Connect with us

Söyleşiler

“Uzmanlar Çağımızın Şamanlarıdır”

Yayınlanma:

-

Abdurrahman Arslan ‘Müslümanca düşünmenin imkanları’nı artırmak için okuyan, yazan, konuşan kıymetli bir isim. Son yıllarda sessiz sedasız üç kitabı yayınlandı: Yeni Politik Kültürün Dünyasında (2017), Zaman Dışı Konuşmalar (2018) ve Kalbin Akletmesi (2019).

Abdurrahman Arslan’la pandemi, deizm, z kuşağı, aile ve tasavvuf gibi hem güncel hem de temel konular üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Sağolsun, vakit ayırdı, kağıdı kalemi eline aldı ve sorularımı cevapladı.

Sema Başaran : Gençlerin deizme kaydığı söylemi bir süredir sıklıkla gündeme getirilir oldu. Sahiden böyle bir durum söz konusu ise sebepleri ve mahiyeti üzerine neler  söylemek istersiniz?

 A. Arslan          : Bunu insanların yaptığı iradi bir tercih neticesinde verilmiş bir karar olarak görmüyorum. Daha ziyade içinde yaşadığımız çağdaş kültürün insanın tanrı tasavvurunda meydana getirdiği dönüşüm olarak görüyorum. Yaratıcı, deizm olarak insan zihninde sembolik bir yer ediniyor. Diğer bir ifadeyle, bu kültür, inandığımız yaratıcı fikrine sahip olduğu işlevle açık değil. Onu desteklemiyor. Ancak dönüştüğünde ona kendi bünyesi içinde yer açmaktadır.

Önemli bir diğer husus da şu: Bu kültür, bir hakikatin taşıyıcısı olmadığından veya bir hakikate dayanmadığından içine aldığı her şeyin anlamını, tanrı fikri de dahil olmak üzere, dönüştürüyor. Dün zıt kutuplarda yer alanları bugün birbiriyle benzeş hale getiriyor. Eskiden, hariçten edinilen ideallerle sürdürülen bir hayat yerine bugün teknolojinin yarattığı sanal dünyadan kendine idealler çıkaran bir hayat var. Bu hızlı bir değişim getirmekte. Değişen her şeye de yeniden ivme katarak kendisi olmaktan çıkarmaktadır. Aynen ekrandaki gibi. Ama ekrandaki bir görünüp bir kaybolan görüntüler sadece bir ekran fenomeni olarak kalmıyor. Yeni bir zihin, yeni bir kişilik ve yeni bir insanla bizi karşı karşıya getiriyor.

Diyelim ki insanı fıtratından uzaklaştırıyor. Onu “kullan at” bir kişiliğin sahibi yapıyor. Böyle bir kültürel dünyada yasa koyucu bir ahlak anlayışı, din ve tanrı anlayışı rahatsız edicidir. Düşünce ve duyguların emojiler üzerinden ifade edildiği, insan zihninin hayatın gerçekliğinden sanal aleme taşındığı bir yaşam alanında, hiçbir şeye müdahil olmayan, sembolik hale getirilmiş bir tanrı fikrinin doğup gelişmesi ve taraftar bulması kadar tabii bir şey olamaz. Böyle bir tanrı imajı insanın nefsî konforunu bozmadığından cazip bile görülmektedir.

Koronavirüsten sonra yeni bir çağa girdiğimiz, eski normallere dönülemeyeceği söyleniyor. Hatta bir tür distopya çağına girdiğimiz inancı yaygınlaşıyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre insanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?

Bu çağın en belirgin vasfı belirsizlikle yüklü olmasıdır. Fiziki ya da beşeri de olsa her hadise bu belirsizliği azaltmıyor, derinleştiriyor. Hastalık buna ivme katan önemli hadise oldu. Ama sadece belirsizlik yaratmadı. Kendisi de mevcut belirsizliği artıran yeni bir belirsizlikle beraber geldi. Üstelik, kökeni “belirleme” üzerine kurulu bir düşünce geleneğini, onun sağlık anlayışını ve hayat telakkisinin içten içe çürümesini hızlandırdı.

Sağlık paradigmasını yıktığını şimdiden söyleyebiliriz. Aşı karşıtlığı bunu gösteriyor. Hastalık, alınan bütün tedbirlere rağmen esasında insana güvende olmadığını bir defa daha ve acı bir şekilde hatırlatıyor. Tabii ki modern çağın önemli bir sorununu teşkil eden güvenlik ve özgürlük dikotomisi bir defa daha burada karşımıza çıkmaktadır.

Siyaset ve sağlık paradigmasının sürekli şekilde ölümle korkuttuğu insanın güvenlik arayışı, sağlık üzerinden Allah’a değil belli ki devlete teslimiyeti getirdi. Elbette ki bir de buna tıbbi teknolojiyi ilave etmemiz gerekiyor. Tarihte insanın başına gelen salgınlarla bugün karşılaştığımız salgın bizi o insanlarla bir cihetten eşitleştirdi. Ama başka bir cihetten de farklılığımızın altını çizdi. Eşitleştirdi zira onlar da bizim gibi tedbirlerden söz etmiş üstelik hastalık hakkında bizim kadar bilgi sahibi olmazken bunları uygulamaya çalışmışlardı. Farklılığımıza gelince, onlar müslüman veya hristiyan, başlarına gelenlerden hastalığı değil kendilerini, yaptıklarından dolayı sorumlu tutmuş, bu yüzden de dua ve ibadeti kurtuluşun bir parçası olarak görmüştü. Bizler ise Allah’ın verdiği canı doğrudan sağlık paradigmasına teslim ettik.

İslam adına konuşan, kifayetsiz, Allah’ın basiretlerini bağladığı nasipsiz din adamları da söyledikleri ile bir üst paradigma kurmaktan ziyade doktorların hergün değişen, sağlığı istatistiklere indirgeyerek anlatan bilgilerini tasdik eden noterler olmanın ötesine gidemedi. Sadece, İslam tarihinden başka misal veren zavallılar olarak kaldılar.

Dünyanın hızlı bir süreç içinde evrilmekte olduğu açıkça görülüyor. Acaba bu öngörülebilir evrilme midir? Çağdaş toplumun içinden geçtiği mahiyet değişimi sebebiyle, kanımca bu öngörülemez bir süreçtir. Ama biliyoruz ki bunu hastalık yaratmadı, sadece hızlandırdı ve küresel çapta cereyan eden bir çözülmeyi, daha belirgin hale getirdi.

Bugün bütün insanlığın kaderi batının kaderiyle neredeyse özdeş hale gelmiştir. Hastalığın ivme katarak hızlı bir şekilde derinleşmesine sebep olduğu bugünkü şartlar içinde belki de sormamız gereken soru şu: Batı sonrası bir dünya mümkün mü? Ya da hangi şartlarda mümkün olabilecektir? Bunu derken başka bir soru daha sormalıyız: “Batı sonrası” derken bundan neyi anlıyoruz ya da anlamalıyız? Bu yeni bir paradigmaya mı işaret ediyor? Eğer ediyorsa, Batı’nın koyduğu ilkeler üzerine kurulmuş bir dünyada bu aynı zamanda paradigma içi bir arayış değil midir? Böylece bunun bir çözüm olabileceği söylenebilir mi? Söz gelimi, bu modern paradigmanın Çin, Rusya ya da Türkiye eliyle taşınması, hatta İslam eli ile geleceğe taşınması anlamına gelmez mi?

