Connect with us

Yazılar

Yaşanamazlık Anlatısı ve Gazze – Abdurrahman Kittana

Yayınlanma:

-

Giriş
İşgalci-sömürgeci anlatıların özünde, yerli halkların bir bütün hâlinde yurtlarından sürülüp silinmesi yatar. Bu anlatılar, bir halkın başka bir topluluk tarafından yerinden edilmesini meşrulaştırmak için mevcut coğrafyaların kimliğini, toplulukları ve onların tarihlerini inkâr etmeyi amaçlar. Siyonist proje de buna dahildir. Siyonizm’in kurucu mitlerinden biri, “çölü çiçeklendirmek” ve onun baş mücevheri olan Tel Aviv’in, kısır kum tepelerinden -yaşanmaz bir mıntıkadan- öncü işgalciler tarafından dönüştürülerek doğduğu iddiasıdır. Bu anlatı, sömürgeci rejimin Tel Aviv’i başlangıçta Yafa’nın hemen dışına inşa etmiş olduğu gerçeğini gizler. Oysa Yafa, zengin bir kültürel yaşam ve gelişen bir portakal ticaretine sahip, canlı bir Filistin şehriydi. “Kum tepeleri” tasviri, bir boşluk imgesi üretir ve bölgedeki gelişmiş tarımsal ve toplumsal yaşamı gizler. Toprağı, işgalciler tarafından kurtarılana kadar “yaşanılamaz” olarak göstermek, el koymayı ve sömürgeci genişlemeyi meşrulaştırmaya yardımcı olmuştur. Bu süreç, 1948’den sonra yoğunlaştı; Tel Aviv, etnik temizlikle boşaltılan Filistin köylerini de içine katarak Yafa şehrine doğru genişledi.

Aynı işgalci-sömürgeci söylem, bugün Gazze’ye karşı yürütülen soykırım savaşını da yönlendiriyor; burada yıkım, “yaşanamazlık” anlatısı üzerinden yeniden sunuluyor. Gazze, giderek daha bir sıklıkla “bir harabe” olarak tasvir ediliyor ki bu çerçeveleme, kesinlikle tarafsız değildir! Bu yazı, “yaşanamaz” teriminin siyasi açıdan bir bagaja sahip olduğunu, sorumluluğu gizlediğini, sömürgeci “arındırma”yı yeniden ürettiğini ve Filistinlilerin yaşamlarını ve geleceklerini derinden etkileyen biçimlerde politika ile kamuoyu algısını şekillendirdiğini ileri sürmektedir. Bu söylemin yerleşimci sömürgeciliğin mantığı içindeki kökenlerini, işlevini ve sonuçlarını incelerken şiddeti gizleyen anlatılardan, Filistin varlığını, tarihini ve egemenliğini onaylayan bir dile radikal bir geçiş yapılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Abdurrahman Kittana

Arındırma: Terra Nullius’tan “Yaşanamaz”a
Terra nullius (boş ve sahipsiz olarak tasvir edilen toprak) kavramı, on dokuzuncu yüzyılda Britanyalı Hristiyan Siyonizm’ini yönlendiren emperyal ideolojinin temelini oluşturuyordu. 1840’ta Britanya donanması, ilk kez Filistin kıyılarında buharlı gemilerle savaş yürüttü ve bir zamanlar Napolyon’u püskürtmüş olan tahkimli Akka şehri üç gün içinde müttefik güçlerin eline geçti. Şehrin harabeye çevrilerek gerçekleştirilen yıkımı, “yokluğun kanıtı” olarak okuyan sömürgeci söylemi besledi; maddi yıkımla demografik boşluğu birleştirerek sözde boş olan topraklar üzerindeki sömürgeci iddiaları meşrulaştırdı.

