Connect with us

Yazılar

Yaşanamazlık Anlatısı ve Gazze – Abdurrahman Kittana

Yayınlanma:

-

Giriş
İşgalci-sömürgeci anlatıların özünde, yerli halkların bir bütün hâlinde yurtlarından sürülüp silinmesi yatar. Bu anlatılar, bir halkın başka bir topluluk tarafından yerinden edilmesini meşrulaştırmak için mevcut coğrafyaların kimliğini, toplulukları ve onların tarihlerini inkâr etmeyi amaçlar. Siyonist proje de buna dahildir. Siyonizm’in kurucu mitlerinden biri, “çölü çiçeklendirmek” ve onun baş mücevheri olan Tel Aviv’in, kısır kum tepelerinden -yaşanmaz bir mıntıkadan- öncü işgalciler tarafından dönüştürülerek doğduğu iddiasıdır. Bu anlatı, sömürgeci rejimin Tel Aviv’i başlangıçta Yafa’nın hemen dışına inşa etmiş olduğu gerçeğini gizler. Oysa Yafa, zengin bir kültürel yaşam ve gelişen bir portakal ticaretine sahip, canlı bir Filistin şehriydi. “Kum tepeleri” tasviri, bir boşluk imgesi üretir ve bölgedeki gelişmiş tarımsal ve toplumsal yaşamı gizler. Toprağı, işgalciler tarafından kurtarılana kadar “yaşanılamaz” olarak göstermek, el koymayı ve sömürgeci genişlemeyi meşrulaştırmaya yardımcı olmuştur. Bu süreç, 1948’den sonra yoğunlaştı; Tel Aviv, etnik temizlikle boşaltılan Filistin köylerini de içine katarak Yafa şehrine doğru genişledi.

Aynı işgalci-sömürgeci söylem, bugün Gazze’ye karşı yürütülen soykırım savaşını da yönlendiriyor; burada yıkım, “yaşanamazlık” anlatısı üzerinden yeniden sunuluyor. Gazze, giderek daha bir sıklıkla “bir harabe” olarak tasvir ediliyor ki bu çerçeveleme, kesinlikle tarafsız değildir! Bu yazı, “yaşanamaz” teriminin siyasi açıdan bir bagaja sahip olduğunu, sorumluluğu gizlediğini, sömürgeci “arındırma”yı yeniden ürettiğini ve Filistinlilerin yaşamlarını ve geleceklerini derinden etkileyen biçimlerde politika ile kamuoyu algısını şekillendirdiğini ileri sürmektedir. Bu söylemin yerleşimci sömürgeciliğin mantığı içindeki kökenlerini, işlevini ve sonuçlarını incelerken şiddeti gizleyen anlatılardan, Filistin varlığını, tarihini ve egemenliğini onaylayan bir dile radikal bir geçiş yapılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Abdurrahman Kittana

Arındırma: Terra Nullius’tan “Yaşanamaz”a
Terra nullius (boş ve sahipsiz olarak tasvir edilen toprak) kavramı, on dokuzuncu yüzyılda Britanyalı Hristiyan Siyonizm’ini yönlendiren emperyal ideolojinin temelini oluşturuyordu. 1840’ta Britanya donanması, ilk kez Filistin kıyılarında buharlı gemilerle savaş yürüttü ve bir zamanlar Napolyon’u püskürtmüş olan tahkimli Akka şehri üç gün içinde müttefik güçlerin eline geçti. Şehrin harabeye çevrilerek gerçekleştirilen yıkımı, “yokluğun kanıtı” olarak okuyan sömürgeci söylemi besledi; maddi yıkımla demografik boşluğu birleştirerek sözde boş olan topraklar üzerindeki sömürgeci iddiaları meşrulaştırdı.