Kadim Çin anlayışına göre aslolan ailenin düzenidir. Aile düzeni sağlam olduğunda toplum düzeni de sağlam olur. Bu düzen anlayışı gelecek kaygısı içermez zira güvenliğini kendisi üretir. Buna karşılık Batı geleneğinde ise aslolan toplumsal düzendir. Diğerleri de bunun içinde kendi düzenlerini bulurlar. Burada güvenlik hariçte aranır. Bu yüzden çağdaş dünya içinde düzen arayaşına giren Müslümanları yadırgıyorum. Zira daha düzenden ne anladıkları bile açık seçik değil. Ama tarihin bize gösterdiği bir şey var ki o da her düzenin kendini bir hakikat telakkisi üzerine inşa ettiğidir. Bu sebeple bilinmezlik içindeki bu dünyanın mevcut şartları yeni bir düzenin ortaya çıkmasına imkân verecek halde değildir ya da görünmüyor.

Bu belirsizliğin de kendiliğinden bir düzene evrilmesi kolay değil. Zira her düzenin kendini kurarken bir hakikat telakkisine ihtiyacı vardır. Böyle bir şey ortada görünmüyor ama buna karşılık insanları birbirlerine bağlayan bağlar, yani toplumsal ilişkiler de çözülmektedir. Varsayılanın aksine toplumsal bağların çözülmesi insanın özgürleşmesi değil, taşıyamayacağı kadar ağır yük altına girmesi demektir. Kişisel olarak uzun zamandan beri süren bu çözülmenin, hedefi belli olmayan yeni toplumsal hareketlere kapı açacağını düşünüyorum. Ama bunu bir sınıfa ya da iktisadi sebeplere bağlamak bence büyük bir yanlışlık olur.

Modern-kapitalist sistemin tam anlamıyla üzerimize abandığı bir zamana geldik. Algılarımız esir alınmış durumda. Böyle bir dönemde hem ferdi hem ailevi olarak akıl ve ruh sağlılığımızı muhafaza etmemizi sağlayacak tavsiyeleriniz, olmazsa olmazlarınız var mı?

Bir cemaat olarak aileyi ve ailemizi korumak bugün en başta gelen meselelerimizden biridir. Zira harici tehditler karşısında her anlamda insanın sığınacağı en korunaklı yerdir aile. Herhangi bir ahlaki değere saygı duymadan, sadece insan nefsine hitap eden, insanı doyumsuz hale getiren bir toplumsal kültür ve onu yönlendiren, dijital dediğimiz iletişim ağları içindeyiz.

Genç nesillerin buna direnç göstermesi, muhalefet etmesi kolay değil. Gördükleri zayıf dini eğitim ya da sahip oldukları az miktardaki dini bilgi sebebiyle zihinsel olarak kolay teslim olabilmektedirler. Müslüman ailelerin üniversite çağına gelmiş evlatları alarm çanları çalmaktadır. Bu durum çocuk yaşta başlayacak olan evdeki eğitimi önemli hale getiriyor.

Ev bilginin, inancın amel olarak çocuklara aktarıldığı mekandır ya da mekan olmalıdır. Buna önem vermeliyiz. Bilhassa ev halkıyla beraber namaz kılmak faydalı olmaktadır. Terk edilen ev içi derslere en azından cuma geceleri, idrak etmek üzere yeniden başlamalıyız diye düşünüyorum. Tefsirlere değil, bilhassa hadislere ve siyere ağırlık vermeliyiz. Hadisleri tekrar tekrar okumalı, amellerimizi onun kalıplarına dökerek yaşamaya çalışmalıyız. Evlerimizi bir yaşam biçimi olarak sünnetin mekanına dönüştürmeye gayret etmeliyiz. Hayatı sadeleştirmeliyiz. Şüphe çağrıştıran gri alanlardan düşünce ve amelde uzak durmalıyız.

Kuru bilgi aktarımı ile değil bilgiyi bir davranış, bir yaşam biçimi haline getirerek aktarmalıyız çocuklarımıza. Belki biraz hududu aşmış olabilirim ama benim gözümde uzmanlar çağımızın şamanlarıdır. İnsanları istatistik rakamlarına indirgeyerek elde ettikleri ve her defasında değişen bilgileri ile zihnimiz ve hayatımız üzerinde kurdukları tahakkümden kurtulmak için farklı tecrübe alanlarına yönelerek onlardan bilgi edinmeye çalışalım. Moda trendlere, internet bilgisine değil, beslenme tarzından doğuma kadar biraz da eski paradigmalara dönmeliyiz. İnsan hakkında, aile hakkında eski ve yeni bilgi yoktur. Sadece uygun olan ve olmayanı vardır. Aksi halde havarileri uzmanlar olan bu teolojik dünyanın haricine çıkamayız. Yani şamanlara mahkum olarak kalırız.

İvan İllich’in “kabiliyetsizleştirici uzmanlıklar çağı”olarak adlandırdığı bir zamanda yaşıyoruz. Kanımca en çok anne-babalar “uzman despotizmi” de diyebileceğimiz bu olgunun gölgesinde kalıyor. Başta “Psikolojizm” ideolojisinin bombardımanı altında kalan, kendi iç seslerini kaybetmiş anne-babalara neler tavsiye edersiniz?

Dediğim gibi uzmanlar modernlik dediğimiz teolojinin havarileridir. Her mevzuda ama sürekli olarak toplumun eğitilmesinden bahsederler. İnsanların bilinçlenmesi gerektiğini söylerler. Bunun da ancak kendilerinin temsil ettiği bilgi ile olabileceğine inandırırlar. Ama kendileri de dahil olmak üzere hiç kimse bu bilgiyi sorgulama cesaretini gösteremez. Söylemeliyiz ki uzmanların beşeri alanla ilgili bahse konu ettikleri insanla, İslam’ın bahsettiği insan arasında görünüş haricinde fazla bir benzerlik yoktur. Her araştırma neticesinde elde edilen yeni bir bilgiyle sürekli olarak insan zihni üzerinde egemenlik kurarak modern toplumu eğitmeye, varsa hastalığı iyileştirmeye çalışırlar. Aslında başka bir gözle baktığımızda bunları çağdaş toplumun şamanları sayabileceğimizi söylemek belki de çok abartılı sayılmamalıdır. Ne taşıdıkları insan fikri ne de önerdikleri yaşam biçimi mahiyet itibariyle İslam fikri ile uyuşmamaktadır. Belki de çaba göstermemiz gereken, mümkün olduğunca aileyi uzmanlara açmamaktır. Onların temsil ettiği paradigmanın haricine çıkmayı denemeliyiz diye düşünüyorum.

Whatsapp, instagram gibi sosyal medya hesaplarını kullanmayanların yok sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir zamanda bırakın akıllı telefon kullanmayı manuel cep telefonu bile kullanmıyorsunuz. Bu bilinçli tercihin altında yatan sebepleri merak ediyorum. Bu durumun zorlukları, artı ve eksileri neler?

