Connect with us

Yazılar

Yaşanamazlık Anlatısı ve Gazze – Abdurrahman Kittana

Yayınlanma:

-

Giriş
İşgalci-sömürgeci anlatıların özünde, yerli halkların bir bütün hâlinde yurtlarından sürülüp silinmesi yatar. Bu anlatılar, bir halkın başka bir topluluk tarafından yerinden edilmesini meşrulaştırmak için mevcut coğrafyaların kimliğini, toplulukları ve onların tarihlerini inkâr etmeyi amaçlar. Siyonist proje de buna dahildir. Siyonizm’in kurucu mitlerinden biri, “çölü çiçeklendirmek” ve onun baş mücevheri olan Tel Aviv’in, kısır kum tepelerinden -yaşanmaz bir mıntıkadan- öncü işgalciler tarafından dönüştürülerek doğduğu iddiasıdır. Bu anlatı, sömürgeci rejimin Tel Aviv’i başlangıçta Yafa’nın hemen dışına inşa etmiş olduğu gerçeğini gizler. Oysa Yafa, zengin bir kültürel yaşam ve gelişen bir portakal ticaretine sahip, canlı bir Filistin şehriydi. “Kum tepeleri” tasviri, bir boşluk imgesi üretir ve bölgedeki gelişmiş tarımsal ve toplumsal yaşamı gizler. Toprağı, işgalciler tarafından kurtarılana kadar “yaşanılamaz” olarak göstermek, el koymayı ve sömürgeci genişlemeyi meşrulaştırmaya yardımcı olmuştur. Bu süreç, 1948’den sonra yoğunlaştı; Tel Aviv, etnik temizlikle boşaltılan Filistin köylerini de içine katarak Yafa şehrine doğru genişledi.

Aynı işgalci-sömürgeci söylem, bugün Gazze’ye karşı yürütülen soykırım savaşını da yönlendiriyor; burada yıkım, “yaşanamazlık” anlatısı üzerinden yeniden sunuluyor. Gazze, giderek daha bir sıklıkla “bir harabe” olarak tasvir ediliyor ki bu çerçeveleme, kesinlikle tarafsız değildir! Bu yazı, “yaşanamaz” teriminin siyasi açıdan bir bagaja sahip olduğunu, sorumluluğu gizlediğini, sömürgeci “arındırma”yı yeniden ürettiğini ve Filistinlilerin yaşamlarını ve geleceklerini derinden etkileyen biçimlerde politika ile kamuoyu algısını şekillendirdiğini ileri sürmektedir. Bu söylemin yerleşimci sömürgeciliğin mantığı içindeki kökenlerini, işlevini ve sonuçlarını incelerken şiddeti gizleyen anlatılardan, Filistin varlığını, tarihini ve egemenliğini onaylayan bir dile radikal bir geçiş yapılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Abdurrahman Kittana

Arındırma: Terra Nullius’tan “Yaşanamaz”a
Terra nullius (boş ve sahipsiz olarak tasvir edilen toprak) kavramı, on dokuzuncu yüzyılda Britanyalı Hristiyan Siyonizm’ini yönlendiren emperyal ideolojinin temelini oluşturuyordu. 1840’ta Britanya donanması, ilk kez Filistin kıyılarında buharlı gemilerle savaş yürüttü ve bir zamanlar Napolyon’u püskürtmüş olan tahkimli Akka şehri üç gün içinde müttefik güçlerin eline geçti. Şehrin harabeye çevrilerek gerçekleştirilen yıkımı, “yokluğun kanıtı” olarak okuyan sömürgeci söylemi besledi; maddi yıkımla demografik boşluğu birleştirerek sözde boş olan topraklar üzerindeki sömürgeci iddiaları meşrulaştırdı.

“Britanya emperyalist doktrini”ni benimseyen Siyonist hareket; Filistin’in yerli halkının varlığını, haklarını ve taleplerini sistematik olarak göz ardı etti. Reşid Halidi’nin belgeleriyle ortaya koyduğu üzere, bu “arındırma” işlemi, Theodor Herzl’in 1899 yılında Filistinli akademisyen Yusuf Ziya el-Halidi[1]’nin mektubuna verdiği yanıtla çarpıcı bir şekilde görülür. El-Halidi, Filistin halkının topraklarından sürülmeyi kabul etmeyeceğini söyleyerek onu uyarmıştı. Herzl’in cevabı ise yerli halkın özne oluşunu, toprakla bağını ve kalıcı varlığını görmezden geldi; bu, Filistin varlığını göz ardı eden veya silen temel Siyonist tezi yansıtıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917’de, Britanya bir başka Filistin sahil şehri olan Gazze’yi bombaladı. Şehir ağır hasar gördü, nüfusu azaldı ve harap oldu. Britanya topçu ateşi, şehirdeki binaların üçte birinden fazlasını yıktı ve pek çok yapıyı harabeye çevirdi. Bombardımandan sonra Gazze’nin Filistinli sakinleri evlerinin kalıntılarına yeniden yerleşti ve yıkımdan geriye kalanlarda barınmaya çalıştı. Buna rağmen Britanya Yüksek Komiseri Herbert Samuel, resmî olarak şehri “yaşanamaz” ilan etti. Savaşlar nedeniyle harap olan Fransa ve Belçika’daki yerleşimlerle bir paralellik kurarak Samuel, bir yeniden inşa plânı önerdi. Britanya Dışişleri Bakanlığı da şehrin yeniden inşası için Siyonist Federasyon’la iletişime geçilmesini tavsiye etti. Bu öneri, hayata geçirilmemiş olsa da Britanya’nın Filistin’de Siyonist yerleşimi destekleme stratejisinin bir yansımasıydı. Ayrıca, savaş sonrası “insani yardım”ın sömürgeci emellere hizmet edecek şekilde araçsallaştırıldığını ve Gazze’nin yeniden inşasının emperyal çıkarlar için bir araç hâline getirildiğini göstermektedir. Sonuçta, Gazze’nin yerli Filistinli halkı şehri kademeli olarak yeniden inşa etti. 1948 Nakba’sının ardından Gazze, tarihî Filistin’in diğer bölgelerinden sürülen Filistinliler için bir sığınak hâline geldi ve böylece şehrin “yerinden edilme” ve getto olarak rolü daha da pekişti.

