Connect with us

Söyleşiler

“Uzmanlar Çağımızın Şamanlarıdır”

Yayınlanma:

-

Abdurrahman Arslan ‘Müslümanca düşünmenin imkanları’nı artırmak için okuyan, yazan, konuşan kıymetli bir isim. Son yıllarda sessiz sedasız üç kitabı yayınlandı: Yeni Politik Kültürün Dünyasında (2017), Zaman Dışı Konuşmalar (2018) ve Kalbin Akletmesi (2019).

Abdurrahman Arslan’la pandemi, deizm, z kuşağı, aile ve tasavvuf gibi hem güncel hem de temel konular üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Sağolsun, vakit ayırdı, kağıdı kalemi eline aldı ve sorularımı cevapladı.

Sema Başaran : Gençlerin deizme kaydığı söylemi bir süredir sıklıkla gündeme getirilir oldu. Sahiden böyle bir durum söz konusu ise sebepleri ve mahiyeti üzerine neler  söylemek istersiniz?

 A. Arslan          : Bunu insanların yaptığı iradi bir tercih neticesinde verilmiş bir karar olarak görmüyorum. Daha ziyade içinde yaşadığımız çağdaş kültürün insanın tanrı tasavvurunda meydana getirdiği dönüşüm olarak görüyorum. Yaratıcı, deizm olarak insan zihninde sembolik bir yer ediniyor. Diğer bir ifadeyle, bu kültür, inandığımız yaratıcı fikrine sahip olduğu işlevle açık değil. Onu desteklemiyor. Ancak dönüştüğünde ona kendi bünyesi içinde yer açmaktadır.

Önemli bir diğer husus da şu: Bu kültür, bir hakikatin taşıyıcısı olmadığından veya bir hakikate dayanmadığından içine aldığı her şeyin anlamını, tanrı fikri de dahil olmak üzere, dönüştürüyor. Dün zıt kutuplarda yer alanları bugün birbiriyle benzeş hale getiriyor. Eskiden, hariçten edinilen ideallerle sürdürülen bir hayat yerine bugün teknolojinin yarattığı sanal dünyadan kendine idealler çıkaran bir hayat var. Bu hızlı bir değişim getirmekte. Değişen her şeye de yeniden ivme katarak kendisi olmaktan çıkarmaktadır. Aynen ekrandaki gibi. Ama ekrandaki bir görünüp bir kaybolan görüntüler sadece bir ekran fenomeni olarak kalmıyor. Yeni bir zihin, yeni bir kişilik ve yeni bir insanla bizi karşı karşıya getiriyor.

Diyelim ki insanı fıtratından uzaklaştırıyor. Onu “kullan at” bir kişiliğin sahibi yapıyor. Böyle bir kültürel dünyada yasa koyucu bir ahlak anlayışı, din ve tanrı anlayışı rahatsız edicidir. Düşünce ve duyguların emojiler üzerinden ifade edildiği, insan zihninin hayatın gerçekliğinden sanal aleme taşındığı bir yaşam alanında, hiçbir şeye müdahil olmayan, sembolik hale getirilmiş bir tanrı fikrinin doğup gelişmesi ve taraftar bulması kadar tabii bir şey olamaz. Böyle bir tanrı imajı insanın nefsî konforunu bozmadığından cazip bile görülmektedir.

Koronavirüsten sonra yeni bir çağa girdiğimiz, eski normallere dönülemeyeceği söyleniyor. Hatta bir tür distopya çağına girdiğimiz inancı yaygınlaşıyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre insanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?

Bu çağın en belirgin vasfı belirsizlikle yüklü olmasıdır. Fiziki ya da beşeri de olsa her hadise bu belirsizliği azaltmıyor, derinleştiriyor. Hastalık buna ivme katan önemli hadise oldu. Ama sadece belirsizlik yaratmadı. Kendisi de mevcut belirsizliği artıran yeni bir belirsizlikle beraber geldi. Üstelik, kökeni “belirleme” üzerine kurulu bir düşünce geleneğini, onun sağlık anlayışını ve hayat telakkisinin içten içe çürümesini hızlandırdı.

Sağlık paradigmasını yıktığını şimdiden söyleyebiliriz. Aşı karşıtlığı bunu gösteriyor. Hastalık, alınan bütün tedbirlere rağmen esasında insana güvende olmadığını bir defa daha ve acı bir şekilde hatırlatıyor. Tabii ki modern çağın önemli bir sorununu teşkil eden güvenlik ve özgürlük dikotomisi bir defa daha burada karşımıza çıkmaktadır.