Eğer söz konusu telefon ise terk etmiş olsaydım bu mümkün olmayabilirdi ama kullanma alışkanlığını edinmediğimden bunda bir eksiklik duymadığım gibi bu alışkanlığı sürdürmek de kolay oluyor. Fakat bunu salt modernlik karşıtlığı şeklinde de görmemek lazım. Nihayetinde onun kurduğu ve düzenlemekte olduğu hatta üzüntü ve hazlarımızla da onun belirlediği bir dünyada yaşıyoruz.

Bugün insanları birbirlerine bağlayan akrabalık, dostluk bağları değil teknolojidir. Biz bu bağları teknoloji üzerinden kuruyoruz. Aynı zamanda hayatı ve insanı da örgütleyen hatta güden yine teknolojidir. Teknoloji örgütledikçe inandığımız değerlerin, peşinde koşmamız gereken ideallerin ve amellerin de işlevi azalıyor.

İnsan-insan ilişkilerine zaruret olmadıkça bir aracı koyulmamalıdır diye düşünüyorum. Bugün insan, kendisiyle başka insanlar arasına bıraktıkları bir yana, kendisiyle kendisi arasına sayısız araç istihdam etmiş haldedir. Bunlar da insanın kendisine ulaşmasına, kendi kendini bulmasına kanımca mani olmaktadır. Aracısız bir ilişkinin kendi insaniliğimizi daha yakından yaşamamıza imkan vereceğine inanıyorum.

Kanaatime göre İslam bize mümkün olduğu kadar yüz yüze, göz göze iletişimde bulunma imasında bulunuyor. Sünnet olan, elle yemek, insanın kendisiyle arasına aracı koymamak demek de olabilir. Hani derler ya, bir toplumun yarısından çoğu ruhsal bakımdan hasta olduğunda geri kalanlara hasta muamelesi yapılırmış. Böyle değil ama zaman zaman benzer durumlar yaşıyorum. Hatta bir seferinde farkında olmadan telefonumu soran gişedeki görevliye, özür dileyerek, bakın belki inanmayacaksınız ama cep telefonu kullanmıyorum, dediğimi, farkına vardığımda da “bir suç mu işledim ki böyle özür dileyerek konuşuyorum” dediğimi hatırlıyorum.

2000 sonrası doğan ve sosyal medya ortamlarında kendini bulan, kitaplara uzak ama bilgiye daha hızlı ulaşan bir kuşak var. Z kuşağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herkesin de kabul ettiği gibi bugün insanların toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini belirleyen artık dijital teknoloji ve onun sürekli değiştirerek yeniden ürettiği görüntü kültürüdür. Elbette ki bunun maddi bir temeli olduğundan bahsedebiliriz ama maddi olanın insan bilincini belirlediğine dair eskiden beri inanarak geldiğimiz bir tezse artık geçerliliğini yitirmiş durumda.

Kabul etsek de etmesek de dijital teknolojinin bugün şekillendirdiği yeni bir bilinç, insan ve toplum var. Büyük nispette de bunu Z kuşağı dediğimiz kesim temsil ediyor. Z kuşağının da içinde yer aldığı bu kesimi, sınıfsal bir kategori içinde düşünmek de mümkün değil. Dediğimiz gibi Z kuşağı en azından şimdilik elbetteki bir kuşak. Ama gerçek dünya ile ilişkisi asgariye inmiş bir kuşak.

Maddi anlamda değil, fakat bu kuşağı yine de dijital teknolojinin yarattığı paryalar olarak nitelendiriyorum. Gerçek paryadan farkları fiziksel olarak çalışmamaları ve mesken tuttukları yerlerinden nirvanaya ulaşacaklarına inanmalarıdır.

Çağdaş postmodern dediğimiz dünya içten içe değişen ama fiziksel olarak mevcudu muhafazaya çalışan bir dünya olmaya namzet. Z kuşağı zihinsel olarak sürekli değişen ama fiziksel olarak mevkisini değiştirmeyen bir kuşak olarak söz konusu çağla uyumlu bir insan modelini temsil ediyor. Öte yandan sözünü ettiğimiz dijital teknoloji ile beraber öğrendiğimiz başka bir şey de artık bilgi kaynaklarının çoğaldığıdır. Fakat diğer yandan bunun zengin ve derinlikli bir entelektüel düşünce yaratmadığını da görüyoruz.

Elbette ki şimdiye kadar saf bir şekilde şuna inanarak, daha doğrusu inandırılarak geldik: “Zengin ve derin bir entelektüel düşüncenin önündeki engel bilgi kaynaklarının yetersizliğidir.” Bu tez günümüzde çürümüş oldu. Bize düşen de şimdi havasın düşüncesine talip olmaktır. Ama bu açıktır ki internetten elde edilecek bir şey değildir.

2019’da yayınlanan “Kalbin Akletmesi” adlı kitabınızda –modern dönemde tasavvuf” başlığı ile tasavvuf konusuna genişçe yer verilmiş. Modern İslam düşüncesinde /modern düşünceden etkilenen İslamcılık hareketinde tasavvufun kayda değer olmadığını söylesek yanlış olur mu? Modern çağda yaşayan Müslümanlar olarak tasavvufu hayatımızın içinde nereye koymalıyız?

Kendini İslamcı kabul eden biri olarak kanımca İslamcı dediğimiz düşüncenin, anlayışın içine düştüğü ve bir türlü nasıl çıkacağını bilemediği yanlışlıklardan biri tasavvuf biri de yaptığı gelenek düşmanlığıdır. Arkasında koskoca bir tarihsel birikimin olduğu bu iki, en azından toplumsal gerçeklik, bir kere bu kadar kolayca bir kenara atılmamalıydı ve atılamaz da zaten. Bunun yanı sıra, İslamcı düşünce bunları entelektüel düzlemde zihinlerden ve gönüllerden çıkartarak esasında kendini çıplak hale getirdiğinin de farkında değil. Üstelik kendisi kadar bizi de o çok karşı çıktığı emperyalizm karşısında trajik bir şekilde savunmasız bırakmıştır.

Bunlar ortadan kalktığında nereye varmak istediğini” sorsak, verecek bir cevabın olduğunu sanmıyorum. Her şeye rağmen pratikte bunlar Müslümanın amellerini terbiye ederek inşa etmesini sağlayan sünnetten de bağımsız olmayan ve de bağımsız düşünemeyeceğimiz iki kaynaktır. Sahip çıkmak veya bunlarla beraber işe koyulmak elbette ki sizi modernlik karşısında biraz tutuk hale getirir. Gönlümüzün istediği gibi davranmamıza set çeker, yani öyle kuru, radikal sloganlar atmanıza imkan vermez. Müslüman kıyafetli siyasi militan olmanıza kolayca evet demez. Diğer bir ifadeyle, cami avlularını slogan sahası ya da ağlama duvarına dönüştürmenize izin vermez ama sizi cemaat yapar, bir cemaatin gücünün ne olduğunu dünya alem herkese gösterir. Dahası da var belki de ama en önemlisi sizi iman ve amel tutarlılığına davet eder ya da en azından bu tutarlılığa dikkat çekeceği gibi muhtemelen müslümanı da bugünkünden daha iyi yapar, daha kötü yapmazdı.