2010’larda Gazze’nin Yaşanabilirliği: BM Çerçevesinde Bir Kriz
Gazze’ye ilişkin “yaşanamazlık” kavramı, 2012 yılında yeniden gündeme geldi; İşgal Altındaki Filistin Topraklarındaki Birleşmiş Milletler Ülke Ekibi, acil ve sürekli müdahale olmadan bölgenin 2020’ye kadar yaşanamaz hâle geleceği uyarısında bulundu. 2015’te, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı benzer bir uyarı yayımladı ve Gazze’nin beş yıl içinde yaşanamaz hâle gelebileceğini öngördü. Yardım ve kalkınma sektörü de bu uyarıları tekrar etti ve onları talihsiz fakat kaçınılmaz bir gelişme olarak sundu.

BM organları, uyarılarını; çöken altyapı, su kirliliği, aşırı nüfus yoğunluğu ve kitlesel işsizlik gibi somut göstergelere dayandırdı. İnsanî bir trajedi olarak sunulsa da bu kriz, İsrail politikası olarak özenle üretilmiş bir durumdu. 2007’den bu yana geniş çapta kolektif bir cezalandırma olarak kınanan İsrail ablukası, Gazze ekonomisine zarar verdi ve toparlanmayı engelledi. Sistematik askerî saldırılar ise altyapıyı daha da tahrip etti ancak “yaşanamazlık” söylemi Gazze’nin yıkımını, İsrail işgalci sömürgeciliğinin ontolojik nedenini gizleyerek siyasetten arındırdı.

Terra nullius örneğinde olduğu gibi, “yaşanamazlık” kavramı da faili gizler ve sömürgeci anlatılara hizmet eder; Gazze’yi kasten yok edilmiş bir yer olarak değil, doğası gereği yaşamaya elverişsiz bir alan olarak çerçeveler (silinmeye veya yer değiştirilmeye mahkûm bir alan gibi). Bu şekilde, BM’nin projeksiyonları ne kadar iyi niyetli olursa olsun, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini dayatılmış bir gerçeklik olarak değil, kaçınılmaz bir durum olarak gösteren yerleşimci-sömürgeci mantığı tekrar eder.

Bu söylem, Edward Said’in çok bilinen bir şekilde tanımladığı “imajinatif coğrafyaların” sömürgeci üretimi fikrini de yansıtır (toplulukların özneliğini ve insanlığını elinden alarak kontrolü meşrulaştıran emperyal bir uygulama). Günümüzde bu, Gazze’nin bir “ev” olarak değil, bir “yıkım sahası” olarak; bir toplum olarak değil, yönetilmesi gereken bir sorun olarak tasvir edilmesinde görülür. Bu tür temsil biçimleri, Filistin siyasal iradesini ve direnişini yok sayar, uzun süredir anti-sömürgeci mücadele yürüten bir halkı, kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar gibi yeniden sunar.

Joseph-Achille Mbembe

Tasarım Yoluyla Yaşanamazlık: Gazze’de Nekropolitik
Achille Mbembe’nin nekropolitik kavramı, İsrail rejiminin Gazze üzerindeki kontrolünü “yaşanamazlık”ı organize ederek nasıl sağladığını aydınlatır. Nekropolitik, yalnızca kimin yaşayacağı ve kimin öleceği kararını vermekle ilgili değildir; belirli nüfusların, yaşanması mümkün olmayan koşullarda yaşamaya zorlanmasını da kapsar. Nekropolitik bağlamda, yaşanamazlık, yaşamı yavaş yavaş aşındıran aşağılayıcı koşulların kasıtlı üretimidir; yaşanmazlık ise hayatta kalmanın artık mümkün olmadığı nihâî noktayı ifade eder. Gazze, bu sürekliliğin çarpıcı bir örneğidir: Mbembe’nin “ölüm-dünyası” olarak adlandırdığı bir yere dönüşmüş, günlük yaşam sistematik olarak hayatta kalma olanaklarından mahrum bırakılmıştır. Bu, su şebekeleri, hastaneler, okullar ve evlerin tekrarlayan şekilde tahrip edilmesi ve yeniden inşanın kasıtlı olarak engellenmesi gibi İsrail politikalarıyla sağlanmaktadır. Tam da bu nekropolitik bağlam içinde, “yaşanamaz” çerçevesi pekişir.

