Connect with us

Söyleşiler

“Uzmanlar Çağımızın Şamanlarıdır”

Yayınlanma:

-

Abdurrahman Arslan ‘Müslümanca düşünmenin imkanları’nı artırmak için okuyan, yazan, konuşan kıymetli bir isim. Son yıllarda sessiz sedasız üç kitabı yayınlandı: Yeni Politik Kültürün Dünyasında (2017), Zaman Dışı Konuşmalar (2018) ve Kalbin Akletmesi (2019).

Abdurrahman Arslan’la pandemi, deizm, z kuşağı, aile ve tasavvuf gibi hem güncel hem de temel konular üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Sağolsun, vakit ayırdı, kağıdı kalemi eline aldı ve sorularımı cevapladı.

Sema Başaran : Gençlerin deizme kaydığı söylemi bir süredir sıklıkla gündeme getirilir oldu. Sahiden böyle bir durum söz konusu ise sebepleri ve mahiyeti üzerine neler  söylemek istersiniz?

 A. Arslan          : Bunu insanların yaptığı iradi bir tercih neticesinde verilmiş bir karar olarak görmüyorum. Daha ziyade içinde yaşadığımız çağdaş kültürün insanın tanrı tasavvurunda meydana getirdiği dönüşüm olarak görüyorum. Yaratıcı, deizm olarak insan zihninde sembolik bir yer ediniyor. Diğer bir ifadeyle, bu kültür, inandığımız yaratıcı fikrine sahip olduğu işlevle açık değil. Onu desteklemiyor. Ancak dönüştüğünde ona kendi bünyesi içinde yer açmaktadır.

Önemli bir diğer husus da şu: Bu kültür, bir hakikatin taşıyıcısı olmadığından veya bir hakikate dayanmadığından içine aldığı her şeyin anlamını, tanrı fikri de dahil olmak üzere, dönüştürüyor. Dün zıt kutuplarda yer alanları bugün birbiriyle benzeş hale getiriyor. Eskiden, hariçten edinilen ideallerle sürdürülen bir hayat yerine bugün teknolojinin yarattığı sanal dünyadan kendine idealler çıkaran bir hayat var. Bu hızlı bir değişim getirmekte. Değişen her şeye de yeniden ivme katarak kendisi olmaktan çıkarmaktadır. Aynen ekrandaki gibi. Ama ekrandaki bir görünüp bir kaybolan görüntüler sadece bir ekran fenomeni olarak kalmıyor. Yeni bir zihin, yeni bir kişilik ve yeni bir insanla bizi karşı karşıya getiriyor.

Diyelim ki insanı fıtratından uzaklaştırıyor. Onu “kullan at” bir kişiliğin sahibi yapıyor. Böyle bir kültürel dünyada yasa koyucu bir ahlak anlayışı, din ve tanrı anlayışı rahatsız edicidir. Düşünce ve duyguların emojiler üzerinden ifade edildiği, insan zihninin hayatın gerçekliğinden sanal aleme taşındığı bir yaşam alanında, hiçbir şeye müdahil olmayan, sembolik hale getirilmiş bir tanrı fikrinin doğup gelişmesi ve taraftar bulması kadar tabii bir şey olamaz. Böyle bir tanrı imajı insanın nefsî konforunu bozmadığından cazip bile görülmektedir.

Koronavirüsten sonra yeni bir çağa girdiğimiz, eski normallere dönülemeyeceği söyleniyor. Hatta bir tür distopya çağına girdiğimiz inancı yaygınlaşıyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre insanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?

Bu çağın en belirgin vasfı belirsizlikle yüklü olmasıdır. Fiziki ya da beşeri de olsa her hadise bu belirsizliği azaltmıyor, derinleştiriyor. Hastalık buna ivme katan önemli hadise oldu. Ama sadece belirsizlik yaratmadı. Kendisi de mevcut belirsizliği artıran yeni bir belirsizlikle beraber geldi. Üstelik, kökeni “belirleme” üzerine kurulu bir düşünce geleneğini, onun sağlık anlayışını ve hayat telakkisinin içten içe çürümesini hızlandırdı.

Sağlık paradigmasını yıktığını şimdiden söyleyebiliriz. Aşı karşıtlığı bunu gösteriyor. Hastalık, alınan bütün tedbirlere rağmen esasında insana güvende olmadığını bir defa daha ve acı bir şekilde hatırlatıyor. Tabii ki modern çağın önemli bir sorununu teşkil eden güvenlik ve özgürlük dikotomisi bir defa daha burada karşımıza çıkmaktadır.