“Britanya emperyalist doktrini”ni benimseyen Siyonist hareket; Filistin’in yerli halkının varlığını, haklarını ve taleplerini sistematik olarak göz ardı etti. Reşid Halidi’nin belgeleriyle ortaya koyduğu üzere, bu “arındırma” işlemi, Theodor Herzl’in 1899 yılında Filistinli akademisyen Yusuf Ziya el-Halidi[1]’nin mektubuna verdiği yanıtla çarpıcı bir şekilde görülür. El-Halidi, Filistin halkının topraklarından sürülmeyi kabul etmeyeceğini söyleyerek onu uyarmıştı. Herzl’in cevabı ise yerli halkın özne oluşunu, toprakla bağını ve kalıcı varlığını görmezden geldi; bu, Filistin varlığını göz ardı eden veya silen temel Siyonist tezi yansıtıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917’de, Britanya bir başka Filistin sahil şehri olan Gazze’yi bombaladı. Şehir ağır hasar gördü, nüfusu azaldı ve harap oldu. Britanya topçu ateşi, şehirdeki binaların üçte birinden fazlasını yıktı ve pek çok yapıyı harabeye çevirdi. Bombardımandan sonra Gazze’nin Filistinli sakinleri evlerinin kalıntılarına yeniden yerleşti ve yıkımdan geriye kalanlarda barınmaya çalıştı. Buna rağmen Britanya Yüksek Komiseri Herbert Samuel, resmî olarak şehri “yaşanamaz” ilan etti. Savaşlar nedeniyle harap olan Fransa ve Belçika’daki yerleşimlerle bir paralellik kurarak Samuel, bir yeniden inşa plânı önerdi. Britanya Dışişleri Bakanlığı da şehrin yeniden inşası için Siyonist Federasyon’la iletişime geçilmesini tavsiye etti. Bu öneri, hayata geçirilmemiş olsa da Britanya’nın Filistin’de Siyonist yerleşimi destekleme stratejisinin bir yansımasıydı. Ayrıca, savaş sonrası “insani yardım”ın sömürgeci emellere hizmet edecek şekilde araçsallaştırıldığını ve Gazze’nin yeniden inşasının emperyal çıkarlar için bir araç hâline getirildiğini göstermektedir. Sonuçta, Gazze’nin yerli Filistinli halkı şehri kademeli olarak yeniden inşa etti. 1948 Nakba’sının ardından Gazze, tarihî Filistin’in diğer bölgelerinden sürülen Filistinliler için bir sığınak hâline geldi ve böylece şehrin “yerinden edilme” ve getto olarak rolü daha da pekişti.

2010’larda Gazze’nin Yaşanabilirliği: BM Çerçevesinde Bir Kriz
Gazze’ye ilişkin “yaşanamazlık” kavramı, 2012 yılında yeniden gündeme geldi; İşgal Altındaki Filistin Topraklarındaki Birleşmiş Milletler Ülke Ekibi, acil ve sürekli müdahale olmadan bölgenin 2020’ye kadar yaşanamaz hâle geleceği uyarısında bulundu. 2015’te, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı benzer bir uyarı yayımladı ve Gazze’nin beş yıl içinde yaşanamaz hâle gelebileceğini öngördü. Yardım ve kalkınma sektörü de bu uyarıları tekrar etti ve onları talihsiz fakat kaçınılmaz bir gelişme olarak sundu.

BM organları, uyarılarını; çöken altyapı, su kirliliği, aşırı nüfus yoğunluğu ve kitlesel işsizlik gibi somut göstergelere dayandırdı. İnsanî bir trajedi olarak sunulsa da bu kriz, İsrail politikası olarak özenle üretilmiş bir durumdu. 2007’den bu yana geniş çapta kolektif bir cezalandırma olarak kınanan İsrail ablukası, Gazze ekonomisine zarar verdi ve toparlanmayı engelledi. Sistematik askerî saldırılar ise altyapıyı daha da tahrip etti ancak “yaşanamazlık” söylemi Gazze’nin yıkımını, İsrail işgalci sömürgeciliğinin ontolojik nedenini gizleyerek siyasetten arındırdı.

