacaklarından emin olmak istiyorlar. Bunlar, ayrıcalık değildir; insan onuruna yaraşır bir toplumsal düzenin temel beklentileridir.

Bir düzen, insanlara sürekli mücadele etmelerini söylüyor ama bu mücadelenin sonunda haklarının korunacağını güvence altına alamıyorsa orada bireysel çabayı kutsamak yeterli değildir. Mücadelenin kurallarını da sorgulamak gerekir!

İnsanlar neden kendi aleyhlerine işleyen düzeni savunurlar?

Burada daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız: İnsanlar, kendilerini güvensizleştiren ve adalet beklentilerini boşa çıkaran bir düzeni neden savunmaya devam ederler?

İnsanların kimi, mevcut düzeni, alternatiflerinden daha iyi bulur. Kimi, ideolojik bağlılıkları nedeniyle onu savunur. Kimi, ekonomik çıkarlarını korumaya çalışır. Kimi, değişimin daha büyük bir belirsizlik getireceğinden korkar. Kimi de kendisini ezen mekanizmaları, başkalarının ezilmesini izleyerek meşrulaştırır.

Siyasî aidiyetler, kimlikler ve kutuplaşma, bu süreci daha da derinleştirebilir. İnsanlar, kendi taraflarından gelen haksızlıkları küçümserken karşı taraftan gelen en küçük yanlışlığı büyütebilir. Böylece adalet, herkes için geçerli bir ilke olmaktan çıkar ve rakipleri suçlamak için kullanılan bir araca dönüşür.

Kendi tarafımızdaki yolsuzluğa sessiz kalıp karşı tarafın yolsuzluğuna öfkeleniyorsak savunduğumuz şey adalet değildir. Bizim savunduğumuz, kendi tarafımızın iktidarını koruma arzusudur!

Bir siyasetçinin yanlışını, onunla aynı dünya görüşünü paylaştığımız için görmezden geliyor ve bir başkasının hak ihlâlini, mağdurunu sevmediğimiz için önemsiz sayıyorsak sistemin değişmesini sağlayacak ahlâkî zemini, kendi ellerimizle ortadan kaldırıyoruz demektir.

Muhakkak ki adalet, sadece sevdiğimiz insanların hakkını korumak değildir. Adalet, sevmediğimiz insanların da haklarını güvence altına almayı gerektirir!

Toplumların dönüşümü, insanların kendi taraflarının hatalarını da sorgulayabildiği yerde başlar. Aksi hâlde siyasî mücadele, bir iktidar grubunu başka bir iktidar grubuyla değiştirmekten öteye geçmez. Kişiler değişir, sloganlar değişir, kadrolar değişir fakat gücün denetimsizliği ve ayrıcalıkların mantığı yerinde kalır.

İşte sistemin kendisini konuşmak, tam da bu kısır döngüyü kırmaya çalışmaktır!

Mesele yalnızca kimin yönettiği değildir. Mesele, nasıl bir düzen içinde yaşadığımızdır!

Bir ülkede iktidarın değişmesi elbette önemlidir fakat iktidar değişikliği, tek başına toplumsal adaleti güvence altına almaz. Güçlü yürütme karşısında bağımsız denetim yoksa, yargı siyasî etkilerden korunamıyorsa, kamu kaynaklarının kullanımı şeffaf değil ve yurttaşların karar alma süreçlerine katılımı zayıfsa aynı sorunlar yeni aktörlerle yeniden üretilebilir. AKP’yi gönderip CHP’yi getirmenin bir şeyi değiştirmeyeceği kanısı AKP’yi 25 yıldır iktidarda tutuyor.

Hukuk, kişilerin iyi niyetine bağlı olmamalıdır. Denetim, yöneticilerin izin verdiği ölçüde işlememelidir. Kamu kaynakları, iktidarda bulunanların şahsî tasarruf alanı gibi görülmemelidir.

Bunun için bağımsız yargı, özgür basın, etkin parlamento denetimi, şeffaf kamu ihaleleri, hesap verebilir idare ve örgütlenme özgürlüğü birer teknik ayrıntı değildir. Bunlar, gücün toplumu kendi çıkarlarına göre biçimlendirmesini engelleyen temel güvencelerdir.

Ekonomik alanda da benzer bir sorgulama gereklidir. Tekelleşmenin sınırlandırılması, çalışanların haklarının korunması, insanca yaşamaya yetecek ücretler, nitelikli kamusal hizmetler, adil vergi politikaları ve ekonomik kararların toplumsal sonuçlarının gözetilmesi, adil bir düzenin temel meseleleri arasında yer alır.

Bunların hiçbiri tek başına kusursuz bir toplum yaratmaz. Her kurumun kendi sorunları, her politikanın kendi sınırları vardır. Amaç, kusursuz bir sistem hayal etmek değildir. Amaç; gücün kötüye kullanılmasını zorlaştıran, emeği koruyan, adaletsizliği azaltan ve yurttaşların hayatlarını daha güvenceli biçimde kurmalarını sağlayan bir düzen inşa etmektir.