Siyaset ve sağlık paradigmasının sürekli şekilde ölümle korkuttuğu insanın güvenlik arayışı, sağlık üzerinden Allah’a değil belli ki devlete teslimiyeti getirdi. Elbette ki bir de buna tıbbi teknolojiyi ilave etmemiz gerekiyor. Tarihte insanın başına gelen salgınlarla bugün karşılaştığımız salgın bizi o insanlarla bir cihetten eşitleştirdi. Ama başka bir cihetten de farklılığımızın altını çizdi. Eşitleştirdi zira onlar da bizim gibi tedbirlerden söz etmiş üstelik hastalık hakkında bizim kadar bilgi sahibi olmazken bunları uygulamaya çalışmışlardı. Farklılığımıza gelince, onlar müslüman veya hristiyan, başlarına gelenlerden hastalığı değil kendilerini, yaptıklarından dolayı sorumlu tutmuş, bu yüzden de dua ve ibadeti kurtuluşun bir parçası olarak görmüştü. Bizler ise Allah’ın verdiği canı doğrudan sağlık paradigmasına teslim ettik.

İslam adına konuşan, kifayetsiz, Allah’ın basiretlerini bağladığı nasipsiz din adamları da söyledikleri ile bir üst paradigma kurmaktan ziyade doktorların hergün değişen, sağlığı istatistiklere indirgeyerek anlatan bilgilerini tasdik eden noterler olmanın ötesine gidemedi. Sadece, İslam tarihinden başka misal veren zavallılar olarak kaldılar.

Dünyanın hızlı bir süreç içinde evrilmekte olduğu açıkça görülüyor. Acaba bu öngörülebilir evrilme midir? Çağdaş toplumun içinden geçtiği mahiyet değişimi sebebiyle, kanımca bu öngörülemez bir süreçtir. Ama biliyoruz ki bunu hastalık yaratmadı, sadece hızlandırdı ve küresel çapta cereyan eden bir çözülmeyi, daha belirgin hale getirdi.

Bugün bütün insanlığın kaderi batının kaderiyle neredeyse özdeş hale gelmiştir. Hastalığın ivme katarak hızlı bir şekilde derinleşmesine sebep olduğu bugünkü şartlar içinde belki de sormamız gereken soru şu: Batı sonrası bir dünya mümkün mü? Ya da hangi şartlarda mümkün olabilecektir? Bunu derken başka bir soru daha sormalıyız: “Batı sonrası” derken bundan neyi anlıyoruz ya da anlamalıyız? Bu yeni bir paradigmaya mı işaret ediyor? Eğer ediyorsa, Batı’nın koyduğu ilkeler üzerine kurulmuş bir dünyada bu aynı zamanda paradigma içi bir arayış değil midir? Böylece bunun bir çözüm olabileceği söylenebilir mi? Söz gelimi, bu modern paradigmanın Çin, Rusya ya da Türkiye eliyle taşınması, hatta İslam eli ile geleceğe taşınması anlamına gelmez mi?

Kadim Çin anlayışına göre aslolan ailenin düzenidir. Aile düzeni sağlam olduğunda toplum düzeni de sağlam olur. Bu düzen anlayışı gelecek kaygısı içermez zira güvenliğini kendisi üretir. Buna karşılık Batı geleneğinde ise aslolan toplumsal düzendir. Diğerleri de bunun içinde kendi düzenlerini bulurlar. Burada güvenlik hariçte aranır. Bu yüzden çağdaş dünya içinde düzen arayaşına giren Müslümanları yadırgıyorum. Zira daha düzenden ne anladıkları bile açık seçik değil. Ama tarihin bize gösterdiği bir şey var ki o da her düzenin kendini bir hakikat telakkisi üzerine inşa ettiğidir. Bu sebeple bilinmezlik içindeki bu dünyanın mevcut şartları yeni bir düzenin ortaya çıkmasına imkân verecek halde değildir ya da görünmüyor.

Bu belirsizliğin de kendiliğinden bir düzene evrilmesi kolay değil. Zira her düzenin kendini kurarken bir hakikat telakkisine ihtiyacı vardır. Böyle bir şey ortada görünmüyor ama buna karşılık insanları birbirlerine bağlayan bağlar, yani toplumsal ilişkiler de çözülmektedir. Varsayılanın aksine toplumsal bağların çözülmesi insanın özgürleşmesi değil, taşıyamayacağı kadar ağır yük altına girmesi demektir. Kişisel olarak uzun zamandan beri süren bu çözülmenin, hedefi belli olmayan yeni toplumsal hareketlere kapı açacağını düşünüyorum. Ama bunu bir sınıfa ya da iktisadi sebeplere bağlamak bence büyük bir yanlışlık olur.

Modern-kapitalist sistemin tam anlamıyla üzerimize abandığı bir zamana geldik. Algılarımız esir alınmış durumda. Böyle bir dönemde hem ferdi hem ailevi olarak akıl ve ruh sağlılığımızı muhafaza etmemizi sağlayacak tavsiyeleriniz, olmazsa olmazlarınız var mı?