Terra nullius örneğinde olduğu gibi, “yaşanamazlık” kavramı da faili gizler ve sömürgeci anlatılara hizmet eder; Gazze’yi kasten yok edilmiş bir yer olarak değil, doğası gereği yaşamaya elverişsiz bir alan olarak çerçeveler (silinmeye veya yer değiştirilmeye mahkûm bir alan gibi). Bu şekilde, BM’nin projeksiyonları ne kadar iyi niyetli olursa olsun, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini dayatılmış bir gerçeklik olarak değil, kaçınılmaz bir durum olarak gösteren yerleşimci-sömürgeci mantığı tekrar eder.

Bu söylem, Edward Said’in çok bilinen bir şekilde tanımladığı “imajinatif coğrafyaların” sömürgeci üretimi fikrini de yansıtır (toplulukların özneliğini ve insanlığını elinden alarak kontrolü meşrulaştıran emperyal bir uygulama). Günümüzde bu, Gazze’nin bir “ev” olarak değil, bir “yıkım sahası” olarak; bir toplum olarak değil, yönetilmesi gereken bir sorun olarak tasvir edilmesinde görülür. Bu tür temsil biçimleri, Filistin siyasal iradesini ve direnişini yok sayar, uzun süredir anti-sömürgeci mücadele yürüten bir halkı, kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar gibi yeniden sunar.

Joseph-Achille Mbembe

Tasarım Yoluyla Yaşanamazlık: Gazze’de Nekropolitik
Achille Mbembe’nin nekropolitik kavramı, İsrail rejiminin Gazze üzerindeki kontrolünü “yaşanamazlık”ı organize ederek nasıl sağladığını aydınlatır. Nekropolitik, yalnızca kimin yaşayacağı ve kimin öleceği kararını vermekle ilgili değildir; belirli nüfusların, yaşanması mümkün olmayan koşullarda yaşamaya zorlanmasını da kapsar. Nekropolitik bağlamda, yaşanamazlık, yaşamı yavaş yavaş aşındıran aşağılayıcı koşulların kasıtlı üretimidir; yaşanmazlık ise hayatta kalmanın artık mümkün olmadığı nihâî noktayı ifade eder. Gazze, bu sürekliliğin çarpıcı bir örneğidir: Mbembe’nin “ölüm-dünyası” olarak adlandırdığı bir yere dönüşmüş, günlük yaşam sistematik olarak hayatta kalma olanaklarından mahrum bırakılmıştır. Bu, su şebekeleri, hastaneler, okullar ve evlerin tekrarlayan şekilde tahrip edilmesi ve yeniden inşanın kasıtlı olarak engellenmesi gibi İsrail politikalarıyla sağlanmaktadır. Tam da bu nekropolitik bağlam içinde, “yaşanamaz” çerçevesi pekişir.

Gazze bir kez yaşanamaz veya yaşanmaz olarak tanımlandığında, dikkat İsrail rejiminin sorumluluğundan uluslararası insani yardım ve destek mekanizmalarına kayar. Ayrıca bu çerçeve, kendini pekiştiren bir mantık üretir: Yardım, yalnızca İsrail’in ölüm ve yaşanamazlık üreten yapıları içinde yaşamı sürdürür. Bu şekilde insani yardım, nekropolitik kontrolün tam ortasına gömülür; sadece geçici bir rahatlama sağlar, kolonyal sistemi yerinde bırakır ve sorumlularını hesap vermekten muaf kılar. Günümüzde, soykırım devam ederken insani yardımın kendisi de adeta bir ölüm tuzağı hâline gelmiştir.

