Connect with us

Köşe Yazıları

Büyük Tekrar

Yayınlanma:

-

Kurucu aşamaya geçemeyen kıpırdanışların gelip varacağı yer neresi olabilir?

Aslında bu sorunun cevabı farklı tecrübelerle verilmiştir çoktan. Kıpırdanış ya da arayışlar kurucu aşamaya geçemediklerinde BÜYÜK TEKRAR içinde çırpınıp dururlar; sönümlenirler önce ve en nihayetinde yok olup giderler.

İslami hareketin Türkiye özelinde bu tablo çokça görülmüştür. “Merkez” ya da “taşra” diye tabir olunabilecek sahalarda ‘tevhid’ ve ‘şirk’in mesela, neredeyse bütün yorum ve tanımlamaları yapılmış, sohbet halkalarında işlenmiş ancak sonrasında teorik anlatı ve işleniş bıktırıcı bir mahiyet kazanmıştır.

Bu temel kavramların anlatısı ya da işlenişi neden bıktırıcı olmuştur?

Bütün teorik zeminler yeni ve başka bir durumu vâr etmek için oluşturulur. O zeminler, farklı yapılara yuva olamadığında çürümeye başlar. Karılan harçlara, dökülen alın terine yazık olur. Umutlar, heyecanlar yok olup gider.

Bir hata kaç kez devr-i dâim eyler? Buna ne kadar hakkı vardır?

Hayatı, evreni, vâr oluşu “yaratan Rabbin adıyla okumak” emrolunduğunda “kalkıp uyarma” yükümlülüğünün ardından seyirteceğini bilmeyi gerektirmektedir vahiy. “Kalkıp uyarma”nın da bir yolu yordamı olmalıdır elbette. Bu yol yordam biliş, kuruculuk üzerine düşünmeyi, kafa yormayı ve çıkarılan sonuçları sahaya yansıtmayı beraberinde getirecektir.

Ayağa kalkmak, egemene itiraz etmek demektir. Uyarmak, egemenin ve ezilenin karşısına sarsıcı bir manifestoyla çıkmak, hakikate dair söz söylemek demektir. Bütün bunların aşamalarını, muhataplık süreçlerinin inişli çıkışlı zorlu güzergâhlarını hesap etmek demektir. Bir plânlama dâhilinde pozisyon almak demektir.

Teoriden pozisyona geçişi imlemektedir ikinci ilâhi emir.

Neyle ve nasıl uyarılacak? Kalkışın farklı zaman ve mekânlardaki mahiyetleri nelerdir? Uyarmanın türlü biçim ve sonuçları, bu sonuçlara dâhil edilmesi gereken direniş biçimlerinin belirlenmesi, hatların bu doğrultuda tahkim edilmesi nasıl mümkün olabilecektir?

Yoksa, yoksa “okuma/kavrama,/anlama” çabaları pratik yükümlülükten kopuk bir hâlde mi ilerleyecektir? BÜYÜK TEKRAR, yanıltıcı bir dönüş olarak İslami kıpırdanışları emen bir kara delik olarak varlığını pekiştirecek midir?

Merkez ya da taşra  -varsa öyle bir ayrımsama artık- trajik BÜYÜK TEKRAR hikâyeleri ile doludur. Talihsiz tarihimiz boyunca tekrarı yücelten tedrisatın varlığını da hatıra getirdiğimizde meselenin yakıcı boyutuyla tekrar temas kurulabilir. Bütün olumlamaları ters yüz edecek radikal bir çıkışa, değerlendirmeye ihtiyacımız var.

İnsan öğrenen, öğrendiklerinin gereğini yapmayı arzu eden bir varlıktır. İrâdî melekeleri böyle bir itki doğurur onda. Hayata müdahil olmak ister. Kurmak ister aslında, her ânı, her aşamayı. İslami hareketi kavrayış biçimlerinde kurmaya dâir bu motivasyon lâyıkıyla belirgin kılınamaz. Vahyin yol göstericiliğine, Resûlün pratiğine dayanmayan, dayanağı ve çerçevesi belirsiz metod tartışmalarının çokluğu bir yerden sonra anlamsızlığı egemen kılar. Nihilist bir reddiyeyi gelip dayatabilir.

Ülkenin her bir noktasında kümelenmiş irili ufaklı sohbet halkaları derlenip toparlanarak yerel ve küresel ölçeklerde kurucu bir hat oluşturamayınca az evvel işaret ettiğimiz müdahale arzusu akabileceği yeni yataklar arar. Maalesef bu arayışlar çoğu zaman tevhid hattından sapmalarla sonuçlanır ve egemen sistem içi oluşumlara karışır ya da bunu da yapmaz, kendini hiçlik ve anlamsızlığın kollarına teslim eder. BÜYÜK TEKRAR için kaçınılmaz trajik sondur bu.

