Connect with us

Köşe Yazıları

Düşmanlara Hukuk Yok

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Can Dündar, MİT Tırlarıyla ilgili o meşhur, yalanlanmayan haberinden sonra ajanlıkla suçlandı. Devleti yıkmaya teşebbüs ettiği gerekçesiyle hakkında iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle dava açıldı. Tutuklandı, hapse atıldı, kurşunlandı. Sürgüne gitmek zorunda bırakıldı. Eşi rehin alındı.

Hakkında “henüz” kesinleşmiş herhangi bir mahkûmiyet bulunmamasına rağmen, nihayet, mallarına el koyma kararı da verildi.

Dün Hasan Cemal, T24’teki köşesinde Can Dündar’dan gelen bir mektuba yer verince, bu konuda birkaç kelam etme gereği hissettim.

Hak’tan yana tavır alırken her kesimin mağduriyetine kulak vermeye, zulmü idrak ve ifşa etmeye ve Hukuk’u bu ülkeye davet etmeye özen gösteriyorum, soluğum yettiğince. Kim ne derse desin, hangi ama’nın ardına sinerse sinsin. Gerçeği konuşmalı, düşmanımız için dahi olsa Adalet’i talep etmeli değil miyiz?

Bitmedi” başlığı ile yazdığı kısa mektubunda Can Dündar, yaşadığı hukuksuzluk silsilesini özetliyor. Bu ülkenin vatandaşı bir hukukçu olarak bana düşense, Türkiye adına bir kez daha utanmak oluyor.

Soruyorum kendime: İddiaların iftiradan öte bir “kesinliği” var mı? Hayır, yok. Öyleyse, güneş balçıkla sıvanır mı?

Olan biten, iktidarın Türkiye’de itibarı yerlerde sürünen Yargı’yı bir gazetecinin üzerine salmasından ibaret görünüyor. Elbette saf değilim, o gazeteci, bir mesleği değil sadece, aynı zamanda bu ülkede makbul olmayan bir zihniyeti temsil ediyor. Tebaa olmayan, iktidara biat etmeyen, soran, soruşturan, sorgulayan, gerektiğinde itiraz eden bir zihniyeti…

Beş yıl önce dönemin başbakanı devlet kanalına çıkıp “bu haberi yazan kişi bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu” demişti.

Başbakan gerçekten de sözünde durdu ve işin ucunu bırakmadı. Can Dündar bedelini ağır ödüyor. Kavgada yumruk sayılmazmış!

Burada asıl sorun şu ki arada Hakem rolü oynaması gereken Hukuk, sözünde durmadı, duramadı. Zira kendisi, kafası gözü yarılmış bir halde çoktan bu ülkeden tehcir edilmişti. Geride bıraktığı “Yargı” ise acziyet içinde, rezil ve esir bir haldeydi.

Dönemin başbakanı daha sonra Cumhurbaşkanı oldu ve tam iki yıl önce gerçekleştirdiği Almanya ziyaretinde, başbakan Angela Merkel ile ortak basın toplantısı düzenledi. Cumhurbaşkanına, Almanya’da sürgün hayatı yaşayan Can Dündar’ın davası soruldu. Cevap kısa öz ve netti: “Can Dündar’ın bir ajan olduğunu herhalde biliyorsunuzdur.”

Koskoca Cumhurbaşkanı, üstelik Alman Başbakanı yanında, kameralar önünde öyle diyorsa, öyledir herhalde” dediğinizi duyar gibiyim.

Can Dündar’ın ajan olduğu iddia edilmişse de ispat edilmiş değil. Tıpkı Fetöcü “olduğu” gibi, iddia var ispat yok.

Müddei iddiasını ispatla mükelleftir dediğinizi duyar gibiyim. O kaide, müddeinin kim olduğuna göre değişir! Burası Türkiye. Şüpheden sanık yararlanır diye bir ilke de vardır, malum. Sorarlar adama, hangi sanık yararlanır? Elbette, her sanık değil, bazı sanıklar yararlanır.

Aynı konuşmada Cumhurbaşkanı, Can Dündar’ın devlet sırlarını işfa ettiği için Türk yargısı tarafından suçlu bulunduğunu aktartıktan sonra şu cümleyi de sarf ediyordu: “Biz Almanya ile suçluların iadesi antlaşmasını yapmış bir ülkeyiz. Dolayısıyla bizim böyle bir suçlunun iadesini istemek en doğal hakkımızdır. Ve biz de böyle bir mahkumiyet kararı kesinleşmiş kişinin iadesini istedik.”

Can Dündar’ın mahkumiyet kararı henüz kesinleşmiş değil lakin burada dikkat çekmek istediğim husus bu değil.

