Connect with us

Köşe Yazıları

Ebu Hanife (699-767) ve Özgürlük Mektebi – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Niksar Melik Gazi Türbesi Haziresinde Bir Mezar Taşı

İslam tarihinde ilk çöküşe uğrayan ya da çığırından çıkarılan olgu, en kavî görünüşüne rağmen aslında oldukça biçimsel olan iktidardı. “İktidar” diyorum çünkü günümüzdeki anlamıyla devlet ve ona dair bir gayret henüz ortalıkta yoktu. Sâsânî ve Bizans örneklerinden yola çıkarak ilk devleti kuran Muaviye, miras aldığı Ümeyye aklıyla erken bir Makyavelistti. Kurnazlık ve hile, bilgeliğe ve ilkelere bağlılığa galebe çalacaktı ama onun yol açtığı en önemli tahribat, kavramları iktidar stratejisi doğrultusunda saptırmasıydı ki bunun en önemli örneği, kendisini yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tanımlamasıydı ki bununla bağlantılı olan hilafet yönetimi de onun eseridir. Böylece kavramlardan doğru başlayan nebevî gelenekten sapma, önü alınamayan bir yozlaşmayla direnişini sürdüren seçkin şahsiyetlerin uyarılarına rağmen sürüp gidecekti. Halifelikle kastı, yönetimi kendinden önceki yöneticilerden (ki onlar Emiru’l-mü’minînlerdi) devraldığına onlara halef olduğuna işaret eden masum bir tanımlama olsa bile bunun da ötesinde yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak gibi cüretkâr, iktidarı kutsayan ve onu dokunulmazlaştıran bir iddiayı da ortaya koymaktaydı.

Böylece iktidarını hem yersel hem de göksel açıdan kutsallaştırırken oğlu Yezid’e de Sâsânî ve Bizans özentili bir hanedanlığı ve buna dair bir geleneği miras bırakacaktı. Kısıtlı da olsa seçimli bir sürece bu cüretkâr müdahalesinin sonucu, nebevî çizginin kılıçla çığırından çıkarılması ve soycul bir hanedanlığa dönüştürülmesiydi. Bununla birlikte toplum henüz diri, hafızalar taze, muhalefet canlıydı. Emevîlerin muhaliflere karşı mücadelesi, bir asır sonrasında geride direncini yitirmiş bir sivil toplum bırakacak, direnişin son kalelerinden birisi de Ebu Hanife olacaktır. Benim yolum hakikate ulaşma çabasıdır, diyen hanifliğin yani doğru tutumun savunucusu bu öncü isminin ölümüyle birlikte her şey başka bir minvalde akmaya başlayacaktı.

Ebu Hanife, Kûfeli bir tüccardır ve ölümüne değin de ilmî faaliyetleri yanında ticarî faaliyetini de sürdürecektir. Yani her zaman hayatın ve toplumun içinde kalacak; ilmini, ticarî faaliyetleri içerisinde inşa ederken hem hayata tanıklık edecek hem de kimseye de boyun eğmeyecektir. İslam dünyasındaki ilk hukuk mektebinin bânîsi olması da bir açıdan ilim ile ameli birleştirme gayretiyle ilgilidir. Yani o hem bir ticaret erbabı hem ders halkası olan bir hoca hem de bir fakîhtir. Bulunduğu şartlarda -özellikle de Kûfe, Basra ve Bağdat’ta- yaşamak, o günün dünyasıyla, kültürüyle ve hukukuyla hemhâl olmak anlamına gelmekteydi. Ticaret dünyasının içinde olduğu için o günün ticarî piyasası kadar hukukunu ve insanını da tanımaktaydı. Dolayısıyla ondaki hukuk mantığı, fakîhliğinden önceki ahlâkî ve ticarî pratiklerinden oluşmuştu. Bu nedenle çok iyi bir ahlâkçı olmasına karşın hukuk ile ahlâkın arasını ayırmasını da bilmiş, özgül bir ahlâkın değerini bilmesi kadar, nesnel bir hukukun mantığını da oluşturabilmiştir.