Bir cemaat olarak aileyi ve ailemizi korumak bugün en başta gelen meselelerimizden biridir. Zira harici tehditler karşısında her anlamda insanın sığınacağı en korunaklı yerdir aile. Herhangi bir ahlaki değere saygı duymadan, sadece insan nefsine hitap eden, insanı doyumsuz hale getiren bir toplumsal kültür ve onu yönlendiren, dijital dediğimiz iletişim ağları içindeyiz.

Genç nesillerin buna direnç göstermesi, muhalefet etmesi kolay değil. Gördükleri zayıf dini eğitim ya da sahip oldukları az miktardaki dini bilgi sebebiyle zihinsel olarak kolay teslim olabilmektedirler. Müslüman ailelerin üniversite çağına gelmiş evlatları alarm çanları çalmaktadır. Bu durum çocuk yaşta başlayacak olan evdeki eğitimi önemli hale getiriyor.

Ev bilginin, inancın amel olarak çocuklara aktarıldığı mekandır ya da mekan olmalıdır. Buna önem vermeliyiz. Bilhassa ev halkıyla beraber namaz kılmak faydalı olmaktadır. Terk edilen ev içi derslere en azından cuma geceleri, idrak etmek üzere yeniden başlamalıyız diye düşünüyorum. Tefsirlere değil, bilhassa hadislere ve siyere ağırlık vermeliyiz. Hadisleri tekrar tekrar okumalı, amellerimizi onun kalıplarına dökerek yaşamaya çalışmalıyız. Evlerimizi bir yaşam biçimi olarak sünnetin mekanına dönüştürmeye gayret etmeliyiz. Hayatı sadeleştirmeliyiz. Şüphe çağrıştıran gri alanlardan düşünce ve amelde uzak durmalıyız.

Kuru bilgi aktarımı ile değil bilgiyi bir davranış, bir yaşam biçimi haline getirerek aktarmalıyız çocuklarımıza. Belki biraz hududu aşmış olabilirim ama benim gözümde uzmanlar çağımızın şamanlarıdır. İnsanları istatistik rakamlarına indirgeyerek elde ettikleri ve her defasında değişen bilgileri ile zihnimiz ve hayatımız üzerinde kurdukları tahakkümden kurtulmak için farklı tecrübe alanlarına yönelerek onlardan bilgi edinmeye çalışalım. Moda trendlere, internet bilgisine değil, beslenme tarzından doğuma kadar biraz da eski paradigmalara dönmeliyiz. İnsan hakkında, aile hakkında eski ve yeni bilgi yoktur. Sadece uygun olan ve olmayanı vardır. Aksi halde havarileri uzmanlar olan bu teolojik dünyanın haricine çıkamayız. Yani şamanlara mahkum olarak kalırız.

İvan İllich’in “kabiliyetsizleştirici uzmanlıklar çağı”olarak adlandırdığı bir zamanda yaşıyoruz. Kanımca en çok anne-babalar “uzman despotizmi” de diyebileceğimiz bu olgunun gölgesinde kalıyor. Başta “Psikolojizm” ideolojisinin bombardımanı altında kalan, kendi iç seslerini kaybetmiş anne-babalara neler tavsiye edersiniz?

Dediğim gibi uzmanlar modernlik dediğimiz teolojinin havarileridir. Her mevzuda ama sürekli olarak toplumun eğitilmesinden bahsederler. İnsanların bilinçlenmesi gerektiğini söylerler. Bunun da ancak kendilerinin temsil ettiği bilgi ile olabileceğine inandırırlar. Ama kendileri de dahil olmak üzere hiç kimse bu bilgiyi sorgulama cesaretini gösteremez. Söylemeliyiz ki uzmanların beşeri alanla ilgili bahse konu ettikleri insanla, İslam’ın bahsettiği insan arasında görünüş haricinde fazla bir benzerlik yoktur. Her araştırma neticesinde elde edilen yeni bir bilgiyle sürekli olarak insan zihni üzerinde egemenlik kurarak modern toplumu eğitmeye, varsa hastalığı iyileştirmeye çalışırlar. Aslında başka bir gözle baktığımızda bunları çağdaş toplumun şamanları sayabileceğimizi söylemek belki de çok abartılı sayılmamalıdır. Ne taşıdıkları insan fikri ne de önerdikleri yaşam biçimi mahiyet itibariyle İslam fikri ile uyuşmamaktadır. Belki de çaba göstermemiz gereken, mümkün olduğunca aileyi uzmanlara açmamaktır. Onların temsil ettiği paradigmanın haricine çıkmayı denemeliyiz diye düşünüyorum.

Whatsapp, instagram gibi sosyal medya hesaplarını kullanmayanların yok sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir zamanda bırakın akıllı telefon kullanmayı manuel cep telefonu bile kullanmıyorsunuz. Bu bilinçli tercihin altında yatan sebepleri merak ediyorum. Bu durumun zorlukları, artı ve eksileri neler?