İslamcılığın gelenek ve tasavvuf karşıtlığı, unutmamak lazım ki bir cihetten de onun kapitalizm karşısında kabaran iştahının, önünün açılmasını da kolaylaştırmıştır. Bir zamanlar, kurtarıcı formül olarak sıklıkla, “müslüman her şeyin en iyisine layıktır” diyerek, nimet olarak gördüğü tüketim nesnelerine ulaşmasına kapı açmıştır. Bugün varmış olduğumuz yer zaten bunu açıkça gösteriyor.

Şunu da not edelim ki İslamcılık maalesef ne gelenek ne de tasavvuf üzerinde ferdi ve cemaat boyutuyla yeteri kadar düşünmüş sayılmaz. Toplumsal alışkanlıkları, edinilmiş davranışları gelenek zannetmiştir. Geleneği bilhassa olumsuzlamak için Kur’an’da geçen “esatir” kavramını kendinin anlamak istediği şekilde yorumlamış, bunu sürekli ileri sürerek kendini savunmuştur. Tasavvufa gelince burada da her şeyi bir yana iterek İbni Arabi’nin vahdet-i vücutçu olduğunu ileri sürerek işi geçiştirmeye çalışmıştır.

Bu eleştiri, burada kelamcıları tenzih ediyorum, ciddi bir eleştiri sayılmaz. Son iki asırdan beri tasavvuf ehlinin İslam coğrafyasının her yerinde verilen mücadelelerin liderliğini yaptığını nasıl görmezden gelebildiğini ise anlamış değilim. Hele onun insan hakkındaki entelektüel ufkundan ve bize devrettiği zengin birikiminden de söz etmiyorum.

Özetlersek, tasavvufla ilişkilendirdiğimiz için şu iki soruya cevap arıyorum: Nefsi ve Zihni olağanüstü derecede kışkırtılmış çağımızın müslümanı ve sonra da insanı kapitalizm karşında nefsini nasıl terbiye edecek ve bu belaya karşı nasıl bir duruş edineceğiz? Her anlamı içinde bizi şehvet tutkunu insanlara dönüştüren bu kapitalizme karşı, soruyorum: Kapitalizmin inşa ettiği insan olarak mı direneceğiz yoksa insan-ı kâmil olmaya çalışarak mı? İnandığım bir şey var ki ilkine yardım gelmeyecektir ama yine inandığım başka bir şey var ki ikincisine de Allah azze ve celle yardım etmek için o kullarını beklemektedir.

İkinci sorum da gayet anlaşılır ve kısadır: Irkçılık yüzünden mekanın aşırı şekilde mekanlaştırıldığı, insanın değil artık birey dediğimiz varlığın nano-teknoloji misali aşırı şekilde atomize olduğu çağdaş post modern zamanlarda İslamın beşeri dünyasının kurucu ifadesi olarak nasıl cemaat halinde geleceğiz? İnsanları nasıl ve ne ile bir araya toplayacağız? Diğer bir ifadeyle, kurucu temel olarak İslam’ın öngördüğü beşeri dünyayı teşkil eden ya da temsil eden cemaat olma çabasını nasıl pratiğe dökeceğiz? Geleneği olduğu gibi tasavvufu da eğer İslam’a aykırı tarafları varsa sünnetle test edebilir, ehlinin ellerinde ayıklamaya tabi tutabiliriz. Fakat kanaatim odur ki sünnet yürürlükte oldukça hiç kimse, bunları yok saymak için kendine meşruiyet zemini bulamaz.

Abdurrahman Arslan’ın günlük okuma-yazma rutini nasıldır? Romanla, şiirle aranız nasıl? Kimleri beğenirsiniz? Ne tür okumalar yapıyorsunuz, merak ediyoruz.

Uzun zaman oldu ki roman okumadım. Seneler evvel, en son okuduğum roman Tutunamayanlar olmuştu. Şiiri severim ama şiirden anladığımı söyleyemem. Dergilerde gördüğümde de okumadan edemem. Aktüel olanı çok takip eden biri değilim. Daha ziyade yazmaya çalıştığım konularla ilgili kitaplar okumaya çalışıyorum. Uzun sayılacak bir zamandan beri kültür hakkında yazmaya çalıştığım bir yazı var. Dolayısıyla daha ziyade bu konuyla ilgili kitaplar okumaya çalışıyorum. Kusura bakmayın, bu yüzden de bir tavsiyede bulunamıyorum.

1 Yorum

1 Yorum

  1. Pingback: “Uzmanlar Çağımızın Şamanlarıdır” – İktibas Dergisi

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Söyleşiler

“Hapsetme Onur Kırıcı Bir Cezalandırma Biçimi”

Yayınlanma:

-

Hapishaneler Türkiye’nin güncel ve yakıcı sorunlarından biri. Tarafsız, bağımsız, adil bir yargının bulunmadığı Türkiye gibi bir ülkede herkesin her an hapsedilebileceği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Gazeteci yazar Münker Odabaşı ile Hapishanesiz Toplum Arayışı’nı konuştuk. Milyonlarca insanın hayatını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen teşhis ve tedavi içeren sıkı bir ilk kitapla karşı karşıyayız.

Türkiye’deki cezaevi sisteminin, mahpusa ceza içinde ceza çektiren bir nitelik arz ettiğinden şikâyet ediliyor. Bu tespit ne derece doğru?

Aslında fazlasıyla yerinde bir tespit çünkü Türkiye’deki cezaevi sistemi özellikle de kampüs “cezakent” sistemi fıtrata ters olan kapatılmayı daha da ceza içinde cezaya dönüştürüyor. Örnek vermek gerekirse, 3-5 kişilik olan oda sistemi koğuşa göre daha dar bir tecrit mantığıyla inşa ediliyor ve zaten toplumdan soyutlanan mahpus hapishane içerisinde de ikinci bir tecrite maruz kalıyor. Sadece mahpusu değil, mahpus yakınlarını da cezalandıran bir sistem bu. Çünkü, şehrin çok uzağına inşa edilen bu kampüs “ceza infaz kurumları”na görüş günlerinde ulaşım sağlayan aileler ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Ayrıca, çok konuşulmayan ama ciddi bir emek sömürüsünün olduğu iş yurtlarında da işçi mahpuslar asgari ücretin çok çok altında bir ücretle çalışmak zorunda bırakılıyor. Velhasıl, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalan bir sistem.

Cezaevlerinin mahpusları “ıslah amacı” taşıdığı, onların “topluma kazandırıldığı” gibi iki temel tez, ceza infaz sisteminin meşruiyet ayaklarını oluşturuyor. Öte yandan, bu tezlerin süslü laflardan öte pek bir anlam ifade etmediği de toplumda belli düzeyde kabul görmüşe benziyor. Cezalandırma işinin esasında ne murad ve elde ediliyor?