Ebu Hanife’nin hukuka bakışındaki nesnellik ve hukukla ahlâkın arasını ayırmasındaki dikkat, imanla ameli de ayırdığı gibi cemaat ile cemiyeti ve devleti de ayırmasını da sağlamıştır. Bu özeni ve nesnelliği nedeniyle onun açısından ismet sahibi kişi, diğer hukuk mekteplerinde olduğu gibi sadece mü’minler değil, tüm insanlıktır. Mukaddes olan ve bir hukukun muhatabı olan, öncelikle insan’dır. Yine bu mantıkî bakışın bir sonucu olarak onun açısından her insan, doğrudan içerisinde yaşadığı toplumun hukukuna tâbidir. Bunun için de dârü’l-İslam ve dârü’l-harp hukukları arasında farklar gözetmiş; bir mü’minin şayet darü’l-harpte yaşamaktaysa oranın hukukuna tâbi olması gerektiğini dolayısıyla da İslam devletinin korumasının olduğu kadar hukukunun da dışına çıktığını belirtmiştir. Tabii ki ahlâkî sorumluluk bunun dışındadır.

Ebu Hanife’nin fakîhliği sadece bir hukuk veya ilim insanı olmasıyla sınırlı olmayıp o, genel anlamda ilimlerde derinleşen, tefekkürü yanında siyasal, iktisadî ve toplumsal olaylarla da aktif olarak ilgilenen bir şahsiyettir. Bu tutumunu ise hep sivil bir pozisyonda sürdürmüş ve gerek Emevîlerin gerekse Abbasîlerin kadılık/başkadılık tekliflerini, hapse düşme ve işkence görme pahasına da olsa kabul etmemiştir. Bir âlim olarak bağımsızlığını koruma çabası, ilmî ve şahsî bağımsızlığını korumak gibi bir endişeye dayanmaktadır. İşte bunun içindir ki mevcut şartlar içinde söz söyleme cesareti kadar eleştirel özgürlüğünü ve içtihat bağımsızlığını korumak için iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. İktidarın sağlayacağı birçok imkâna karşın kaybettireceği öylesine bir şey vardı ki belki de bu basit şey, onun fakîhliğindeki temel kıymeti büsbütün alıp götürebilecekti! Bu da temel İslamî, aklî ve insanî endişelerin dışındaki bir endişeye dayanmayan, özgür ve sivil bir düşünme ve içtihat etme (fıkhetme) imkânının elinden alınacak/çıkacak olmasıydı. Elbette ki buradaki fıkhetme kavramının sadece bir hukuksal faaliyetten ibaret olmayan bir âlimlik, aydınlık, özgürlük ve sivillik kavramlarını da kapsamakta olduğu düşünülürse Ebu Hanife’nin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Onun fikir namusu ve bir mü’min olarak sorumluluğu ise iktidarın hatalarını ve cürümlerini söylemeye kendisini mecbur ve memur kılmaktaydı. Çünkü onun fakîhliği ve âlimliği, kendisini, bir anlamda çağımızın aydınlığı gibi ilmini hem halkı aydınlatmak ve halkın sorunlarını çözmek hem de iktidarı eleştirerek onu, “zulmünden ve yanlışlıklarından vazgeçirmek” gibi iki yönlü bir tutumla sorumlu hatta görevli saymaktaydı! Öyle ki iktidarda İslamî bir yönetim bile olsa aydınların ve genel olarak ilim insanlarının daima bu eleştirel tutumunu sürdürmesi gerekir çünkü iktidarlar hatadan berî olmayacakları gibi toplumun da bu konularda aydınlatılması ve desteklenmesi temel bir vücûbiyettir.