Eğer söz konusu telefon ise terk etmiş olsaydım bu mümkün olmayabilirdi ama kullanma alışkanlığını edinmediğimden bunda bir eksiklik duymadığım gibi bu alışkanlığı sürdürmek de kolay oluyor. Fakat bunu salt modernlik karşıtlığı şeklinde de görmemek lazım. Nihayetinde onun kurduğu ve düzenlemekte olduğu hatta üzüntü ve hazlarımızla da onun belirlediği bir dünyada yaşıyoruz.

Bugün insanları birbirlerine bağlayan akrabalık, dostluk bağları değil teknolojidir. Biz bu bağları teknoloji üzerinden kuruyoruz. Aynı zamanda hayatı ve insanı da örgütleyen hatta güden yine teknolojidir. Teknoloji örgütledikçe inandığımız değerlerin, peşinde koşmamız gereken ideallerin ve amellerin de işlevi azalıyor.

İnsan-insan ilişkilerine zaruret olmadıkça bir aracı koyulmamalıdır diye düşünüyorum. Bugün insan, kendisiyle başka insanlar arasına bıraktıkları bir yana, kendisiyle kendisi arasına sayısız araç istihdam etmiş haldedir. Bunlar da insanın kendisine ulaşmasına, kendi kendini bulmasına kanımca mani olmaktadır. Aracısız bir ilişkinin kendi insaniliğimizi daha yakından yaşamamıza imkan vereceğine inanıyorum.

Kanaatime göre İslam bize mümkün olduğu kadar yüz yüze, göz göze iletişimde bulunma imasında bulunuyor. Sünnet olan, elle yemek, insanın kendisiyle arasına aracı koymamak demek de olabilir. Hani derler ya, bir toplumun yarısından çoğu ruhsal bakımdan hasta olduğunda geri kalanlara hasta muamelesi yapılırmış. Böyle değil ama zaman zaman benzer durumlar yaşıyorum. Hatta bir seferinde farkında olmadan telefonumu soran gişedeki görevliye, özür dileyerek, bakın belki inanmayacaksınız ama cep telefonu kullanmıyorum, dediğimi, farkına vardığımda da “bir suç mu işledim ki böyle özür dileyerek konuşuyorum” dediğimi hatırlıyorum.

2000 sonrası doğan ve sosyal medya ortamlarında kendini bulan, kitaplara uzak ama bilgiye daha hızlı ulaşan bir kuşak var. Z kuşağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herkesin de kabul ettiği gibi bugün insanların toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini belirleyen artık dijital teknoloji ve onun sürekli değiştirerek yeniden ürettiği görüntü kültürüdür. Elbette ki bunun maddi bir temeli olduğundan bahsedebiliriz ama maddi olanın insan bilincini belirlediğine dair eskiden beri inanarak geldiğimiz bir tezse artık geçerliliğini yitirmiş durumda.

Kabul etsek de etmesek de dijital teknolojinin bugün şekillendirdiği yeni bir bilinç, insan ve toplum var. Büyük nispette de bunu Z kuşağı dediğimiz kesim temsil ediyor. Z kuşağının da içinde yer aldığı bu kesimi, sınıfsal bir kategori içinde düşünmek de mümkün değil. Dediğimiz gibi Z kuşağı en azından şimdilik elbetteki bir kuşak. Ama gerçek dünya ile ilişkisi asgariye inmiş bir kuşak.

Maddi anlamda değil, fakat bu kuşağı yine de dijital teknolojinin yarattığı paryalar olarak nitelendiriyorum. Gerçek paryadan farkları fiziksel olarak çalışmamaları ve mesken tuttukları yerlerinden nirvanaya ulaşacaklarına inanmalarıdır.

Çağdaş postmodern dediğimiz dünya içten içe değişen ama fiziksel olarak mevcudu muhafazaya çalışan bir dünya olmaya namzet. Z kuşağı zihinsel olarak sürekli değişen ama fiziksel olarak mevkisini değiştirmeyen bir kuşak olarak söz konusu çağla uyumlu bir insan modelini temsil ediyor. Öte yandan sözünü ettiğimiz dijital teknoloji ile beraber öğrendiğimiz başka bir şey de artık bilgi kaynaklarının çoğaldığıdır. Fakat diğer yandan bunun zengin ve derinlikli bir entelektüel düşünce yaratmadığını da görüyoruz.

Elbette ki şimdiye kadar saf bir şekilde şuna inanarak, daha doğrusu inandırılarak geldik: “Zengin ve derin bir entelektüel düşüncenin önündeki engel bilgi kaynaklarının yetersizliğidir.” Bu tez günümüzde çürümüş oldu. Bize düşen de şimdi havasın düşüncesine talip olmaktır. Ama bu açıktır ki internetten elde edilecek bir şey değildir.