“Britanya emperyalist doktrini”ni benimseyen Siyonist hareket; Filistin’in yerli halkının varlığını, haklarını ve taleplerini sistematik olarak göz ardı etti. Reşid Halidi’nin belgeleriyle ortaya koyduğu üzere, bu “arındırma” işlemi, Theodor Herzl’in 1899 yılında Filistinli akademisyen Yusuf Ziya el-Halidi[1]’nin mektubuna verdiği yanıtla çarpıcı bir şekilde görülür. El-Halidi, Filistin halkının topraklarından sürülmeyi kabul etmeyeceğini söyleyerek onu uyarmıştı. Herzl’in cevabı ise yerli halkın özne oluşunu, toprakla bağını ve kalıcı varlığını görmezden geldi; bu, Filistin varlığını göz ardı eden veya silen temel Siyonist tezi yansıtıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917’de, Britanya bir başka Filistin sahil şehri olan Gazze’yi bombaladı. Şehir ağır hasar gördü, nüfusu azaldı ve harap oldu. Britanya topçu ateşi, şehirdeki binaların üçte birinden fazlasını yıktı ve pek çok yapıyı harabeye çevirdi. Bombardımandan sonra Gazze’nin Filistinli sakinleri evlerinin kalıntılarına yeniden yerleşti ve yıkımdan geriye kalanlarda barınmaya çalıştı. Buna rağmen Britanya Yüksek Komiseri Herbert Samuel, resmî olarak şehri “yaşanamaz” ilan etti. Savaşlar nedeniyle harap olan Fransa ve Belçika’daki yerleşimlerle bir paralellik kurarak Samuel, bir yeniden inşa plânı önerdi. Britanya Dışişleri Bakanlığı da şehrin yeniden inşası için Siyonist Federasyon’la iletişime geçilmesini tavsiye etti. Bu öneri, hayata geçirilmemiş olsa da Britanya’nın Filistin’de Siyonist yerleşimi destekleme stratejisinin bir yansımasıydı. Ayrıca, savaş sonrası “insani yardım”ın sömürgeci emellere hizmet edecek şekilde araçsallaştırıldığını ve Gazze’nin yeniden inşasının emperyal çıkarlar için bir araç hâline getirildiğini göstermektedir. Sonuçta, Gazze’nin yerli Filistinli halkı şehri kademeli olarak yeniden inşa etti. 1948 Nakba’sının ardından Gazze, tarihî Filistin’in diğer bölgelerinden sürülen Filistinliler için bir sığınak hâline geldi ve böylece şehrin “yerinden edilme” ve getto olarak rolü daha da pekişti.

2010’larda Gazze’nin Yaşanabilirliği: BM Çerçevesinde Bir Kriz
Gazze’ye ilişkin “yaşanamazlık” kavramı, 2012 yılında yeniden gündeme geldi; İşgal Altındaki Filistin Topraklarındaki Birleşmiş Milletler Ülke Ekibi, acil ve sürekli müdahale olmadan bölgenin 2020’ye kadar yaşanamaz hâle geleceği uyarısında bulundu. 2015’te, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı benzer bir uyarı yayımladı ve Gazze’nin beş yıl içinde yaşanamaz hâle gelebileceğini öngördü. Yardım ve kalkınma sektörü de bu uyarıları tekrar etti ve onları talihsiz fakat kaçınılmaz bir gelişme olarak sundu.

BM organları, uyarılarını; çöken altyapı, su kirliliği, aşırı nüfus yoğunluğu ve kitlesel işsizlik gibi somut göstergelere dayandırdı. İnsanî bir trajedi olarak sunulsa da bu kriz, İsrail politikası olarak özenle üretilmiş bir durumdu. 2007’den bu yana geniş çapta kolektif bir cezalandırma olarak kınanan İsrail ablukası, Gazze ekonomisine zarar verdi ve toparlanmayı engelledi. Sistematik askerî saldırılar ise altyapıyı daha da tahrip etti ancak “yaşanamazlık” söylemi Gazze’nin yıkımını, İsrail işgalci sömürgeciliğinin ontolojik nedenini gizleyerek siyasetten arındırdı.