Sistem eleştirisinin anlamı, tam da burada yatar: sadece mevcut düzeni kötülemek değil, onun hangi mekanizmalarla işlediğini anlamak ve bu mekanizmaların yerine daha adil olanları koyabilmek.

Skandalı değil, skandal üreten düzeni sorgulamak gerekir!

Her yeni yolsuzluk iddiasında aynı öfkeyi yeniden üretip birkaç gün sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam edersek bu durumda değişen tek şey, “gündem” olacaktır. Bir skandalın yerini başka bir skandal, bir yöneticinin yerini başka bir yönetici, bir siyasî sloganın yerini başka bir slogan alacaktır.

Oysa bizim konuşmamız gereken, bütün bunların üzerinde yükseldiği düzendir.

Neden bazı insanlar hukukun bütün ağırlığını hissederken bazıları hukukun erişemediği bir alanda yaşayabiliyor? Neden emek, insanlara güvenli bir gelecek sunmakta yetersiz kalıyor? Neden toplumsal zenginlik artarken milyonlarca insan hayatını sürdürme kaygısıyla boğuşuyor? Neden siyasî başarı, kamusal sorumlulukla değil de çoğu zaman gücü ne pahasına olursa olsun elde tutmakla ölçülüyor?

Hepsinden önemlisi de şudur: Neden insanı koruması gereken kurumlar, dönem dönem insanın kendisini korumak zorunda kaldığı tehditlere dönüşüyor?

Bu sorulara cevap vermeden ne yolsuzlukla gerçek anlamda mücadele edebiliriz ne adaleti tesis edebiliriz ne de ekonomik refahı insan hayatının bütünlüğüyle bağdaştırabiliriz!

Kapitalist ekonomik düzenin her sorunu tek bir nedene indirgenemez; aynı şekilde bütün siyasî ve hukukî adaletsizlikleri yalnızca kapitalizmle açıklamak da yeterli değildir. Tabii sermayenin yoğunlaşması, ekonomik gücün siyasî nüfûza dönüşmesi, temel ihtiyaçların piyasa mantığına tâbi kılınması ve insan değerinin üretkenlik ya da tüketim kapasitesiyle ölçülmesi ciddî biçimde sorgulanmalıdır. Devletin gücü kadar sermayenin gücü de denetlenmeli, siyasî iktidar kadar ekonomik iktidar da hesap verebilir olmalıdır!

Sorun, yalnızca insanların kötü olması değildir. Sorun, insanın zaaflarını büyüten, çıkarlarını toplumsal sorumluluğun önüne koyabilen ve gücü denetimsiz bıraktığında adaletsizliği yeniden üreten ilişkilerdir.

Bugünün Türkiye’sinde yaşayan insanların önünde iki seçenek vardır: Ya her yeni skandalı geçici bir öfkeyle karşılayıp düzenin devamına razı olacaktır ya da bu skandalların hangi koşullarda mümkün hâle geldiğini sorgulayarak köklü bir hesaplaşmaya girişecektir!

Bizim ihtiyacımız, birilerinin yerine başka birilerini koymaktan ibaret olmayan bir değişimdir hatta devrimdir! İhtiyacımız; iktidarın hesap verdiği, hukukun kişilere göre eğilip bükülmediği, emeğin korunduğu, zenginliğin dar bir azınlığın sınırsız hırsına teslim edilmediği ve insan hayatının ekonomik göstergelerden daha değerli kabul edildiği bir toplumsal düzen inşa etmektir!

İnsanlar sadece hayatta kalmak için çalışmamalı, çalışarak insanca yaşayabilmelidir. Yalnızca haklı olmakla yetinmemeli, haklı olduklarında haklarını alabileceklerine güvenebilmelidir. Yalnızca bugünü kurtarmaya uğraşmamalı; yarınlarını kurabilecekleri bir dünyada yaşamalıdır, çocuklarına daha insanca ve daha Müslümanca yaşayabilecekleri bir düzen bırakabileceklerine inanmalıdır.

Bunlar, aşırı talepler değildir. Bunlar, bir toplumun insanlarına borçlu olduğu asgarî güvencelerdir.

Bütün bunları tartışabilmek için artık yalnızca kimin ne yaptığından ötede, bütün bunların yapılabilmesine imkân veren sistemi konuşmak zorundayız.

Kimi durumlarda en büyük yanılgı, düzenin ürettiği adaletsizlikleri düzenin kendisinden bağımsız sanmak olabilmektedir!

Biz, nasıl bir düzende yaşamak istiyoruz? Tek isteğimiz, bize dayatılan düzen içinde kendi sıramızın gelmemesi midir?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Şâkile” Kavramı: İnsan, Mizacına Göre mi Yoksa Karakterine Göre mi Davranır?

Yayınlanma:

-

İNSAN MİZACINA GÖRE Mİ YOKSA KARAKTERİNE GÖRE Mİ DAVRANIR?