Buna ek olarak, “yaşanmazlık” çerçevesi bağışçı yorgunluğunu teşvik eder, uluslararası katılımı zayıflatır ve nüfus transferi veya zorunlu yer değiştirme önerilerine kapı açar (çoğu zaman bunlar insani çözümler olarak sunulur). Ayrıca, Filistinlilerin Gazze’de kalma hakkını zayıflatır, daha geniş bir bağlamda kendi kaderini tayin hakkını aşındırır ve umutsuzluk tohumları eker. En sinsi biçimde bu çerçeve, Filistinlilerin soykırımcı yıkıma karşı yeniden inşa etme, direnme ve yaşamı sürdürme çabalarını yok sayar; onları direniş ve hayatta kalma mücadelesi veren siyasi özne yerine pasif kurbanlar olarak yeniden sunar. Bu söylem; yalnızca gerçekliği çarpıtmakla kalmaz, uzun süredir devam eden kolonyal projeyi ileri taşıyarak Filistin özneliğini görünmez hâle getirir.

Yeniden Yaşanabilirliğe Yönelmek
Yaşanamazlık söylemine gömülü yerleşimci-sömürgeci mantığı çürütmek için Gazze’yi kavramsal ve politik olarak yeniden çerçevelemeliyiz. Bu, yıkımından sorumlu yapıları ve aktörleri hesap vermeye zorlamakla başlar: İsrail rejimi ve uluslararası kurumların iş birliği veya stratejik ihmali! Ayrıca, Gazze’nin kurtuluştan âzâde bir alan olmadığı konusunda ısrar etmeliyiz. Gazze, sürekli mücadele, yaratıcılık ve kolektif direnç alanıdır. Soykırımcı şiddetin ortasında bile Filistinliler evler inşa etmeye, toprak işleyip üretmeye, çocuklarını eğitmeye ve onurlu bir yaşam sürme haklarını savunmaya devam etmektedir. Bu Filistin direnci, Gazze’nin yaşanamaz değil, aktif olarak yeniden yaşanabilir olduğunu -halkının kararlı çalışmalarıyla yeniden yaşanabilir hâle geleceğini- gözler önüne sermektedir.

Yeniden yaşanabilirlik kavramı, çöküş anlatılarına karşı kritik bir alternatif sunar. Gazze’de yaşamın, yapısal yıkıma rağmen nasıl geri kazanıldığı ve sürdürüldüğünü gösteren günlük uygulamaları ön plâna çıkaracaktır. Son girişimler (harabeleri barınak inşa etmek için yeniden kullanmak, tarım alanlarını enkazla işaretlemek ve kurtarılmış malzemelerle işletmeleri canlandırmak) sadece dayanıklılığın işaretleri değildir. Bunlar, arındırma ve insani yardım söylemine gömülü pasifliğe karşı direnen siyasi eylemlerdir. Bu anlamda yeniden yaşanabilirlik hem maddi bir uygulama hem de söylemsel bir müdahaledir. Yaşamı sona erdirmeye tasarlanmış sistemler içinde bile farklı bir şekilde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlar!

Yeniden yaşanabilirlik, sadece hayatta kalmakla ilgili değildir; Gazze’yi yaşanamaz kılmak üzere tasarlanmış yapıları sorgulayan politik bir iddiadır ancak bu iddia, Gazze’nin yeniden inşasını desteklediklerini iddia eden çevreler tarafından sürekli olarak zayıflatılmaktadır. Sonuçta, ardışık askerî saldırılardan sonra Gazze’nin yeniden inşa edilememesi, yerel yetersizlikten değil, işlevsiz ve dışarıdan dayatılmış bir yardım ve yönetim sisteminin sonucudur. “Uluslararası toplum” aslında parçalı ve politize edilmiş bir yeniden inşa çerçevesinin oluşmasında merkezi bir rol oynamıştır. Bu çerçeve, uzun vadeli iyileşme yerine geçici yardımı öncelikli kılmış ve Filistinli özneliğini sistematik olarak dışlamıştır.