Esasında ceza infaz sisteminin meşruiyetini sağlayan üçüncü bir ayağı daha var. Bu da ceza infaz kanunlarıdır, ki sistem, kanunlar ile “hastayı” buluyor, teşhisi kendisi koyuyor ve tedaviye yönelik “reçete”yi de yine kendisi sunuyor. Böylelikle kapatılma mekânlarına kanunlarla meşru bir zemin oluşturuluyor aslında. Toparlayacak olursam, hapishanelerin bireyi ıslah etmediği, topluma sağlıklı bir şekilde kazandırmadığı ele ayağa düşen bir gerçek. Hatta birey, içeri girdiğinden daha gerilemiş bir şekilde çıkıyor. Yani kapatılma mekânları mahpusu hem bedenen hem de ruhen sakatlıyor. Dolayısıyla tüm bu sorunlara rağmen kapatarak cezalandırmada ısrar edilmesi anlaşılır bir durum değil. Ayrıca, hapsetmenin giderek “öteki”ye karşı birer susturma/sindirme aracına dönüştüğü de söylenebilir. Nitekim 300 binlere ulaşan bir mahpus nüfusundan bahsediyoruz.

Şu an kendisi de hukuk dışı bir kararla cezaevinde bulunan milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “cezaevlerinde çıplak arama” konusunu meclise taşımış, o dönem ciddi bir tartışma yaratmıştı. Cezaevlerinde “onur kırıcı” muameleler oluyor mu? Bunlar ne derece sistematik veya münferit vakalar?

Hapsetme zaten başlı başına onur kırıcı bir cezalandırma yöntemidir. Çünkü hür yaratılan insanın fıtratına ters olan ve biricik olan özgürlüğüyle sınayan bir yöntem bu. Ve bu dört duvarın arkasında nelerin olup bittiğini “dışarıdakiler”in tam manasıyla bilemediği, bir kara kutudur bu mekânlar. Dolayısıyla bir bilinmezlik olan bu durum, “içerde” her şeyin olabilmesine, yapılabilmesine imkân tanıdığı gibi her onur kırıcı davranışı da “mümkün” kılar. Gergerlioğlu da hak savunucusu olarak bunu dile getirdi ve maalesef Demokles’in kılıcı ona da gösterildi. Sadece bugün değil, dün de öyleydi. Sinop’a, Bayrampaşa’ya, Metris’e, Diyarbakır 5 No’luya, Ulucanlar’a, Mamak’a vs. baktığınızda ve bugünle kıyasladığınızda değişen pek de bir şeyin olmadığı söylenebilir. Bugün insan dışkısı yedirilmiyor belki ama plastik sandalyelerde, sesini duyurmak için açlık grevlerinde olan insanlar öl(dürül)meye terk ediliyor.

Türkiye’deki cezaevlerinde ne gibi hak ihlalleri söz konusudur? En yaygın ve ağır olanlarından başlamak üzere açıklar mısınız?

En yaygını giderek artan kapatılma ki cumhuriyet tarihi boyunca 50 binlerde olan mahpus sayısı son 15 yılda 300 binlere ulaştı. Bu artan kapatılma ile birlikte kapasite üstü doluluk oranları yaşanmaya başlandı ve bu da zaten var olan mevcut ihlallere yenilerini eklemiş oldu. Bu nedenle aslında her biri yaygın ve ağır ihlaller içeren uygulamaları aklıma ilk gelenler şeklinde sıralamış olayım: mesela, 500 civarı mahpus bebek ve 2 bin civarında çocuk mahpusun olması, işçi mahpusların emek sömürüsü, hücre cezası, keyfi sınırlamalar, hamile mahpuslar, LGBTİ+ mahpus bireylerin tecriti, öğrenci mahpusların eğitim hakları, suların kesilmesi, hasta mahpusların geciktirilen tedavileri, engelli mahpusların yaşadıkları zorluklar, ayakta sayım dayatması, psikolojik-fiziksel işkence veya darp/kötü muamele, kötü veya yetersiz yemek çıkarılması, aşırı doluluk nedeniyle yerde yatmalar, kitap-gazete-mektup yasağı veya bunların keyfi sınırlandırılması, çıplak arama vs. gibi bir dizi ihlalden söz edilebilir.

İnsanın var olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde ceza gerektiğine göre, kitabınızın adı olan “hapishanesiz toplum arayışı” ile tam olarak ne kastediyorsunuz?

Çok derin bir soru ama kısaca söyleyecek olursam, elbette insanın olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde de kuşkusuz ceza gerekir. Hapishanesiz toplum arayışının ortaya attığı tez cezasızlık veya cezalandırmamak değil, tam aksine bireyi kapatmadan cezalandırmaktır. Başka bir ifadeyle, hapishanesizlik cezasızlık demek değildir. Bireyi toplumsal yaşamdan koparmadan, sakatlamadan, özgürlüğüyle “terbiye” etmeden cezalandırmak ve seçenek yaptırımlar uygulamaktır. Aslında şu soruyu da sormak gerekiyor, suç üreten toplumsal zemin yok edilmeden suç önlenemeyeceğine göre, suçlu olduğu varsayılan birini fıtratına ters olmasına rağmen kapatmanın, hapsetmenin suçun yaygınlaşmasını veya tekrarlanmasını önleyici bir etkisi var mıdır?

Dolayısıyla suç varsa ceza da olmalı, nitekim Yaratıcı da Âdem ile Havva kıssasında insanlığa şu iki mesajı verir. Birincisi cezasızlık ile ilgili olan, yani Yaratıcı tarafından konulmuş olan kuralın ihlali neticesinde yaptırım gerçekleşmiş ve cennetten çıkarılmışlardır. İkincisi ise hapsetmeme ile ilgili olan, yani Yaratıcı kapatmadan cezalandırmıştır. Çünkü hapsetme özgür yaratılan birey için ceza olamayacak kadar ağır bir yaptırımdır ve insan onuruyla bağdaşmayan, gayriinsani bir yöntemdir. Hatta kapatma, idam ve işkence de olduğu gibi kişiyi bedenen ve ruhen sakatladığı için de insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü bu, türün sakatlatılması demektir.

Türkiye’de basının cezaevlerine bakışını eleştiriyorsunuz. Bu ülkede yaşayan ortalama bir vatandaşın bakışı ile kıyaslayarak açıklar mısınız, sorun nedir?

Türkiye basınında özellikle de ana akım medyada kapatılma mekânları haberlerde çoğunlukla olumlanarak yüceltiliyor ve hapishaneler “fabrika gibi cezaevi”, “modern cezaevi”, “ev tipi cezaevi” vs. gibi söylemlerle okuyucuya sempatikleştirilerek aktarılıyor. Dolayısıyla “fabrika gibi” metaforu okuyucuda yanlış bir algının oluşmasına neden oluyor. Yaşanan ihlaller, sorunlar görmezden gelindiği gibi üretim vurgusuyla da bu mekânlar deyim yerindeyse haklılaştırılarak/meşrulaştırılarak kitlelere sunuluyor. Yani sonuç olarak sorun, bu yanlış dil ve söylem neticesinde egemen iktidar bakış açısı medya aracılığıyla yeniden üretiliyor.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

“Hakikati Felsefeye Emanet Edemeyiz”

Yayınlanma:

-

Mecit Ömür Öztürk insanın iç dünyasına, maneviyatına dönük kitapların yazarı bir felsefe öğretmeni. Kendisiyle çok okunan ve sevilen kitabının hikayesi, z kuşağı ve felsefe üzerine kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Dervişin Teselli Koleksiyonu‘nu eline alan biri, kitabın geniş bir alanda yoğun bir okuma faaliyetinin mahsulü olduğunu hemen fark edecektir. Okumak sizin için ne anlam ifade ediyor? Nasıl bir okursunuz?