2019’da yayınlanan “Kalbin Akletmesi” adlı kitabınızda –modern dönemde tasavvuf” başlığı ile tasavvuf konusuna genişçe yer verilmiş. Modern İslam düşüncesinde /modern düşünceden etkilenen İslamcılık hareketinde tasavvufun kayda değer olmadığını söylesek yanlış olur mu? Modern çağda yaşayan Müslümanlar olarak tasavvufu hayatımızın içinde nereye koymalıyız?

Kendini İslamcı kabul eden biri olarak kanımca İslamcı dediğimiz düşüncenin, anlayışın içine düştüğü ve bir türlü nasıl çıkacağını bilemediği yanlışlıklardan biri tasavvuf biri de yaptığı gelenek düşmanlığıdır. Arkasında koskoca bir tarihsel birikimin olduğu bu iki, en azından toplumsal gerçeklik, bir kere bu kadar kolayca bir kenara atılmamalıydı ve atılamaz da zaten. Bunun yanı sıra, İslamcı düşünce bunları entelektüel düzlemde zihinlerden ve gönüllerden çıkartarak esasında kendini çıplak hale getirdiğinin de farkında değil. Üstelik kendisi kadar bizi de o çok karşı çıktığı emperyalizm karşısında trajik bir şekilde savunmasız bırakmıştır.

“Bunlar ortadan kalktığında nereye varmak istediğini” sorsak, verecek bir cevabın olduğunu sanmıyorum. Her şeye rağmen pratikte bunlar Müslümanın amellerini terbiye ederek inşa etmesini sağlayan sünnetten de bağımsız olmayan ve de bağımsız düşünemeyeceğimiz iki kaynaktır. Sahip çıkmak veya bunlarla beraber işe koyulmak elbette ki sizi modernlik karşısında biraz tutuk hale getirir. Gönlümüzün istediği gibi davranmamıza set çeker, yani öyle kuru, radikal sloganlar atmanıza imkan vermez. Müslüman kıyafetli siyasi militan olmanıza kolayca evet demez. Diğer bir ifadeyle, cami avlularını slogan sahası ya da ağlama duvarına dönüştürmenize izin vermez ama sizi cemaat yapar, bir cemaatin gücünün ne olduğunu dünya alem herkese gösterir. Dahası da var belki de ama en önemlisi sizi iman ve amel tutarlılığına davet eder ya da en azından bu tutarlılığa dikkat çekeceği gibi muhtemelen müslümanı da bugünkünden daha iyi yapar, daha kötü yapmazdı.

İslamcılığın gelenek ve tasavvuf karşıtlığı, unutmamak lazım ki bir cihetten de onun kapitalizm karşısında kabaran iştahının, önünün açılmasını da kolaylaştırmıştır. Bir zamanlar, kurtarıcı formül olarak sıklıkla, “müslüman her şeyin en iyisine layıktır” diyerek, nimet olarak gördüğü tüketim nesnelerine ulaşmasına kapı açmıştır. Bugün varmış olduğumuz yer zaten bunu açıkça gösteriyor.

Şunu da not edelim ki İslamcılık maalesef ne gelenek ne de tasavvuf üzerinde ferdi ve cemaat boyutuyla yeteri kadar düşünmüş sayılmaz. Toplumsal alışkanlıkları, edinilmiş davranışları gelenek zannetmiştir. Geleneği bilhassa olumsuzlamak için Kur’an’da geçen “esatir” kavramını kendinin anlamak istediği şekilde yorumlamış, bunu sürekli ileri sürerek kendini savunmuştur. Tasavvufa gelince burada da her şeyi bir yana iterek İbni Arabi’nin vahdet-i vücutçu olduğunu ileri sürerek işi geçiştirmeye çalışmıştır.

Bu eleştiri, burada kelamcıları tenzih ediyorum, ciddi bir eleştiri sayılmaz. Son iki asırdan beri tasavvuf ehlinin İslam coğrafyasının her yerinde verilen mücadelelerin liderliğini yaptığını nasıl görmezden gelebildiğini ise anlamış değilim. Hele onun insan hakkındaki entelektüel ufkundan ve bize devrettiği zengin birikiminden de söz etmiyorum.

Özetlersek, tasavvufla ilişkilendirdiğimiz için şu iki soruya cevap arıyorum: Nefsi ve Zihni olağanüstü derecede kışkırtılmış çağımızın müslümanı ve sonra da insanı kapitalizm karşında nefsini nasıl terbiye edecek ve bu belaya karşı nasıl bir duruş edineceğiz? Her anlamı içinde bizi şehvet tutkunu insanlara dönüştüren bu kapitalizme karşı, soruyorum: Kapitalizmin inşa ettiği insan olarak mı direneceğiz yoksa insan-ı kâmil olmaya çalışarak mı? İnandığım bir şey var ki ilkine yardım gelmeyecektir ama yine inandığım başka bir şey var ki ikincisine de Allah azze ve celle yardım etmek için o kullarını beklemektedir.