Gazze bir kez yaşanamaz veya yaşanmaz olarak tanımlandığında, dikkat İsrail rejiminin sorumluluğundan uluslararası insani yardım ve destek mekanizmalarına kayar. Ayrıca bu çerçeve, kendini pekiştiren bir mantık üretir: Yardım, yalnızca İsrail’in ölüm ve yaşanamazlık üreten yapıları içinde yaşamı sürdürür. Bu şekilde insani yardım, nekropolitik kontrolün tam ortasına gömülür; sadece geçici bir rahatlama sağlar, kolonyal sistemi yerinde bırakır ve sorumlularını hesap vermekten muaf kılar. Günümüzde, soykırım devam ederken insani yardımın kendisi de adeta bir ölüm tuzağı hâline gelmiştir.

Buna ek olarak, “yaşanmazlık” çerçevesi bağışçı yorgunluğunu teşvik eder, uluslararası katılımı zayıflatır ve nüfus transferi veya zorunlu yer değiştirme önerilerine kapı açar (çoğu zaman bunlar insani çözümler olarak sunulur). Ayrıca, Filistinlilerin Gazze’de kalma hakkını zayıflatır, daha geniş bir bağlamda kendi kaderini tayin hakkını aşındırır ve umutsuzluk tohumları eker. En sinsi biçimde bu çerçeve, Filistinlilerin soykırımcı yıkıma karşı yeniden inşa etme, direnme ve yaşamı sürdürme çabalarını yok sayar; onları direniş ve hayatta kalma mücadelesi veren siyasi özne yerine pasif kurbanlar olarak yeniden sunar. Bu söylem; yalnızca gerçekliği çarpıtmakla kalmaz, uzun süredir devam eden kolonyal projeyi ileri taşıyarak Filistin özneliğini görünmez hâle getirir.

Yeniden Yaşanabilirliğe Yönelmek
Yaşanamazlık söylemine gömülü yerleşimci-sömürgeci mantığı çürütmek için Gazze’yi kavramsal ve politik olarak yeniden çerçevelemeliyiz. Bu, yıkımından sorumlu yapıları ve aktörleri hesap vermeye zorlamakla başlar: İsrail rejimi ve uluslararası kurumların iş birliği veya stratejik ihmali! Ayrıca, Gazze’nin kurtuluştan âzâde bir alan olmadığı konusunda ısrar etmeliyiz. Gazze, sürekli mücadele, yaratıcılık ve kolektif direnç alanıdır. Soykırımcı şiddetin ortasında bile Filistinliler evler inşa etmeye, toprak işleyip üretmeye, çocuklarını eğitmeye ve onurlu bir yaşam sürme haklarını savunmaya devam etmektedir. Bu Filistin direnci, Gazze’nin yaşanamaz değil, aktif olarak yeniden yaşanabilir olduğunu -halkının kararlı çalışmalarıyla yeniden yaşanabilir hâle geleceğini- gözler önüne sermektedir.

Yeniden yaşanabilirlik kavramı, çöküş anlatılarına karşı kritik bir alternatif sunar. Gazze’de yaşamın, yapısal yıkıma rağmen nasıl geri kazanıldığı ve sürdürüldüğünü gösteren günlük uygulamaları ön plâna çıkaracaktır. Son girişimler (harabeleri barınak inşa etmek için yeniden kullanmak, tarım alanlarını enkazla işaretlemek ve kurtarılmış malzemelerle işletmeleri canlandırmak) sadece dayanıklılığın işaretleri değildir. Bunlar, arındırma ve insani yardım söylemine gömülü pasifliğe karşı direnen siyasi eylemlerdir. Bu anlamda yeniden yaşanabilirlik hem maddi bir uygulama hem de söylemsel bir müdahaledir. Yaşamı sona erdirmeye tasarlanmış sistemler içinde bile farklı bir şekilde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlar!

Yeniden yaşanabilirlik, sadece hayatta kalmakla ilgili değildir; Gazze’yi yaşanamaz kılmak üzere tasarlanmış yapıları sorgulayan politik bir iddiadır ancak bu iddia, Gazze’nin yeniden inşasını desteklediklerini iddia eden çevreler tarafından sürekli olarak zayıflatılmaktadır. Sonuçta, ardışık askerî saldırılardan sonra Gazze’nin yeniden inşa edilememesi, yerel yetersizlikten değil, işlevsiz ve dışarıdan dayatılmış bir yardım ve yönetim sisteminin sonucudur. “Uluslararası toplum” aslında parçalı ve politize edilmiş bir yeniden inşa çerçevesinin oluşmasında merkezi bir rol oynamıştır. Bu çerçeve, uzun vadeli iyileşme yerine geçici yardımı öncelikli kılmış ve Filistinli özneliğini sistematik olarak dışlamıştır.