Siyaset ve sağlık paradigmasının sürekli şekilde ölümle korkuttuğu insanın güvenlik arayışı, sağlık üzerinden Allah’a değil belli ki devlete teslimiyeti getirdi. Elbette ki bir de buna tıbbi teknolojiyi ilave etmemiz gerekiyor. Tarihte insanın başına gelen salgınlarla bugün karşılaştığımız salgın bizi o insanlarla bir cihetten eşitleştirdi. Ama başka bir cihetten de farklılığımızın altını çizdi. Eşitleştirdi zira onlar da bizim gibi tedbirlerden söz etmiş üstelik hastalık hakkında bizim kadar bilgi sahibi olmazken bunları uygulamaya çalışmışlardı. Farklılığımıza gelince, onlar müslüman veya hristiyan, başlarına gelenlerden hastalığı değil kendilerini, yaptıklarından dolayı sorumlu tutmuş, bu yüzden de dua ve ibadeti kurtuluşun bir parçası olarak görmüştü. Bizler ise Allah’ın verdiği canı doğrudan sağlık paradigmasına teslim ettik.

İslam adına konuşan, kifayetsiz, Allah’ın basiretlerini bağladığı nasipsiz din adamları da söyledikleri ile bir üst paradigma kurmaktan ziyade doktorların hergün değişen, sağlığı istatistiklere indirgeyerek anlatan bilgilerini tasdik eden noterler olmanın ötesine gidemedi. Sadece, İslam tarihinden başka misal veren zavallılar olarak kaldılar.

Dünyanın hızlı bir süreç içinde evrilmekte olduğu açıkça görülüyor. Acaba bu öngörülebilir evrilme midir? Çağdaş toplumun içinden geçtiği mahiyet değişimi sebebiyle, kanımca bu öngörülemez bir süreçtir. Ama biliyoruz ki bunu hastalık yaratmadı, sadece hızlandırdı ve küresel çapta cereyan eden bir çözülmeyi, daha belirgin hale getirdi.

Bugün bütün insanlığın kaderi batının kaderiyle neredeyse özdeş hale gelmiştir. Hastalığın ivme katarak hızlı bir şekilde derinleşmesine sebep olduğu bugünkü şartlar içinde belki de sormamız gereken soru şu: Batı sonrası bir dünya mümkün mü? Ya da hangi şartlarda mümkün olabilecektir? Bunu derken başka bir soru daha sormalıyız: “Batı sonrası” derken bundan neyi anlıyoruz ya da anlamalıyız? Bu yeni bir paradigmaya mı işaret ediyor? Eğer ediyorsa, Batı’nın koyduğu ilkeler üzerine kurulmuş bir dünyada bu aynı zamanda paradigma içi bir arayış değil midir? Böylece bunun bir çözüm olabileceği söylenebilir mi? Söz gelimi, bu modern paradigmanın Çin, Rusya ya da Türkiye eliyle taşınması, hatta İslam eli ile geleceğe taşınması anlamına gelmez mi?

Kadim Çin anlayışına göre aslolan ailenin düzenidir. Aile düzeni sağlam olduğunda toplum düzeni de sağlam olur. Bu düzen anlayışı gelecek kaygısı içermez zira güvenliğini kendisi üretir. Buna karşılık Batı geleneğinde ise aslolan toplumsal düzendir. Diğerleri de bunun içinde kendi düzenlerini bulurlar. Burada güvenlik hariçte aranır. Bu yüzden çağdaş dünya içinde düzen arayaşına giren Müslümanları yadırgıyorum. Zira daha düzenden ne anladıkları bile açık seçik değil. Ama tarihin bize gösterdiği bir şey var ki o da her düzenin kendini bir hakikat telakkisi üzerine inşa ettiğidir. Bu sebeple bilinmezlik içindeki bu dünyanın mevcut şartları yeni bir düzenin ortaya çıkmasına imkân verecek halde değildir ya da görünmüyor.

Bu belirsizliğin de kendiliğinden bir düzene evrilmesi kolay değil. Zira her düzenin kendini kurarken bir hakikat telakkisine ihtiyacı vardır. Böyle bir şey ortada görünmüyor ama buna karşılık insanları birbirlerine bağlayan bağlar, yani toplumsal ilişkiler de çözülmektedir. Varsayılanın aksine toplumsal bağların çözülmesi insanın özgürleşmesi değil, taşıyamayacağı kadar ağır yük altına girmesi demektir. Kişisel olarak uzun zamandan beri süren bu çözülmenin, hedefi belli olmayan yeni toplumsal hareketlere kapı açacağını düşünüyorum. Ama bunu bir sınıfa ya da iktisadi sebeplere bağlamak bence büyük bir yanlışlık olur.