Onun bu konulardaki tavır alışları, siyasal bir tutum olmaktan öte, temelde sivil ve ilmî bir tutumdur çünkü asıl ve kalıcı olan, devletin değil toplumun güçlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve ayakta tutulmasıdır. Oysa İslam tarihi içerisinde sürekli olarak devlet güçlendirilmiş ve sivil topluma ait görev ve sorumlulukların çoğu, devlet tarafından soğurularak sivil toplumsal alan boşaltılmıştır. Bu ise sadece siyasal açıdan değil, bireysel özgürlük ve bilinç açısından da toplumu zayıflatmıştır. Batı sömürgeciliğinin İslam dünyasını bu kadar kolay ve çabuk bir biçimde işgal edebilmesinin altında, işte bu toplumsal zayıflatılmışlık, bilinçsel zafiyet, yani Malik bin Nebi’nin deyimiyle zaten özsel olarak sömürge durumuna düşmüş olma gerçekliği yatmaktadır.

Benzeri bir tavra sahip olan, yani kendi özgün fıkıh mektebinin bir devlet hukuku hâline gelmesini reddeden İmam Malik’le onun bu tutumlarındaki temel saik, fıkhın sivil niteliğinin sürdürülmesi yani bağımsız ve özgür bir tutum olarak korunması, beri yanda fakîhlerin belli bir siyasal sisteme bağlanmayarak içtihat özgürlüklerini korumaları ve tüm bunlarla birlikte belli bir fıkıh ekolünün bir devlet uygulamasına dönüştürülerek bir fıkıh totalitarizmine yol açılmasından duydukları endişelerdir. Dolayısıyla fıkhî tercihlerin ve içtihatların çoğulluğunun ümmet için bir rahmet olduğunu düşünmekteydiler. Beri yandan bu tavır, toplumsal çoğulluğun da sağlanmasıyla farklı anlayışlara, mezhep ve meşreplere de uygulama alanının ortaya çıkması ve bu alanların korunması gibi bir amaç taşımaktaydı. Ne yazık ki daha öğrencilerinden itibaren (Ebu Yusuf) bu önemli amaçtan uzaklaşılmış ve onların iktidara taşıdığı Hanefî fıkhı, bir iktidar fıkhı olarak bu çoğulculuk hassasiyetinden ve haysiyetinden uzaklaşmanın da başlangıcını oluşturmuştur. Ebu Hanife’nin ölümüne değin direndiği ulemanın devlete bağımlılığı fikrini öne süren İbn Mukaffa olsa da bu başlangıca son noktayı koyan, ulema-devlet ittifakını meşrulaştıran, devleti kutsallaştırırken insanı rüzgârın önündeki bir yaprak gibi küçülten ve Eş’ârî kaderciliğini geçerli kelama dönüştüren ise Gazalî olacaktır.

Ebu Hanife, siyasal yönetimlere karşı hak ve adalet çizgisi içerisinde mücadele ederken sadece uyarıcı pozisyonda kalmamış, yeri geldiğinde haklı gördüğü itiraz ve isyanları da (özellikle Zeydî imamları) desteklemiştir. Bu nedenle onun siyasal yolu, temekkün yoludur. Bununla birlikte orta yolculuğu, temkini esas alsa da şartlar uygunlaştığında zalim yönetime karşı isyanı da haklı gören bir orta yolculuktur. Bu, yani zalim yönetime karşı eleştiri, itiraz ve isyan; iktidarın gücünü, toplumun beklentilerini ve isyancı hareketin niteliği kadar haklılığını da gözeten bir stratejik aklın kararına dayanmalıdır. Dolayısıyla o, birçok açıdan çatıştığı ehl-i hadîs ve Eş’ârî kelamcıları gibi âdil de zalim de olsa sultana itaat edilmesi gibi bir anlayışa sahip değildir. Halife, ancak şûrâ ile seçildiği takdirde meşrudur ve bu meşruiyetin devamı için adaletini koruması gerekir.