Kendimde ihtiyaç olduğunu düşündüğüm, eksikliğini hissettiğim şeyleri okurum. Bir sorunumu çözmek, bir konudaki tıkanma noktalarımı açmak için okurum. Sadece okumuş olmak için okumak istemem. Çok şey okumuş olmak için de okumak istemem. Çok okuma meselesini büyük bir hedef olduğunu da düşünmüyorum. Yaşamımı değiştirmeye yarayan bir okuma tarzı, sayfa sayısı bakımından az bile olsa bana daha değerli geliyor. Fakat tek bir kitabı elime alıp sonuna kadar da götüremiyorum. Masamda dört beş kitap birden oluyor ve birinden yeterince bir şey aldığımı hissedince diğerine geçerek aynı anda dört beş kitabı ilerletmek, zihnime daha rahatlatıcı ve verimli geliyor.

2017-2019 yılları arasında yayınlanmış dört kitabınız bulunuyor. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun okurdan gördüğü rağbet diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek denli yüksek. Bu kitabın fark yaratmasının, bizim insanlarımıza, bu topraklara has bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Diğer kitaplarım Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanıyor elbette. O kitaplarla ilgili yorumlar da genelde olumlu ancak Dervişin Teselli Koleksiyonu ile mukayese edildiği için onun gölgesinde kaldı da diyebilirim. Dünya edebiyatında birçok kitabı olduğu halde tek kitapla bilinen yazarlar olduğunu okuyoruz. Diğer kitapları hep gölgede kalmış kişiler de var. Hatta öne çıkan bir şiiri sebebiyle diğer şiirlerinin ilgi görmemesinden hoşnutsuzluk duyan şairler de biliyoruz. Bundan sonra ne yazsam Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanacak ve hep onun gölgesinde kalıp unutulacak gibi gelse de işin özü yazmaya devam etmek. Kitapların alaka görmesi için değil de Rabb’in razısını aramak, o istikamette çalışmalar ortaya koymak için devam etmek gerekiyor. Bir kitabın yayınlanması da bir okur kitlesine ulaşması da Allah’ın ayrı bir ikramıdır. Ancak meselemiz o olmamalıdır.

Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun daha fazla ilgi görmesinin bir sebebi ortak bir yaraya parmak basması olsa gerek. Herkesin kendi dünyasında, kendine has sorunları var. En yakın çözüm noktalarından biri de kitaplar. Kitaplar, sıkıntı içerisindeki insana elbette bir çözüm sunar, bir yönlendirme yapar ve bir teselli verir. Ancak hangi kitabın hangi satırının kendisine iyi geleceğini herkes bilemeyebilir. Arayıp bulamayabilir de… Ben bunu okurların yerine yaptığım için, yani o kitapları bulup, o satırları çıkarıp sunduğum için etkili oldu diye düşünüyorum. Bu yol başka yazarlara da açık elbette. Keşke bu temayı işleyen, bu işi yapan daha çok kitap olsa…

Tesellileri örerken doğudan ve batıdan yazarların, şairlerin, filozofların sözleri kadar Kur’an ayetlerine de yer veriyorsunuz. Öte yandan kitap “herkes için tasavvuf” serisi içinde okura sunuluyor. Eserinizi bir tasavvuf kitabı olarak mı nitelendiriyorsunuz? Bunu şunun için soruyorum: Bugün tasavvuf ekollerine genel olarak baktığımızda, kuşatıcı ve diriltici bir söylem göremiyoruz. Yanılıyor muyum?

Diriltici söylemi evet ben de hissedemiyorum. Tasavvuf, kitaplarla yürüyen bir tarza bürünmüş olmamalı… Tasavvuf bir hâl ilmidir, o hâl de insandan alınır. İnsan bence insanla pişer. Kitaplar bu noktada ancak eksik kısımları tamamlayabilir. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nu tasavvuf konularını da işleyen bir edebiyat kitabı olarak görüyorum. Yazarlıkta önemsenen bir kural vardır. Bildiğin şeyi yaz, denir. İnsan en iyi, bildiği şeyi yazabilir. Ben bir edebi eser üretebilmişsem, ki onu zaman gösterecek, en çok düşündüğüm, üzerinde en çok durduğum meseleyi ele almalıyım. Ele aldığım konunun manevi içerikte olmasının sebebi, kitap için seçtiğim türün bu olmasından değil, kafamda en çok yer kaplayan meselenin, -her ne kadar layıkıyla gereklerini yerine getiremesem de- maneviyat olmasıdır. Yöntem olarak, hem tasavvuf hem felsefe, birlikte ilerleyen bir tarz ortaya çıktı. Bu da önceden planladığım bir durum değildi. Kitabın ileride Türk edebiyatında konumlanmasını daha çok arzu ederim.

2000 sonrası doğan ve sosyal medya ortamlarında kendini bulan, kitaplara uzak ama bilgiye daha hızlı ulaşan bir kuşak var. Z kuşağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bilim ve teknoloji bir şeyi üretmeden evvel insanlık üzerindeki zararları üzerinde pek durmuyor. Belki öyle bir görevi de yok, ayrı mesele. Ürettikten sonra uzun süre yine durmuyor. Bir gelişme bilimden geldiyse, teknolojiden geldiyse doğrudur hatta iyidir, daha ötesi insanlık için gereklidir düşüncesinden dolayı sadece Z kuşağı değil, hepimiz garip bir yaşam biçiminin içine düşmüş durumdayız. Fakat Z kuşağı böyle bir yaşam tarzına hayatının ilk yıllarında maruz kalınca elbette ortaya acınacak bir tablo çıkıyor ve çıkacak gibi görünüyor. Bu çocukları doğaya çıkaracağız, onlarla göz göze iletişim kuracağız, cihazlar olmaksızın yaşanan duyguların da çok özel ve güzel olduğunun deneyimini yaşatacağız. Yoksa anons ve sloganlarla hiçbir yere varamayız. Onlara hep ne yapmamaları gerektiğini söylüyoruz, ne yapmaları gerektiğini söylemiyoruz. Söylemek de yetmez, ne yapmalarının daha değerli olduğunu onlara tecrübe ettirmeliyiz diye düşünüyorum.

Felsefe öğretmenisiniz. Felsefe ile iştigal etmek bir insanı nasıl değiştirir, dönüştürür?

Ben felsefenin, vahyin hakikatlerinin kabulünden sonraki süreçte çok yararlı olduğunu düşünüyorum. İlahi olanı kalben, ruhen kabul edersiniz veya etmezsiniz. Fakat kabul ettikten sonra mesajı doğru anlamak, hayata doğru tatbik etmek için felsefeye ihtiyacınız olur. Fakat hakikate erişmek konusunda felsefeyi özel bir konumda görmüyorum. Hakikatin, insanın onu arayıp bulmasına bırakılacak kadar basit bir mesele olmadığına inanıyorum. Nasıl ki nefes almamız için gereken havayı arayarak, çabalayarak bulmuyorsak, hakikati de insan arayışına emanet ederek bulamayız. Bulduğumuz hakikati felsefeyle test edebiliriz, o ayrı. Hakikate nüfuz etmek de felsefeyle olabilir. Ama hakikati ona emanet edemeyiz ve onu ondan emanet alamayız.