Almanya, Türkiye’de yargı margı olmadığını, hele siyasi davalarda bu ülkeye asla güvenilemeyeceğini gayet iyi bildiği için o sözlere hiç ama hiç itibar etmiyor. Gazeteci Deniz Yücel olayı daha sonra bunun ibretlik bir örneği idi zaten. Yahut Rahip Brunson hadisesi.

Devletçimilliyetçisağcımuhafazakar” arkadaşlar bana kızmış olabilirler. Ne demek, Türkiye bir vatandaşı suçlu bulmuşsa her devlet buna saygı duymalı, ülkesindeki suçluyu Türkiye’ye iade etmeli, diyecekler.

Suudi Arabistan’dan kaçıp Türkiye’ye sığınmış bir muhalif, gazeteci, siyasi davada suçlu konumunda olsaydınız, Türkiye’nin sizi iade etmesini ister miydiniz?

Başka sorum yok.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Devamını Okuyun
Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Hamza Er İle Röportaj

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Hamza Er, geçtiğimiz Ağustos ayında Çıra Kitap etiketiyle yayınlanan iki röportaj kitabıyla okur karşısına çıktı. “Sordum Söylediler”, Gazze’den Patani’ye, Doğu Türkistan’dan, Lübnan’a, İngiltere’ye, Keşmir’e… uzanan geniş bir çoğrafyada, kanaat önderleriyle gerçekleştirilmiş 18 kritik röportajdan oluşan bir kitap. “Sordular Söyledim” ise farklı zaman dilimlerinde kendisiyle gerçekleştirilen ilim, davet, İslâmi mücadele, Mavi Marmara, mültecilik, İslâmofobi, direniş temalı 16 röportajdan müteşekkil kardeş kitap. İki röportaj kitabıyla çıkagelen yazarla bir röportaj gerçekleştirdik.

“Hamza Er” mahlasının hikâyesi ile başlamak isterim. Eskiden daha yaygın olan edebiyatçı-yazar tavrıyla mı tercih ettiğiniz bir isim mi yoksa dinini-inanç dünyasını değiştirenlerin tercihi gibi bir tercih mi sizinki?

İlgi ve alakanıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Tabi ki edebiyatçı-yazar tavrıyla seçilen bir tercih olduğunu söylersem tam doğru olmaz. Ama mahlas isim seçmeyi inanç dünyamı değiştirerek yapmak zorunda olduğum bir girişim olarak da görmediğimi söylemek isterim. Bizimkisi biraz ani gelişti. 1997 yılında radyo programları teklifi almıştım. Radyo, insanların dışarıyla temasa geçtiği tek ses, tek fırsattı… Radyo programcıları etkileyici sesleri ile bir karizma oluşturuyorlardı. Yaşım daha 21’di… Ben o dönem koruyucu bir kalkan olarak mahlas kullandım. Programlarımızın başında okunan tanıtım metninde rahatlıkla söylenebilmesi için 3 heceli olarak Hamza Er’i tercih ettim. Hamza ismini zaten çok seviyordum. Üniversitenin son dönemlerinde arkadaşlar ‘Hamza gibi olursun inşallah’ diyerek o ismi benimle özdeşleştirmişlerdi. Tabi ki Hz. Hamza’dan ötürü… Ben de radyoda bu ismi kullanmaya başladım. Radyo programlarımız hamdolsun iyi bir dinleyici kitlesine sahip oldu ve böylece isim üzerimize yapıştı. Programlarla beraber aylık İslâmi içerikli dergilerde de yazılar yazmaya başlamıştım. O gün, bugündür “Hamza Er” ismi kendi ismimin önüne geçmiş oldu.

Ancak şunu da belirtmek isterim ki ben isimlerin kendi dil ailesinde kullanıldıkları anlamının önemli olduğunu düşünüyorum. Yani İslâm’ı seçen herkesin Arap coğrafyamızdaki isimleri kullanmalarının gerekli olmadığına inanıyorum. Kendi toplumu içinde kabul görmüş, bir küfür, zulüm şahsını temsil etmeyen ve anlamı şirk, günah öğeleri içermeyen, güzel, olumlu anlamlara gelen isimler kullanılabilir. Ben kendi ismimden de çok memnunum. Ailemin benim için seçtiği ismin Türkçedeki anlamı ‘korkusuz, yiğit’dir. Aileme böyle güzel anlamı olan bir ismi tercih ettikleri için müteşekkirim.