Modern-kapitalist sistemin tam anlamıyla üzerimize abandığı bir zamana geldik. Algılarımız esir alınmış durumda. Böyle bir dönemde hem ferdi hem ailevi olarak akıl ve ruh sağlılığımızı muhafaza etmemizi sağlayacak tavsiyeleriniz, olmazsa olmazlarınız var mı?

Bir cemaat olarak aileyi ve ailemizi korumak bugün en başta gelen meselelerimizden biridir. Zira harici tehditler karşısında her anlamda insanın sığınacağı en korunaklı yerdir aile. Herhangi bir ahlaki değere saygı duymadan, sadece insan nefsine hitap eden, insanı doyumsuz hale getiren bir toplumsal kültür ve onu yönlendiren, dijital dediğimiz iletişim ağları içindeyiz.

Genç nesillerin buna direnç göstermesi, muhalefet etmesi kolay değil. Gördükleri zayıf dini eğitim ya da sahip oldukları az miktardaki dini bilgi sebebiyle zihinsel olarak kolay teslim olabilmektedirler. Müslüman ailelerin üniversite çağına gelmiş evlatları alarm çanları çalmaktadır. Bu durum çocuk yaşta başlayacak olan evdeki eğitimi önemli hale getiriyor.

Ev bilginin, inancın amel olarak çocuklara aktarıldığı mekandır ya da mekan olmalıdır. Buna önem vermeliyiz. Bilhassa ev halkıyla beraber namaz kılmak faydalı olmaktadır. Terk edilen ev içi derslere en azından cuma geceleri, idrak etmek üzere yeniden başlamalıyız diye düşünüyorum. Tefsirlere değil, bilhassa hadislere ve siyere ağırlık vermeliyiz. Hadisleri tekrar tekrar okumalı, amellerimizi onun kalıplarına dökerek yaşamaya çalışmalıyız. Evlerimizi bir yaşam biçimi olarak sünnetin mekanına dönüştürmeye gayret etmeliyiz. Hayatı sadeleştirmeliyiz. Şüphe çağrıştıran gri alanlardan düşünce ve amelde uzak durmalıyız.

Kuru bilgi aktarımı ile değil bilgiyi bir davranış, bir yaşam biçimi haline getirerek aktarmalıyız çocuklarımıza. Belki biraz hududu aşmış olabilirim ama benim gözümde uzmanlar çağımızın şamanlarıdır. İnsanları istatistik rakamlarına indirgeyerek elde ettikleri ve her defasında değişen bilgileri ile zihnimiz ve hayatımız üzerinde kurdukları tahakkümden kurtulmak için farklı tecrübe alanlarına yönelerek onlardan bilgi edinmeye çalışalım. Moda trendlere, internet bilgisine değil, beslenme tarzından doğuma kadar biraz da eski paradigmalara dönmeliyiz. İnsan hakkında, aile hakkında eski ve yeni bilgi yoktur. Sadece uygun olan ve olmayanı vardır. Aksi halde havarileri uzmanlar olan bu teolojik dünyanın haricine çıkamayız. Yani şamanlara mahkum olarak kalırız.

İvan İllich’in “kabiliyetsizleştirici uzmanlıklar çağı”olarak adlandırdığı bir zamanda yaşıyoruz. Kanımca en çok anne-babalar “uzman despotizmi” de diyebileceğimiz bu olgunun gölgesinde kalıyor. Başta “Psikolojizm” ideolojisinin bombardımanı altında kalan, kendi iç seslerini kaybetmiş anne-babalara neler tavsiye edersiniz?

Dediğim gibi uzmanlar modernlik dediğimiz teolojinin havarileridir. Her mevzuda ama sürekli olarak toplumun eğitilmesinden bahsederler. İnsanların bilinçlenmesi gerektiğini söylerler. Bunun da ancak kendilerinin temsil ettiği bilgi ile olabileceğine inandırırlar. Ama kendileri de dahil olmak üzere hiç kimse bu bilgiyi sorgulama cesaretini gösteremez. Söylemeliyiz ki uzmanların beşeri alanla ilgili bahse konu ettikleri insanla, İslam’ın bahsettiği insan arasında görünüş haricinde fazla bir benzerlik yoktur. Her araştırma neticesinde elde edilen yeni bir bilgiyle sürekli olarak insan zihni üzerinde egemenlik kurarak modern toplumu eğitmeye, varsa hastalığı iyileştirmeye çalışırlar. Aslında başka bir gözle baktığımızda bunları çağdaş toplumun şamanları sayabileceğimizi söylemek belki de çok abartılı sayılmamalıdır. Ne taşıdıkları insan fikri ne de önerdikleri yaşam biçimi mahiyet itibariyle İslam fikri ile uyuşmamaktadır. Belki de çaba göstermemiz gereken, mümkün olduğunca aileyi uzmanlara açmamaktır. Onların temsil ettiği paradigmanın haricine çıkmayı denemeliyiz diye düşünüyorum.