Öte yandan uluslararası aktörler, kendilerini tarafsız gösterirken bağımlılığı sürdüren, sürdürülebilir kalkınmayı engelleyen ve yıkımın kök nedenlerini ele almayan insani yardım paradigması içinde hareket etmişlerdir. Bu nedenle Gazze’yi yeniden yaşanabilirlik merceğinden çerçevelemek sadece kavramsal bir değişim değildir; geleceğini belirleyen politik ve maddi koşulları radikal biçimde dönüştürme çağrısıdır. Bu çağrı Filistinli bilgiyi, hak ve vizyonları merkeze koymayı, izolasyoncu dayatmaları reddetmeyi; adalet, geri dönüş ve sömürgecilikten kurtulma için harekete geçmeyi gerektirir. Gazze’de yeniden yaşanabilirlik mümkündür, aynı zamanda mülksüzleştirmeye karşı direnen ve yaşamı onaylayan temel bir politik zorunluluktur.

Filistinli bir aile, Gazze Şeridi’nin güneyinde yıkılan evlerinin enkazı yakınında yemek yiyor [Arşiv: Mohammed Salem/Reuters].

Harabeden Hayatı Yeniden İnşa Etmek
Gazze’nin sürekli biçimde yaşanamaz olarak tanımlanması vâr olma, kalma, geri dönme ve yeniden inşa etme hakları da dahil olmak üzere temel Filistinli haklarını aşındırmaktadır. Bu tanım, bir kaçınılmazlık ve geri dönülemezlik ima ederken tarih ve ekoloji bunun aksini sürekli olarak göstermiştir. Atom bombasının atıldığı Hiroşima’nın ardından bile doğa, total yok oluş anlatılarını boşa çıkarmıştır. Patlamadan sadece birkaç ay sonra bitki yaşamının yeniden ortaya çıkması (özellikle açan zakkum çalıları ve dirençli ginkgo ağaçlarının hayatta kalması) yeniden doğuşun güçlü bir simgesi olarak durmuştur.

Şehirler de son derece dirençli varlıklardır; savaşlardan, felaketlerden ve kitlesel şiddetten kurtulabilecek kapasiteye sahiptirler. Tarih, şehirlerin nadiren sonsuza kadar harabe hâlinde kaldığını gösterir ve Gazze de bu gerçeği doğrular. Birinci Dünya Savaşının yıkımının ardından Gazze, kademeli olarak yeniden inşa edilmiş ve bölgenin sosyal ve ekonomik yaşamına yeniden entegre olmuştur. On yıllarca süren İsrail işgali ve ablukasına rağmen Gazze, hayatta kalmayı sürdürmüştür. Bu gerçek, yaşanamazlık iddialarının deterministik ve kaderci doğasını zayıflatır ve harabe hâlinden çıkarak yaşamı yeniden inşa etme iradesindeki doğal insan kapasitesini teyit eder.

Bu nedenle “yaşanamazlık” söylemi, bir gerçek olarak kabul edilmemeli; sorgulanmalı ve yerine yeniden yaşanabilirlik kavramı konulmalıdır. Bu kavram, yalnızca iyileşme olasılığını değil, onurlu bir yaşam sürme hakkını da gösterir aynı zamanda Gazze içinde ve dışında yaşayan sürgün Filistinlilerin kendi şartlarında geri dönme, hayatı yeniden inşa edip yeniden sahiplenme haklarını da güvence altına alır.

[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/yusuf-ziya-el-halidi

Kaynak: al-shabaka.org

Çeviri: YeniPencere

Yazılar

Palantir’i Konuşmadan İslamcılığı Tartışmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Asıl Sorun Dün Değil, Yarının Egemenliği

“Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazım üzerine kaleme alınan eleştiri, önemli sorular soruyor. İslamcılığın tarihsel tecrübesini, Mehmet Âkif’in düşüncesini ve modern İslamcı hareketlerin açmazlarını tartışıyor. Yazarın teşhislerindeki zarafet ve Mehmet Akif’ten bu yana gelen modernleşme parodimize tuttuğu ayna için gerçekten teşekkür ederim. Bu yönüyle yazı dikkate değerdir.

Bununla birlikte yazının temel problemi, benim metnimi kendi tartışma eksenine çekerek okumaya çalışmasıdır. Yazıyı okurken Palantir’i değil, İslamcılığı; algoritmaları değil, Mehmet Âkif’i; veri sömürgeciliğini değil, Müslümanların tarihsel muhasebesini merkeze alıyor. Durum böyle olunca yazının merkezindeki mesele ıskalanmış oluyor.