Öte yandan uluslararası aktörler, kendilerini tarafsız gösterirken bağımlılığı sürdüren, sürdürülebilir kalkınmayı engelleyen ve yıkımın kök nedenlerini ele almayan insani yardım paradigması içinde hareket etmişlerdir. Bu nedenle Gazze’yi yeniden yaşanabilirlik merceğinden çerçevelemek sadece kavramsal bir değişim değildir; geleceğini belirleyen politik ve maddi koşulları radikal biçimde dönüştürme çağrısıdır. Bu çağrı Filistinli bilgiyi, hak ve vizyonları merkeze koymayı, izolasyoncu dayatmaları reddetmeyi; adalet, geri dönüş ve sömürgecilikten kurtulma için harekete geçmeyi gerektirir. Gazze’de yeniden yaşanabilirlik mümkündür, aynı zamanda mülksüzleştirmeye karşı direnen ve yaşamı onaylayan temel bir politik zorunluluktur.

Filistinli bir aile, Gazze Şeridi’nin güneyinde yıkılan evlerinin enkazı yakınında yemek yiyor [Arşiv: Mohammed Salem/Reuters].

Harabeden Hayatı Yeniden İnşa Etmek
Gazze’nin sürekli biçimde yaşanamaz olarak tanımlanması vâr olma, kalma, geri dönme ve yeniden inşa etme hakları da dahil olmak üzere temel Filistinli haklarını aşındırmaktadır. Bu tanım, bir kaçınılmazlık ve geri dönülemezlik ima ederken tarih ve ekoloji bunun aksini sürekli olarak göstermiştir. Atom bombasının atıldığı Hiroşima’nın ardından bile doğa, total yok oluş anlatılarını boşa çıkarmıştır. Patlamadan sadece birkaç ay sonra bitki yaşamının yeniden ortaya çıkması (özellikle açan zakkum çalıları ve dirençli ginkgo ağaçlarının hayatta kalması) yeniden doğuşun güçlü bir simgesi olarak durmuştur.

Şehirler de son derece dirençli varlıklardır; savaşlardan, felaketlerden ve kitlesel şiddetten kurtulabilecek kapasiteye sahiptirler. Tarih, şehirlerin nadiren sonsuza kadar harabe hâlinde kaldığını gösterir ve Gazze de bu gerçeği doğrular. Birinci Dünya Savaşının yıkımının ardından Gazze, kademeli olarak yeniden inşa edilmiş ve bölgenin sosyal ve ekonomik yaşamına yeniden entegre olmuştur. On yıllarca süren İsrail işgali ve ablukasına rağmen Gazze, hayatta kalmayı sürdürmüştür. Bu gerçek, yaşanamazlık iddialarının deterministik ve kaderci doğasını zayıflatır ve harabe hâlinden çıkarak yaşamı yeniden inşa etme iradesindeki doğal insan kapasitesini teyit eder.

Bu nedenle “yaşanamazlık” söylemi, bir gerçek olarak kabul edilmemeli; sorgulanmalı ve yerine yeniden yaşanabilirlik kavramı konulmalıdır. Bu kavram, yalnızca iyileşme olasılığını değil, onurlu bir yaşam sürme hakkını da gösterir aynı zamanda Gazze içinde ve dışında yaşayan sürgün Filistinlilerin kendi şartlarında geri dönme, hayatı yeniden inşa edip yeniden sahiplenme haklarını da güvence altına alır.

[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/yusuf-ziya-el-halidi

Kaynak: al-shabaka.org

Çeviri: YeniPencere

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ulu Çınarın Gölgesinde Palantir’e Yeniden Bakmak

Yayınlanma:

-

Dilaver Demirağ’ın Teknik mi Teknoloji mi ya da İktidar Neyimiz Olur? başlıklı yazısını okurken kendi yazımın yeniden tartışmaya açılmasından memnuniyet duydum çünkü bazı yazılar yalnızca cevap verilmek için değil, yeniden düşünmek için yazılır.

Demirağ’ın yazısı benim açımdan tam da böyle bir metin.

Üslûbumuz, kavramlara yüklediğimiz anlamlar ve İslamcılık tecrübemize bakışımız farklı olabilir hatta bazı temel meselelerde aynı yerde durmadığımız da açık. Fakat onun teknoloji, iktidar, medeniyet ve İslam arasındaki ilişkiye yönelttiği soruların ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle şu sorusu/itirazı çok önemlidir:

“Teknoloji nötr müdür?”

Bence bu soruya verilecek cevap, tartışmanın tamamının yönünü belirleyecektir.

Benim iddiam hiçbir zaman teknolojinin nötr olduğu olmadı.

Tam tersine, “Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazımın temel meselesi zaten teknolojinin arkasındaki iktidar aklını görünür kılmaktı.

Dolayısıyla burada önce bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.

Ben “Batı teknolojisini alalım, kendi değerlerimizi koruyalım.” demiyorum.

Daha da önemlisi, “Batının ürettiği teknolojiyi ele geçirirsek Batıyı yeneriz!” gibi safdil bir düşünceyi savunmuyorum.

Benim söylediğim bundan farklı.

Ben, teknoloji üretmeyen bir toplumun teknoloji üreten toplumların iktidarına mahkûm olacağını söylüyorum.

Bu ikisi arasında ciddi bir fark var.