-İsrâ-84. Ayetteki “Şâkile” Kavramını Yeniden Okumak-

Bir kelime, “insan” hakkındaki düşüncemizi ne kadar değiştirebilir? Bazen bir kelimeye verdiğimiz anlam, yalnızca bir cümleyi değil, insanın kim olduğu, neden öyle davrandığı ve değişip değişemeyeceği konusundaki bütün anlayışımızı etkiler. Kur’an’da geçen “şâkile” kelimesi de böylesine önemli kavramlardan biridir. İsrâ sûresinin 84. ayetinde yer alan bu kelime, geleneksel ve modern meal ve tefsirlerde farklı biçimlerde açıklanmıştır. Mizaç, tabiat, yaratılış, karakter, ahlâk, niyet, din ve tutulan yol bunların başlıcalarıdır. İlk bakışta birbirine yakın görünen bu anlamlar, insanın davranışlarını açıklama bakımından oldukça farklı sonuçlara götürebilir.

Ayetin Arapça metni şöyledir: “Kul kullun ya’melu alâ şâkiletihî fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ.” Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Kur’an Yolu” mealinde ayetin ilk cümlesi, herkesin kendi mizaç ve karakterine göre iş yaptığı, şeklinde çevrilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı mealinde ise “mizaç” ve “meşrep” kavramları tercih edilmiştir. Bazı meallerde insanın yapısına, bazılarında yaratılışına, bazılarında ise tabiatına vurgu yapılmaktadır. Bu çeşitlilik, “şâkile” kelimesinin çok anlamlı olduğunu göstermektedir. Ne var ki kelimenin hangi anlamının tercih edileceği yalnızca sözlük araştırmasıyla belirlenemez. Bunun için ayetin hangi konuyu ele aldığına, hangi düşünce akışı içerisinde yer aldığına ve hangi soruya cevap verdiğine bakmak gerekir.

Mesele tam da burada başlamaktadır. İsrâ-84, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik özellikleri mi anlatmaktadır yoksa onun benimsediği inanç ve değerler doğrultusunda geliştirdiği davranış tarzını mı açıklamaktadır? Başka bir ifadeyle ayet, insanın nasıl yaratıldığından mı yoksa nasıl biri hâline geldiğinden mi söz etmektedir?

Modern psikolojide mizaç, genellikle insanın erken yaşlardan itibaren gözlemlenebilen ve önemli ölçüde biyolojik temellere dayanan duygusal ve davranışsal eğilimlerini ifade eder. Bazı insanlar daha hareketli, bazıları daha sakin; bazıları yeniliklere daha açık, bazıları daha çekingen olabilir. Bu özellikler bütünüyle değişmez olmasa da insanın doğuştan getirdiği eğilimlerle yakından ilişkilidir. Karakter ise kişinin zaman içerisinde geliştirdiği değerleri, alışkanlıkları, ahlâkî tutumları ve davranış yönelimlerini daha güçlü biçimde çağrıştırır. Bir insanın dürüst, merhametli, adaletli, bencil veya çıkarcı olması yalnızca mizacının değil, içinde bulunduğu toplumsal çevrenin, aldığı eğitimin, benimsediği değerlerin ve yaptığı tercihlerin de ürünüdür.

Bu ayrımı dikkate aldığımızda İsrâ-84’teki “şâkile” kelimesinin mizaç olarak çevrilmesi bazı sorunlar doğurmaktadır çünkü mizaç, davranışları açıklarken daha çok insanın yaratılıştan gelen eğilimlerini öne çıkarır. Oysa ayetin içinde bulunduğu bağlam, insanın doğuştan getirdiği özelliklerden ziyade, hakikat karşısında takındığı tutumlarla ve bunlardan doğan ahlâkî sorumlulukla ilgilidir.

Ayetin öncesine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. İsrâ sûresinin 81. ayetinde hak ile bâtıl arasındaki karşıtlık gündeme getirilir. Hak gelmiş, bâtılın geçersizliği ortaya çıkmıştır. Burada mesele insanların farklı mizaçlara sahip bulunması değil, hakikat ile yanlış arasındaki ayrımdır. Bir sonraki ayette ise Kur’an’ın mü’minler için şifa ve rahmet olduğu, buna karşılık zalimlerin kaybını artırdığı belirtilir. Aynı vahiy karşısında iki farklı insanî tutum söz konusudur. Bir kesim onu benimsemekte ve ondan yararlanmakta, diğer kesim ise ona karşı çıkmaktadır.

Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bu iki kesim arasındaki farklılığın temelinde mizaç mı bulunmaktadır yoksa inanç, değer ve tercihler mi? İnsanların doğuştan farklı duygusal eğilimlere sahip olmaları, onların hakikat karşısında farklı tutumlar geliştirmelerini tek başına açıklayabilir mi? Bir insanın inançlı veya inkârcı, adaletli veya zalim olması doğuştan gelen mizacının zorunlu bir sonucu mudur? Böyle bir açıklama kabul edildiğinde insanın iradesini ve sorumluluğunu nereye yerleştireceğiz?