Terra nullius örneğinde olduğu gibi, “yaşanamazlık” kavramı da faili gizler ve sömürgeci anlatılara hizmet eder; Gazze’yi kasten yok edilmiş bir yer olarak değil, doğası gereği yaşamaya elverişsiz bir alan olarak çerçeveler (silinmeye veya yer değiştirilmeye mahkûm bir alan gibi). Bu şekilde, BM’nin projeksiyonları ne kadar iyi niyetli olursa olsun, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini dayatılmış bir gerçeklik olarak değil, kaçınılmaz bir durum olarak gösteren yerleşimci-sömürgeci mantığı tekrar eder.

Bu söylem, Edward Said’in çok bilinen bir şekilde tanımladığı “imajinatif coğrafyaların” sömürgeci üretimi fikrini de yansıtır (toplulukların özneliğini ve insanlığını elinden alarak kontrolü meşrulaştıran emperyal bir uygulama). Günümüzde bu, Gazze’nin bir “ev” olarak değil, bir “yıkım sahası” olarak; bir toplum olarak değil, yönetilmesi gereken bir sorun olarak tasvir edilmesinde görülür. Bu tür temsil biçimleri, Filistin siyasal iradesini ve direnişini yok sayar, uzun süredir anti-sömürgeci mücadele yürüten bir halkı, kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar gibi yeniden sunar.

Joseph-Achille Mbembe

Tasarım Yoluyla Yaşanamazlık: Gazze’de Nekropolitik
Achille Mbembe’nin nekropolitik kavramı, İsrail rejiminin Gazze üzerindeki kontrolünü “yaşanamazlık”ı organize ederek nasıl sağladığını aydınlatır. Nekropolitik, yalnızca kimin yaşayacağı ve kimin öleceği kararını vermekle ilgili değildir; belirli nüfusların, yaşanması mümkün olmayan koşullarda yaşamaya zorlanmasını da kapsar. Nekropolitik bağlamda, yaşanamazlık, yaşamı yavaş yavaş aşındıran aşağılayıcı koşulların kasıtlı üretimidir; yaşanmazlık ise hayatta kalmanın artık mümkün olmadığı nihâî noktayı ifade eder. Gazze, bu sürekliliğin çarpıcı bir örneğidir: Mbembe’nin “ölüm-dünyası” olarak adlandırdığı bir yere dönüşmüş, günlük yaşam sistematik olarak hayatta kalma olanaklarından mahrum bırakılmıştır. Bu, su şebekeleri, hastaneler, okullar ve evlerin tekrarlayan şekilde tahrip edilmesi ve yeniden inşanın kasıtlı olarak engellenmesi gibi İsrail politikalarıyla sağlanmaktadır. Tam da bu nekropolitik bağlam içinde, “yaşanamaz” çerçevesi pekişir.

Gazze bir kez yaşanamaz veya yaşanmaz olarak tanımlandığında, dikkat İsrail rejiminin sorumluluğundan uluslararası insani yardım ve destek mekanizmalarına kayar. Ayrıca bu çerçeve, kendini pekiştiren bir mantık üretir: Yardım, yalnızca İsrail’in ölüm ve yaşanamazlık üreten yapıları içinde yaşamı sürdürür. Bu şekilde insani yardım, nekropolitik kontrolün tam ortasına gömülür; sadece geçici bir rahatlama sağlar, kolonyal sistemi yerinde bırakır ve sorumlularını hesap vermekten muaf kılar. Günümüzde, soykırım devam ederken insani yardımın kendisi de adeta bir ölüm tuzağı hâline gelmiştir.

Buna ek olarak, “yaşanmazlık” çerçevesi bağışçı yorgunluğunu teşvik eder, uluslararası katılımı zayıflatır ve nüfus transferi veya zorunlu yer değiştirme önerilerine kapı açar (çoğu zaman bunlar insani çözümler olarak sunulur). Ayrıca, Filistinlilerin Gazze’de kalma hakkını zayıflatır, daha geniş bir bağlamda kendi kaderini tayin hakkını aşındırır ve umutsuzluk tohumları eker. En sinsi biçimde bu çerçeve, Filistinlilerin soykırımcı yıkıma karşı yeniden inşa etme, direnme ve yaşamı sürdürme çabalarını yok sayar; onları direniş ve hayatta kalma mücadelesi veren siyasi özne yerine pasif kurbanlar olarak yeniden sunar. Bu söylem; yalnızca gerçekliği çarpıtmakla kalmaz, uzun süredir devam eden kolonyal projeyi ileri taşıyarak Filistin özneliğini görünmez hâle getirir.