Şu sıralar neler okumakla meşgulsünüz?

Ölümle ilgili yayına yaklaşan bir kitap çalışmamdan dolayı son dönemlerde ölümle ilgili şeyler okudum. Şu an İmam Gazali’nin Ölüm ve Ölüm Ötesi Hayat kitabı ve Kaan H. Ökten’in Ölüm kitabını okuyorum.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

“Huzurevi Algısının Değişmesi Lazım”

Yayınlanma:

-

Yaşlılık, yaşlı istismarı, adli psikoloji, travma gibi alanlarda 10 yıldan beri çalışmalar yapan Mardin Artuklu Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Deniz Işıker Bedir ile yaşlı istismarı ve psikoloji bölümü üzerine konuştuk.

Bu yılın şubat ve mart aylarında “28 Şubat’ın Psikolojik Etkileri” (Muhit Kitap) ile “Yaşlı İstismarı Ve İhmali” (Nobel Yayıncılık) adlı kitaplarınız yayınlandı. Kısaca yayınlanma süreçlerini ve neler hissettiğinizi sorarak başlamak isterim.

Aslında farklı zamanlarda başlayan yazım süreçleri var iki kitabın da. Ama art arda yayımlanması sürpriz oldu benim için de. Tabi çok güzel bir duygu. Çok emek verdiğiniz eserleriniz somut olarak elinizde duruyor. 28 Şubat ile ilgili kitabımın 9 yıllık bir hikayesi var, basılmasını daha önce de çok istemiştim ama başvurduğum birkaç yayınevi sıcak bakmamıştı konu güncelliğini yitirdi diye. Muhit Kitap özellikle tarihe not düşmek adına kitabımı bastı. Çok mutluyum o yüzden. Ama kitapların konu itibariyle duygusal yükleri de oldu benim için. Biri benim bizzat yaşadığım “28 Şubat” sonrası psikolojik süreçlerle ilgili, diğeri de istismar gibi duygusal ağırlığı olan bir konu. Ama daha önce hakkında az çalışma olan bu iki konuyu ele almış olmak benim için hem anlamlı hem de heyecan verici.

Yaşlı İstismarı Ve İhmali kitabınızı hazırlarken 50 yaşlıyla derinlemesine mülakat gerçekleştirdiğinizi belirtiyorsunuz. Söz konusu yaşlı istismarı ve ihmali olduğunda Türkiye’de ve dünyada öne çıkan sebepler neler?

Aslında elbette çok faktör var istismarı etkileyen, ancak en bilinen sebepleri yaşlıların bağımlı, eşi ölmüş ya da boşanmış olması, bedensel ya da bilişsel sorunlar yaşaması, düşük gelir ve eğitim düzeyine sahip olması, sosyal olarak izole olması var. Birçok istismar kuramında, bakım verenin de önemi vurgulanır. Bakım verenin psikolojik durumu, madde ya da alkol bağımlısı olması, kendisinin istismara uğramış olması ki şiddet konusunda daha önce şiddete maruz kalmış olma önemli bir etken çünkü şiddet öğrenilen bir şey aynı zamanda. Bir önemli neden de bakım verenin fiziksel ve psikolojik olarak desteklenmemesi. Yani bakım veren kişi yaşlının çocuğu da olsa bazen kendini yorgun ve sıkışmış hissedebiliyor. Dolayısıyla bakım verene destek şart. Hatta geçenlerde izlediğim “The Father” filmi demans hastası bir adamı anlatması ve kızının yaşadığı sıkışmışlığı göstermesi açısından çarpıcı bir film. Pandemi sonrası şiddet ve istismar oranlarının da arttığını okuyoruz çünkü pandemi ile beraber yaşlılar tamamen eve mahkum edildi. Sokağa çıkma kısıtlamaları zaten sınırlı sayıda ve sınırlı zamanda dışarı çıkan yaşlıları tamamen eve kapattı. Bu ageism dediğimiz yaş ayrımcılığının bir çeşidi aynı zamanda. Stres yükü ve evde geçirilen zamanın artması şiddet oranlarını da arttırıyor maalesef. Bir de yaşlıların hareketsiz kalması, dışarı çıkmamaları sadece bedensel sorunları değil örneğin depresyon oranlarını da arttırdı ve arttıracak. Bu belirsiz hal belki de en çok yaşlıları ve okula gidemeyen çocukları etkileyecek gibi görünüyor maalesef.

İçinde bulunduğumuz toplumda yaşlılara hürmetin üst düzeyde olduğu yaygın kabul gören bir inanış. Alanda çalışmış, yerli ve yabancı kaynakları taramış biri olarak, bu inanışın gerçeği ne oranda yansıttığını düşünüyorsunuz?

Türkiye görece birçok ülkeye göre daha iyi durumda diyebiliriz. Yaşlıların aile içinde yerleri var hala, bakımevine ve huzurevlerine talep artsa da yaşlılar aile içinde önemseniyor. Ancak bu istismar ve ihmal olmadığı anlamına gelmiyor. Bir kere gösterilen oranlar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü açığa çıkması zor bir şey istismar. Bu, çocuk istismarında da böyle. Özellikle duygusal istismar gibi (hakaret, yok sayma vb.) istismar türleri somut bulguları olmadığı için daha az açığa çıkıyor. Fiziksel istismar bile çoğu zaman sağlık kuruluşlarında fark edilebiliyor. Bir de bakıma muhtaç ya da yatağa bağımlı yaşlılarda maalesef oranlar daha yüksek. Yapılan çalışmalar 14 yaşlı istismarı olayından sadece birinin açığa çıktığını söylüyor ki bu oranların bazı ülkelerde görece daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Mesela Çin’de ortalama yaşam süresi çok uzun, okuduğum kaynaklarda istismar oranları da birçok ülkeye göre daha yüksekti. Benim çalışmamdaki oran birden çok istismara maruz kalan 13 kişi olduğunu gösteriyor bu da yüzde 26’ya tekabül ediyor. Duygusal istismarda oran yüzde 42. Türkiye’de yapılmış diğer çalışmalarda da benzer oranlar söz konusu. Ancak en yüksek oranlar duygusal istismar ve ekonomik istismar olarak görülüyor. Tabi benim çalışmam nitel bir araştırma dolayıyla örneklemim dar ve genellenebilir değil. Yine de bu durum oranların yüksek olduğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef.

Kitabınızı okurken Guillermo Rosales’in “Felaketzedeler Evi” adlı romanı aklıma geldi. Bakımevinde geçen bir roman. İlk paragrafında şu cümleler yer alıyor: “Hayattan umudunu kesmiş insanların sığındığı, kıyıda köşede kalmış barınaklardan biriydi. Kaçıklar çoğunluktaydı. Yapayalnız ölsünler, kazananların başına bela olmasınlar diye aileleri tarafından bırakılan yaşlılar da vardı.” Huzurevinde kalan yaşlılar için, terk edildiklerini düşündüğümüzden ötürü üzülürüz. Böyle düşünmekte haklı mıyız? Yaşlılar için nasıl yerlerdir buralar?