Bugün CIA’nın, Pentagon’un, NATO’nun, İsrail’in ve büyük teknoloji şirketlerinin birlikte kurduğu veri egemenliğini anlamadan ne İslamcılığı eleştirebiliriz ne de liberalizmi, sosyalizmi savunabiliriz.

Benim yazımın merkezi İslamcılık değildi.

Daha doğrusu yalnızca İslamcılık değildi.

Benim meselem, insanlığın yeni bir iktidar biçimiyle karşı karşıya olmasıdır, “veri sömürgeciliğine” insanlığın ve İslamcılığın hazırlıksız yakalanmasıdır!

Artık egemenlik yalnızca tanklarla, parlamentolarla ya da ulus devletlerle kurulmamaktadır.

Egemenlik; veriyle, algoritmayla, yapay zekâyla ve dijital altyapılarla yeniden inşa edilmektedir.

Palantir, bu dönüşümün yalnızca bir şirketi değil, sembolüdür!

Bugün Gazze’de kullanılan hedefleme sistemlerinden göçmen hareketlerinin izlenmesine, finansal davranışların analizinden seçim kampanyalarının yönetilmesine kadar uzanan geniş bir alanda yeni iktidar dili veri üzerinden kuruluyor.

Böyle bir çağda hâlâ yalnızca “İslamcılık neden başarısız oldu?” sorusuna sıkışıp kalmak, yangın çıkan binada duvar boyasının rengini tartışmaya benziyor!

Elbette İslamcılık eleştirilebilir, eleştirilmelidir çünkü son yarım asır bize gösterdi ki birçok İslamcı hareket, iktidarı amaç hâline getirdi.

Devleti dönüştürmek isterken devlet tarafından dönüştürüldü.

Adalet iddiasıyla yola çıkanlar, çoğu zaman bürokrasinin diliyle konuşmaya başladılar, adaletin kasabı oldular.

Tevhid söylemi, seçim söylemine; ümmet ideali ise parti sadakatine dönüştü!

Bunlar inkâr edilemez gerçeklerdir fakat buraya saplanıp kaldığımızda daha büyük resmi kaçırıyoruz.

Bugün yalnızca İslamcılık krizde değildir.

Liberalizm de krizde!

Milliyetçilik de krizde!

Sosyalizm de krizde!

Modernizm de krizde!

Bu ideolojilerin tamamı, dijital çağın kurduğu yeni egemenlik biçimini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Yirminci yüzyıl boyunca devletler vatandaşlarını nüfus kayıtlarıyla yönetiyordu.

Bugün ise şirketler insanları davranış kalıplarıyla yönetiyor.

Eskiden vatandaş, devletin dosyasında yer alıyordu.

Bugün devletler de şirketlerin veri tabanlarında yer alıyor.

İşte bunları konuşmalıyız çünkü artık Google, Palantir, OpenAI, Microsoft, NVIDIA, Amazon, Starlink, Anduril, BlackRock gibi şirketler devletlerden bağımsız güç merkezleri hâline geliyor!

İşte benim yazımın merkezinde duran soru buydu.

İnsanlık, tarihte ilk kez insanı tanımaya değil, onu hesaplamaya çalışan bir medeniyetin içine mi giriyor?

Palantir‘in temsil ettiği dünya, yalnızca Amerikan dış politikasının yeni aracı değil aynı zamanda anlamın tasfiyesidir.

İnsan artık hakikati arayan bir varlık olarak değil; tahmin edilebilir, yönlendirilebilir ve optimize edilebilir bir veri kümesi olarak görülmektedir.

Burada mesele Batı düşmanlığı değildir.

Mesele, insanın mahiyetidir.

Eleştiride dikkatimi çeken noktalardan biri de Mehmet Âkif’e ilişkin değerlendirmedir. “Âkif nerede yanıldı?” sorusu elbette sorulabilir ancak belki daha doğru soru şudur:

Biz, Âkif’in hangi uyarılarını duymadık?