Öncesi de olmakla birlikte bilhassa son 10 yılınız gençlerle sahada yoğun biçimde ilim, tebliğ ve davet çalışmalarıyla geçti. Sizce bugün yirmili yaşlardaki gençlerin eski kuşaklara kıyasla zaaf ve imkânları nelerdir?

Gençliğin hâli, her dönem yetişkinlerin üzerinde konuştukları ve huzursuz oldukları bir konu ve konuşulanlar sadece bu döneme ait değil. Sürekli şikâyet, sitem ve tatminsizlik üzerine değerlendirmeler yapılmış. Eski tarihi yazıtların tercümelerinde bile gençliğin gidişatından endişe edildiğiyle alakalı vurguların tespit edildiğini görüyoruz. Bu da Yaratıcı’nın yarattığı insanın ömür evrelerinde ve o evreye ait tavır ve duygularında aslında bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Değişen yalnızca çağ ve o çağa ait araç gereçler…

Gençler maalesef, genelde insan ömrü içerisinde üzerine en çok oynanan, en çok hesaplar yapılan bir sınıf hâline gelmiş… Eğer sağlıklı düşünme, tefekkür yönleri geliştirilmezse ya popülerliğin, tüketimin kölesi oluyorlar ya da örgütlerin hamasi sloganlarla militan devşirdikleri bir kesime dönüşüyorlar.

“İsyankâr bir tabiata sahip olmak, cesaret, günlük yaşamak, gelecek kaygısı duymamak, tüketime meyilli bulunmak” gibi vasıflara sahip olan gençlerin bu yönleri, emperyalist güçler, onların kumanda ettiği örgütler ve sermaye sahibi kapitalist elitler tarafından daima istismar ediliyor. Yeryüzünü talan eden bu zalimler, gençlerimizin terini, kanını, canını, malını sinsi yaklaşımlar sonucunda kullanıyorlar.

Tüm bu saydıklarım her dönem ve mekân için geçerli olabiliyor.

Bu eğilimleri eğer siz İslâmi açıdan gerçek ve sağlıklı hedeflere yönlendirebilirseniz bir imkâna dönüştürmüş olursunuz. İsyankâr ruhu; şirke, zulme ve haksızlıklara itirazla anlamlandırabilir, cesareti; Allah için, Allah yolunda korkmadan yürümeyle ilişkilendirebilir, yarını düşünmeme tabiatını da dava edinmeye, ahiret merkezli yaşamaya ve bu uğurda çalışmaya yöneltebilirsiniz. Bunlar gençlik dönemiyle ilgili genel tespitler…

“Bugünün gençlerine özel zaaflar nedir?” diye bakarsak derinlikli düşünmeye fırsat bulamıyor olmalarını söyleyebiliriz. Hız ve haz çağında, teknolojinin bunca yaygın bir hâle gelmesi sonucunda maalesef, spot başlıklar ve 3-5 dakikalık videolarla hayatı soluyan bir nesil yetişti. Fikrî tecrübelere değer veren, onlardan istifade etmeye çabalayan, toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncüleri birebir dinleyen, onlara soran, konuşan bilgi için fedakârlık yapan dert ehli kişileri göremiyoruz. Bunu özgüvenle açıklayamazsınız. Bu daha çok, teknolojinin sağladığı imkânlardan ötürü kendine yettiğini sanmak ve böylece ukalalaşmak olarak tanımlanabilir. Oysa gerçekten bir rehberlikten faydalanma, sıcak temasla, birebir iletişimle, saygı ve ahlak çerçevesinde sağlanır. Gençlerin bu dönemde çabuk manipüle edilip anlık geçişler yaşayabilmelerini, işte bu ilmi ve istişari disiplinden kopuk olmalarına bağlayabiliriz.

Gençlerle ilgili konuşurken genelde önceki kuşakların özveri hikâyeleri anlatılarak açıkça veya alttan alta şimdiki gençlerin ilgisizliğinden, gayretsizliğinden ve “bunca imkânı” değerlendirememesinden yakınılır. Buna mukabil dernek, vakıf, cemaat gibi yapıların, bu tür yapıların yönetici “büyükleri”nin özeleştiri yaptıklarına da pek şahit olmayız. Hatayı nerede aramalı?