Whatsapp, instagram gibi sosyal medya hesaplarını kullanmayanların yok sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir zamanda bırakın akıllı telefon kullanmayı manuel cep telefonu bile kullanmıyorsunuz. Bu bilinçli tercihin altında yatan sebepleri merak ediyorum. Bu durumun zorlukları, artı ve eksileri neler?

Eğer söz konusu telefon ise terk etmiş olsaydım bu mümkün olmayabilirdi ama kullanma alışkanlığını edinmediğimden bunda bir eksiklik duymadığım gibi bu alışkanlığı sürdürmek de kolay oluyor. Fakat bunu salt modernlik karşıtlığı şeklinde de görmemek lazım. Nihayetinde onun kurduğu ve düzenlemekte olduğu hatta üzüntü ve hazlarımızla da onun belirlediği bir dünyada yaşıyoruz.

Bugün insanları birbirlerine bağlayan akrabalık, dostluk bağları değil teknolojidir. Biz bu bağları teknoloji üzerinden kuruyoruz. Aynı zamanda hayatı ve insanı da örgütleyen hatta güden yine teknolojidir. Teknoloji örgütledikçe inandığımız değerlerin, peşinde koşmamız gereken ideallerin ve amellerin de işlevi azalıyor.

İnsan-insan ilişkilerine zaruret olmadıkça bir aracı koyulmamalıdır diye düşünüyorum. Bugün insan, kendisiyle başka insanlar arasına bıraktıkları bir yana, kendisiyle kendisi arasına sayısız araç istihdam etmiş haldedir. Bunlar da insanın kendisine ulaşmasına, kendi kendini bulmasına kanımca mani olmaktadır. Aracısız bir ilişkinin kendi insaniliğimizi daha yakından yaşamamıza imkan vereceğine inanıyorum.

Kanaatime göre İslam bize mümkün olduğu kadar yüz yüze, göz göze iletişimde bulunma imasında bulunuyor. Sünnet olan, elle yemek, insanın kendisiyle arasına aracı koymamak demek de olabilir. Hani derler ya, bir toplumun yarısından çoğu ruhsal bakımdan hasta olduğunda geri kalanlara hasta muamelesi yapılırmış. Böyle değil ama zaman zaman benzer durumlar yaşıyorum. Hatta bir seferinde farkında olmadan telefonumu soran gişedeki görevliye, özür dileyerek, bakın belki inanmayacaksınız ama cep telefonu kullanmıyorum, dediğimi, farkına vardığımda da “bir suç mu işledim ki böyle özür dileyerek konuşuyorum” dediğimi hatırlıyorum.

2000 sonrası doğan ve sosyal medya ortamlarında kendini bulan, kitaplara uzak ama bilgiye daha hızlı ulaşan bir kuşak var. Z kuşağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herkesin de kabul ettiği gibi bugün insanların toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini belirleyen artık dijital teknoloji ve onun sürekli değiştirerek yeniden ürettiği görüntü kültürüdür. Elbette ki bunun maddi bir temeli olduğundan bahsedebiliriz ama maddi olanın insan bilincini belirlediğine dair eskiden beri inanarak geldiğimiz bir tezse artık geçerliliğini yitirmiş durumda.

Kabul etsek de etmesek de dijital teknolojinin bugün şekillendirdiği yeni bir bilinç, insan ve toplum var. Büyük nispette de bunu Z kuşağı dediğimiz kesim temsil ediyor. Z kuşağının da içinde yer aldığı bu kesimi, sınıfsal bir kategori içinde düşünmek de mümkün değil. Dediğimiz gibi Z kuşağı en azından şimdilik elbetteki bir kuşak. Ama gerçek dünya ile ilişkisi asgariye inmiş bir kuşak.

Maddi anlamda değil, fakat bu kuşağı yine de dijital teknolojinin yarattığı paryalar olarak nitelendiriyorum. Gerçek paryadan farkları fiziksel olarak çalışmamaları ve mesken tuttukları yerlerinden nirvanaya ulaşacaklarına inanmalarıdır.