1. Demirağ’ın haklı olduğu yer: Teknoloji masum bir araç değildir

Demirağ’ın Mehmet Âkif üzerinden kurduğu eleştiri üzerinde özellikle durmak gerekiyor.

Âkif’in “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım.” şeklinde özetlenen yaklaşımı gerçekten de İslam dünyasının modernleşme macerasının en önemli tartışmalarından biridir.

Tarih bize şunu gösterdi:

Bir medeniyetin teknolojisini yalnızca vitrinden satın alamazsınız.

Teknolojinin arkasında bir bilgi sistemi vardır.

Bilgi sisteminin arkasında bir üretim biçimi vardır.

Üretim biçiminin arkasında bir ekonomi vardır.

Ekonominin arkasında bir hukuk ve siyaset düzeni vardır.

Bunların arkasında ise insan, toplum, mülkiyet, iktidar ve özgürlük tasavvuru bulunur.

Dolayısıyla Demirağ’ın “Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı.” şeklindeki itirazı, tartışılması gereken ciddi bir noktaya işaret ediyor.

Teknolojiyi yalnızca cihazdan ibaret görürsek, onun arkasındaki zihniyeti kaçırırız!

Burada kendisine katılıyorum.

Meseleyi biraz daha ileri götürelim:

Teknoloji yalnızca zihniyetin ürünü değildir; aynı zamanda zihniyeti yeniden üreten bir sistemdir!

Telefon yalnızca elimizde duran bir cihaz değildir.

Algoritma yalnızca çalışan bir kod değildir.

Platform yalnızca dijital bir mekân değildir.

Bunların tamamı davranışlarımızı biçimlendirebilir, tercihlerimizi yönlendirebilir, dikkatimizin sınırlarını belirleyebilir!

2. Burada başka bir soru ortaya çıkıyor

Teknolojinin nötr olmadığını kabul ettik.

Peki bundan hangi sonuç çıkar?

Demirağ’ın vardığı sonuç ile benim vardığım sonuç burada ayrılıyor.

Eğer teknoloji bir zihniyet örgütlenmesiyse bundan “Teknoloji üretmeyelim!” sonucu çıkmaz.

Tam tersine;

Teknolojinin hangi zihniyet tarafından üretileceği sorusu daha da önemli hâle gelir.

Çünkü teknoloji üretmeyenler, teknolojiden kurtulmazlar.

Sadece başkasının teknolojisinin nesnesi hâline gelirler.

Bugün yapay zekâ sistemlerinin karar mekanizmalarında kullanılan verileri kim topluyor?

Uydu sistemlerini kim kontrol ediyor?

Bulut altyapılarını kim işletiyor?

Savunma teknolojilerini kim geliştiriyor?

Finansal akışları kim izliyor?

Dijital kimlikleri kim tasarlıyor?

Sosyal davranışları kim analiz ediyor?

Algoritmaların neyi görünür, neyi görünmez kılacağına kim karar veriyor?

Bunlar yalnızca teknik sorular değildir.

Bunlar doğrudan iktidar sorularıdır!

Benim Palantir’e bakmamın sebebi de budur.

“Palantir” benim için yalnızca bir teknoloji şirketi değildir.

Bir çağın iktidar anlayışının sembollerinden biridir!

3. Mesele “İslamî algoritma” yapmak değil

Demirağ’ın yazımda geçen bazı ifadelerden hareketle vardığı sonuç şu:

Sanki ben “İslamî algoritma yapalım, üzerine Kur’an ayetleri yazılmış drone üretelim ve Batı’yı kendi silahlarıyla yenelim!” diyorum.

Hayır!

Eğer yazımdan böyle bir sonuç çıkmışsa kendimi yeterince açık ifade edememişim demektir.

Benim kastettiğim bu değil.

Elbette Kur’an’dan ayet yazmakla bir teknolojiyi İslamî hâle getiremezsiniz.

Bir “drone”un üzerine besmele yazmak onu adil yapmaz!

Bir yapay zekâ sisteminin giriş ekranına ayet koymak onu ahlâklı hâle getirmez!

Bir füzenin üzerine “Allah” yazmak onu meşru kılmaz!

İslam, teknolojiye etiket yapıştırmak değildir!

İslam, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kendisini sorgulamaktır!

Asıl soru;

Bu teknoloji insanı neye dönüştürüyor?

İnsanı özgürleştiriyor mu?

Yoksa onu ölçülebilir, tahmin edilebilir, yönetilebilir, hesaplanabilir hatta manipüle edilebilir bir nesneye mi çeviriyor?

İnsanın mahremiyetini koruyor mu?

Yoksa insanı sürekli gözetlenen bir varlık hâline mi getiriyor?

İnsanın iradesini güçlendiriyor mu?

Yoksa iradesini algoritmalara mı teslim ediyor?

İnsana hizmet mi ediyor?

Yoksa insanı sistemin hizmetkârına mı dönüştürüyor?

Benim “Palantir” meselesinde dikkat çektiğim tam olarak budur.

4. Nükleer silah ile algoritma arasında fark var mı?

Demirağ çok önemli bir soru soruyor:

“Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı?”

Elbette var!