İkinci sorum da gayet anlaşılır ve kısadır: Irkçılık yüzünden mekanın aşırı şekilde mekanlaştırıldığı, insanın değil artık birey dediğimiz varlığın nano-teknoloji misali aşırı şekilde atomize olduğu çağdaş post modern zamanlarda İslamın beşeri dünyasının kurucu ifadesi olarak nasıl cemaat halinde geleceğiz? İnsanları nasıl ve ne ile bir araya toplayacağız? Diğer bir ifadeyle, kurucu temel olarak İslam’ın öngördüğü beşeri dünyayı teşkil eden ya da temsil eden cemaat olma çabasını nasıl pratiğe dökeceğiz? Geleneği olduğu gibi tasavvufu da eğer İslam’a aykırı tarafları varsa sünnetle test edebilir, ehlinin ellerinde ayıklamaya tabi tutabiliriz. Fakat kanaatim odur ki sünnet yürürlükte oldukça hiç kimse, bunları yok saymak için kendine meşruiyet zemini bulamaz.

Abdurrahman Arslan’ın günlük okuma-yazma rutini nasıldır? Romanla, şiirle aranız nasıl? Kimleri beğenirsiniz? Ne tür okumalar yapıyorsunuz, merak ediyoruz.

Uzun zaman oldu ki roman okumadım. Seneler evvel, en son okuduğum roman Tutunamayanlar olmuştu. Şiiri severim ama şiirden anladığımı söyleyemem. Dergilerde gördüğümde de okumadan edemem. Aktüel olanı çok takip eden biri değilim. Daha ziyade yazmaya çalıştığım konularla ilgili kitaplar okumaya çalışıyorum. Uzun sayılacak bir zamandan beri kültür hakkında yazmaya çalıştığım bir yazı var. Dolayısıyla daha ziyade bu konuyla ilgili kitaplar okumaya çalışıyorum. Kusura bakmayın, bu yüzden de bir tavsiyede bulunamıyorum.

1 Yorum
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
trackback

[…] kuşağı’, aile ve tasavvuf gibi hem güncel hem de temel konular üzerine Sema Başaran, Yeni Pencere için bir röportaj […]

Söyleşiler

“Atasoy Abi” Belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sefa Sarı İle – Yasin Şafak

Yayınlanma:

-

Belgesele ilginiz ne zaman nasıl oluştu? Kendiniz ne şekilde başladınız?

Sinema ve belgeselle ilgim gençlik yıllarımdan başlar, sürekli film ve belgesel izlerdim. Sonraları sinema ve siyaset bağlamında yazılar yazdım. Arkadaşların belgesellerinde serbest gazeteci olarak röportaj verir, fikirlerimi paylaşırdım. Tabii izleyici olmakla, sinema ya da belgesel yapmak, yaratıcı olmak/üretmek çok farklı şeyler. Arundhati Roy “Sığınağım ve Fırtınam”da -mutlaka okuyun- şöyle der: “Ben, tırmanılmamış dağdan yanayım; fethedilmemiş ay’dan! Sonsuz kuramlardan, açıklamalardan bıkmışım!” Belgesel yapmak, yaratmak biraz o fethedilmemiş dağlardır, ay’dır.

Çizginin yaratıcı tarafına geçmem tamamen tesadüftü. Anthony Bourdain’in hayatını anlatan “Roadrunner” belgeselini izlemiş, çok beğenmiştim. Etkilendim. Harika bir belgeseldi. İnsana, hayata, dünyaya dair bir manifesto! Roadrunner’ı izlememiş, anlamamış, izlemiş ama anlamamış biriyle açıkçası bir dakika dahî zaman geçirmek istemem. Neyse; fırsat, 2022’de geldi. Şair-yazar dostum Asuman Susam’a şair Gülten Akın’ın biyografisinin çalışılması için Gülten Akın’nın ailesi, arşivi teklif etmişti. Nasıl yapalım, derken kabul ettik; arşivi aldık ve tarama, tasnif, kayıt, röportaj vs. çalışmaya başladık. Arşiv için röportajları kayıt altına alıyorduk, elimizde çok değerli bir arşiv vardı ve röportaj kayıtları da iyiydi. Asuman’a “Neden belgesel de yapmıyoruz?” dedim. Şaşırdı “Yapabilir miyiz?” diye sorunca “Tabii ki yaparız, neden olmasın!” dedim, hoşuna gitti. Ekibi kurdum, Gülten belgeseline, ilk belgesele böyle başladım.

Belgeselin önemi sizce nerede gizlidir?