Ebu Hanife; fıkhında bireyi, bireysel özgürlük ve sorumluluğu esas alır. Kimi zaman bu konuda aşırılıklara gitse de temelde bu hassasiyetini korur. Özgürlüklerin olduğu kadar rey’in yani fıkhetmede düşüncenin özgünlüğünün belirginleştirilmesi, temelde bir içtihat faaliyetinin yani düşünsel cehdin savunulmasının bir neticesidir. Bu tutumunda ise temel fıkıh usûlü ilkeleri doğrultusunda hareket etmiştir yani Kur’an, sünnet, icma ve kıyas çizgisinde! Onun dersleri olsun, genel fıkıh anlayışı olsun, özgürce tartışmalar ve bu tartışmalar sonucu belli bir görüşün belirginleştirilmesi şeklinde sivil, özgür ve içtihada dayanan bir çizgidedir.

Camilerdeki ders halkaları sivil; halka, tartışmalara ve katılıma açıktır. Karşılaşılan sorunlarda çözüm için şayet temel kaynaklardan (Kur’an ve Sünnetten) doğrudan bir çıkarım yapmak mümkün değilse sürdürülen tartışmalar ancak yeni bir rey’in yani içtihadî çabalarla varılan en güzel, uygun ve tatminkâr kararın ortaya konulmasıyla sonuçlandırılmaktadır. Bu sonucun elde edilmesi Kur’an’a bütünsel bir bakışı gerektirirken yaşayan sünnetin dışındaki rivayetlerin ise ciddî bir tahkîkini gerektirmektedir. Bu ise ravî zincirinin tahkîki kadar metnin de kritiği demektir. Hadis mütevatir olmalı, Kur’an’la ve sair muteber rivayetlerle çelişmemelidir. Fıkhında dikkate aldığı üçüncü kaynak ise sahabenin icmâıdır. Bu aşamadan sonraki bir yöntemsel gelenekselciliği ise doğru bulmamaktadır. Temel kaynaklardan bir sonuca varılamadığında ise istihsan, kendisinin ortaya koyduğu önemli bir yöntemidir. Zaruret ve örf gibi kaynakların ötesinde Ebu Hanife’nin dayandığı bu çözüm yolu, günün şartlarında tarafların rıza göstereceği en uygun çözümün bulunmasıdır. İstihsan, kıyasın yol açabileceği zorluğu aşmanın ve katı kuralcılığın yanlış sonuçlara götürmesini önleyecek işlevsel bir istidlâl tarzıdır. Çözüm için başka bir yol bulunamadığında tarafların rızasını alan; güzel, faydalı ve günün şartlarına daha uygun olanın tercih edilmesidir. Temel gerekçe ise katı bir kuralcılık yerine hakkaniyetin sağlanmasıdır. Camilerde sürdürülen tartışmalar da esasında bu tür muğlak meseleler için çözümler aranmasıdır ki bunlar çoğunlukla belli bir genel çözümsel kurala girmeyen tikel sorunlardır.

Aklın aktif, üretken ve düşünümsel yönünün öne çıkarılması, sorunlara bulunan çözümleri de belli bir durağanlaşmadan, fıkıh despotizminden, hukukun durağanlaştırılmasından, toplumun tarihin belli bir kesitine raptedildiği bir kuralcılıktan kurtarmaya matuftur. Bunu yaparken kendi reyini de mutlak bir doğru olarak vaz’ etmemekte; bu, bugünkü görüşümüzdür ya da bu, bizim görüşümüzdür diyerek yarınki görüşümüz değişebilir veya daha doğrusunu bulan olurs, doğru odur, demektedir. (Ebu Hanife, Muhammed Ebu Zehra, Can Kitabevi, s. 76)

Sahih hadisleri ve sahabe kavillerini dikkate aldığı hâlde daha sonrakilerin görüşleri ileri sürüldüğünde onlar bir insansa biz de öyle bir insanız diyerek kendi görüşünü ileri sürmekte veya yeni olan içtihadın ortaya konulmasına gayret gösterilmesini teşvik etmektedir ki, bu da canlı bir içtihat geleneğinin savunusundan başka bir şey değildir. Tabii ki temel amaç bir sorunun çözülmesi ve adaletin sağlanmasıdır. Dolayısıyla biçimsel yollarla adalete mugayir bir karar vermekten kaçınarak, kıyasa dayanan içtihat, maslahat ve örfe de başvurarak, en güzel ve uygun bir sonuca (istihsan) ulaşmayı önermektedir. Aslında ise bu, biçimsel bir hassasiyeti öne çıkaran bir gelenekçiliktense başka bir geleneği, aslî ilke ve tutumlardan yola çıkarak en uygun çözümü bulmaya çalışan Resulün ve ashabının yolunu izlemek anlamındaki aklı ve hayatın diriliğini, yeniliğini esas alan bir gelenek anlamına geliyordu ki bu tutum gerçekte dini, biçimci geleneğin yüküyle taşınılamaz hâle getirmektense mü’mince bir akıl ve yetkinlikle en uygun/güzel çözüme yönelmenin daha İslamî ve insanî olması anlamına geliyordu.