Yeniden Yaşanabilirliğe Yönelmek
Yaşanamazlık söylemine gömülü yerleşimci-sömürgeci mantığı çürütmek için Gazze’yi kavramsal ve politik olarak yeniden çerçevelemeliyiz. Bu, yıkımından sorumlu yapıları ve aktörleri hesap vermeye zorlamakla başlar: İsrail rejimi ve uluslararası kurumların iş birliği veya stratejik ihmali! Ayrıca, Gazze’nin kurtuluştan âzâde bir alan olmadığı konusunda ısrar etmeliyiz. Gazze, sürekli mücadele, yaratıcılık ve kolektif direnç alanıdır. Soykırımcı şiddetin ortasında bile Filistinliler evler inşa etmeye, toprak işleyip üretmeye, çocuklarını eğitmeye ve onurlu bir yaşam sürme haklarını savunmaya devam etmektedir. Bu Filistin direnci, Gazze’nin yaşanamaz değil, aktif olarak yeniden yaşanabilir olduğunu -halkının kararlı çalışmalarıyla yeniden yaşanabilir hâle geleceğini- gözler önüne sermektedir.

Yeniden yaşanabilirlik kavramı, çöküş anlatılarına karşı kritik bir alternatif sunar. Gazze’de yaşamın, yapısal yıkıma rağmen nasıl geri kazanıldığı ve sürdürüldüğünü gösteren günlük uygulamaları ön plâna çıkaracaktır. Son girişimler (harabeleri barınak inşa etmek için yeniden kullanmak, tarım alanlarını enkazla işaretlemek ve kurtarılmış malzemelerle işletmeleri canlandırmak) sadece dayanıklılığın işaretleri değildir. Bunlar, arındırma ve insani yardım söylemine gömülü pasifliğe karşı direnen siyasi eylemlerdir. Bu anlamda yeniden yaşanabilirlik hem maddi bir uygulama hem de söylemsel bir müdahaledir. Yaşamı sona erdirmeye tasarlanmış sistemler içinde bile farklı bir şekilde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlar!

Yeniden yaşanabilirlik, sadece hayatta kalmakla ilgili değildir; Gazze’yi yaşanamaz kılmak üzere tasarlanmış yapıları sorgulayan politik bir iddiadır ancak bu iddia, Gazze’nin yeniden inşasını desteklediklerini iddia eden çevreler tarafından sürekli olarak zayıflatılmaktadır. Sonuçta, ardışık askerî saldırılardan sonra Gazze’nin yeniden inşa edilememesi, yerel yetersizlikten değil, işlevsiz ve dışarıdan dayatılmış bir yardım ve yönetim sisteminin sonucudur. “Uluslararası toplum” aslında parçalı ve politize edilmiş bir yeniden inşa çerçevesinin oluşmasında merkezi bir rol oynamıştır. Bu çerçeve, uzun vadeli iyileşme yerine geçici yardımı öncelikli kılmış ve Filistinli özneliğini sistematik olarak dışlamıştır.

Öte yandan uluslararası aktörler, kendilerini tarafsız gösterirken bağımlılığı sürdüren, sürdürülebilir kalkınmayı engelleyen ve yıkımın kök nedenlerini ele almayan insani yardım paradigması içinde hareket etmişlerdir. Bu nedenle Gazze’yi yeniden yaşanabilirlik merceğinden çerçevelemek sadece kavramsal bir değişim değildir; geleceğini belirleyen politik ve maddi koşulları radikal biçimde dönüştürme çağrısıdır. Bu çağrı Filistinli bilgiyi, hak ve vizyonları merkeze koymayı, izolasyoncu dayatmaları reddetmeyi; adalet, geri dönüş ve sömürgecilikten kurtulma için harekete geçmeyi gerektirir. Gazze’de yeniden yaşanabilirlik mümkündür, aynı zamanda mülksüzleştirmeye karşı direnen ve yaşamı onaylayan temel bir politik zorunluluktur.