Bu çok önemli bir soru ve sorun… Farkındaysanız demin fikri tecrübelerin öneminden ve onlardan istifade edilmesinden bahsettim. Toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncülerin önemine vurgu yaptım. Kimdir bu itibarlı öncüler? Mücadele sürecinde keskin fikri zikzakları olmayan, güce, konjonktüre, ortama göre kendini konuşlandırmayan, hakkı, doğruyu, adaleti kim ve kime karşı olursa olsun muhafaza etmeye çalışan kişiler…

Bakın, insan hayatın içinde edineceği tecrübeyle kendini revize edebilir. Benim kastettiğim fikri, düşünsel bir omurgaya hiçbir zaman sahip olmamış kişilerdir. Sadece duygusallık ve çevresel etkenlerle siyah beyaz kadar gelgitler yaşayanlardır. Bunlar önce kendi eminliklerini kaybederler sonra kendilerini takip edenlerin hayatlarına mâl olurlar. Yola çıktıklarına dudak büküp artık onları beğenmeyen, sınıf, statü, makam ve servete göre duruşunu şekillendirenlerin itibarları yok olur. Sonrası ise daha vahimdir. Örneklik teşkil ettikleri gençlerin yaşayacakları muhtemel buhran ve savrulmalar…

Sağlıklı, ilkeli ve istikrarlı bir mücadelenin kendilerine model olarak sunulamadığı gençler de ya inançlarına yönelik güven kaybı yaşayarak amaçsızlaşacaklar ya da oluşan boşluktan faydalanacak militarist, sadist, tekfirci grupların oltalarına yem olacaklardır.

İşte büyüklerin özeleştiri yapacakları yer de burasıdır. Toplumun temiz bir inanç ve yönteme sahip olabilmesi için onlara örneklik yapacak muvahhit modellerin varlığı zorunludur.

İslâm’ın “sivil” bir din olduğunu düşünüyorum ve şahsi gözlemim, Türkiyeli Müslümanlar’ın, her ne kadar yaygın bir sivil toplum ağına sahip görünseler de bu dini, devletle kaim, devlet merkezli düşünmekten kendilerini alamadıkları yönünde. Bu tespite belli bir oranda katılıyorsanız, söz konusu durumun sebep ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?

“Sivil bir din” derken ne kastedildiği biraz izahata muhtaç sanırım. Kelimeleri meşhur yüklenmiş güncel anlamları ile mi bakıp değerlendireceğiz, yoksa kendi içinden çıktığı kültürün tanımlamasıyla mı okuyacağız. Ben ikincisinden yanayım. Çünkü kelimeler ve kavramlar masum değildir. Belli bir zeminin ürünüdür. Her kelime ve kavramın, yaşanılan hayat tarzı ve kültürü içinde bir karşılığı, manası vardır. Bu sebeple birilerinin ne kastettiğinden ziyade kavramın doğduğu, tanımlandığı, anlam yüklendiği döneme bakılması gerekir. Kavramın fikir babalarını es geçerek uyarlamalarda bulunmak sanırım pek sağlıklı olmaz.

‘Sivil’ de böyle bir kavramdır. Medeni, uygar; nazik, kibar, laik anlamlarına gelir. Batının karanlık çağına ait kelimelerdendir.

Bugün “Sivil” kavramının en kısa tanımında, bireylerin ve kurumların devletten bağımsızlığı söz konusudur. Günümüzde sivil din, sivil toplum ile birlikte anılmaktadır. Sivil duruş, sivil toplum, Batı siyasal düşünce geleneğinde, devlet, toplum, birey ilişkilerinin analizinde başvurulan, devlet tarafından kontrol edilmeyen kitle iletişim araçları, gönüllü kuruluşlar ve sosyal hareketler alanına gönderme yapılarak kullanılan bir kavramdır. Sivil duruş, “merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına bir duruş sergileyen, bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir hâl” olarak tanımlanır.

Sanırım siz bu tanımdan yola çıkarak Türkiyeli Müslümanlar üzerinden bir eleştiride bulunuyorsunuz. Buradan baktığımızda kendi özgün değerlerine göre topluma yön vermeyi hedefleyip bağımsız, âdil bir muhalif tavra sahip olması gereken Müslüman camiaların, statükocu, muhafazakâr görüntüsü tabi ki kabul edilebilir değildir.

Bugün maalesef devlet, kurucu değişmez değerlerle geçmişten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahşeden, hatta gerek duyulduğunda sivil toplumu vareden, biçimlendiren ve denetleyen bir mekanizma olarak karşımızda duruyor. Oysa egemen devletin bakış açısından yani resmi ideolojiden ayrışmadan örgütlenmeye çalışan sivil toplum anlayışı İslâmi örgütlenmeler için söz konusu olmamalıydı.

Bu egemen sistemle barışık, muhafazakâr yaklaşımın ana sebebi, dinin temel değeri olan Tevhid inancının yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Her türlü zulümattan, fahşadan, haksızlık ve kötülükten, sapkın yanlış uygulamalardan beri olmanın ilanı olan Tevhid inancı eğer doğru anlaşılsaydı “maslahat, âli menfaat” adına ilkesiz ve onursuz duruşları göremezdik.