İsrâ-82’nin bağlamı dikkate alındığında burada karşı karşıya getirilen iki tutumun biyolojik veya psikolojik mizaç tipleri olmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar arasındaki farklılaşma, vahiy karşısında geliştirdikleri inanç ve tutumlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu yönüyle mesele, karakter ve ahlâkî yönelim kavramlarına daha yakındır.

Bir sonraki ayet bu düşünceyi daha da belirginleştirmektedir. Burada nimet karşısında yüz çeviren, sıkıntı karşısında ise ümitsizliğe kapılan insandan söz edilir. Ayet, insanın farklı durumlar karşısında nasıl davrandığını anlatmaktadır. Nimet karşısında şükür veya nankörlük, sıkıntı karşısında sabır veya ümitsizlik, insanın yalnızca duygusal tepkileri değil, aynı zamanda ahlâkî tutumlarıyla ilgilidir.

Nitekim bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şöyle bir akış ortaya çıkmaktadır: Önce hak ile bâtıl birbirinden ayrılır; ardından, insanların hakikate farklı karşılıklar verdikleri belirtilir; daha sonra nimet ve sıkıntı karşısında sergilenen tutumlar anlatılır. İşte tam bu noktada 84. ayet gelir ve herkesin kendi şâkilesine göre davrandığını ifade eder.

Bu akış içerisinde 84. ayeti, önceki ayetlerde anlatılan farklı tutumları açıklayan genel bir ilke olarak okumak mümkündür. İnsanların davranışları onların benimsedikleri değerlerden, yerleşik tutumlarından, düşünce biçimlerinden ve karakterlerinden bağımsız değildir. İnsan nasıl bir karakter geliştirmişse olayları çoğu zaman onun etkisi altında yorumlar ve davranışlarını da buna göre şekillendirir.

Burada dikkat çekici olan, ayetin yalnızca ilk cümlesi değildir. İkinci cümlede kimin daha doğru yolda olduğunun Allah tarafından bilindiği belirtilmektedir. Bu ifade, “şâkile” kelimesinin anlamını belirlemek bakımından anahtar önemdedir çünkü doğru yol meselesi, ahlâkî ve dinî bir değerlendirme içermektedir. İnsanların doğuştan getirdikleri mizaç farklılıkları ise doğrudan doğruya böyle bir değerlendirmenin konusu değildir. Bir insanın sakin, hareketli, içedönük veya dışadönük olması, onun doğru veya yanlış yolda bulunduğunu göstermez. Buna karşılık insanın hakikat karşısındaki tutumu, benimsediği ilkeler ve gerçekleştirdiği eylemler ahlâkî bir değerlendirmenin konusu olabilir.

Bu nedenle ayetin ikinci cümlesi, ilk cümledeki şâkilenin yalnızca doğuştan gelen psikolojik yapı anlamında okunmasına karşı güçlü bir bağlamsal gerekçe oluşturmaktadır. Ayetin konusu, insanın hangi mizaçla yaratıldığı değil, hangi yönelimi benimsediği ve hangi yolu tuttuğudur.

Klasik tefsirlere baktığımızda da bu yorumu destekleyen önemli açıklamalarla karşılaşırız. Taberî, şâkileyi kişinin yönü ve yolu anlamında açıklar; ayrıca niyet ve din anlamlarını taşıyan rivayetleri aktarır. Kurtubî, tabiat ve yaratılış gibi anlamların yanında niyet, din, mezhep ve tutulan yol açıklamalarına yer verir. İbn Kesîr de şâkileye ilişkin farklı rivayetleri aktardıktan sonra ayeti iman edenlerle müşriklerin karşıtlığı içerisinde değerlendirir. Bütün bunlar, kelimenin yalnızca doğuştan gelen özelliklerle sınırlandırılmadığını göstermektedir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Klâsik müfessirlerin şâkileye tabiat veya yaratılış anlamı vermeleri, kendi başına yanlış değildir. Kelimenin anlam alanı bu yorumlara da imkân tanımaktadır. Sorun, söz konusu anlamlardan birinin ayetin bağlamından koparılarak merkeze yerleştirilmesi ve insanın ahlâkî yönelimlerinin doğuştan gelen mizaç özelliklerine indirgenmesidir.

Nitekim Kur’an Yolu tefsirinde mizaç ile karakterin birlikte kullanılması, bu iki anlam alanını birleştirme çabası olarak görülebilir. Aynı tefsirde eğitimin, inançların ve ahlâkî değerlerin insanın eğilimlerini etkilediğinin belirtilmesi de önemlidir. Ancak ayetin çevresindeki anlam akışı dikkate alındığında bu ikili ifadenin merkezinde mizacın değil de karakterin bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Şâkileyi mizaç olarak anlamakla karakter olarak anlamak arasında yalnızca terminolojik değil, antropolojik bir fark bulunmaktadır. Mizaç merkezli bir okuma, insanın davranışlarında doğuştan gelen eğilimlerin belirleyiciliğini öne çıkarır. Karakter merkezli bir okuma ise insanın inançlarını, değerlerini, alışkanlıklarını ve tercihlerini ön plâna taşır. Birincisi, insanın nasıl yaratıldığını; ikincisi ise nasıl biri hâline geldiğini anlamaya yönelir.