Filistinli bir aile, Gazze Şeridi’nin güneyinde yıkılan evlerinin enkazı yakınında yemek yiyor [Arşiv: Mohammed Salem/Reuters].

Harabeden Hayatı Yeniden İnşa Etmek
Gazze’nin sürekli biçimde yaşanamaz olarak tanımlanması vâr olma, kalma, geri dönme ve yeniden inşa etme hakları da dahil olmak üzere temel Filistinli haklarını aşındırmaktadır. Bu tanım, bir kaçınılmazlık ve geri dönülemezlik ima ederken tarih ve ekoloji bunun aksini sürekli olarak göstermiştir. Atom bombasının atıldığı Hiroşima’nın ardından bile doğa, total yok oluş anlatılarını boşa çıkarmıştır. Patlamadan sadece birkaç ay sonra bitki yaşamının yeniden ortaya çıkması (özellikle açan zakkum çalıları ve dirençli ginkgo ağaçlarının hayatta kalması) yeniden doğuşun güçlü bir simgesi olarak durmuştur.

Şehirler de son derece dirençli varlıklardır; savaşlardan, felaketlerden ve kitlesel şiddetten kurtulabilecek kapasiteye sahiptirler. Tarih, şehirlerin nadiren sonsuza kadar harabe hâlinde kaldığını gösterir ve Gazze de bu gerçeği doğrular. Birinci Dünya Savaşının yıkımının ardından Gazze, kademeli olarak yeniden inşa edilmiş ve bölgenin sosyal ve ekonomik yaşamına yeniden entegre olmuştur. On yıllarca süren İsrail işgali ve ablukasına rağmen Gazze, hayatta kalmayı sürdürmüştür. Bu gerçek, yaşanamazlık iddialarının deterministik ve kaderci doğasını zayıflatır ve harabe hâlinden çıkarak yaşamı yeniden inşa etme iradesindeki doğal insan kapasitesini teyit eder.

Bu nedenle “yaşanamazlık” söylemi, bir gerçek olarak kabul edilmemeli; sorgulanmalı ve yerine yeniden yaşanabilirlik kavramı konulmalıdır. Bu kavram, yalnızca iyileşme olasılığını değil, onurlu bir yaşam sürme hakkını da gösterir aynı zamanda Gazze içinde ve dışında yaşayan sürgün Filistinlilerin kendi şartlarında geri dönme, hayatı yeniden inşa edip yeniden sahiplenme haklarını da güvence altına alır.

[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/yusuf-ziya-el-halidi

Kaynak: al-shabaka.org

Çeviri: YeniPencere

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, III – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati videosuyla ilgili şimdilik yazacağım son yazı bu. Açıkçası bunca şeyi tane tane açıklayarak kendisine hak ettiğinden fazla itibar ettiğim zehabına kapılmamak zor. Heyhat, “rage-bait”inin kurbanı oldum. Varsın öyle olsun, en azından meraklısı için Şeriati’yle ilgili yalanlarının ifşası internette asılı kalmış olur.

Allah İnsanı İddiasından Vuruyor!

Konumuza dönelim. Kendini olduğundan büyük sanmanın insanı düşürdüğü ibretlik çukurlardan birini Altay Cem Meriç’in Şeriati’yi eleştirmeyi denerken müracaat ettiği mefhum-kelime argümanında görüyoruz. Meriç, “adeta 4 yaşında bir çocuk” olmakla suçladığı Şeriati’yi, kelime ile mefhumu ayıramamakla ve bu yüzden tevhidin aslında “kader” inancını gerektirdiğini fark edememekle suçluyor. Ancak ilahi adaletten midir bilmem, aynı bahiste bizzat kendi koyduğu kriterin altında kendisi eziliyor.