Kitabı okumadım ama sizin önerinizle en yakın zamanda okuyacağım. Huzurevleri için böyle bir algı var. Ancak bu algının tamamen doğru olduğunu söyleyemem. Özellikle bakım vereni olmayan kendisine de bakacak sağlığı ve maddi gücü olmayan yaşlılar için huzurevleri önemli mekanlar. Bence huzurevi algısının değişmesi lazım çünkü bazen yaşlılar daha rahat bir yaşam için de tercih edebiliyor huzurevlerini. Çocuklarıyla sorun yaşıyor, gerçekten bakacak kimsesi olmuyor ya da maddi gücü olmadığı için böyle toplu bir yerde yaşamak daha mantıklı gelebiliyor. Ancak yaşlıların gözünden baktığımızda belli bir yaşa gelmiş kişilerin toplu yaşanan bir yerde ailesinden uzakta yaşaması çok da kolay bir şey değil. Benim huzurevinde yaptığım görüşmelerde yaşlıların hemen hemen hepsi huzurevinin fiziksel ortamından çok memnundu. Kişisel bakımlarının yapılması, temizlik, yemek gibi hizmetlerden memnun olduklarını hatta bazı çalışanların onlara çocuklarından bile iyi baktıklarını ifade ettiler. Ama duygusal olarak yaşlıların bir arada yaşamasının zorlukları da var, kendileri de ifade etti bunu zaten. Çok anlaşamadıklarını, bazen aralarında sürtüşmeler hatta kavgalar olduğunu söylediler. Belli bir yaştan sonra hiç tanımadığın biriyle oda arkadaşlığı yapmak, yeni bir ortama uyum sağlamak kolay değil. Çok umutsuz olan da vardı içlerinde, ölümü bekliyorum diyen de, hayatımdan memnunum diyen de… Bir anım var bu konuda. Ben görüşmelerimi yaparken bayramdan birkaç gün öncesiydi. 9 çocuğu olan bir yaşlı ilk başvurusunu yapmıştı. Benim içim burkuldu çünkü bayramı geçirip gelseydim bari demişti, ben şahit olduğum için üzüldüm çünkü kurban bayramıydı ve belli ki bayrama bu kadar kısa süre kala huzurevine gelmek istememişti. Yine de kabul edip yerleşti. Yani duygusal olarak yaşlıları da zorlayan bir süreç bu, bence çok da kolay değil bu kararı almak. Ama çocuğu bakmıyor diye suçlamayı da doğru bulmuyorum. Çünkü kimsenin içinden geçtiği süreçleri bilmiyoruz ve bu yüzden yargılamaya hakkımız yok. Ama Türkiye’de son yıllarda huzurevi ve bakımevi sayıları arttı, bu da bir ihtiyaç ve talep olduğunu gösteriyor.

Yaşlı istismarının asgari düzeylere çekilebilmesi için sosyal devlet anlayışının güçlü biçimde karşılık bulması gerekir, şeklinde bir çıkarım yapılabilir. Teoride mantıklı görünüyor fakat önemli olan pratik. Pratikte durum nedir? Siz ne öneriyorsunuz öncelikli olarak?

Aslında sosyal devlet anlayışı istismarı azaltmada önemli bir etken bence. Bir kere yaşlıların maddi olarak güçlü olması istismarı da azaltıyor. Maddi olarak dışarıya bağımlı olan kendine bakacak gücü olmayan yaşlıların daha çok istismara maruz kaldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Yaşlılık maaşı çok düşük, özellikle kadınların sosyal güvencesi ya da emeklilik maaşları yok. Fakat sosyal devlet dediğimiz yerlerde de istismar önemli bir sorun. Dolayısıyla yaşlıyı güçlendirmek, şikayet mekanizmalarını kolaylaştırmak ve haklarını arama yollarını öğretmek lazım en başta. Örneğin Türkiye’de 70 yaş ve üstü kişilerde okuma yazma oranı çok düşük, bundan dolayı haklarını, bir istismar durumunda nereye başvuracaklarını bilmiyorlar. Bir etken daha var, şikayet edersem daha kötü duruma düşerim ve ayıplanırım korkusu… Bunu çoğu yaşlı dile getirdi maalesef. İstismarı tespit etmede yaşlı ile çalışan kişilere çok iş düşüyor. Yaşlılarla en çok temas eden doktorlara ve sosyal hizmet alanında çalışan herkese yaşlı istismarının tespit edilmesiyle ilgili eğitimler verilmesi lazım. Bir de televizyon izleyen bir kitle için televizyonda yayımlanan kamu spotları da etkili olacaktır. Benim evinde görüştüğüm yaşlılardan biri onun için şehrinde bulunan huzurevi numarasını bir kağıda yazmamı istemişti. Belli ki çocuklarından bunu talep edememişti.

10 yıldan beri Mardin Artuklu Üniversitesinde Psikoloji Bölümü’ndesiniz. Alanda tecrübeli bir hoca olarak psikolojiye ilgi duyanlara takip edilmesi gerekli birkaç isim, okunması ve izlenmesi gereken birkaç roman ve film önerir misiniz?

En zor soru bu sanırım. Çok fazla öneri görüyorum psikoloji ile ilgili ama ben kitap önerme konusunda biraz zorlanıyorum. Genel bir tavsiye zor, çünkü ilgi alanları ve okuma süreçleri çok kişisel, parmak izi gibi bir şey okuma zevki . Yine de birkaç tavsiye vereyim. Irvin Yalom’un kitaplarını genel olarak çok beğenirim. Engin Geçtan’ın kitapları çok kıymetli alanımız için. Özellikle “İnsan Olmak” kitabını çok severim. Varoluşçu psikoloji bu aralar çok revaçta. Victor Frankl ve Kemal Sayar okunabilir bu anlamda. Psikanaliz için Saffet Murat Tura Türkçe yazan biri olarak alana önemli katkı sunuyor. Bir de Didem Madak okusunlar derim, insanın ruhunu ince ince işleyen en sevdiğim şairlerden biri. Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve Peyami Safa da psikolojiye ilgisi olanların okuması gereken yazarlardan bana kalırsa. Tabi burada isimlerini sayamadığım çok güzel eserler veren hocalarımız var… Film konusuna gelince çok iyi bir izleyici olduğum söylenemez ama psikoloji alanında önerilebilecek çokça film ve dizi var. Guguk kuşu, Otomatik Portakal gibi kült filmlerin yanı sıra psikoloji alanında yapılmış birçok deneyin filmi de var. Das Experiment, Die Welle gibi filmler bunlardan bazıları. Terapi ile ilgili In Treatment tavsiye edilebilir. Ama izlediğiniz her filmde elbette psikolojik öğeler vardır çünkü insanın olduğu her yer psikoloji ile bağlantılıdır esasında. Örneğin The Pianist filmini çok severim. Hayatta kalabilme gücü konusunda oldukça etkileyici olduğunu düşünüyorum. The Pianist filminden bir sözle bitirelim o zaman ropörtajı : “Sanki çok ömrümüz varmış gibi beklemeyi öğretiyor bize hayat…”

Devamını Okuyun

GÜNDEM