Bu ayrım, insanın ahlâkî sorumluluğunu açıklamak bakımından önemlidir. Eğer şâkile yalnızca yaratılıştan gelen değişmez bir yapı olarak anlaşılırsa davranışlar, büyük ölçüde bu yapının zorunlu sonuçları şeklinde yorumlanabilir. Bu durumda insanın kendisini geliştirmesi, eğitmesi ve değiştirmesi düşüncesi ikinci plâna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Oysa Kur’an’ın genel insan anlayışı, insanı kendi mevcut durumuna mahkûm bir varlık olarak sunmaz. Şems sûresinde nefsin arındırılmasından söz edilmesi (91/7–10), Ra‘d sûresinde bir topluluğun kendi durumunu değiştirmesi meselesinin gündeme getirilmesi (13/11) ve insanın eylemlerinden sorumlu tutulması, değişimin ve ahlâkî sorumluluğun Kur’an düşüncesindeki önemini göstermektedir. Bu ayetlerin her biri farklı bağlamlara sahip olsa da insanın bütünüyle edilgen bir varlık olarak görülmediğini söylemek mümkündür.

Bu açıdan şâkilenin karakter olarak anlaşılması, insanın değişebilme imkânıyla daha kolay ilişkilendirilebilir çünkü karakter, doğuştan getirilen eğilimlerden etkilenmekle birlikte öğrenme, eğitim, toplumsallaşma ve deneyimlerle şekillenen bir yapıdır. İnsan, zaman içerisinde geliştirdiği alışkanlıklarını sorgulayabilir, benimsediği değerleri değiştirebilir ve davranışlarını yeniden düzenleyebilir.

Burada önemli bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Şâkilenin karakter olarak yorumlanması, onun doğuştan gelen özelliklerle hiçbir ilişkisi bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan, dünyaya tamamen boş bir levha olarak gelmemektedir. Bireyler arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunabilir ancak bu farklılıklar, insanın ahlâkî karakterini ve yaşamını tek başına belirlemez. Mizaç, insanın başlangıç koşullarından biri olabilir; karakter ise bu koşulların eğitim, kültür, deneyim ve tercihlerle şekillenmiş daha geniş bir sonucudur.

Bu noktada “şâkile” kavramına ilişkin daha kapsayıcı bir tanım önerilebilir: “Şâkile”, insanın doğuştan getirdiği eğilimlerin de etkisiyle yaşamı boyunca geliştirdiği inanç, değer, alışkanlık ve tercihlerin oluşturduğu görece yerleşik karakter ve davranış yönelimidir.

Bu tanım, bir yandan kavramın klâsik tefsirlerdeki anlam çeşitliliğini korumakta, diğer yandan ayetin bağlamındaki ahlâkî vurguyu öne çıkarmaktadır.

Böyle bir yorum, kişilik ve karakter sosyolojisi bakımından da önemli sonuçlara sahiptir. İnsan yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerin toplamı değildir. İçinde yaşadığı toplumun değerleri, ailesinin eğitim anlayışı, katıldığı gruplar, karşılaştığı kurumlar ve yaşadığı deneyimler onun düşünme ve davranma biçimini etkiler. Bu bakımdan insanın şâkilesi, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir oluşum süreciyle ilişkilendirilebilir.

Bir toplumda dürüstlüğün ödüllendirilmesiyle hilenin olağanlaşması, adaletin korunmasıyla ayrıcalıkların normalleştirilmesi, merhametin teşvik edilmesiyle acımasızlığın yüceltilmesi aynı karakter örüntülerini üretmez. İnsan yalnızca kendi eğilimleriyle değil, içinde yaşadığı kültürün sunduğu imkânlar ve sınırlarla da şekillenir. Elbette toplumsal koşulların etkisini kabul etmek, insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.

Burada “şâkile” ile amel arasındaki ilişki özel bir önem kazanmaktadır. Ayet, herkesin kendi şâkilesine göre amel ettiğini ifade eder. Bu ilişkiyi karakterin davranışlara yansıması olarak yorumlayabiliriz fakat bunun tersini de düşünmek gerekir: İnsan tekrarladığı davranışlarla belirli alışkanlıklar kazanır ve bu alışkanlıklar zaman içerisinde karakterini etkileyebilir. Böylece karakter, davranışları etkilerken davranışlar da karakterin oluşumuna katkıda bulunur. Bu karşılıklı ilişki, ayetin doğrudan bildirdiği bir psikoloji teorisi değil, onun sunduğu düşünceden hareketle geliştirilebilecek bir yorumdur.

Bu durumda şâkileyi değişmez bir öz olarak değil, süreklilik taşıdığı hâlde dönüşüme açık olan bir karakter örüntüsü olarak düşünmek mümkündür.