Gönderildikleri cahili toplumların sapkın uygulamalarına itiraz eden resuller ve takipçileri, kendi ölçeklerinde “dindar” olan bu toplumlarla yakın gözükecek bir uzlaşma ve ittifak teşebbüsü asla göstermemişlerdir. Tevhidi yaklaşım gereği; Allah’tan başkasına itaat, kulluk ve ibadetin önüne geçmeye çalışan peygamberler, aynı zamanda bu bozuk ortamdan üreyen “ahlaksızlık, soygun, ırkçılık, hak yemeler, rüşvet, cinayetler, terazi adaletsizliği, yol kesme, haramilik, kadına, çocuğa işkence, doğaya ve tüm canlılara yönelik ifsadın” da net bir şekilde karşısında durmuşlardır.

Kendilerine yönelik yürütülen baskı ve işkencelere karşı vazgeçmemişler, rüşvet, statü, makam, servet tekliflerine karşı da varoluşlarını anlamsızlaştıracak adımlar atmamışlardır. Susmamışlar, görmezden gelmemişler, dünyevi endişelerin kendilerini âdil bir duruştan geri bırakmasına fırsat vermemişlerdir.

İşte cahiliye toplumlarında o toplumu kökünden değiştirecek bir çalışmayı göstermesi gereken mü’minler, İslâmi bir yönetimin, devletin hükmü altında yaşarken de sağlıklı örgütlenmelerle yol gösterici tavırlarını devam ettirmelidirler. Müslüman cemaat, adil vasfı gereği yanlış olanı dile getirebilmeli, ıslah edici uyarı ve davet yükümlülüklerini de asla terk etmemelidir.

Allah(c), Al-i İmran Suresi 104 ve 110. ayetlerinde Müslüman cemaatin bu yönüne vurgu yapmakta, iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluğun her koşulda var olması gerektiğinin önemine işaret etmektedir. Üç kuruşluk dünya menfaati, konfor ve rahatlık uğruna bu görevlerin ihmali ve iptali, ağır vebali olan kötü bir tercihtir.

İlk kitap sevinci diye bir şeyden bahsedilir, ki sizin iki kitabınız birden yayınlandı. Nasıl bir duygu? Son 15 yılın mahsulü olan kitapları elinize aldığınızda neler düşündünüz?

Kişinin gerçekten emek harcadığı, yıllardır gösterdiği çabaların bir meyvesi olarak gördüğü kitaplarını eline alması tabi ki mutluluk verici bir durum. İzi silinenler ve iz bırakıp izi sürülenler gibi hayatta iki sınıfın olduğunu düşünürsek küçük de olsa bir iz bırakacak olmanın iç huzurunu yaşıyorsunuz. Fırsat ve imkân verdiği için Allah’a hamd ediyorum.

“Kitap çıkarmış olmak için değil de bir katkı sağlamak, bir farkındalık oluşturmak için çaba harcanmalı” diye düşünüyorum. Rahat ve kolay okunacağını umduğum bu iki söyleşi kitabımızın okuyucularımıza bir ışık yakması için Allah’a dua ediyorum. Bilinçaltında saklı olan anlamların ortaya çıkmasında ve bilinci etkin olarak harekete geçirmede soru-cevap yönteminin yalın ifadelerden çok daha güçlü olduğunu düşündüğümüzde, bu yöntemle hazırlanmış iki kitabın her kesimden okuyucuya faydalı dokunuşlar sağlamasını umuyorum.

Çevremizde beni tanıyan ve üzerinde çalıştığım konuları bilen birçok kardeşimiz için bu kitaplar açıkçası biraz sürpriz oldu. Çünkü tamamlamak için yoğunlaştığımız farklı iki üç kitap hazırlığımız vardı. Onlar devam ederken bu iki söyleşi serisinin çıkması ilgi çekti. İnşallah Allah-u Teâlâ fayda sağlayıp iz bırakmasını ümit ettiğim o çalışmalarımızın da tamamlanmasını bizlere nasip eder.

 

https://www.dunyabizim.com/soylesi/hamza-er-toplumun-temiz-bir-inanc-ve-yonteme-sahip-olabilmesi-icin-onlara-orneklik-yapacak-muvahhit-modellerin-varligi-zorunludur-h42081.html

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Büyük Anlatı Tekrar

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Küreselleşme, insan ve tabiat karşısındaki kuşatmayı çok boyutlu hallere taşıdı ancak direniş imkânları da paralel bir gelişme gösterdi.

Herkesin her şeyden haberi var: Zalim zulmünü türlü ittifaklarla sürdürüyor.