Çağdaş postmodern dediğimiz dünya içten içe değişen ama fiziksel olarak mevcudu muhafazaya çalışan bir dünya olmaya namzet. Z kuşağı zihinsel olarak sürekli değişen ama fiziksel olarak mevkisini değiştirmeyen bir kuşak olarak söz konusu çağla uyumlu bir insan modelini temsil ediyor. Öte yandan sözünü ettiğimiz dijital teknoloji ile beraber öğrendiğimiz başka bir şey de artık bilgi kaynaklarının çoğaldığıdır. Fakat diğer yandan bunun zengin ve derinlikli bir entelektüel düşünce yaratmadığını da görüyoruz.

Elbette ki şimdiye kadar saf bir şekilde şuna inanarak, daha doğrusu inandırılarak geldik: “Zengin ve derin bir entelektüel düşüncenin önündeki engel bilgi kaynaklarının yetersizliğidir.” Bu tez günümüzde çürümüş oldu. Bize düşen de şimdi havasın düşüncesine talip olmaktır. Ama bu açıktır ki internetten elde edilecek bir şey değildir.

2019’da yayınlanan “Kalbin Akletmesi” adlı kitabınızda –modern dönemde tasavvuf” başlığı ile tasavvuf konusuna genişçe yer verilmiş. Modern İslam düşüncesinde /modern düşünceden etkilenen İslamcılık hareketinde tasavvufun kayda değer olmadığını söylesek yanlış olur mu? Modern çağda yaşayan Müslümanlar olarak tasavvufu hayatımızın içinde nereye koymalıyız?

Kendini İslamcı kabul eden biri olarak kanımca İslamcı dediğimiz düşüncenin, anlayışın içine düştüğü ve bir türlü nasıl çıkacağını bilemediği yanlışlıklardan biri tasavvuf biri de yaptığı gelenek düşmanlığıdır. Arkasında koskoca bir tarihsel birikimin olduğu bu iki, en azından toplumsal gerçeklik, bir kere bu kadar kolayca bir kenara atılmamalıydı ve atılamaz da zaten. Bunun yanı sıra, İslamcı düşünce bunları entelektüel düzlemde zihinlerden ve gönüllerden çıkartarak esasında kendini çıplak hale getirdiğinin de farkında değil. Üstelik kendisi kadar bizi de o çok karşı çıktığı emperyalizm karşısında trajik bir şekilde savunmasız bırakmıştır.

Bunlar ortadan kalktığında nereye varmak istediğini” sorsak, verecek bir cevabın olduğunu sanmıyorum. Her şeye rağmen pratikte bunlar Müslümanın amellerini terbiye ederek inşa etmesini sağlayan sünnetten de bağımsız olmayan ve de bağımsız düşünemeyeceğimiz iki kaynaktır. Sahip çıkmak veya bunlarla beraber işe koyulmak elbette ki sizi modernlik karşısında biraz tutuk hale getirir. Gönlümüzün istediği gibi davranmamıza set çeker, yani öyle kuru, radikal sloganlar atmanıza imkan vermez. Müslüman kıyafetli siyasi militan olmanıza kolayca evet demez. Diğer bir ifadeyle, cami avlularını slogan sahası ya da ağlama duvarına dönüştürmenize izin vermez ama sizi cemaat yapar, bir cemaatin gücünün ne olduğunu dünya alem herkese gösterir. Dahası da var belki de ama en önemlisi sizi iman ve amel tutarlılığına davet eder ya da en azından bu tutarlılığa dikkat çekeceği gibi muhtemelen müslümanı da bugünkünden daha iyi yapar, daha kötü yapmazdı.

İslamcılığın gelenek ve tasavvuf karşıtlığı, unutmamak lazım ki bir cihetten de onun kapitalizm karşısında kabaran iştahının, önünün açılmasını da kolaylaştırmıştır. Bir zamanlar, kurtarıcı formül olarak sıklıkla, “müslüman her şeyin en iyisine layıktır” diyerek, nimet olarak gördüğü tüketim nesnelerine ulaşmasına kapı açmıştır. Bugün varmış olduğumuz yer zaten bunu açıkça gösteriyor.

Şunu da not edelim ki İslamcılık maalesef ne gelenek ne de tasavvuf üzerinde ferdi ve cemaat boyutuyla yeteri kadar düşünmüş sayılmaz. Toplumsal alışkanlıkları, edinilmiş davranışları gelenek zannetmiştir. Geleneği bilhassa olumsuzlamak için Kur’an’da geçen “esatir” kavramını kendinin anlamak istediği şekilde yorumlamış, bunu sürekli ileri sürerek kendini savunmuştur. Tasavvufa gelince burada da her şeyi bir yana iterek İbni Arabi’nin vahdet-i vücutçu olduğunu ileri sürerek işi geçiştirmeye çalışmıştır.