Fakat bu fark, ikisinin de iktidarla ilişkisini ortadan kaldırmıyor.

Nükleer silahın fiziksel yıkım kapasitesi vardır.

Algoritmanın ise davranışsal, ekonomik, siyasal ve epistemik bir iktidar kapasitesi olabilir.

Birincisi, bedenleri yok edebilir.

İkincisi, insanların kararlarını, davranışlarını ve dünyayı algılama biçimlerini şekillendirebilir.

Biri patlar.

Diğeri, çoğu zaman sessizce çalışır.

Biri, şehrinizi yok edebilir.

Diğeri sizin hangi haberi göreceğinizi, hangi ürünü satın alacağınızı, hangi düşünceyle karşılaşacağınızı hatta hangi insanı “tehdit” olarak algılayacağınızı belirleyebilir.

Bu nedenle benim açımdan asıl tehlike, algoritmanın “iyi” ya da “kötü” olması değildir.

Asıl tehlike, algoritmik iktidarın hesap vermeyen bir egemenlik biçimine dönüşmesidir!

Palantir, burada son derece önemli bir örnektir.

Çünkü veri yalnızca bilgi değildir.

Veri, doğru ellerde güçtür.

Daha doğrusu:

Veriyi işleme kapasitesi, veriyi toplama kapasitesi ve veriden karar üretme kapasitesi bir iktidar kapasitesidir!

İşte bu yüzden “Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!” derken bir medeniyet üstünlüğü sloganı atmıyorum.

Bir iktidar ilişkisine dikkat çekiyorum!

5. “Güç kıskançlığı” mı?

Demirağ yazımda “güç kıskançlığı” gördüğünü söylüyor.

Bu eleştiriyi de ciddiye alıyorum çünkü İslamcı düşüncenin tarihinde gerçekten böyle bir hastalık vardır.

Batı güçlendiğinde onun gücünü kıskanmak…

Sonra aynı güce ulaşmayı kurtuluş zannetmek…

Tankımız, uçağımız, bombamız, fabrikamız, ordumuz olunca medeniyetimizin yeniden kurulacağını düşünmek…

Bu yaklaşımın ciddî biçimde eleştirilmesi gerekir.

Ben de buna itiraz ederim.

Değil mi ki güç ile adalet aynı şey değildir!

Bir toplumun güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez!

Bir devletin teknolojik üstünlüğü, onun ahlâkî üstünlüğünü göstermez!

Bir ordunun güçlü olması, o ordunun adaletle hareket ettiğini kanıtlamaz!

Bu konuda Demirağ’ın kaygısını paylaşıyorum ancak burada kendisine şu soruyu sormak isterim:

“Gücü reddetmek” ile “gücün putlaştırılmasını reddetmek” aynı şey midir?

Bence değildir.

İslam’ın problemi güç sahibi olmak değil, gücü ilahlaştırmaktır!

Sorun; iktidarın varlığı değil, iktidarın kendisini sorgulanamaz hâle getirmesidir!

Sorun, teknoloji değildir.

Sorun, teknolojinin insan üzerindeki egemenliğidir!

Sorun, devlet değildir.

Sorun, devletin insanın üzerine çıkmasıdır!

Sorun, bilgi değildir.

Sorun, bilginin tahakküm aracına dönüşmesidir!

6. Tevhid, tam da burada devreye giriyor

Belki de tartışmamızın en önemli kesişme noktası burasıdır.

Demirağ, “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” diyor.

Bu, çok yerinde bir itirazdır.

Kur’an’ın amacı Batı’nın yerine yeni bir imparatorluk koymak değildir.

İslam’ın hedefi “Amerikan yüzyılı”nın yerine “İslam yüzyılı” koymak değildir.

Bir hegemonya biçimini yıkıp başka bir hegemonya biçimi kurmak, insanlığı kurtarmak değildir.

Eğer benim yazımın herhangi bir yerinden böyle bir sonuç çıkıyorsa, o sonucu reddederim.

Tevhid, yalnızca “Allah birdir!” demek değildir.

Tevhid bunun yanında insanın Allah dışındaki bütün mutlaklaştırılmış otoritelerden özgürleşmesidir!

Devletin mutlaklaştırılmasından…

Paranın mutlaklaştırılmasından…

Milletin mutlaklaştırılmasından…

Mezhebin mutlaklaştırılmasından…

Teknolojinin mutlaklaştırılmasından…

Liderin mutlaklaştırılmasından…

İdeolojinin mutlaklaştırılmasından…

Nihayet insanın kendi ürettiği sistem karşısında kul hâline gelmesinden…

Tevhidin anlam dünyası burada çok daha derindir.

Dolayısıyla benim için teknoloji üretmek, Batı olmak değildir.

Teknolojiye sahip olmak da onu ilahlaştırmak değildir.

Asıl mesele, insanın ürettiği araçların insan üzerinde Rabblik kurmasına izin vermemektir!

7. Bununla birlikte bir şeyi de unutmamak gerekiyor

Burada Demirağ’ın “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” sözünü çok kıymetli buluyorum.

Bu cümle bizi aslında daha önemli bir soruya götürüyor:

Peki, İslam dünyası ne yapacak?

Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını analiz ediyor.