Mizaç ile karakter arasındaki ayrımın Kur’an yorumculuğu bakımından önemli bir sonucu daha bulunmaktadır. Doğuştan gelen farklılıkların varlığı ile ahlâkî farklılıkların haklılaştırılması aynı şey değildir. İnsanların farklı mizaçlara sahip olması doğal kabul edilebilir fakat adaletsizlik, bencillik veya zulüm gibi davranışların doğuştan gelen özelliklere bağlanarak mazur gösterilmesi başka bir meseledir. Kur’an’ın ahlâkî sorumluluk anlayışı, kişinin davranışlarının değerlendirilmesini gerektirir.

İsrâ-84’ün son cümlesi de tam bu noktada anlam kazanmaktadır. İnsanlar farklı şâkilelere göre davranabilirler ancak bütün bu farklılıklar, kendiliğinden eşit derecede doğru değildir. Kimin daha doğru yolda olduğu, yalnızca kişinin kendi eğilimlerine veya kendisi hakkındaki kanaatine göre belirlenmez. Ayet, bu konuda nihaî bilginin Allah’a ait olduğunu ifade eder.

Bu nedenle şâkileyi yalnızca insanın kendine özgü psikolojik tabiatı şeklinde anlamak, ayetin taşıdığı ahlâkî gerilimi yeterince yansıtmaz. “Şâkile”, insanın benimsediği yönelimle ve izlediği yolla ilişkilidir. Bu yönelim insanın davranışlarına yansır, davranışları da doğru ve yanlış açısından değerlendirilebilir.

Kanaatimce İsrâ-84’ün ilk cümlesi, bağlamsal bir yorumla şöyle ifade edilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır.”

Ardından gelen ikinci cümleyle birlikte ayetin anlamı şu şekilde bütünleştirilebilir: “De ki: Herkes, benimsediği değerler ve geliştirdiği karakter doğrultusunda davranır. Ancak kimin daha doğru bir yol izlediğini Rabbiniz en iyi bilir.”

Elbette bu, ayetin kelimesi kelimesine çevirisi değildir. “Şâkile” kavramının ahlâkî ve iradî anlamını öne çıkaran yorumlayıcı bir mealdir.

Sonuç olarak “şâkile” kelimesine verilen mizaç anlamı, sözlük bakımından bütünüyle dışlanamaz fakat İsrâ suresinin 81–84. ayetlerinin düşünce akışı içerisinde bu anlamı merkeze yerleştirmek yeterince açıklayıcı değildir. Söz konusu ayetler, insanların biyolojik veya psikolojik yaratılış farklılıklarından çok, hakikat karşısındaki tutumlarını, nimet ve sıkıntı karşısındaki davranışlarını ve izledikleri yolları konu edinmektedir.

Bu sebeple şâkilenin karakter, ahlâkî yönelim veya benimsenen hayat tarzı anlamında okunması ayetin bağlamıyla daha uyumludur. Özellikle Türkçe meal çalışmalarında karakter kavramının öne çıkarılması, ayetin hem davranışlarla hem de ahlâkî sorumlulukla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

İnsanın nasıl yaratıldığı önemlidir fakat nasıl bir insan hâline geldiği de en az onun kadar önemlidir. Mizaç, bize insanın başlangıçtaki eğilimleri hakkında bilgi verebilir. Karakter ise bu eğilimlerle ne yaptığını, hangi değerleri benimsediğini, hangi alışkanlıkları geliştirdiğini ve yaşamında hangi yolu izlediğini anlamamıza yardımcı olur.

İsrâ-84’ü bu açıdan okuduğumuzda, onun insanı doğuştan gelen mizacına mahkûm eden bir ifade olarak değil, davranışlarıyla karakteri arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir ayet olarak anlaşılması gerektiğini savunabiliriz.

İnsan yalnızca yaratıldığı gibi davranan bir varlık değildir; yaşadıkça, öğrendikçe, tercih ettikçe ve eyledikçe nasıl biri olacağını da şekillendiren bir varlıktır.

“Şâkile” kavramının karakter olarak okunması, tam da bu insan anlayışını öne çıkarmaktadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ütopya/Distopya

Yayınlanma:

-

Ütopya; benzersiz, cennetsi bir yer, iyiliğin mekânı; distopya ise tersine cehennemsi bir yer, kötülüğün mekânı. Bir de uçlarda dolaşmayan, modern şehrin karmaşasında sığınılacak, farklı ve ama özelleştirilmiş bir yer var ki o da heterotopya; adeta bir niş, sığınak, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzak, dostluğun mekânı. Platon, ütopyayı ararken distopya ile yüzleşmişti oysa Sokrates’in rızası bir heterotopyayaydı ki o da Atina’nın sokaklarında sığınabileceği nişlerden ibaretti.  Kâh toplumun kıyısında kalmış ama kendilerince bilgelikleri olan çömlekçi kölelerle kâh ise şehrin ileri gelenlerinin aydınlanmaya arzulu çocuklarıyla yapılan sohbetler…