Bu eleştiri, burada kelamcıları tenzih ediyorum, ciddi bir eleştiri sayılmaz. Son iki asırdan beri tasavvuf ehlinin İslam coğrafyasının her yerinde verilen mücadelelerin liderliğini yaptığını nasıl görmezden gelebildiğini ise anlamış değilim. Hele onun insan hakkındaki entelektüel ufkundan ve bize devrettiği zengin birikiminden de söz etmiyorum.

Özetlersek, tasavvufla ilişkilendirdiğimiz için şu iki soruya cevap arıyorum: Nefsi ve Zihni olağanüstü derecede kışkırtılmış çağımızın müslümanı ve sonra da insanı kapitalizm karşında nefsini nasıl terbiye edecek ve bu belaya karşı nasıl bir duruş edineceğiz? Her anlamı içinde bizi şehvet tutkunu insanlara dönüştüren bu kapitalizme karşı, soruyorum: Kapitalizmin inşa ettiği insan olarak mı direneceğiz yoksa insan-ı kâmil olmaya çalışarak mı? İnandığım bir şey var ki ilkine yardım gelmeyecektir ama yine inandığım başka bir şey var ki ikincisine de Allah azze ve celle yardım etmek için o kullarını beklemektedir.

İkinci sorum da gayet anlaşılır ve kısadır: Irkçılık yüzünden mekanın aşırı şekilde mekanlaştırıldığı, insanın değil artık birey dediğimiz varlığın nano-teknoloji misali aşırı şekilde atomize olduğu çağdaş post modern zamanlarda İslamın beşeri dünyasının kurucu ifadesi olarak nasıl cemaat halinde geleceğiz? İnsanları nasıl ve ne ile bir araya toplayacağız? Diğer bir ifadeyle, kurucu temel olarak İslam’ın öngördüğü beşeri dünyayı teşkil eden ya da temsil eden cemaat olma çabasını nasıl pratiğe dökeceğiz? Geleneği olduğu gibi tasavvufu da eğer İslam’a aykırı tarafları varsa sünnetle test edebilir, ehlinin ellerinde ayıklamaya tabi tutabiliriz. Fakat kanaatim odur ki sünnet yürürlükte oldukça hiç kimse, bunları yok saymak için kendine meşruiyet zemini bulamaz.

Abdurrahman Arslan’ın günlük okuma-yazma rutini nasıldır? Romanla, şiirle aranız nasıl? Kimleri beğenirsiniz? Ne tür okumalar yapıyorsunuz, merak ediyoruz.

Uzun zaman oldu ki roman okumadım. Seneler evvel, en son okuduğum roman Tutunamayanlar olmuştu. Şiiri severim ama şiirden anladığımı söyleyemem. Dergilerde gördüğümde de okumadan edemem. Aktüel olanı çok takip eden biri değilim. Daha ziyade yazmaya çalıştığım konularla ilgili kitaplar okumaya çalışıyorum. Uzun sayılacak bir zamandan beri kültür hakkında yazmaya çalıştığım bir yazı var. Dolayısıyla daha ziyade bu konuyla ilgili kitaplar okumaya çalışıyorum. Kusura bakmayın, bu yüzden de bir tavsiyede bulunamıyorum.

1 Yorum
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
trackback

[…] kuşağı’, aile ve tasavvuf gibi hem güncel hem de temel konular üzerine Sema Başaran, Yeni Pencere için bir röportaj […]

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazzenin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvara dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvarda sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Murat Kurtuldu: “Yayın Dünyası Tekdüzeleşiyor”

Yayınlanma:

-

Tasarımcı, yazar ve yayıncı Murat Kurtuldu ile kurucuları arasında yer aldığı Tashih Yayınlarını ve Türkiye’de yayıncılığın içinde bulunduğu zorlu şartları konuştuk.

Tashih Yayınları nasıl kuruldu, hangi eserleri öne çıkıyor?

Yazan-okuyan herkesin zihninden günün birinde kendi sesini, sözünü başkalarına ulaştıracak bir mecra yaratma düşüncesi bir anlığına bile olsa geçer. Tashih’i hayata geçiren temel motivasyonlardan biri de buydu. Dünyada söylenmemiş söz, yazılmamış fikir bulmak zor fakat hâlâ bunu “sizden” dinleme deneyimi eşsizliğini koruyor.