Sermaye, siyasetle birlikte önüne çıkan engelleri hele de şu neoliberal faşizm zamanlarında hoyratça aşmaya çalışıyor.

Bakmayın yer yer “Küreselleşme zamanlarında ulus-devletler ne olacak?” ya da “Ulus-devletler geri mi dönüyor?” gibi tartışmalara!

Kayıkçı kavgası insan soyu vâr oldukça olacak.

Ufak tefek kavgaların eşliğinde bu hoyratlık, güçlü bir kalkan inşa edilmedikçe insanın ve tabiatın üzerinde kılıç sallamaya devam edecek.

Zulüm müttefikleri bütün dünyayı sayısız biçim ve nitelikteki ağlarla ördüler ve örmeye devam ediyorlar.

İstiyorlar ki insan kıpırdamasın, cümle mevcudat kendilerine boyun eğsin!

Şeytanın dost ve yoldaşları için bu arzular son derece anlaşılır şeyler elbette.

Kabil’den bugüne bu böyledir, bilmeyen yoktur.

İnsan kalabilme cehdindeki fıtratın, o fıtratın ekseninde zaten durmakta olan tabiatın âkıbeti ne olacaktır?

Örgütlü zulüm ve kötülük güçlerinin ittifak üretebilme potansiyellerine karşı bu cephe nasıl bir pozisyon alacaktır?

Fıtrat cephesi de ittifak ağlarıyla yeryüzünü baştan başa adalet ufkuyla donatacak mıdır?

Bunun imkânı, yolu-yordamı nedir?

Hâl-i hazırda kendini vâr edebilmiş direniş hatlarının, biçimlerinin niteliği nedir? Bu nitelik yaygınlaştırılabilir, birbirine eklenebilen farklı parçaları başka yörelerde üretebilir mi?

Küreselleşme tartışmalarının “Dünya küçük bir köye döndü!” klişesiyle yapıldığı zamanları hatırlayın.

Doğrudur.

Köyde ağa vardı, marabalar vardı. İşleyiş herkesin malumu…

Marabanın, ezilenin her birinin başına gelenden bir diğeri haberdar ise, konuşulandan, isyan edenden herkes bilgi alabiliyorsa, bir başka güç, imkân da kendiliğinden ortaya çıkıyor demektir.

Muhakkak ki ittifakları bünyesinde barındıran güç, avantajı elinde bulunduran küresel zulüm şebekesi bu imkânları boğmak için akla hayale gelmedik şeytanlıkları örgütleyecektir.

Setlerle, bentlerle muhasarayı tahkim edecektir, düşünceyi zehirleyecek, imanı belirsizlemek için elinden geleni ardına koymayacak, en nihayetinde faşizmin tüm veçheleriyle hakikate, fıtrata hücum edecektir.

Çadır eylemleri, lokal ekolojik karşı koyuşlar, şehir ve mahalle merkezli itirazlar, kapitalist üretim alanlarında ve bürokratik işleyişte ücret ve çalışma koşullarına dönük iyileştirme talepleri, çok boyutlu insan hakları söylemleri, işgal ve savaşlara engel olma arzuları…

Bütün bu toplamın ürettiği saygınlık insanın kurtuluşuna dâir bir umudu üretmektedir.

Bu alanlarda üretilen enerjiler, modeller çok yönlü değerlendirmeleri hak etmektedir.

Eksik ve yanlışlar muhakkak orta yere serilmelidir.

Küreselleşme, soygun ve talanın sınırsızlığına vurgu yaparken, fiili manada bunu gerçekleştirirken bahsettiğimiz alanlardaki direnişler, karşı koyuşlar da yeryüzü ölçeğinde birbirini beslemektedir.

Bu hâl, büyük bir enerji üretmektedir.

Bu enerjinin egemen küresel ifsad düzeni için yıkıcı boyuta ulaşması gerekiyor.

Bu noktada ideolojilerin, aynı paranteze alınamaz ama dinin, pozisyonu sorgulanıyor.

Görünen o ki lokal/mevzii direniş alanları ve sınırlandırılmış dilin, “büyük anlatılar” diye mahkûm edilen ideolojik çerçeveden daha kuşatıcı ve tesirli olduğuna dâir bir söylem revaçta.

1980’lerin başından bu yana dünya böyle bir aşamaya akı(tılı)yor.

Toplamdaki gücün işleyen devasa ölümcül makinesi yoluna devam ediyor.

Mevzii direnişler de.