Namazda okunan Kur’an ayetlerini kişinin kendi diliyle okumasına cevaz verirken de aslında yine oldukça erken bir duyarlılık ve dikkatlilikle yüzlerce yıldır okuduğu metni anlamadan ayetleri terennüm eden, anlamı değil de lafzı kutsayan bir anlayışa karşı da önalıcı bir girişimde bulunmuş ama bu girişim, ne yazık ki lâyıkı veçhile kavranamadığından Hanefî bir ülkede bile Kur’an’ın ana dile çevirisi için 1900’lü yılların beklenmesi gerekmiştir. Oysa, onun bu fetvası (yaklaşımı), Kur’an’ın anadilinde okunması ve üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir kitap oluşuna çekilen bir dikkattir. Öyle ya, bir kitap, hele hele Kur’an gibi temel bir kitap, başka nasıl okunabilirdi ki! Gerçi düşünsel sığanın geliştirilmediği bir vasatta, doğrudan anadil üzerinden yapılan okumaların da ne kadar yararlı olabildiği, günümüzün tartışmalarına bakıldığında ortaya çıkmaktadır ama bu da başka bir sorundur.

Yine kendi döneminden itibaren yöntemsiz bir biçimde ortalığı kaplayan hadis rivayetçiliğine karşı da oldukça hassas ve yöntemli bir çizgi izleyerek fıkhında, Kuran’a aykırı gördüğü veya sıhhat şartları açısından zayıf olan hadisleri tercih etmemiştir. Bu ise özellikle hadis ehli tarafından hadisi reddettiğine dair bir iftiranın yaygınlaştırılarak haksız yere suçlanmasına sebep olmuştur. Oysa sahih bir hadisin reddi kadar yöntemsiz bir rivayetçilik de ciddî bir sorundur ve Ebu Hanife, bu sorun karşısında, tıpkı tekfirciliğe karşı geliştirdiği bir hassasiyet benzeri, bir erken dikkatlilik geliştirmiştir. O da kendi mezhep ve meşreplerini desteklemek için hadis uydurmaktan bile çekinmeyen bir aşırılıkçılığa karşı en doğru yolun, günümüzde hadis usûlü denen bir hadis yöntembiliminin esasları doğrultusunda hareket etmek, öne sürülen yalan yanlış rivayetlere karşı bu ölçütleri uygulayarak doğru ile yanlışı ayırt etmek olduğunu göstermeye çalışmıştır. Sahih hadislerin reddi nasıl ciddî bir sorunsa uydurulmuş rivayetlerin hiçbir sorgulama yapılmaksızın kabulü de en az o kadar ciddî bir sorundur.

Dönemindeki Hâricî aşırılığa ve tekfirciliğe karşı, bir yönden imanın tahkîkîliğini savunurken öte yandan kişinin kendi apaçık beyanı olmadığı sürece tekfir edilemeyeceği, büyük de olsa günah işlemenin kişiyi ancak günahkâr kılacağı, yoksa dinden çıkarmayacağını savunur. Bir yandan da bu konudaki hassasiyeti, belki güncel tartışmalar nedeniyle imanın amellerle artıp eksilmemesi gibi son tahlilde kendi fıkhının diyalektik niteliğine aykırı bir tutumu benimsemesine de yol açmıştır.