Tevhid ve şirk anlatılarından yola çıkarak işaret etmeye çalıştığımız BÜYÜK TEKRAR, devasa bir çark hâlinde dönmeye devam ediyor. İçine çok başka şeyler kattı zamanla,  -tevhid ve şirki bile çoktan unutturacak şekilde- daha da katacağa benziyor. Edebiyattan felsefeye, Kur’an ve tarih okumalarından her türlü sanatsal mülahazaya kadar daire genişliyor; harekete ve sıçramaya fırsat vermeyecek bir kötürümlüğü derinleştirerek…

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü-2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı-2012), Kar Kesilen (öykü-2020), Kiralık Meydan (öykü-2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü-2020), Halkada Duranlara (şiir-2022), 35C (roman-2026), Şairi Devrime Çağırmak-Şiir Tahlilleri (eleştiri-2026)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

İki Hatıra

Yayınlanma:

-

Bırakıldığım Tüm Kadınlar

Çocukluğuma baktığımda bozkırı andıran uçsuz bucaksız bir unutuşla karşı karşıya kalıyorum her defasında. Neden ancak çok az an veya olay hatırlayabiliyorum? Bu sorunun bir cevabı var mı, bilmiyorum. Sis çökmüş ve dağılmak şöyle dursun, donup kaskatı kesilmiş gibi. On binlerce kelimesini devirdiğim bir kitabın uzak bir köşesinde veya alakasız bir filmin detay sahnesinde bazen, birkaç kesit eriyip damlıyor. Donup kalmış örtük zamanın boyutu düşünüldüğünde, kırıntı olarak bahsi geçebilecek bir yekûn bu.

Annem, ayda yılda bir konu konuyu açınca şöyle der: “Hey gidi, seni o kadına bırakır da okula giderdim.”

Bırakıldığım tüm kadınlar. Çocukluğumun ilk yıllarına dair bir üst başlık. O kadınların toplam sayısını bilmiyorum. Kimseye sormadım, sormaktan bilhassa imtina ettim. İlerledikçe karşıma çıkacak kelimeyi takip edersem derinlik kazanacağını ve canımı sıkacağını sezinledim. Bu önsezinin önünde durup uzun uzun beklemekten yüz çevirdim.

Annemin okula giderken beni bıraktığı kadınlardan biri alt kat komşumuzdu. O yaşlı kadını net olarak hatırlıyorum. Dış kapıyı azıcık aralayıp şöyle bir göz atmak yeterdi evlerindeki yoksulluğu görmek için. Salonda, farklı kilim parçalarının birbirine eklenmesiyle oluşmuş bir halı duruyordu. En pembe gözlüklerle baksanız bile kırk yama gibi bir dekorasyon ve tasarım sanatı ürünü değildi önünüze serilen. Seksenli yılların ikinci yarısı, Türkiye. Hâkiydi hâkim renk. Fonda damar damar arabesk.

Annemin sevgili komşusu o küçük evde oğlu ve geliniyle birlikte oturuyormuş. Hafta içi kaç gün, kaç saat için, kaç ay veya yıl o evde o komşuya bırakıldım? O evin içinde kendimi hiç görmedim, hatırlamıyorum. Yalnızca bir görüntü var: Terasta annem ve komşusu yemek hazırlamak üzere birbirlerine yardım ediyorlar. Bana, “anneler çok kıymetlidir, hayattayken annenin değerini bil” demişti.

Yıllar sonra ben üniversiteye gittim, onlar da taşınmışlar. Döndüğüm yazlardan birinde annem verdi haberini. Yaşlı komşumuz akli melekelerini yitirmiş. Konuşmuyor, ara sıra birkaç parça kelam etse de ne dediği anlaşılmıyormuş. Bebek gibiymiş, eşyalarla oynuyor, aynı kıyafetleri katlayıp duruyor, dış dünyayla ilgilenmiyormuş. Sebep? Bir yandan oğlu, bir yandan kocası dövüyorlarmış Allah’ın garibini. Çok dövmüşler. Döve döve sonunda o hale getirmişler kadıncağızı. Ah!

Evlatları değil gelini sahip çıkmış, bakıyormuş ona. Köyde oturuyorlarmış.

Annemle dere tepe aşarak, yayan yapıldak vardık evlerine. Dağ gibi kadını o halde görmek içimizde bir yerleri taşla eziyordu. Hiç ayağa kalkmadı, hep yerde oturuyordu. Emekleme aşamasını geçmiş ve fakat henüz yürüyemeyen bir insan yavrusu gibi. Yaşlı, hırpalanmış, yorgun mu yorgun bir insan yavrusu. Yüzündeki ifadeleri okumaya çalışıyorduk, nafile. Hiçbir harfini anlamadığımız bir dilde ara sıra geçen bölük pörçük alt yazılardı yakalayabildiğimiz.

Annemin artık çok ama çok eski bir dostuydu yerde oturan ve yüzüne bile bakmayan kişi. Soru sorduğu ama en ufak bir karşılık alamadığı kişi.

Nasılsın?

(Cevap yok.)

Beni Hatırladığın mı?

(Cevap yok.)

Bir insan arkadaşlıktan, dostluktan ancak bu kadar malulen emekliye ayrılabilir, ancak bu kadar uzağa sürgün edilebilir. Hafızanın ve algıların dışına. Tedhiş ve tehcir.

Onu öyle görmek… Çok kalamadık. Onu öylece bırakmak… Elimizden ne gelir? Getirdiklerimizden ne çıkar?

Çaresizlik bazen yutkunmaktır, bazen keder, bazen isyan. Katlayıp durdum o çaresizliği. Açın bakın, ne kadar âşinâ.

Bırakıldığın diğer bir kadına dairse hiçbir şey hatırlamıyorum. Bırakıldığım diğer kadın veya kadınlara dair de…

Evimiz üçüncü katta, tüm odaların küçük salona açıldığı bir daireydi. Annem uslu bir çocuk olduğumu belirtmek için birkaç defa anlatmıştı bu minicik hikâyeyi:

“Gazete kâğıtlarını önüne koyardım. Tüm kapıları kapatırdım. Ben okuldan gelene kadar onlarla oynardın.”

Annem iş eğitimi öğretmeniydi. İş eğitimi dersinin amacı öğrencilere teorik bilginin yanı sıra el becerisi kazandırmak, üretkenliği teşvik etmek ve günlük yaşamda kendi kendilerine yetebilmelerini sağlamaktı. Ben de annemin öğrencisiydim ve gazete kâğıtlarıyla bir şeyler yaparak hem oynuyor, hem ders çalışıyor hem de annemi bekliyordum.

Anlattıklarına göre bir dönem annem beni babaanneme bırakıp uzak bir şehre eğitime gitmiş. Bir dönem kaç ay eder, ne o zaman biliyordum ne de şimdi bu satırları kaleme alırken biliyorum. Ben, anlattıkları kadarını biliyorum. Bozuk bir süt içirmişler bana ve hasta olmuşum. Zaten o yıllar cin ali kadar zayıf, kara kuru bir çocukmuşum. O kadar kötü olmuş ve bir türlü toparlanamamışım ki artık öleceğim endişesine kapılmışlar ciddi ciddi.

Yıllar geçti ve bir gün annem beni o kadına değil okula bırakıp okula gitti.

Okul kadın değildi. Asık suratlı bir erkekti, severdi de döverdi de, devletti.

 

Kâğıt Mendil

Tam alışacakken bırakıp gitmelerden örülü bir hasır sepetmiş ilkokul yıllarım. Dördüncü sınıfa gelene kadar üç okul değiştirmiştim. İşin ilginci aynı ilin içinde tecrübe ediyordum bu mikro mülteciliği.

Biraz da yapı meselesi. Çekingen ve içe dönük bir çocuktum. Benim gibi bir öğrenci için her sene farklı okul, tebdili mekânda ferahlık olmasa gerektir. Kolay kaynaşamayan bir öğrenci için her eylül ufak çaplı bir meydan okumaya dönüşebilir böylece. Bir değil iki değil artık üçüncü etaptaydım. Böyle giderse kaynaştırma öğrencisi olmaya hak kazanabilirdim.

Bu defa bir kadın öğretmene teslim edilmiştim. Ben seçilmiş değildim ama o seçilmişti. Gerçi ben de bir anne babanın evladıydım sonuçta, her evlat gibi biriciktim, her şeyin en iyisine değilse bile iyisine layıktım. Okul, devlet okulu da olsa, bunun farkında olmalıydı.

İyi bir öğretmendi, evet. Hatıralarımdan tevarüs eden hissiyat gayet müspet. Öğretmenimi sevdiğim için ben de arkadaşlarım gibi ona güzel bir hediye almak istedim. Durduk yere değil elbette. Anadolu’da durduk yere birine hediye alınabilecek yıllara henüz ayak basmamıştık. Ya da ben öyle bir aile geleneğine mensup değildim. Kesin olan şuydu ki ben öyle bir şey yapabilecek özgüvenden fersah fersah uzaktım. Öğretmenim dahi olsa bir büyüğe, üstelik bir kadına hediye almak?

Neyse ki beni aşan toplumsal bir hadise yaşanıyordu. O büyük gün, öğretmenler günü yaklaşıyordu. Tüm sınıfı bir heyecan dalgası sarmıştı. 90’lı yıllar, dışarda envai çeşit örgütlü mücadele yürütülüyordu fakat bizim okul aile birliğimiz ortalarda yoktu. Bir hediye sendikası kurmaktan acizdik. Herkesin kendine Müslüman olduğu evredeydik. Senin hediyen sana, benimki bana…

Önceki semt, okul ve sınıfta bu işler nasıl olmuşsa, yine öyle olacaktı. Gözlemleme imkânı bulmuştum. Bu işlerde her daim çalışkan bir önsıra kızı elebaşı olur, ilk hediyeyi o takdim ederdi. Hediyeler öğrenci sıralarından uçup güvercinler misali konardı öğretmenlerin masasına.

İlk akla gelen hediyeden (çiçek) uzak durmak için elimde yeterli sebebim vardı. Ne var ki özgün bir hediye almak için düzenli bir gelirim (harçlığım) yoktu. Konuyu babama açtım. Şuradan, göğsümü gere gere takdim edeceğim hatırı sayılır bir hediye ayarlarız umudu taşıyordum. Şurası dediğim yer, civardaki ilgili dükkânlar, babamın esnaf arkadaşları, hiç olmazsa bizim işyeriydi. Küçük ama güzel bir hediyelik eşya ayarlamak işten bile değildi bana kalırsa. Belki de çocuk olduğumuz için bize çocuk oyuncağı geliyordu. O işler öyle olmuyormuş.

Olurdu, olmazdı derken–eşitsizler arası müzakere neticesi- finalde babam bana öğretmenime hediye etmek üzere bir paket kâğıt mendil verdi.

Yolu bu satırlara düşenler, “Hayır, böyle bir şey olamaz” diyerek itiraz edecek, önümü kesecek, beni o –sözde- hediyeyle o okula göndermeyeceklerdir. Ne yazık ki bunu başaramayacaksınız. Ben oflaya puflaya, utana sıkıla o okula gideceğim. Kimsenin yüzüne bakacak halim yokken çantamdan çıkarttığım hediyeyi çaktırmadan küçük bir tepecik oluşturan öğretmen masasının bir kenarına bırakıverdiğimi unutmayı çok isterdim.

Benimki temiz bir yenilgi gibi durmuyordu, bunun o esnada bile farkındaydım. Karakterini ortaya koyarsın ve fakat yenilirsin. Temiz yenilgi budur. Unutuş denizinde ölü bir balina gibi karaya vuran bu hatırada tam olarak emin olamadığım tek bir yer var: Paket 12’li miydi, 10’lu muydu?

Üç harfli zincir marketler hayatımıza girdiğinden beri bu büyük paket kâğıt mendillerin nerede satıldığını biliyorum, sürekli gözüme ilişiyorlar.

Geçen gün bir sokak çocuğu marketten bir tane almış, çıkar çıkmaz paketi açıp tek tek satmak üzere ceplerine dolduruyordu. Sokaklarda, trafik ışıklarında, cami kenarlarında sudan sonra en çok satılan şey olabilir kâğıt mendil.

“Abi selpak alır mısın?”

Babamın beni böyle bir anıda neden başrol oynattığını bilemiyorum. Değişik tezler öne sürülebilir.

Babam belki de bir tasavvuf öğretisi gereği nefsimi köreltmem için beni sınadı. Bana bu anlamda bir fırsat sundu.

Belki de hiç soru sormadan, mantığımı bir kenara koyarak emre itaat edip etmeyeceğimi görmek istedi. Hani, askerlikte olur ya.

Belki de pahalı hediyeler alıp öğretmenleri şımartmamak gerektiğini düşünüyordu. Belki de değerli bir hediye alamayan bir gariban öğrenci olur da sınıfta ezilir, üzülür diye böyle bir yaklaşım içine girdi. Pahalı bir hediye alıp akranlarım arasında “zengin çocuğu” diye fişlenmek ve olur olmadık yerle zorbalanmak da var.

Sebebi ne olursa olsun, 94 yılı 24 Kasım’ında bana biçilen o rolü oynadım. Unutamamak pahasına.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x