Âkif’in bütün çabası, Müslüman toplumun yeniden ahlâk, ilim ve irade ekseninde ayağa kalkmasıydı. O, teknolojiyi reddetmedi; bilâkis çağın bilgisini almayı savundu ancak bu bilginin ahlâkî bir zemin üzerinde yükselmesini istedi.

Bugün ise elimizde teknoloji var fakat hikmet yok.

Veri var fakat anlam yok.

Yapay zekâ var fakat adalet yok.

Dolayısıyla sorun, Âkif’in düşüncesinin eskimesi değil; onun “ahlâk ile bilgi arasındaki ilişki” konusunda söylediklerinin daha da görünür hâle gelmesidir.

Yazıma yöneltilen eleştirilerden biri de ümmet fikrinin artık işlevsiz olduğu imasıdır.

Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü bugün sermaye küreseldir, veri küreseldir, gözetim küreseldir, şirketler küreseldir.

Eğer sömürü küresel ise adalet arayışı neden ulusal sınırlara mahkûm olsun?

Özgürlük ve direniş talebi neden küresel olmasın?

Ümmet fikrini yalnızca romantik bir özlemi olarak okumak büyük bir indirgemedir.

Ümmet, her şeyden önce adaletin etnik, mezhebî ve millî aidiyetlerin üzerine çıkarılmasıdır.

Bugün bu ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Tabii burada da bir özeleştiri yapmak gerekir.

Müslümanlar uzun zamandır ümmeti inşa etmiyor -edemiyor- sadece ümmet üzerine konuşuyor.

Tevhidi yaşamıyor, tevhid hakkında konferans veriyor.

Adaleti kurmuyor, adalet sloganları üretiyor.

Bilgiyi üretmiyor, üretilen bilgiyi tüketiyor.

Belki de asıl kriz burada yatıyor.

Bu nedenle benim yazım, İslamcılığı aklama metni değildir.

Tam tersine, Müslümanların yeni çağın meydan okumalarını anlamakta ne kadar hazırlıksız olduğunu anlatan bir uyarıdır!

Artık savaşlar artık yalnızca cephede yapılmıyor; insan zihninde yapılıyor, anlam üzerinde yapılıyor, algoritmalar üzerinde yapılıyor.

Bu savaşta sadece askerî olarak değil, fikrî olarak da hazırlıksız olan toplumlar, kendi iradelerini fark etmeden teslim ediyor.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Bugün en kolay iş, geçmiş hareketlerin hatalarını saymaktır.

Zor olan ise geleceğin hangi tehditlerle şekillendiğini görebilmektir.

İslamcılığı eleştirmek elbette mümkündür.

Fakat Palantir’i, yapay zekâyı, veri sömürgeciliğini ve algoritmik iktidarı konuşmadan yapılan her İslamcılık eleştirisi, geçmişin muhasebesini yaparken geleceğin sömürge düzenini gözden kaçırma riski taşır.

Asıl soru artık “İslamcılık neden başarısız oldu?” değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanın iradesi, anlamı ve özgürlüğü; algoritmaların, veri tekellerinin ve dijital imparatorlukların karşısında nasıl korunacağıdır?

Bu soruya cevap veremeyen hiçbir siyasal teori;

ister İslamcı olsun,

ister liberal,

ister muhafazakâr,

ister sosyalist;

yirmi birinci yüzyılın gerçek sorunlarına cevap üretemeyecektir!

Son olarak şunu söylemeliyim: İslamcılık başarısız oldu diye Palantir’i görmezden gelemeyiz.

İnsanlık ilk kez algoritmalar tarafından yönetilen bir medeniyet inşa ediyor.

Bu yeni çağda eski ideolojik kavgaları tekrar etmek yerine yeni bir ahlâk, yeni bir siyaset ve yeni bir bilgi tasavvuru geliştirmek zorundayız!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x