Ona göre bir insan kendisinin Müslüman olduğunu söylüyorsa farklı mülahazalardan yola çıkılarak onu tekfir etmeye kalkmak yerine, bu konudaki nihaî kararı Allah’a ve âhirete havale etmek daha doğru bir tutumdur. Hakkında nass ile cennet vacip kılınanlardan ötesi için cennetliktir, diyemem. Cehennemlikler için de durum aynıdır. (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, İFAV Y. s. 23) Esas aldığı bu irca/erteleme tutumu, insanların haksızca küfürle suçlanması gibi gereksiz alışkanlıkların önünün alınması içindir. Çünkü kalpte bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. (age, s. 22) Dolayısıyla bu tip müphem durumlar hakkında bir karar vermek, ilmî bir tutum olmayıp spekülatif bir önyargıdır ve son tahlilde insanın zannî bir yaklaşımla kendi sınırlarını ve mes’uliyet çizgisini aşması anlamına gelir. Ötesi ise zaten insanın doğrudan sorumlu olduğu bir mesele değildir. Peygamber (as) bile, münafıklara karşı benzer bir tutumu izlemiş ve her şeye rağmen onları İslam toplumunun dışına itmemiştir.

Hiçbir aklî endişe ve ölçütü dikkate almayan Bâtınî gizemcilik yanında, meselelere salt biçimsel bir sathîlikle bakan Hâricî tekfirciliğe karşı sürdürdüğü bu itidal tutumu, belli bir fikirsel aşırılığın toplumu terörize etmesi kadar bunun katliamlara ve dolayısıyla da toplumun ifsadına bir gerekçe kılınmasına karşı bir ön alma tutumuydu. Ne yazık ki İslam dünyası, bu konuda da yeterince bir dikkatlilik geliştirmediği için aynı sorun günümüzde de farklı gerekçeler ve mülâhazalarla palazlanarak sür(dürül)mektedir. Bunun temelinde yatan en büyük sebep ise kültürel ve düşünsel derinleşmelerden yoksun, akletmeyi küçümseyen hatta neredeyse onu reddeden bir biçimciliğe, kültürel yoksunluğa ya da doğrudan bedevîliğe duyulan bir özlemdir.

Günümüzde İslam dünyasının içinde bulunduğu maddî sefaletten öte manevî sefalet, cehalet, ahlâkî yozlaşma, baskıcı yönetimleri kutsayan bir egemenlere itaatkârlık, istişareye riayeti bile suçlayan bir özgüvensizlik ve şahsiyetsizlik, ilme karşı ortaya konulan küçümseyicilik gibi sorunların temelinde, Ebu Hanife’nin daha İslam tarihinin başlangıcında ortaya koyduğu düşünsel derinliği ve dikkatliliği gösterememenin yanında, baskıcı yönetimler karşısında durabilecek bir şahsiyet ve ahlâk geliştirememek gibi oldukça temel zaaflar bulunmaktadır. Bu temel zaafları ve sorunları gideremediğimiz sürece, maddî göstergelerimiz ne kadar değişirse değişsin özgür, onurlu, şahsiyetli, düşünebilen ve sorunlarını aklederek çözebilen insanları dolayısıyla toplumları hasretle anmaktan başka elimizden bir şey gelmeyecektir.

*Kapak görseli: Niksar Melik Gazi Türbesi haziresinde bir mezar taşı

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Son Muhalif Susturulana Kadar

Yayınlanma:

-

Artık iyice anlaşıldı ki Türkiye’yi yöneten iktidar, gözünü karartmış. Sadece “hukuk”u değil görgü kurallarını da bir kenara bırakmış, doludizgin saldırıyor. Üstelik son muhalifin sesini soluğunu da kesmeden durmaya niyetli değil!

İktidar, güçlü siyasi rakiplerini zindanlara atarak başarısızlığının üstünü örtmeyi denedi ama olmadı.