Günümüzün şehri daha da kaotik! Sürekli değişen, sabitleştirilmiş sığınaklara karşı tahammülsüz, ütopyaları yıkan, distopik bir mekân. Sermayenin hızlı akışı, dolaşımı, el değişimi sürecinde tüm değerlerin kıymetini yitirdiği; kaypak, cıvık bir mekân ki buraya mekân demek de ne mümkün! Balzac’ın ya da Dickens’ın şehir anlatıları tam da kapitalizmin şehri ele geçirdiği o süreçlerin hikâyesidir ki o şehir, hem ütopik hem de distopik şartların karmaşasını açar insanlığın önüne ama yaşanılan macera, hiç kimseye ait değildir. Dolaşımda olan aslî gerçeklik sermayedir ve o da hızla el değiştirir, akıcı ve yıkıcıdır. Marcel Proust’un ya da Virginia Wolf’un ürettiği çareler ise bu kaotik mekânlardan uzak bir niş/sığınak arayışlarıdır fakat oralar, kendine ait odalar bile o kadar tekinsiz ve gürültülüdür ki kaçış, adeta imkânsızdır. Günümüzdeki iletişim aygıtlarının yeğinliği ise öylesine baskın ve yakınındadır ki insanın, ozanın söylediği gibi adeta herkes cehennemini yanında taşımaktadır.

Yine de insan, çok şükür ki düşler kurabilmekte ve hiç değilse kendi içinde de olsa kaçış alanları açabilmektedir ki bazen bu düşler, yayılır ve ortaklaşa bir iletişim alanı yaratılır hatta bu, zaman zaman sokaklara yayılan eylemlere ve protestolara da dönüşür. Kapitalizmin o vahşi, barbar ve acımasız baskısına, taşranın yerinden edilmesi ve proleterleşmeye karşı direnişler, bir karşı tutum yaratır ama bu çoğu kez yeterli araçlar kadar derinleştirilmiş bir akıldan da yoksundur. El yordamıyla geliştirilen çabalar şehir içre yoldaşlar bulsa da modernitenin hızından ve gerçekleşiminden yoksundur. Yer yer ütopyalara dönüşen hayaller kurulsa da tıpkı Marx’ın proletaryası gibi ki bu da ancak kapitalizmin üretimsel araçlarını örgütleyen bir karşı gerçekliğin, pragmatizmin aracına dönüşerek ütopizmini yitirir.

Protestanlık da bu şartlarda oluşan bir tür ütopizmdir ki benzeri bir ütopizm Anadolu’da da yaşanır. Weber’den Ülgener’e sirayet eden muhafazakârlığın modernleştirilmesine ve işlevselleştirilmesine dair ütopik anlam arayışı ve yorumlar, ideolojik araçlarını dinden devşiren bir cemaatçiliğe dayanır. Katı olan her şeyi buharlaştıran kapitalizmin acımasızlığı ve hızı karşısında altüst olan şehirlerde bir başka ütopya(lar) gerçekleştirilmeye çalışılır. Büyük düşler kurulur ama son tahlilde gerçekleşen tecimseverliğin arzularıdır ki sair düşler de bir biçimde buraya eklemlen(diril)ir. Özellikle de sosyalist ve İslamcı tezler, şehrin inşasında araçsallaş(tırıl)arak, ülkülerini bu yıkım ve yeniden yapım sürecine hasrederler. Kendi düşlerini gerçekleştirmeye çalışırken gerçekte bir başka düşü, daha doğrusu kapitalizmin mûkimleşmesini sağlarlar. Şehirlerin parça parça inşası ortaya hiç kimsenin farkında olmadığı bir başka gerçekliği, yabancılaşmayı çıkarır. Büyük resim belirginleşmeye başladığında kimileri gönenirken kimi de şaşkınlıkla dilini yutar, ama bu değildi bizim hayalimiz diye! Toplumsal yapıların enerjisini kullanarak ülkülerini bir kenara fırlatan bu küresel aygıt, büyük ülkülerden geriye sadece şaşaalı isimler bırakır; o da iş merkezlerine veya şirketlere takılan amblemler olarak!

Son sıralarda yaşanan fon krizi de bu sürecin doğal bir parçası ve geldiği nokta itibariyle aslında bu yaman çelişkiyi açığa koyan ütopik bir maceranın distopik bir sonucudur. Öyle ki kendi arzularının hesapsızlığını gerçekleştirmeye çalışan her aşırı tutum, ütopik bir yeryüzü cennetini yaratmaya çalışırken kaçınılmaz (diyalektik) bir biçimde bir distopya yaratır. Bazılarınca, süreci bu noktaya taşıdığı iddia edilen İslamcılık kuşkusuz ki asal aktörü değil, sürece iştirak eden bazı cemaatlerin ve aydınların araçsallaştırılmış bir söylemi. Sürecin ihtiyacı olan ütopizmi üreten söylemsel bir avadanlık ki bu da çoğu kez yerel hayallere bulanmış söylemsel tercümelerden ibaret. Bunları hayata geçiren (realize eden, çeviren) ise politik gerçekçiler ve pragmatik çıkarcılar. İslamcılığı toplumu hareketlendiren bir manivela olarak kullanan pragmatikler; düşsel tahayyülleri politik bir harekete dönüştürürken tüm bu süreçleri değerlendirmekten uzak ütopistlerin söylemlerini yoldaki işaretlere dönüştürürler. Devşirme siyasî stratejistler ise uyguladıkları yöntemin rûhuna uygun olarak süreci kendilerine özgüleştirirken arkalarında ise bir yandan kanlı, öte yandan ise acımasız ama her halükârda çağın ruhuna uyarlanmış bir öykü bırakırlar. Bunları meşrulaştırmak, birer politik papaza dönüş(türül)en ideologların işidir. Aydınların ihaneti midir bu yoksa yüceltilmiş önderlerin becerisi mi? Belki her ikisi de!