Onca saygınlıklarına karşı düşmanın fotoğrafını çekebilecek, merkezi ve kuşatıcı portresini gösterip mahkûm edecek, hakikatsizliği ifşa edecek dört başı mamur bir dil/söylem vücut bulamıyor.

Kıymetli çabalarla püskürtülen bir tabiat yağmasının önüne ÇED raporunun ikame edilmesi örneğinde olduğu gibi…

O raporu verenin de, vermeyenin de Fatsa’daki, Kazdağları’ndaki yağmayı buradan kıtalar ötesine uzanan sömürü mekanizmasının iradesi olduğunu görmelidir.

O bütünün, siyasetten ekonomiye, bilişimden savaş aygıtlarına, siyasal ittifaklarından ulus-devletlerle münasebetine, kültüründen sanatına, Âlemlerin Rabbiyle ilişkilerinden şeytanî/tağutî güçlerle irtibatına kadar hatasız tanınması şarttır.

Bu tanıma olmadıkça mutlak kurtuluş yolu tıkanmış demektir.

Küreselleşmenin aktörleri nereye gitsek peşimizdedir.

İster yaylalarda, hayvanlarımız ve çayır çimenimizle, ister ilk Hristiyanlar gibi Roma zulmüne karşı yer altı şehirlerinde kurtuluş hayalleri ile var olalım!

Bugünün dünyasında mekânsal kaçış imkânsız!

Bir derenin kenarına küçük bir çark kurup bir ampullük elektrik de üretseniz, egemen, gelip ona sayaç takıyor, oradan fatura kesiyor.

Güzelim yaylaları taş ocaklarıyla cehenneme çeviriyor.

Dereleri HES’lerle kurutuyor.

Ve daha neler neler…

Düzenin ruhundan, işleyişinden kopulmalıdır, evet.

Bütün işleyişe alternatif yaşamsal pratikler üretilmelidir, evet.

Ancak bütün bunlar, yani şehirde yaşarken de, kırda dirençle başka bir hayatı modellemeye çalışırken de merkezde bir inanç, ideoloji, bir iman olmalıdır.

Bu imanı kuşanan örgütlü halkalar ortaya çıkmalıdır.

Yani son kırk yılın en büyük olumsuzlananı, yani o “büyük anlatı” tekrar sahne almalıdır.

Elbette öz eleştiriler, hakikat dolayımında sorgulamalar…

Bizim büyük anlatımızı vahiy örmüştür.

Herkesin büyük anlatısını dinlemeye, tartışmaya, adalete yol veren her adıma hürmet samimi bir ilke olmalıdır.

İnsan, hakikate kulak verdikçe yol bulacaktır. Fıtrata sırtını dönmedikçe, kötünün hatlarından, ittifak ve bağlarından koptukça kurtuluş umudunu yeşertecektir.

Parçaları birleştiren, bir merkezin hakikat telâkkisi etrafında toplayan bir yolculuğa ihtiyacımız var.

Yeryüzünü cehenneme çeviren düşmanın, şeytanın, şu kahrolası sermaye düzeninin, emek ve alın teri üzerindeki zulmün, adaletin yok edicisinin, tabiatı yiyip bitirenin tam kalbine odaklanmalıdır.

Onu tanıyıp orta yere koymadan bu yapılamaz.

Ona karşı kuvvet toplamadan mesafe alınamaz.

Kuvvet sanattır, edebiyattır, imandır, sözün gücüdür, dayanışmadır, hayvan ve ağaçtır, adanmışlık ve yiğitliktir!

Biliyoruz ki bütün bir yeryüzünde bu ittifaka katılacak, adaletin ağlarını oradan oraya ulayıp ilmek ilmek örecek adalete susamış, hakikatin çağrısına kulak kesilecek insanlar, halklar çokça vardır.

Karalar ve denizler dahî bağırlarındaki onca canlıyla bu ağı örmeye yardımcı olmak heyecanı içindedir!

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Adalet Çoğunlukla Ertelenmişlik İçerir

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Çoğu zaman kavramlara ortak anlamlar yüklemişiz gibi konuşur, tartışırız. “Adalet devleti” tabirini benimseyenler, adalet ve devlet üzerine düşüncelerini birbirlerine açık ettiğinde uzlaşı havaya uçabilir. Her konuda olmasa da üç aşağı beş yukarı ahlâklı (ahlâk konusunda hemfikiriz gibi) bir şekilde orta bulunabilir yoksa batsın onursuz uzlaşılar!

Adalet üzerine düşünmeye başlayınca soruların ardı arkası gelmiyor. Kimin, neyin adaleti? Hak nedir, neye göre nasıl belirlenir? Belirlenen hak, sahibine ne zaman verilecek? Eşitlik ile adalet arasındaki gerilim ne olacak? Eşitliğin yararına olan özgürlüğün zararına olabilir mi?