Tashih, ilk yayınını ortak bir çalışmaya ayırdı. 2018’de yayımlanan Nasihat ile Bozgunculuk Arasında Muhalefet adlı kitap, aslında Tashih’in bir tür yayın manifestosunu da ifade ediyor. Modern toplum içinde gelişen ve yeniden şekillenen muhalefet kavramının dönüşümünü ele alan kitap, kavramın tarihsel serüvenine ve bugüne uzanan pratik sonuçlarına odaklanıyordu.

Muhalefet kitabı, bir bakıma Tashih’in perspektifini yansıtıyor. İslam düşüncesinden modern literatüre kadar uzanan “itiraz etme” pratiğini ifade eden muhalefet kavramı, en çok Müslüman düşünce dünyasında yıpratıldı. Bunun bir sonucu olarak giderek sağcılaşan Türkiye’deki İslamcılık pratiği de muhalefet etme becerisini büyük ölçüde yitirdi. Tashih ise özgün konumunu hızla kaybeden Müslüman düşüncedeki bu erozyona karşı bir mevzi olabilmeyi düşledi.

Bu noktada, 2019’da yayımlanan ve Tamer Aslan’a ait İşi Bittiyse Ölmeli İnsan kitabını da es geçemem. Bir dönemin fotoğrafını çeken, cezaevine kadar uzanan sahici bir hikâyeyi anlatan bu eser, aslında Muhalefet kitabının hemen ardından yayımlanmasıyla da yayıncılık açısından belirli bir bakış açısını yansıtıyordu. Sadece teorik ve kuramsal tartışmalarla yetinmeyen; olaylara içeriden bakmayı, acıtıcı gerçeklerle yüzleşmeyi seçen bir bakış açısıydı bu!

Bugüne kadar Tashih adı altında yalnızca on iki kitap yayımlandı. Bu, bir yayınevi için düşük bir yayın grafiği olarak görülebilir ancak Tashih gibi pek çok “butik” yayınevinin yayın performansıyla benzeşen bir durum bu. Yine de her kitabın ortak hafızaya bir “kanca” attığını unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de yayıncılığın özellikle pandemi sonrası zorluklarının arttığı fazlasıyla dillendiriliyor. İşin içinde biri olarak buna katılıyor musunuz? Bu zorluklar nelerdir?

Yayıncılık, özellikle kâr beklentisi olmadan ve herhangi bir fon desteği olmaksızın yürütülüyorsa başlı başına sürdürülmesi zor bir alan. Buna pandemiyle birlikte Türkiye’de kontrolden çıkan enflasyon ortamı da eklendi. Kitap, artık insanların aylık harcamaları içinde çok daha gerilerde yer alıyor.

Üstelik sorun yalnızca okuyucunun satın alma gücündeki dramatik düşüş değil. Baskı maliyetlerinin neredeyse on kat artması da ciddi bir başka problem. Bir kitabın dağıtıma çıkabilmesi, raflarda yer bulabilmesi, tanıtılabilmesi ve fuarlara ulaşabilmesi için belirli bir baskı adedine ulaşması bekleniyor. Tabii maliyetlerdeki artış, pek çok yayınevini yalnızca e-satış kanallarında kalmaya ve dijital baskıyla yani ancak satıldıkça basılan bir modele yönelmeye zorluyor. Bu durum da kitabın dolaşıma girmesinin ve okuyucunun karşısına çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Elbette yüksek tirajlı baskılar yapabilen ve yeni yayınlarını finanse edecek kârlılığı yakalayan yayınevleri için sorunlar daha sınırlı. Bu yayınevleri, mâlî güçleri ve popüler yayınları sayesinde okuyucuyla daha kolay buluşabiliyor.

Bence bu tablo, butik yayıncılar aleyhine bozulan dengenin yeni bir anomali üretmesine yol açacak. Güçlü fon desteğine sahip yayınevleri karşısında küçük yayıncılar giderek geri çekilecek, kitapları okura daha az ulaşacak ve hayatta kalmaları zorlaşacak. Öte yandan popüler yayınevlerinin çok satanlara yönelik ilgisi, yazın dünyasında zaten var olan çölleşmeyi daha da büyütecek gibi görünüyor. Niş bir kitleye hitap eden, okuyucunun radarına girme ihtimali düşük eserlere ayrılan kaynak giderek daralacak.