Devletler yapay zekâ destekli gözetim sistemleri kuruyor.

Savaşlar giderek daha fazla otonom sistemlerle yürütülüyor.

İnsanların dijital izleri ekonomik ve siyasî değere dönüştürülüyor.

Yapay zekâ, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp karar verme süreçlerinin parçası hâline geliyor.

Bütün bunların karşısında Müslümanların söyleyeceği söz nedir?

“Bunların hiçbirini yapmayalım” demek yeterli mi?

Bence değil!

Çünkü yapmadığınız teknoloji ortadan kalkmıyor.

Sadece başka birilerinin elinde büyüyor ve o teknoloji, sizin hayatınıza dışarıdan geliyor.

İşte burada “özne olmak” meselesi önem kazanıyor.

Benim “Üretenler olacağız ya da tüketilenler!” derken kastettiğim budur.

Bir medeniyetin kendi teknolojisini üretmesi, dünyaya hükmetmesi gerektiği anlamına gelmez.

Kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesi anlamına gelir!

8. “Batı’nın silahlarıyla Batı’yı yenmek” değil

Demirağ’ın eleştirisinde benim açımdan en önemli uyarılardan biri de “düşmanın silahlarıyla silahlanmak” meselesidir.

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

İslam dünyasının modernleşme tarihinde gerçekten de şöyle bir psikoloji ortaya çıktı:

“Batı bizi geçti.”

“Öyleyse Batı gibi olmalıyız.”

“Batı güçlü.”

“Öyleyse biz de onun kadar güçlü olmalıyız.”

Ve sonunda:

“Batı gibi güçlü olursak Batı’yı yeneriz.”

Bu düşünce döngüsü gerçekten kırılmalıdır.

Batı’nın üstünlüğünü yalnızca teknolojiyle açıklamak da Batı’yı yalnızca teknolojiyle yenebileceğimizi düşünmek de aynı hatanın iki farklı yüzüdür.

Benim itirazım tam da buradadır.

Batı’nın teknolojisini kopyalamak medeniyet kurmak değildir.

Çin’in teknoloji üretmesi Çin’i, Batı’dan bağımsız bir medeniyet kılmıyorsa Müslümanların yapay zekâ üretmesi de kendiliğinden İslamî bir medeniyet meydana getirmez.

Burada Demirağ ile aynı yerdeyiz.

Ama ayrıldığımız yer şurası:

Ben bundan “teknoloji üretmeme” sonucu çıkarmıyorum.

Tam tersine, teknolojinin ne olduğuna dair daha derin bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

9. Belki de “İslamî teknoloji” değil de “İslamî teknoloji ahlâkı” demeliyiz

Burada kavramı değiştirmek, tartışmayı berraklaştırabilir.

“İslamî yapay zekâ” ifadesi gerçekten de yanlış anlaşılmaya çok müsaittir.

Sanki yapay zekânın içine ayetler yerleştirilecekmiş gibi bir izlenim doğuruyor.

Ben bunun yerine başka bir kavramı tercih ederim:

İslamî teknoloji ahlâkı.

Bu ahlâkın temel soruları şunlar olabilir:

İnsan nedir?

Bilgi nedir?

Kişisel bilgi nedir?

Mahremiyet nedir?

Adalet nedir?

Mülkiyet nedir?

Özgür irade nedir?

Sorumluluk kime aittir?

Bir algoritmanın verdiği karardan kim sorumludur?

Bir insanın hayatına dair bütün verileri toplama hakkını kim size verdi?

İnsanları puanlama hakkınız var mı?

Bir insanı yalnızca davranışsal verilerine indirgemek caiz midir?

Bir makine karar verdiğinde sorumluluk ortadan kalkar mı?

İnsanın onurunu korumayan bir teknoloji ne kadar “başarılı” sayılabilir?

İşte benim görmek istediğim tartışma budur!

Bu tartışma yapılmadan teknoloji üretmek gerçekten de Demirağ’ın haklı olarak eleştirdiği “İlerleyelim beyler!” romantizmine dönüşebilir.

Ama bu tartışmayı yapıp teknoloji üretmek başka bir şeydir.

10. “Ulu Çınar” ile “Palantir” aslında birbirinden o kadar uzak olmayabilir

Demirağ’ın “Ulu Çınar” metaforunu özellikle önemsiyorum çünkü ulu çınar, bana göre geçmişin bütün tecrübesini, hafızasını ve ontolojik sorularını temsil ediyor.

“Palantir” ise geleceğin iktidar biçimlerinden birini.

Biri bize:

“Biz neyiz?”

diye soruyor;

diğeri,

“Bizi kim yönetecek?”

Diye!

Belki de yapılması gereken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak.

İnsanın ne olduğunu düşünmeden teknoloji hakkında konuşursak teknoloji bizi tanımlar.

İktidarın ne olduğunu düşünmeden teknoloji üretirsek teknoloji, iktidarın aracına dönüşür!

Tevhidi düşünmeden medeniyet kurmaya kalkarsak medeniyetimizi putlaştırabiliriz.

Teknolojiden kaçarsak da başkalarının kurduğu teknolojik iktidarın nesnesi hâline geliriz.