Çünkü Şeriati’nin o satırlarda “kader” diye isimlendirerek Emevilere nispet edip eleştirdiği şey, Meriç’in de tevhidin mantıksal zorunluluğu olmadığını kabul ettiği cebriye inancından başka bir şey değil. Üstelik Şeriati, bugün bizim anladığımız manada kaza ve kader Muaviye’nin ürünüdür” diyerek Emevi uydurması olan bu cebriyeciliği kastettiğini açıkça aşikar ediyor. Şaşırtıcıdır, Altay Cem Meriç de “bugün bizim anladığımız manada” şerhi dahil bu sözlerini tamı tamına alıntılıyor.

Ama bir kez “kaza ve kader” kelimeleri geçti ya, Meriç “adeta 4 yaşında bir çocuk gibi” bu kelimelerin işaret ettiği mefhumun kendi tasavvurundaki şey olmak zorunda olduğu zehabından bir türlü kendini sıyıramıyor. Şeriati’nin, şerh de düşerek ve neredeyse açıkça cebriye inancını işaret etmiş olmasına rağmen, kendi kafasındaki kaderi kastettiğini varsaymaktan ayrılamıyor. Yani, tam da alay ederek Şeriati’nin terimler ile kavramları ayırma becerisinden mahrumiyetini vurguladığı safhada kendisi bunları ayırmakta zaafa düşerek rezil oluyor. Allah’ın sopası yok!

Şirine’nin Etek Giymesi Fenomeni Olarak Toplumsal Ayrımcılık

Videoda benzeri bir niteliksizlik, ayrımcılık terimi dolayımında da cereyan ediyor. Bu defaki şaşırtıcı derecede komik: Şeriati, metinde tevhid dininin ayrımcılığı meşrulaştıran tağutları yok edeceğini zikretmiş. Meriç büyük bir dikkat ve rikkatle derhal bilgeliğini gösterip “Hangi cihetten ayrımcılık?” diye soruyor. Sonraki açıklamaları evlere şenlik. Bizlere ayrımcılığa karşı olmanın saçma olduğunu kanıtlamak için, en ideal düzende dahi, insanların doktorlar ve hastalar, öğretmenler ve öğrenciler olarak “ayrışmaya” devam edeceğini; Şirinler Köyü’nde Şirine’nin etek giymesinin bile ayrımcılık olduğunu anlatıyor. Bu faslı hepten şaşkınlık içinde izlediğimi itiraf etmeliyim.

Garip ama, Altay Cem Meriç’in daha ayrımcılık teriminden kavramın kendisine gitme hüneri yok. Bu terimle hukuki/sosyal kavrama gideceğine, tüm ayrımların ortadan kaldırılmasının kastedildiğini sanacak kadar hayattan bihaber. Bereket hukukla iştigal etmiyor. Yoksa özgürlükten başkasına vurabilmeyi, eşitlikten herkesin aynı saatte zorla uyandırılmasını anlardı.

Anlattıklarımın iyice karikatürleştiğinin farkındayım, fakat sahiden bunları laf olsun diye bol keseden sallamıyorum. Gerçekten de ayrımcılıktan öğretmen-hasta arasındaki ayrımları anlıyor; toplumsal sınıf kavramıyla tabipler odasına gönderme yapıldığını sanıyor, orduda bir komutan olmasını eşitliğe aykırı telakki ediyor. Bu gibi argümanları kendince havalı bir biçimde art arda sıralayıp, kendinden emin ve sorgulayıcı bakışlar atarak Ali Şeriati’yi çürüttüğünden komik derecede emin görünüyor. Şaşırmamak mümkün mü? Bir insan bu kadar az şey bildiği hususlarda nasıl bu kadar özgüvenli konuşabilir? İtiraf etmeliyim, kendimi maruz bıraktığım bu video beni sürekli özne ve benlik konusunda düşünmeye sevk ediyor. Ama şimdilik devam edelim.