Bu durum, tıpkı siyasette olduğu gibi yayıncılık alanında da ayrıksı ama yaratıcı yayınları ve bunları basma cesareti gösteren yayıncıları tasfiye edecek; geriye yalnızca merkezde duran, satış garantisi taşıyan ve popülizmin kodlarına uygun yayınları bırakacak. Uzun vadede bunun en büyük olumsuz etkisini ise, popüler olanın dışında sözü bulunan yazarlar ve okuyucular hissedecek.

Butik yayınevi tam olarak nedir, açar mısınız?

“Butik” tanımı, aslında belirli bir alanda daha sıkı yayın politikalarıyla çalışan yayınevleri için kullanılıyor. Az sayıda kitabı ortak bir perspektif etrafında toplayan bu yayıncılık anlayışı, aynı zamanda okuyucu ile yazar arasındaki ilişkiyi de daha kişisel bir zemine taşıyor.

Kitap ve yayıncılık alanının endüstriyel kodlarla şekillendiğini ve günün sonunda bunun bir sektör olduğunu unutmamak gerekiyor. Büyüyen yayınevleri, yükselen tirajlar, artan telif ve tanıtım bütçeleri bu endüstrinin işleyen çarklarını ifade ediyor. Elbette endüstrileşen her şey gibi, kitabın ve yayıncılığın da endüstriyel bir üretime dönüşmesinin beraberinde getirdiği sorunlar var. Buna bir tür “aşırı kurumsallaşma” diyebiliriz. Böyle bir durumda, yayınevinin ticari getirisi ve varlığını sürdürebilmesini sağlayacak satış grafiği, yayın politikasını giderek daha fazla belirlemeye başlıyor. Bu etkileşimin satış ve kârlılık lehine gelişmesi ise popülizmi kaçınılmaz hâle getiriyor.

Bu açıdan butik olmak yalnızca küçük ölçekli ya da düşük sermayeli olmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda aşırı kurumsallaşmayı pratikte sınırlayan bir yayıncılık deneyimini ifade ediyor.

Önceki soruyla birlikte düşündüğümüzde butik yayıncılığın giderek küçülerek raflardan çekilmesi ve okuyucuya ulaşmakta zorlanması, endüstriyel üretim baskısını daha da güçlendirecek gibi görünüyor.

Yayıncılığa girerken beklentileriniz nelerdi ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Bu soruya net bir cevap vermek zor çünkü yayıncılığın hikâyesi hiçbir zaman tam anlamıyla bitmiyor. Sözü kayıt altına alma eylemi bir kez gerçekleştiğinde, onun ne zaman ve nasıl bir etkiye ulaşacağını ya da hangi kırılmaların taşıyıcısı olacağını kestirmek imkânsız.

Bu açıdan Tashih’in durumu da farklı değil. Hikâyesi hâlâ sürüyor ve nelere gebe olduğunu bugünden bilmek mümkün değil.

“Artık kitaba eskisi kadar rağbet yok, kimse okumuyor!” gibi söylemler yaygın. Türkiye’de okurun niteliği ve niceliği on yıllar içinde nasıl bir değişim gösteriyor gerçekte?

Tersine, kitapla ilişkinin güçlendiğine ilişkin gözlemler bence daha gerçekçi. Çeşitlenen, gelişen bir yayıncılık her şeye rağmen gözlerimizin önünde büyüyor. Yayınevleri alt markalarla ihtisaslaşma yoluna gidiyor.

Öte yandan teknoloji yüzyılında bile sözü kayıtlamanın hâlâ yegâne yolu kitaplar! Dijital ortam, hem veri güvenliği hem de verinin korunması açısından hâlâ yetersiz. Oysa kitapların kendine has var olma biçimleri binlerce yıldır etkili biçimde sürüyor. Belki de bu nedenle yeni nesil influencerlar bile popüler oldukları dijital mecrada kalmak yerine sözlerini kitaba dönüştürmeye, bir bağlamın içinde tarihe kayıt düşmeye özen gösteriyorlar.

Yine de bu tablonun yayın dünyasındaki tekdüzeleşmeyi engellediğini söyleyemeyiz. Butik yayınevleri ve niş yayıncılık etkisizleştikçe büyük holdinglerin fonladığı ya da bizzat birer yayın holdingine dönüşmüş yayınevleri güç kazandıkça, tekdüzeleşme de artacak!

Tekdüzeleşmenin temel sorunu ise insan üretiminin en önemli özelliklerinden biri olan farklıyı, kusurluyu ve ayrıksı olanı baskılayarak herkesçe kabul gören dar bir bant aralığını dayatmasıdır. Bence okuru da, yazarı da, yayınevlerini de bekleyen en büyük tehlike, budur!

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

1
0
Would love your thoughts, please comment.x