Dolayısıyla benim meselem “Batı gibi olalım!” değil.

Tam tersine;

Batı’nın ürettiği teknolojik düzenin insan tasavvurunu sorgulayalım!

Tabii bunu yaparken tarihin dışına çıkmayalım.

11. Son sözümüz gerçekten ne olacak?

İlk yazımın sonunda “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!” demiştim.

Demirağ haklı olarak soruyor:

“Son söz ne olacak?”

Ben de bugün bu soruya biraz daha açık cevap verebilirim.

Son sözümüz “İslamî drone” olmayacak.

Son sözümüz “Müslümanlar da Batı kadar güçlü olsun!” olmayacak.

Son sözümüz “Batı’nın yerine biz geçelim!” hiç olmayacak.

Son sözümüz şu olacak:

İnsanı yeniden özne yapmak!

Fakat bunu söylemek yetmez.

İnsanı özne yapacak kurumlar kurmak gerekir.

İnsanı veri olmaktan çıkaracak hukuk geliştirmek gerekir.

İnsanın mahremiyetini koruyacak teknolojiler üretmek gerekir.

Savaş teknolojilerini insan hayatını değersizleştirmeyecek biçimde sorgulamak gerekir.

Yapay zekânın karar verme gücünü sınırlayacak ahlâkî ve hukukî ilkeler geliştirmek gerekir.

Bütün bunları yaparken de insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını; Allah’ın emaneti, onur sahibi ve sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu unutmamak gerekir!

İşte o zaman teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olabilir.

12. İktidar neyimiz olur?

Yazının asıl başlığındaki soruya tam da burada cevap vermek gerekiyor:

İktidar neyimiz olur?

Benim cevabım şudur:

İktidar bizim için hiçbir zaman amaç olamaz ancak iktidarın varlığını görmezden gelmek de mümkün değildir.

İktidarı reddettiğinizde iktidar ortadan kalkmaz sadece başkasının elinde kalır.

Bu nedenle mesele iktidarı ele geçirmekten önce iktidarın insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır!

Devleti kutsamadan devlet kurabilmek…

Teknolojiyi kutsamadan teknoloji üretebilmek…

Bilimi kutsamadan bilime sahip çıkabilmek…

Ekonomiyi kutsamadan ekonomik güç oluşturabilmek…

Ve en önemlisi:

Güç sahibi olduğunda kendisini Allah’ın yerine koymamak!

Belki de tevhidin siyasî ve medenî anlamı tam burada başlıyor.

13. Son olarak

Dilaver Demirağ’ın yazısına bir polemik metni olarak değil, aynı yaranın başka bir tarafından tutulması olarak bakıyorum.

O, “Güç bizi dönüştürmesin!” diye uyarıyor.

Ben ise “Güç başkasının elinde olduğu için bizim kaderimizi belirlemesin!” diyorum.

O, “Teknolojinin arkasındaki zihniyeti görün!” diyor.

Ben, “Evet, fakat o zihniyete mahkûm olmamak için kendi zihnimizi ve kendi teknolojik kapasitemizi de inşa edelim!” diyorum.

O, “Batı’nın yerine geçmek İslam’ın amacı değildir!” diyor.

Ben de “Kesinlikle değildir!” diyorum.

Fakat buradan şu sonucu çıkarıyorum:

Bizim hedefimiz Batı’nın yerine geçmek değil; insanı Batı’nın da Doğu’nun da devletin de piyasanın da algoritmanın da tahakkümünden kurtaracak bir hayat tasavvuru ortaya koymaktır!

Kim bilir, gerçek ayrılığımız burada değil sadece yöntemdedir!

İkimizin de itiraz ettiği şey aynı olabilir:

İnsanın araç hâline getirilmesi…

İnsanın veriye indirgenmesi…

İktidarın kutsallaştırılması…

Teknolojinin insanın efendisi hâline gelmesi…

Ve Müslümanın kendi hakikatini unutması…

İşte bu nedenle Demirağ’ın sorusunu önemsiyorum:

“Kur’an’ın muradı insanların bir güç odağı olması mıdır?”

Benim cevabım bu konuda nettir:

Hayır!

Kur’an’ın muradı insanı bir güç odağı yapmak değil, insanı gücün karşısında sorumlu bir özne yapmaktır.

Bunun için önce insanın güç karşısında ezilmemesi gerekir.

Bugün Palantir‘i konuşmamızın sebebi de tam olarak budur.

Palantir yalnızca bir şirket değildir.

O, bize geleceğin dünyasında şu soruyu sorduran bir işarettir:

İnsan; teknolojiyi mi yönetecek, teknoloji insanı mı?

Benim derdim teknolojiye tapınmak değil.

Derdim teknoloji çağında insanı kaybetmemektir!

İşte bu noktada Demirağ ile aynı cümlede buluşabiliriz:

Mesele, Batı’nın yerine geçmek değil!

Mesele, insanın hiçbir gücün yerine geçirilmesine izin vermemektir çünkü tevhid, bize önce bunu öğretir:

İnsan, kuldur!

Hiçbir insan, hiçbir devlet, hiçbir piyasa, hiçbir teknoloji ve hiçbir algoritma insanın Rabb’i değildir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x