Muhteris fırsatçılar, ütopiklerin romantizmlerinden pragmatizmlerine söylem devşirirken yaptıklarının tam olarak bilincinde miydiler yoksa bu bilinç de onların ötesindeki bazı merkezler tarafından mı ivmelendirilmekteydi, meçhul! Gerçekleşen, sürecin akışındaki o ayartılar ve yönlendirmeler; baskılamalara ve arzu yaratımlarına dayanan stratejilerdir. Kimilerinin ütopizminin hoyratça kullanıldığı bu sürece daha en başından farklı amaçlarla dahil olanlar ise kuşkusuz ki bu ütopizmin nasıl bir distopik sonuca varacağını kestirmekte değillerdi. Her şey şaşırtıcı ama hiç de beklenmedik olmayan bir orman yangını gibiydi; seyircilerse bîgâne yorgunlukları ve umursuzluklarıyla süreci temaşayla yetindiler. Sinik ve hınçlı kitlelerin tepkisi ise bir türlü umudu örgütleyemedi. Oysa asıl kurban, onlardı; ellerindeki o küçük birikimlerin (emeğin) toparlanmasına (sömürüsüne) mâtuftu bütün düzenbazlık! Birer çöp sayılanların ellerinde tuttukları değerler ki bu, ezkaza üretilmiş sloganlar da olabilirdi sermaye artıkları da ki bunlar, becerikli ve yetenekli diploma kariyeristlerinin ve politik cambazların yani işin ehlinin elinde toparlanmalıydı.

Şeytanî arzuların çekimi, tüm iyi niyetli ihtimallerin ve sosyolojik analizlerin ötesinde süregitmekteydi. Sabri Ülgener ya da Şerif Mardin gibi olaya farklı açılardan bakan analistler ya da iyimserliğini veya beklentilerini sürdürmeye çalışan safdil çevreler olsa da, süreci elinde tutmaya çalışanların koşulduğu siyasal gerçeklik, tüm bunları umursamayan farklı bir içgüdüye tâbiydi. Sonuçta ortalığa saçılan pespaye hikâyeler, sürecin o mâhut distopik yönünü açığa çıkarırken bireysel trajediler, sürecin arka plânındaki teolojiyle yatıştırılmaya çalışılacaktı.

Bu uğurda kurban verilenler kadar işin keyfini çıkarmaya çalışanların bireysel halleri, aslında sürecin içerisindeki ütopik ve distopik akışların karmaşasını da ele vermekte. Tarihin iki yüzü vardır çünkü: trajedi ve komedi. Bu yola dahil olanlar bilmeli ki işin içinde gülmek kadar ağlamak da var. Kuşkusuz ki buradaki rol seçimleri tesadüften muaf değildir lâkin sürecin en başından itibaren kendi çıkarlarını ve siyasal heveslerini esas alanlarla ideolojik bir ütopizm içerisinde olanların maceraları elbette ki farklı ve ayrımsanmalı. Tabii saray soytarılarını güldüren bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz.

Nitekim gelinen bu noktadaki fecaate rağmen hâlâ çeşitli bahane ve gerekçelerle ütopyanın evrildiği distopyanın farkında olmayan, olmamış gibi yapan hatta bu distopik durumdan bile bir rol çalmaya, bir çıkar üretmeye çalışanlar bulunmakta ki bunların çoğu yağma sofrasına geç kalanlardır. Tarikatlar, vakıflar ve dernekler gibi örgütlü yapılar ise (istisnalar bir yana) kendi kaderlerini bağladıkları gidişatı çevirmeye çalışan işbirlikçi bir çaresizlik içinde olmadık sözler etmekte. NATO ile iş birliğini bile aklayan kendini bilmezlikler, bahaneler, geçiştirmeler ve saptırmalar ancak “Bu da geçer yâhû!” güzellemeleridir. Bunlar, iktidarda olmanın hazzına teslim olmuş, kapıldıkları o heves içerisinde, yaşadıkları distopik durumu bile ütopyalarının bir belirtisine yormak gibi bir hamakatla mâluller maalesef! Ne bir pişmanlık ne hüzün ne de eleştiri! Belli bir çevrenin ihtiraslarında kendilerinin kaderini gören bir çaresizlik veya umursuzluk ya da hazırda bekleyen rövanşistlerin eline düşmektense bu kadere rızayı bir erdem bellemenin trajik çaresizliği!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x