Haksızlıklar, hukuksuzluklar, yağma ve talan o kadar yaygın ve can yakıyor ki dört bir yandan itirazlar yükseliyor. Düşünün ki en az 10 yıllık bir gecikmeden sonra bile olsa Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı (Erenköy Cemaati) iktidara açıktan bir eleştiri yöneltti ve şöyle bir cümle kurabildi:

“Fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma rüşvet ve yolsuzlukların suçluları ve sorumluları kim olursa olsun, hesap vermelidir.”

Ah, o “kim olursa olsun”un dili olsa da konuşsa!

İktidarın “gözetim ve denetimi altında” zulüm ve çürüme o denli derin ve yaygın ki böyle giderse iktidarın koltuk değneği Milli İrade Platformu bile yakında isyan bayrağını açabilir. Dilsiz şeytanlık da bir yere kadar!

Kendini hukuk ile bağlı görmeyen, deyim yerindeyse ipini koparmış, pervasızca sağa sola saldıran bir iktidar var karşımızda. Artık ülkenin ve halkın karşısında yıkıcı bir güç değilse nedir bu Allah aşkına?

Gidişat açıkça toplumsal huzuru ve güveni bozar bir hâl alıyor.

Yargı içindeki uzantılarınız aracılığıyla muhaliflerinizi -soruşturma, gözaltı ve tutuklamalarla- baskılayıp susturdunuz, yetmedi. Bu ülkenin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanını “uydur-kaydır” sebeplerle hapse attınız, yetmedi. Ana muhalefet partisine adamınızı kayyım atadınız, yetmedi. Hoşa gitmeyen haberler yapan gazetecileri zindanlarla, ev hapisleriyle susturdunuz, sansürlediniz, yetmedi. Her gün yargıyı sopa diye elinizde tutup halkı hizaya getirmek için yukardan sallıyorsunuz, yetmedi. Ters kelepçelerle, şafak baskınlarıyla, algı operasyonlarıyla, ucuz güç gösterileriyle her gün şehvetle arz-ı endam ediyorsunuz gündemde, yetmedi. TV sunucusundan “terör örgütü lideri”, komedyenden “bölücü halk düşmanı” icat ettiniz, yetmedi. Kaybettiğiniz belediyeleri “şantaj-montaj” geri aldınız, yetmedi. Sizden olmayan haber sitelerini kapattınız, yetmedi. Farklı düşünen, itiraz eden binlerce vatandaşın sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirdiniz, yetmedi. Muhalif kanallara kayyım olarak adamlarınızı atadınız, yetmedi.

Yetmedi, yetmedi, yetmedi!

(Bu nasıl bir ülke ki teröristi, sakıncalısı, ötekisi, muhalifi -harca harca- bitmedi!)

Yetinmeyi bilmiyorsunuz. Gözünüz doymuyor.

Sizin hayli kişisel menfaatinize ayarlı “terörle mücadeleniz” bitmek bilmiyor. Sosyal medyanın dağlarındaki, internetin kuytu köşelerindeki, sohbet odalarındaki, WhatsApp gruplarındaki son muhalif ses de susturulana kadar kararlı mücadeleniz devam edecek gibi görünüyor.

Oysaki biz halkız, bu toplumun fertleriyiz. Bu bâtıl mücadeleyi kazanacağınız zannına kapıldığınız anda çoktan kaybetmiştiniz. Maç bitti, düdük çaldı; görmüyor, duymuyor musunuz?

Biat etmeyeceğiz, sinmeyeceğiz ve itiraz edeceğiz çünkü biz, insanız! Biz akıl sahibiyiz, vicdan taşıyoruz. Haksızlık karşısında, öyle veya böyle durmayı, susmamayı öğrendik bir kere, artık biliyoruz. Bilmiyormuşuz gibi yapamayız.

Biz darbeleri de gördük, darbecileri de, hepsinin akıbetini de! Görmemişiz gibi davranamayız.

Hukukun, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede yaşamaya razı değiliz. Buna uyum sağlamayacak, alışmayacağız.

İsrail’le de israillikle de normalleşmeyeceğiz. Uzun veya kısa, içeride veya dışarıda, fark etmez ama mutlaka onurumuzla yaşamak istiyoruz. Derdimiz ve davamız budur.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x