Adalet dinî, ahlakî, iktisadî, siyasî, hukukî olarak ele alınmalı. Kanun önünde eşit olmakla bitmiyor ki! İşin içinde sorumluluk var, vicdan var, tanınma var, kimlik, haysiyet, ekonomik dengesizlik…

Hukuk adalet için araç olsa da ondan her zaman adalet bekleyemeyiz. Hukuku oluşturan ve kuran güç genelde adaletle iş görmez. Misal, suçun tanımı dengelere göre değişebilmekte. Oysa adalet ahlâk, sorumluluk ve vicdanla ilgilidir. İnsanın fıtratında olan bu üç haslet kişinin maddî durumundan, yetişme koşullarından, bulunduğu çevreden ve dahasından etkilenebilir. Özellikle vicdan ulus devletin, ideolojinin, ataerkilliğin üretim izlerini taşıyabilir. Böyle tuzaklarına rağmen bu hasletlere vurgu yapmaktan geri durmamalı.

Adalete düşünce tarihinden örneklerle göz atalım. Aristoteles’e göre adalet, ölçüsü ifrat ile tefritin ortası olan temel erdemdir. Dağıtıcı (sosyal adalet) ve düzenleyici (denkleştirici) adalet ayrımına gider. Dağıtıcı adalette kişinin yeteneği, özelliğine göre şeref ve mal dağıtımı eşitsizce yapılır. Denkleştirici adalette kişinin özellikleri baz alınmadan hukuki kararlar alınır. Örneğin iki kişinin ayrı ayrı işlediği aynı suça aynı ceza verilir.

Farabi ile İbn Miskeyevh’e göre adalet ortayı bulmaktır. Bu, öyle kolay bir çaba değildir tabii. Miskeyevh için adaletin temeli şeriattır, onun vasıtaları hâkim ve paradır. İnsanlar arasında adalet bu kanunlarla mümkün olur. Aristoteles’in vurgusuyla hâkim “konuşan kanun”; para ise “sessiz kanun”dur.

Liberalizm özgürlük, insan hakları, demokrasi, eşitlik vurgusu yapar. Diğer yandan zeki, becerikli dediği girişimci kimselerin eşitsizliği, adaletsizliği kalıcı kılan mal birikimini savunur. Tabii liberalizmler söz konusu… Mesela Rawls dağıtıcı adaletten yana bir liberaldir. Toplumun dezavantajlı olanlarına yeniden dağıtımla pozitif ayrım yapılmasını savunur ve ona göre sosyal adalet böyle sağlanacaktır. Dağıtıcı adaletle yoksulluk azaltılmaya çalışılırken kapitalizm sömürmeye devam eder. Diğer iki liberal Hayek ile Nozick sosyal adalete karşı çıkar. Onlara göre insanların hukuki hakları korunmalıdır. Ancak dağıtıcı adalet, insanların iradelerinin dışında hareket etmekte ve mülkiyet hakkının kutsallığını yok saymaktadır.

Faydacı adalet anlayışı çıkar, arzu üzerine kuruludur. Neticeden fayda beklerler de faydalı olan adil midir? Adalet sonuçlarıyla mutluluk vaat eder mi? Elbette hayır. Faydacı Bentham’ın panoptikon tasarımı giderleri azaltma amacı taşıyordu. Açık cezaevleri de geliri artırma adına mahkûm işçiden maksimum faydanın  peşinde. İşçi mahkûm kurala uymazsa kapalı cezaevinde yeri hazırdır. Onların barınması, beslenmesi yönetenlerce yük görülürken boş durmayıp üretmesi gerekmektedir.

“Hakkı olana hakkını teslim etmek” adaletin ne’liğine dair uzlaşılan bir vurgudur. Allah’ın kullarına zulmetmemesi onlara hakkını teslim etmesi iken kulların O’na hakkını teslim etmesi şirk koşmamaktan, ibadetten geçer. Adaleti tevhid temelli düşünmeliyiz ki Kur’an’da küfürde ısrar edenler zalim olarak anılmaktadır.

İnsanlar birbirlerinin hakkına riayet etmeli, adil bir toplumsal düzen peşinde olmalıdır. Dünyada insandan mutlak adaleti gerçekleştirmesini bekleyemeyiz, o mükemmellik ancak ahirette mümkün olacak. Ama gücün yettiğince kâmil adalete yakın olacak şekilde davranabilirsek ne âlâ! Dünyada insanın adaleti sağlama çabası eksik kalacak, adalet ahirete kalan özlem olacaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM