Connect with us

Haberler

Türkiye, Filistin İçin Elinden Gelen Her Şeyi Yapıyor mu? – Daniel Thorpe & Alparslan Aydın

Yayınlanma:

-

Kalabalık bir mahkeme salonunda sanıklar bir sıra hâlinde oturuyor; çoğunun başında Filistin kefiyesi var.
İddianame, sanıkları “Filistin’e özgürlük!” ve “Nehirden denize, özgür Filistin!” gibi sloganlar atmak da dâhil olmak üzere çeşitli “suçlarla” itham ediyor.

Gelgelelim burası, Filistin halkını savunanların baskıya uğradığı Almanya, Britanya ya da Amerika Birleşik Devletleri değil!

Burası, Gazze’deki soykırımı en yüksek sesle kınayan ülkelerden biri olan ve kendisini “Filistinlilerin sesi” olarak tanımlayan bir cumhurbaşkanına sahip olan Türkiye!

Burada bile herkes, dilediği gibi ve dilediği yerde “Filistin’e özgürlük!” diyemiyor.

Duruşmalar, mayıs ve eylül aylarında yapıldı, bir sonraki duruşma ise gelecek yıl şubat ayında olacak. Şeyma Yıldırım ve diğer sekiz sanık, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.

Şeyma Yıldırım, hükümetin Filistinliler için yeterince çaba göstermediğine emin. (Daniel Thorpe & Alparslan Aydın)

“Bizi beraat ettirmek zorunda olduklarını biliyorlar!” diyor sanıklardan biri olan Şeyma Yıldırım, mayıs ayındaki duruşmadan çıkarken.

“Ortada kanıtlanacak bir şey yok. Zaten neyle suçlanıyorsak hepsini yaptığımızı kabul ediyoruz.” diye ekliyor. “Burada suç olan nedir? Davayı sürekli erteliyorlar. Bu bizim dokuzuncu mahkememiz. Bizi böyle cezalandırmaya çalışıyorlar.”

Türkiye’nin, 7 Ekim 2023’teki Aksâ Tûfânı’na ve İsrail’in Gazze’ye yönelik barbarca saldırısına ilk tepkisi, şaşırtıcı biçimde temkinliydi. HAMAS ile İsrail arasında arabuluculuk rolü üstlenmeyi hedefleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, genellikle sert olan söylemini sınırlı tuttu. Bu rolü Katar ve Mısır üstlendikten sonra Ankara, söylemini sertleştirdi.

2024’ün başlarına gelindiğinde, Erdoğan ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Türkiye’nin İsrail ile sürdürdüğü ticaret nedeniyle ülke içinde sert eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Aynı yılın mayıs ayında ise Türk hükümeti, tüm ithalat ve ihracatın tamamen durdurulduğunu açıkladı. Buna rağmen, bazı ticari ilişkiler bugün hâlâ devam ediyor.

Yıldırım, önceleri siyasetle, aktivizmle ilgilenmiyordu. Eylemlere 7 Ekim 2023’ten sonra katılmaya başladı.

“Çok geçmeden sadece eylemlere katılmanın yeterli olmayacağını fark ettim.” dedi The Electronic Intifada’ya.

“Sadece slogan atıyorduk. Bu kadar barışçıl protestodan sonra Filistin’deki durumu değiştirebilecek bir şeyler yapmamız gerektiğini anladım!”

Hükümetin düzenlediği büyük Filistin yürüyüşlere katılmak yerine Yıldırım, hükümet politikalarını eleştiren daha radikal protestolara katıldı.

Bu tür eylemlerin en öne çıkan organizatörü, İngiltere’deki Palestine Action hareketinden ilham alan “Filistin İçin 1000 Genç” adlı aktivist gruptu.

Grubun talepleri arasında İsrail büyükelçiliğinin kapatılması ile ABD ve NATO güçlerinin Türkiye’den çıkarılması yer alıyor. Eylemlerinde sıkça “Katil İsrail, işbirlikçi AKP” gibi sloganlar atılıyor.

Grubun çeşitli üyeleri arasında komünist öğrencilerden tutun da hükümete muhalif, anti-kapitalist Müslümanlara kadar birçok farklı kesimden aktivist bulunuyor. İş yerleri ya da limanlar önünde yapılan protestolarda Türk çevik kuvveti göstericileri sık sık gözaltına aldı ya da biber gazıyla dağıttı.

Bu protestolar hükümeti açıkça rahatsız etti. Hem yurtiçinde hem yurtdışında Müslümanların haklarını savunmak, neredeyse çeyrek asırdır iktidarda olan AKP’nin temel sloganlarından biri olmuştu. Kefiyeye sarınmış başörtülü genç kadınların, Filistin bayrağı sallarken polis tarafından kelepçelenerek itilip kakıldığı görüntüler ise özellikle sarsıcı bir etki yarattı.

İsrail’e giden petrol Türkiye’den geçiyor

Azerbaycan, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in yakın bir müttefikidir.

İsrail’in petrolünün yaklaşık yüzde 30’u, Azerbaycan’ın devlet petrol şirketi SOCAR’dan, Türkiye üzerinden geçen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı aracılığıyla temin ediliyor. Bu da Türkiye’yi, söz konusu soykırım uygulayan devletin başlıca tedarikçilerinden biri hâline getiriyor.

Ankara; uluslararası anlaşmaların Türkiye’nin bu boru hattındaki petrol akışına müdahale etmesine veya petrolün varış noktasını belirlemesine izin vermediğini iddia ediyor ve aksi takdirde Türkiye’nin ciddi miktarda maddi tazminatla karşı karşıya kalabileceğini savunuyor.

Buna karşın 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne taraf bir ülke olarak Türkiye’nin soykırımı önleme ve cezalandırma konusundaki uluslararası yükümlülüğünün, söz konusu sözleşme yükümlülüklerinin önüne geçebileceği pekâlâ ileri sürülebilir.

Her durumda muârızlar, Ankara’nın İsrail ile süregiden petrol ticaretini savunma gerekçelerine ikna olmuş değil.

2024 Mayıs ayında Yıldırım, SOCAR’ın İstanbul ofisi önünde düzenlenen “Filistin İçin 1000 Genç” protestosuna katıldı. (Çevirenin notu: Söz konusu protesto, Direniş Çadırı ile FİBG ortak eylemidir.)

“Bu şirketin (SOCAR) soykırıma ortak olduğunu fark ettik!” diyor Şeyma Yıldırım.

Yıldırım’a göre protesto giderek büyüdü, kapılar kırıldı ve eylemciler binayı kırmızı renkle boyaladı.

Yıldırım, şirketin ofislerini koruyan çevik kuvvet polislerinin eşyaları arasında SOCAR logosu taşıyan hediye paketleri gördüğünü iddia ediyor.

Ertesi gün (1 Haziran 2024’te) polis, Yıldırım’ın evine baskın düzenledi ve böylece kendisi, ilk kez gözaltına alındı.

Şeyma Yıldırım, 17 Mayıs 2025’te tarihinde yapılan bir Gazze’yle dayanışma eyleminde. (Daniel Thorpe & Alparslan Aydın)

Muhalefet
Diğer yandan birçok muhalif politikacı da Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e satılmasını eleştiriyor.

Suat Kılıç, bir zamanlar Erdoğan’ın yakın müttefikiydi ve bakanlık yapmıştı ancak daha sonra istifa ederek muhalefette yer alan İslamcı Yeniden Refah Partisi’ne (YRP) katıldı.

YRP’nin, hükümetin Filistin politikalarına yönelik sert eleştirileri, 2024 yerel seçimlerinde partinin, AKP’nin bazı kalelerinde zafer kazanmasında etkili olmuş görünüyor.

Ankara’daki ofisinde The Electronic Intifada’ya, “Eğer İsrail savaş uçakları, Türkiye üzerinden satılan Azerbaycan petrolü sayesinde uçuyorsa, bu durumda hepimiz bu suça ortak oluyoruz.” diyor Kılıç.

Suat Kılıç ayrıca, demir ve çimento dâhil olmak üzere bazı malların hâlâ Türkiye’den İsrail’e ihraç edildiğini ancak bunların Filistin Yönetimine satılıyormuş gibi gösterildiğini iddia ediyor. Türkiye, bu durumu sınırlayacağını iddia ettiği bazı önlemler alsa da bu açık kapı, tamamen kapanmış değil.

“Kâğıt üzerinde mallar Filistin’e gidiyor fakat İsrail’e ulaştıklarında nihâî varış noktasının işgalci İsrail olduğunu görüyorsunuz.” diyor Kılıç.

Yine Kılıç, partisi iktidara gelirse İsrail’e yapılan tüm ihracatı derhâl durduracaklarını ve ülkedeki NATO üslerini kapatacaklarını iddia ediyor. Bununla birlikte şu anda partinin oy oranı yalnızca yüzde 4 ilâ 7 arasında geziniyor.

Son yerel seçimlerde iktidardaki AKP’den daha fazla oy alan ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) de kendini, hükümetten daha Filistin yanlısı bir konumda göstermeye çalışıyor.

Nisan ayında CHP, İstanbul’da Filistin için bir protesto tertip etti fakat yürüyüş, polis tarafından engellendi. Parti, bu durumu önceden tahmin etmişti zira muhalefet gruplarının yıllardır herhangi bir nedenle şehir merkezinde protesto yapmalarına izin verilmiyor.

Bazı çevreler, CHP’nin Filistin konusundaki söylemini samimiyetsiz ve iç politikaya yönelik bir adım olarak görüyor. Durumu daha da kötüleştiren şey ise partinin yükselen yıldızı ve cumhurbaşkanı adayı olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun HAMAS’ı “terör örgütü” olarak nitelendirmesi oldu.

Bu açıklama kamuoyunda iyi karşılanmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise HAMAS’ı, 1920’lerde ülkeyi yabancı işgâle karşı savunan Kuva-yı Milliye’ye benzetiyor.

CHP’nin dış ilişkiler sözcüsü İlhan Uzgel, The Electronic Intifada’ya “Bu konuda çok çaba gösterdik. Gittiğimiz her yerde Filistin meselesini gündeme taşımaya çalışıyoruz.” dese de partisinin bu konudaki eleştirilerine yanıt vermekten ya da somut örnekler sunmaktan kaçınıyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı İlhan Uzgel (birgun.net)

Yılmamış
Gözaltına alınmak, Yıldırım’ı yıldırmadı.

2024 Haziran ayında serbest bırakıldıktan kısa süre sonra Erdoğan’ın konuşma yaptığı bir etkinlik sırasında düzenlenen başka bir protestoya katıldı.

Cumhurbaşkanı kalabalığa hitap ederken Yıldırım, ayağa kalkıp “Sayın Cumhurbaşkanı, neden Azerbaycan petrolü ülkemizden geçiyor?” diye seslendi. Güvenlik görevlileri hemen üzerine çullanıp onu dışarı sürükledi.

Birkaç gün karakolda tutulduktan sonra Yıldırım, cezaevine gönderildi.

Bir hafta sonra, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “izinsiz gösteri” suçlamalarıyla yargılanmak üzere tutuksuz yargılanmak kaydıyla serbest bırakıldı. Hâl-i hazırda  hakkında açılmış dört dava bulunuyor ve yurtdışına çıkış yasağı var.

“Şu anda büyük bir ikiyüzlülük yaşanıyor.” diyor Yıldırım.

“Türkiye’deki Filistin yanlısı insanlar, ülkemizin bu soykırıma ortak olduğunu fark etmiyor. Türkiye, BTC boru hattı üzerinden İsrail’e petrol sattığında varil başına 1,27 dolar kazanıyor!” diyor.

Cezalandırılma korkusu

29 Ağustos’ta Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Meclis’te yaptığı konuşmada İsrail ile tüm ticari ilişkilerin kesildiğini ve Türkiye hava sahasının İsrail uçaklarına kapatıldığını açıkladı.

Fidan, “İsrail ile ticari ilişkilerini tamamen kesen başka bir ülke yok!” diye eklerken BTC boru hattından hiç bahsetmedi.

Hava sahasının kapatıldığına ilişkin açıklama manşetlere taşınırken Türk yetkililer, kısa bir süre sonra bunun yalnızca resmî İsrail uçuşlarını ve silah ya da mühimmat taşıyan uçakları kapsadığını, ticarî uçuşların ise bundan etkilenmeyeceğini açıkladılar.

Ayrıca yeni kısıtlamalar, üçüncü ülkelere ait gemilerin Türkiye’den İsrail’e petrol taşımasını da yasaklamıyor gibi görünüyor.

Filistinli öğrenci ve aktivist Leila, Erdoğan’ın “Filistinlilerin sesi biziz!” iddiasına yanıt olarak The Electronic Intifada’ya, “Filistin halkının tek sesi, bizzat Filistin halkının kendisidir!” diye konuştu.

Leila, Türk makamlarından gelebilecek olası tepkilerden korktuğu için gerçek adının kullanılmamasını istedi. (Daniel Thorpe & Alparslan Aydın)

“Elbette sınır dışı edilmekten korkuyorum fakat bu korku, beni konuşmaktan alıkoymuyor.” diye ekliyor.

“Türk halkının ve hükümetinin desteği, sembolik sloganların ötesine geçmeli.” diyor Leila ve “Boykot, ticareti durdurma ve Siyonistlere askerî desteği kesme” talepli eylem çağrılarında bulunuyor.

Soykırımın başlamasından iki yıl sonra bile birçok kişi, Türkiye’nin bu katliamı durdurmak için hâlâ çok daha fazlasını yapabileceğini düşünüyor.

Daniel Thorpe, Türkiye ve Doğu Avrupa’da siyaset ve ekonomi üzerine haber yapan İstanbul merkezli bir gazetecidir.
Alparslan Aydın ise Agence France-Presse (AFP) için çalışan bir Türk video muhabiridir.

KAYNAK:

The Electronic Intifada, 6 October 2025

Haberler

Gazze’nin Kayıp Kuşağı: Üç Yıllık Savaşın Geride Bıraktığı Öğrenciler

Yayınlanma:

-

700.000 çocuk için çadır sınıfları artık okula en yakın şey ancak bunlar, bir zamanlar sahip oldukları eğitimi, günlük yaşam düzenini ve topluluk duygusunu geri getiremiyor. Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

Öğrencilerime ders vermek için son kez sınıfımda bulunduğumdan bu yana üç yıl geçti. Onlar için en iyi şekilde görünmek amacıyla ne giyeceğimi düşünerek güne hazırlanmak için şafak vakti uyanmadığım üç yıl… Al-Fukhari’deki evimden Gazze şehrine doğru her zamanki yolculuğumu yapmadığım, taksinin penceresinden okula giden çocuklara bakmadığım üç yıl…

Okulun önünde toplanan, arkadaşlarıyla kalbimi sevinçle doldurarak sohbet edip gülen çocuk kalabalığını görmeyeli üç yıl oldu. Savaş yılları benden o sabah ritüelimi çaldı: Çocukların okul kapısında beni selamlamaları ve bana benzersiz bir enerji veren kucaklamaları… Sınıfa girdiğimde ise o günkü ödevlerini ve derslerimizi konuşmaya başlamadan önce beni karşılayan sesleri…

Tel El-Hawa mahallesindeki özel bir Katolik okulu olan Rosary Sisters okulu, kalıcı bir öğretmenlik pozisyonu bulmak için pek çok denemeden sonra 2019 yılında çalışmaya başladığım yerdi. Nihayet bu mesleği her gün icra edebilmek, benim için bir hayalin gerçekleşmesi gibiydi. Öğretmenlikten bir an bile sıkılmadım, işten tek bir gün bile geri kalmadım; öğrencilerimle birlikte olmak bana büyük bir güç ve destek verdi.

Üç yıldır okulun hademesi Jawaher’i görmedim. Sabahları beni selamlayan, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soran ve laboratuvarın kapısını bizim için açan sesini özlüyorum. Eskiden birlikte oturup hayatlarımızı konuşurduk: Bana yaşadığı zorlukları, çocuklarını yetiştirirken verdiği mücadeleyi ve oğlu Walid’in evlendiğini görmeyi nasıl hayal ettiğini anlatırdı.

Üç yıldır, okul sekreteri olan meslektaşım Wasima’nın sesini de duymadım; bizi boş dersler için görevlendirirken sesi koridorlarda yankılanırdı. Ek işlerimizi takip etmek için kullandığı kâğıt parçalarını saklardım; sırf yıl sonunda ona gösterip, meslektaşlarım yokken her zaman devreye girerek ne kadar çalışkan bir öğretmen olduğumu kanıtlayabilmek için!

Üç yıl boyunca, savaştan sağ çıkıp okula geri döneceğimiz umuduna sarılmıştım ama ne yazık ki İsrail, okulu yerle bir etti. Diğer pek çok okul gibi bizim okuldan geriye kalanlar yerinden edilmiş kişiler için barınak hâline gelirken ders kitapları da ısınmak ve yemek pişirmek için yakıt olarak kullanıldı.

Geçtiğimiz bu üç yıl, içimdeki bir şeyi paramparça etti; artık eskisi gibi bir insan değilim. Bütün bir eğitim ekosistemini kaybettim: okulu, meslektaşlarımı, tüm hayatımın etrafında döndüğü öğrencileri… Birçoğu Mısır’a göç ederken birkaçı da kendilerini ayakta tutacak herhangi bir eğitim fırsatı arayışıyla Gazze’de kaldı.

Ve birçoğu İsrail tarafından öldürüldü — Habiba, Salma, Abdullah ve Issa; her birinin kendine özgü bir hikâyesi ve geleceği vardı — ayrıca meslektaşlarım Wasima ve Wahiba da! Bu, asla telafi edilemeyecek bir kayıp.

Harabeye Dönmüş Bir Eğitim Sistemi

Bugün, Gazze’deki eğitim sektörü hâlâ harabe halindedir. Hükümet Basın Ofisinin verilerine göre Gazze Şeridi’ndeki okulların yaklaşık yüzde 95’i savaş süresince hasar görmüşken eğitim binalarının yüzde 90’ından fazlasının yeniden inşasına veya kapsamlı bir onarıma ihtiyacı bulunmaktadır. Veriler, 662 okul binasının doğrudan bombardımanına maruz kaldığını ve bunların arasında tamamen yıkılan 163 okul ve üniversitenin bulunduğunu göstermektedir.

Öte yandan, Filistin Eğitim Bakanlığına göre Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 20.500’den fazla okul ve üniversite öğrencisi ile 805 okul personeli ve 246 üniversite öğretim üyesi ve personeli hayatını kaybetti. Bu, toplumsal dokuyu tehdit eden ve Gazze’nin entelektüel ve kültürel toparlanmasının geleceğine uzun bir gölge düşüren yıkıcı bir kayıptır!

19 Eylül’de okul yılının başlangıcında, Gazze’deki tahmini 700.000 öğrenci, İsrail’in henüz ele geçirmemiş olduğu Şerit’in yüzde 30’luk kısmına sıkışmış hâlde, çadırlar ve diğer geçici eğitim alanları içindeki derme çatma sınıflara gitmeyi bekliyordu. BM ve ortakları, öğrencilerin dönüşümlü olarak yüz yüze öğrenim görebilmeleri için 500’den fazla bu tür alan kurdu ve bu alanlar 100.000’e kadar öğrenciye hizmet veriyor.

Bu arada, Gazze Şeridi’nin her yerinde özel çadırlı eğitim merkezleri de ortaya çıktı. Bazıları ücretsizken eski okul öğretmenleri tarafından yönetilen UNICEF’e bağlı girişimler de mevcut; diğerleri ise aylık en fazla 10 NIS (3 dolar) tutarında sembolik bir ücret alıyor. Tabii çadır sınıflar, Gazze’deki okul çağındaki nüfusu barındırmak için son derece yetersiz kalıyor. Sayısız çocuk, kendilerini barındıracak tesislerin bulunmaması nedeniyle okula gidemiyor.

Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

40 yaşındaki Ahlam Karira, şehrin batı kesiminde yer alan Khan Younis kampındaki geçici çadır sınıflardan birinde Arapça öğretmeni olarak çalışıyor. “Her gün kavramları açıklamaya ve çocukların [öğrenmesine] yardımcı olmaya çalışıyorum ancak çadır ortamı her şeye zarar veriyor. Boğucu bir sıcaklık var, tuvalet olmadığı gibi oturacak yer de yok!” diye +972 Magazine’e anlattı.

“Çocuklar susadığında içme suyu bulmak bir mücadeleye dönüşüyor. Burada çocuklar acı dolu gerçekliklerinden kaçamıyorlar. O gerçekliği çadırın içinde yaşıyorlar ve ders sırasında zihinleri başka yerlere kayıyor.”

On iki yaşındaki Rawan Al-Sir, Han Yunus kampındaki çadırlarda derslere katılmak için aylık 10 NIS ücret ödeyen öğrencilerden biri. “Haftada üç gün eğitim çadırına gidiyorum; alan dar ve öğrenci sayısı çok fazla olduğu için her gün gidemiyoruz.” diye anlatıyor maruz kaldıkları tabloyu. “Çadırda Arapça, İngilizce, fen ve matematik gibi temel dersleri çalışıyoruz ancak diğer dersler verilmiyor.”

“Çadır adeta bir fırın gibi!” diye ekliyor. “Herkese yetecek kadar sandalye olmadığı için yerde oturuyoruz ve öğrenci sayısının fazla olması nedeniyle ortam kalabalık ve gürültülü oluyor. Ayrıca çadırda su temin edilemediği için kendi suyumuzu da getirmek zorundayız.”

Ben de 2025 yılının ilkbaharında, öğrencilerime kavuşmak için sabırsızlanarak bu çadırlarda iki ay boyunca ders verdim. Çocukları düzgün sınıflarda görmeye alışkın biri olarak, sıcaklığın 40°C civarında seyrettiği bir çadırın içinde yerde oturduklarını görmek benim için büyük bir şok oldu.

Ders verirken aşırı derecede terlerdim. Çocuklar yorgun ve bitkin bir şekilde bana bakarak, serinlemek için yüzlerine su serpmek üzere bir anlığına dışarı çıkmak için izin istiyorlardı. Benim de o rahatlamaya ihtiyacım vardı çünkü yoğun sıcaklık nefes alma yeteneğimi yavaş yavaş yitiriyormuşum gibi hissettiriyordu, yine de devam ettim!

Sonunda çadırlarda ders vermeyi bırakmaya karar verdim. Bu ortamın çocuklar için psikolojik, fiziksel ve zihinsel olarak yıpratıcı olduğuna ve yaşadıkları acı gerçeklikten onları koruyamadığına ikna oldum. Sonunda, öğrenmenin sağlayabileceği sınırlı faydanın, verdiği zarardan daha ağır bastığını hissettim.

Karira’ya göre, çadırlar şu anda Gazze’deki öğretmenlerin eğitim sisteminden geriye kalanları kurtarmaya çalışmak için sahip oldukları tek seçenek. “Ancak bunlar sorun için temel bir çözüm değil.” diye vurguladı. “Çocukların gerçek okullara ve uygun sınıflara dönmeleri gerekiyor.”

Savaş başladığında beşinci sınıfa giden Al-Sir, her gün okulunu özlüyor. “Savaşın çabucak bitmesini ve Gazze [şehrinden] güneye sürülmek yerine evlerimizde kalabilmeyi ummuştum. Hayatımızla ilgili derin bir kayıp ve hüzün hissediyorum. Keşke eskisi gibi olabilseydi. Okulun yerini hiçbir şey tutamaz.”

Kaybedilen Üç Yıl

Çadırlarda öğrencilere ders verdiğim süre boyunca onların dikkat ve kavrama yeteneklerinde önemli bir düşüş fark ettim. Bu durum; sadece çadır içindeki koşulların değil, aynı zamanda yaşadıkları ardışık travmaların ve üstlenmek zorunda kaldıkları sayısız sorumluluğun da bir sonucuydu.

Bir keresinde, altıncı sınıf öğrencilerine fen dersi verirken bir öğrenci konuyu kavramakta zorlandığı için benden konuyu defalarca açıklamamı istedi. “Özür dilerim öğretmenim; kendimi bir eşek gibi hissediyorum. Çadırımızda çok büyük sorumluluklar üstleniyorum!” dedi bana. Annesini kaybettikten sonra kardeşlerine bakmak zorunda kaldığını ve öğrenmeye devam etmek için zar zor konsantre olabildiğini kastediyordu.

Okula gidemedikleri uzun ayların bu çocukların yeteneklerini nasıl körelttiğini görmek beni kahrediyor! Ne Arapça okuyup yazabilen ne de basit aritmetik işlemleri yapabilen 15 yaşındaki çocuklar vardı. Birçoğu kalemi nasıl tutacağını bile bilmiyordu.

Bu, giderek genişleyen bilgi uçurumunun bütün bir nesli etkileyeceği benim için netleşti. Bu durum, pek çok kişinin “eğitim soykırımı” olarak tanımladığı, İsrail’in Gazze’nin eğitim altyapısını kasıtlı olarak yok etme çabasının bir parçasıydı.

Bugün, Gazze’deki öğretmenler ve öğrenciler bu sorunun hâlâ devam ettiğini belirtiyorlar. Karira’nın ortaokul öğrencilerinin çoğu hâlâ okumayı ve yazmayı bilmiyor. “Görevim, standart bir müfredatı öğretmekten temel okuma-yazma eğitimine ve dil öğrenimi için gerekli temeli atmaya doğru kaydı.” diyor ve “Bunu bir felâket olarak görüyorum. Bu sorun çözülmez ve imkânsızlıkların üstesinden gelinmezse gelecek nesilleri eğitim başarısızlıklarına kurban verme riskiyle karşı karşıya kalırız.” diye ekliyor.

“Hâlâ kendimi 12 yaşında bir çocuk gibi hissediyorum.” diyor 15 yaşındaki İbrahim Aşur, üç yıllık eğitimini kaybetmenin travmasıyla boğuşurken +972’ye ve şöyle devam ediyor sözlerine: “Savaş öncesi eğitimle şimdiki eğitim arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Eskiden çok güzel, kaliteli bir özel okula gidiyordum ama şimdi, katlanmak zorunda kaldığımız zorlu koşullar nedeniyle hiçbir şeyi kavrayamadığım eğitim çadırlarına gidiyorum. Sürekli gürültü, bombardıman korkusu, küçük çadırlarda aşırı kalabalık ve sistemli bir öğretimin eksikliği var. Bu üç akademik yıl boyunca hiçbir şey anlamadım, çok fazla bilgiyi kaçırdım!”

Gazze şehrinden 37 yaşındaki matematik öğretmeni Rima Shuqair, on yılı aşkın bir süredir hem devlet okullarında hem de özel okullarda ders veriyor. Onun “öğrencilerin akademik performansında ciddî düşüş” olarak tanımladığı durum, kariyerindeki en büyük zorluk olabilir.

“Okul hayatındaki üç yıllık ara nedeniyle çok büyük bir boşluk oluştu.” diye hayıflanıyor. “Savaş başladığında ikinci sınıftaki bir çocuk şimdi beşinci ya da altıncı sınıfta!”

Çalıştığı Gazze şehrindeki özel okulda Shuqair, aritmetiğin temellerini gözden geçirerek öğrencilerinin geride kaldıkları konuları telafi etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor ancak bu boşluğu kapatmanın tek başına “tam bir akademik yıl süreceğini” tahmin ediyor.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör. Bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor.” diye izah ediyor çocukların durumunu Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar, çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye verdiği demeçte, okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söyledi.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör; bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum, ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor,” diye belirtti Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar; dersleri çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye yaptığı açıklamada okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söylüyor:

“Ebeveynler sık sık çocuklarının saldırganlaştığından ve sağlıksız davranışlar sergilediğinden şikâyet ediyorlar. Çocuklar, su için sıraya girmek ya da yemek pişirmek için odun ve karton toplamak gibi okuldan çok uzak rutinlerin içinde sıkışıp kalıyorlar. Bu faaliyetler olumsuz duyguları hafifletmeye hiç katkıda bulunmuyor. Aksine, çocuğu sürekli bir korku hâlinde tutuyor ve ona savaşı hatırlatıyor.”

Uygun eğitim tesislerinin eksikliği de öğrencilerin ruh sağlığı üzerinde olumsuz bir etki yaratmakta. Yassin, “Okul sadece dersler ve akademik konularla ilgili değildir; bir çocuğun kendini güvende hissettiği güvenli bir alan oluşturur.” diyor ve ekliyor: “Eğitim ortamı, normal hayata dönüşü temsil eder.”

Bu nedenle Yassin, eğitim çadırlarının sağladığı faydaların, ortaya çıkardığı zorluklardan daha ağır bastığına inanıyor. “Çadır, [öğrenme için] uygun olmayan bir ortam ve bize istikrarsızlığı hatırlatıyor. Yine de çocukları eğitim rutinlerine geri döndürmeyi başardı, sorunlu davranışları hafifletmeye yardımcı olan olumlu bir ortam yarattı ve onları su ve yemek için kuyrukta bekleme gibi zorlu gerçekliklerden birkaç saatliğine olsun korudu.”

Ruwaida Amer – +972 Magazin – 8 Ekim 2026

https://www.972mag.com/gaza-lost-generation-education-school-war/

(Çeviri: Dilaver Demirağ)

Devamını Okuyun

Haberler

Aksâ Tûfânı’nın Yıl Dönümünde İstanbul’daki Yürüyüşten Tam Ambargo Çağrısı

Yayınlanma:

-

Filistin Eylem Komitesi (FEK), her yıl dönümünde yaptığı gibi üçüncü yılını dolduran Aksâ Tûfânı için üçüncü büyük yürüyüşünü yaptı. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünden “Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor! Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!” yazılı pankart ve sloganlarla Dolmabahçe’ye kadar süren yürüyüşe binlerce kişi katıldı.

Yürüyüşün sonunda Arapça ve İngilizcesi de okunan açıklamanın tam metni ise şu şekilde:

Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor!

Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!

Değerli basın emekçileri,

Bugün, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direniş örgütleri tarafından gerçekleştirilen haklı ve meşru bir askerî operasyonun, El Aksa Tûfânı’nın 3. yıldönümü vesilesi ile bu eylemi düzenliyoruz. Amacımız Filistin direnişinin mücadelesini selamlamak, sonrasında Siyonist İsrail tarafından başlatılan soykırımı kınamak ve sorumlularını halkımıza tekrar hatırlatmaktır.

7 Ekim sabahına geldiğimizde, henüz Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuştu. Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmıştı. Türkiye ve Siyonist devlet arasında en üst düzeyde görüşmelerle yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişti ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktaydı. İşte böyle bir zamanda, Filistin direniş örgütleri bir saldırıyla Siyonist düşmanı (ve Filistin’in sözde dostlarını) gafil avladı.

Filistinliler, böyle bir askerî harekâtı planlarken, Filistin davasının geldiği bu karanlık noktaya ve haklarının geri dönüşsüz olarak gasp edilmesine varacak bir sürece yanıt vermekteydi. Emperyalistler, İsrail Siyonizm’i, işbirlikçiler, İsrail ile çelişki yaşadığını iddia edip emperyalist-Siyonist ittifaka gönüllü asker olarak yazılan AKP iktidarı ve Katar gibileri, hepsi birden Batı Asya’da emperyalizmin rakipsiz kalacağı bir sözde yeni Ortadoğu’nun parçaları olacak, Filistin halkının geri dönüş hakkı bu arada çöpe atılacaktı. El Aksa Tûfanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi ve bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın intifada ruhu, yaşasın El Aksa Tûfanı!

Filistinliler, tûfanı, en azından dost bildikleri ülkelerin ayağa kalkacağı, yaptırımlarla, ambargolarla İsrail’i zorlayacakları bir sürecin izleyeceğini umdular. Ama Direniş Ekseni güçleri bir tarafa bırakılırsa, ülkemizdeki hükümet başta olmak üzere hiçbir güç İsrail’e gerçek bir karşılık vermedi. Böylelikle Filistinli direniş örgütlerinin haklı ve meşru eylemini, İsrail’in iki yıl süren ve yüz binden fazla Filistinli’nin katli ile sonuçlanan Siyonist soykırımı izledi.

Eylül 2026 itibarıyla Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiği soykırım sürecinde katledilen toplam Filistinli sayısı 73 bini aşmış durumda. Enkaz altında olduğu düşünülen kayıplarla birlikte bu sayı 100 binin üzerinde tahmin ediliyor. Gazze’nin eğitim altyapısının yaklaşık %98’i zarar görmüş veya yıkılmış durumda. Eylül 2026’da bile yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar ciddi bir insanî kriz potansiyeli yaratmaktadır.

İsrail ve ABD sadece Filistin’e değil, Filistin’in fiilen yanında yer alan tüm güçlere saldırmıştır. Nisan 2024’te İran’ın Suriye’deki diplomatik yerleşkesine saldırmış, 2025 Haziran’ında İran’a yönelik saldırılarını 12 Gün Savaşı ile bir üst alamaya taşımış ve nihayetinde 28 Şubat 2026’da İran’a topyekûn saldırıya geçmişlerdir. Yine Filistin’e destek olan Yemen ve Lübnan da İsrail tarafından sıklıkla hedef alınmıştır.

Siyonist soykırım kâğıt üzerinde bir ateşkes ile sona ermiş görünmektedir. Oysa Gazze halkına karşı galip gelemeyen, direniş örgütlerini yok edemeyen İsrail, sözde bir “barış kurulunun” varlığına ve gözlemci ülkelere rağmen saldırılarına rahatlıkla devam etmektedir. Ateşkesten bu yana süren saldırılarda 1500 kadar Filistinli katledilmiştir. Gazze’deki Filistinliler halen muhasara altındadır. Üstelik Batı Şeria’da da yerleşimci saldırıları ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi artmış durumdadır. 2026’nın başından bu yana 1.600’den fazla yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Önümüzdeki ay yapılacak İsrail seçimlerine yaklaştıkça bu sayı artabilir.

Tüm bunlar olurken, bu topraklarda Filistin halkının sesine halkımız ses vermiş, ama halkımızın bu hassasiyeti iktidar ve onun aparatları tarafından manipüle edilmek istenmiştir. Filistinlilerin İsrail’e yönelik boykot, yaptırımlar ve ambargo çağrıları duymazdan gelinmiş, ticaret bypass edilmesi çok kolay olacak şekilde sadece kâğıt üzerinde yasaklanmış, iç politikaya hizmet eden yürüyüşler düzenlenmekle yetinilmiş, hükümet tarafından İsrail’e yönelik dişe dokunur hiçbir adım atılmamıştır. Çok parlatılan İsrail’e ticaretin yasaklanmasına dair düzenleme, malların varış ülkesinin kâğıt üzerinde Filistin olarak gösterilmesiyle veya Filistin dışında üçüncü bir ülkenin aracı kılınmasıyla rahatlıkla aşılabilmektedir.

Aksine, limanlardan İsrail’e mal akışı sürmüş, Azerbaycan petrolü bu topraklardan soykırım boyunca İsrail’e akmaya devam etmiş, Kürecik ve İncirlik üsleri İsrail’e çalışmıştır. Aynı hükümet, içinde Filistin halkının katillerini de barındıran, bir bütün olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet eden NATO adlı terör örgütünü geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da ağırlamış, emperyalizme biat tazelemiş ve Filistin halkının dostu halkımızın yaşadığı mahalleleri dev panolarla gizleyerek, onlarca insanı NATO’yu rahatsız etmesinler diye tutuklayarak halkımıza büyük bir utanç yaşatmıştır.

Son olarak iktidarın Suudi Arabistan ve Pakistan ile yaptığı, fakat TBMM’ye getirmekten kaçındığı anlaşmanın da iktidar kanallarında propagandasının yapıldığı gibi İsrail’e değil, İsrail’in düşmanlarına karşı yapıldığını görüyoruz. Bu ittifakın üyelerinin emperyalizmle hiçbir çelişkisi olmadığı gibi, İsrail ile de temel, çözülemez bir çelişkisi olmadığını biliyoruz. Trump’ın aferinini alan bu ittifakın ilk hedefinin de muhtemelen Yemen gibi Filistin’in yanında yer alan bölge ülkeleri olacak olmasına şaşırmıyoruz.

Bugün Filistin’in yanında olmak demek NATO’dan çıkmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek emperyalist üsleri kapatmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek İsrail’e bir tam ambargo uygulamak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.

Filistin eylem Komitesi olarak, Filistin halkının onurlu direnişini bir kez daha selamlıyoruz. Bu topraklarda iktidarın fiilen İsrail ve emperyalizmin yanında olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail’e derhal tam ambargo başlatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz. Emperyalizm ve Siyonizm’e hizmet eden bütün askeri üslerin derhal kapatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz.

Yaşasın Filistin!

Kahrolsun emperyalizm!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin Eylem Komitesi (FEK)

Haber: YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x