Bir belgesel gösteriminden sonra 80 yaşlarında bir ihtiyar yanıma geldi, “Hayatımda ilk defa belgesel izledim, çok sevdim!” dedi. Yine bir gösteri sonrası 70’lerinde bir hanımefendi; “Atasoy bey ile 40 yıldır ailecek görüşürüz, aslında çok az tanıdığımı sizin belgeselinizle anladım.” dedi. Tarifsiz duygular… İyi bir belgesel, klasikler gibidir, kendini hep hatırlatır, unutturmaz. Gülten Akın belgeselinin Ankara, İzmir gösterimlerinden sonra salonda birçok izleyicinin ağladığına tanık oldum. Bir belgesel sizi ağlatabilir mi? Evet, ağlatabilir. Yine tarifsiz hisler… Honeyland’ı izlerseniz Hatice Muratova’nın sakinliği, sessiz mücadelesi, dinginliği, kendine özgülüğüne hayran kalabilir, Bad Boys’u izlerseniz Ditroit Pistons’ın herkese karşı verdiği irade savaşına saygı duyar, Black Box Diaries’da Japon gazeteci Shiori İto’nun tecavüz/tacize karşı hükümetle, bürokratlarla, gelenekle mücadelesi size ilham verir, Cover UP’ı izlerseniz Gazeteci Seymour Hersh’in onurlu itibarlı hayatını, savaşın çirkin gerçeklerine dolaysız tanık olur, Amerika’nın pisliklerine lanet eder, Sound City belgeselinde Nirvana, Fleetwood Mac, Neil Young gibi isimlerin stüdyo kayıtlarını dinlersiniz. Sinema, müzik size gerçeklerden biraz olsun soyutlanmanızı, nefes almanızı sağlar. Bunlar, düş bahçelerine giriştir. Belgeseller -iyi bir belgesel ise- o gerçeklerle nasıl yaşayabileceğinizi, dış dünyaya katlanabilme bilinci sunar.

Sinema, nihayetinde kurgudur. Tarihi, olayı, kişileri anlatsa da kurgusal gerçekliğin sınırları dışına çıkamaz. Filme, çekenin yönetmenin gözüyle bakmak zorundasınızdır. Belgeselde ise ışık, müzik, efekt, dikkat yükseltici, izleyiciyi ayartan unsurlar yoktur ya da olmamalıdır, saf hayattır. Hikâye, müdahale etmeden kendi kendini anlatır, anlatmalıdır. Sinema, kurgusal gerçekliği; belgesel “gerçek”i gösterir. Belgesel; “belgeler”, not tutar, gelecek için kayıt tutar, aktarır.

Atasoy Müftüoğlu’nu anlatan Atasoy Abi belgeseli nasıl gelişti?

Atasoy abinin 2022 Eylül gibi bir röportaj kaydını almıştım, belgesel niyetim vardı ama finansman sorunları da vardı. Atasoy abi zihnen dinamik, güçlü, bedensel olarak yaşın verdiği yavaşlıktan mustarip, dert ediniyor, bu da beni düşündürüyor, yormak istemiyordum. Araya Gülten belgeseli girince erteledim. Neyse, bir sene sonra belgeseli yapma fırsatı buldum. Atasoy abi ile 1988’den beri görüşürüz, dostuz, iyi ki! Belgeseli bitirdikten, gösterim duyurusu yaptıktan sonra biriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti: “-Atasoy abinin yeğenisin, değil mi?” “-Hayır, değilim!” “-Akraban mı?” “-Değilim, dostumdur.” dedim. Hatır için, dostum olduğu için belgesel yaptığımı ima ediyordu. Nasıl yapıldığını, zorlukları bilse sormazdı. Atasoy abinin düşünceleri, özellikle yaşadıkları, yaşama biçimi ile belgesellik bir hikâyesi olduğunu biliyordum. Bazı yazarların hayatı, yaşadıkları, yaşama tarzları yazdıklarından daha büyüktür, yazdıkları kadar büyüktür. Dostoyevski, Ernest Hemingway, Nazım Hikmet, William Faulkner, Yaşar Kemal, Latife Tekin, Arundaty Roy, Gülten Akın, Naomi Klein gibi yazarların yaşamları, deneyimleri yazdıkları kadar büyük ve değerlidir. Bazı yazarlarsa sadece yazdıklarıyla hatırlanır, bir hikayesi yoktur. E. M. Cioran; “Hayatında bir maceranın parıltısı, hayal kırıklıkları yok mu? O zaman niye yaşadın?” Hikayesi, macerası, tutkusu olan yazar azdır aslında. Atasoy Müftüoğlu’nun hayatı birçok değer, macera, ilginç karşılaşmalar, dostluklar, hayal kırıklıkları, belgesel ile kayıt altına alınması, aktarılması gereken bir hikâye vaat ediyordu.

Belgesel için 2 yıl çalıştık. 30 saatin üzerinde kayıt aldık. Asuman Susam, Yaşar Taşkın Koç, ekiple 92 dakikalık belgesel çıkardık o kayıtlardan. Gazeteci, akademisyen, siyasetçi, ailesi vs. 17 kişiyle röportaj yaptık. Ama elimizde gündelik hayatına dair çok az video, foto, kayıt vardı. Aileden sadece 10 saniyelik video alabildik, 10 saniye! Fotolar da hakeza. İnternette ise birbirinin aynı konferans videoları vardı. Neden? Çünkü Atasoy abi “hiçbir şey biriktirmemeye” dair ailesiyle ilkesel bir karar almış, kitap, foto, video, mektuplar, yazışmalar vs. hepsini yok etmişler. Sadece hafıza, sözel anılar… Belgesel yapıyorsunuz ama elinizde çok az görsel malzeme var. Yani bu tür zorluklar vardı. Belgesel üç bölümden oluşuyor: Biyografisi, düşüncesi ve İslamcıların tarihi; ne iddia ettiler, neye dönüştüler.

Atasoy abinin mizahı, ironisi mükemmeldir. Onunla konuşurken tarihsel kişilere, olaylara, süreçlere tanıklık eder, üslûbu itibariyle hep gülersiniz. Geçmişe, yaşadıklarına ironiyle bakar, onları mizahî bir dille size sunar. Çekimler sürecinde bana sürekli takılırdı. “Bu eve eşofmanla gelen iki kişiden biri sensin Sefa!” derdi. Doğruydu, rahat adamım, eşofmanı severim!

Röportaj listemizi hazırlarken arşivcimiz Yasin’in “Köşeli isimler de olsun!”  ısrarıyla -şerh koymama rağmen- bazı isimleri de ekledik. İktidara yakın bu isimler, röportaj vermedi. Atasoy abiyi sevseler de -ki bundan da emin değilim- belgeselde isimlerinin olmasını istemez gibiydiler: Hakan Albayrak, İbrahim Paşalı.  İsmet Özel genel olarak “Ben bu işlere girmem.” dedi. Nihat Genç, “Konuşuruz, tamam.” dedi, sağlığı el vermedi. Bu isimler bunlardan birkaçı. Beni şaşırtan Ahmet Kot oldu. Bir senede dört-beş kez randevulaştığımız hâlde bir türlü denk getiremedi. Bu da böyle biline! Belgesel, Eskişehir ve Ankara’da gösterildi, tanıtıldı. İstanbul’da da olmasını istedik ama oradaki arkadaşlar biraz rahat ve umursamazdı.

Başka belgeseller olacak mı?

Yeni belgesel var, evet. Medya’daki yozlaşmayı, çürümeyi “Gazetecilik Öldü (mü)” diye spotluyoruz. Açıkçası gazetecilerin bile umurunda olmadığı bir konu. Sadece tarihe, döneme not düşmek için yapıyorum. Belgesel yapıyorsanız, bağımsız birey olarak yapıyorsanız sponsor bulmak, finansmanı çok zordur.  Gazze soykırımına dair belgesel çekmek istedim, hâlâ istiyorum, sponsor/finansman bulamadım, çok acı! Bir yönetmen arkadaşım elinde Oscarlık muhteşem bir hikâye olduğu hâlde finansman sorunundan dolayı çekemiyor. İşte böyle…

Atasoy Abi belgeselini severek yaptım; tutkuyla, heyecanla… İki sekansı çok seviyorum: Yıldız hanımın (Ramazanoğlu) “Onun yanında kendinizi değerli hissedersiniz!” deyişi ve Atasoy abinin; “Bir farkındalığa sahip olduğunu zannettiğimiz insanların hiçbir farkındalığa sahip olmadığını gördük!” demesi. İslamcıların özeti. Evet; yaşam, korkunç bir incinmedir.

Atasoy abi; kitaplarıyla, düşünceleriyle, dostluğuyla, ibretlik yaşadıklarıyla bizim, gençlerin ufkunu açtı; bir ideal, düşünce, merak, ilgi, heyecan verdi. Atasoy abiden bir ricam var; artık anılarını yazmalı! Konferanslarında yer yer anlattığını biliyorum. Kayıtlarda, bizde de var ama o yazmalı. Belgeselin bir yerinde “Yapmasa mıydım, dediğiniz şeyler oldu mu?’ diye soruyoruz. Atasoy abi bu soruyu, “Misafirler konusunda daha seçici olurdum!” diye cevaplıyor. Sözün muhatabı herhâlde evine ilk defa gelen gençler, misafirler değildir sadece! Vesselam…

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazze’nin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvar’a dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvar’da sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

1
0
Would love your thoughts, please comment.x