“Hani Ya, Nerede Bu Sömürüyü Meşrulaştıran Din?”

Altay Cem Meriç videonun başka bir yerinde, Şeriati’nin şirk dininin haksız hiyerarşileri ve sömürüyü meşrulaştırdığı argümanını aktarıyor. Belki de videonun en trajikomik yeri burası. Zira cüretle “Kim meşrulaştırmış ya eşitsizliği?” diye soruyor. Ona sorarsak İslam tarihinde kimse dini kullanarak haksızlıkları, adaletsizlikleri, gerekçesiz eşitsizlikleri meşrulaştırmamış. Muaviye’nin “ısırıcı saltanata” geçerken yaptığı “Bana bu gömleği Allah giydirdi” konuşmasını boş verelim. Sormak lazım bu atanamamış Bel’am gibi konuşan kişiye: Türkiye’de birilerinin açlıktan kırıldığı başkalarının tokluktan öldüğü bu düzen nelere dayanarak ayakta kalıyor? Milyonlarca insanın, bir avuç insanın düzenli işçisi olmasını sürdürebilir kılan şeyler neler? Yüz binlerce ev boşken, binlerce evsizin sokaklarda yatmasına karşı çıkmak neyle yanlış hale geliyor? Din adına konuşanlar mülkiyete dokunmayı, egemenle zayıf arasında yapılmış olsa da sözleşmeyi ihlal etmeyi, iktidara baş kaldırmayı günah olarak etiketlemiyorlar mı?

Şeriati zımnen, kapitalist düzenin ana damarlarını teşkil eden üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, birilerinin diğerlerine kalıcı ve düzenli biçimde hizmet etmesini sağlayan modern iş sözleşmelerinin ve tüm sistemi koruyan iktidara başkaldırı yasağının şirk dini tarafından meşrulaştırılarak desteklendiğini öne sürüyor. Ya kapitalist sömürü yok, ya sayılanlar gibi toplumsal kurumlara dayanmıyor, ya da din adına konuşanlar bu kurumları desteklemiyor. Hangisi doğru? Eğer etrafta “topuklarını ıslatmadan” gezip dolanmayı maharet sanıyor ve ekonomi politikten tamamen bihaberseniz, o zaman “Ben zulüm haktır” diyen alim duymadım dersiniz. Bir de öyle mi deselerdi?

Şeriati Batılı Aydınlarla Peygamberleri Bir mi Tutuyor?

Meriç’in son bir saptırmasından bahsetmezsem olmaz. Sorarsanız, Şeriati Batılı her şeyi iyi ve güzel buluyormuş, Müslümanlara dair her şeye savaş açmış. Bu saçma görüşlerle didişecek değilim. Marksizmin etkisindeki İslamcı bir aydından bahsediyoruz. Kitaplarından iki satır okuyan rahatlıkla görür ki Şeriati’nin projesi hiç kuşkusuz Müslüman toplumların güçlenerek Batı emperyalizminin tahakkümünden kurtulmasıdır. Bu o kadar aşikar ki izah etmek için klavyede basılan her tuş israf olur.

Öte yandan, Meriç Şeriati’ye daha somut bir iftira da atıyor. İddiaya göre Şeriati, Batılı aydınlarla peygamberleri birbirine eşitliyormuş. Videonun başında zikrettiği bu büyük “cürmü” açmasını merakla beklemişken görüyoruz ki, kastettiği şey Şeriati’nin şu cümleleriymiş: “Netice olarak şunu ifade etmek istiyorum: Kiliseye ve Orta Çağ’da hâkim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından …Avrupalı aydınların ve özgürlükçülerin misyonu, tarih boyunca bizim peygamberlerimizin üstlendikleri misyonun aynısıdır.”

Altay Cem Meriç işine gelmediği için izleyicisinden kaçırıyor ama, Şeriati’nin cümlesinde çok belirgin bir tahsis ibaresi var. Batılı aydınlar, yalnızca ve yalnızca “hakim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından” peygamberlerle aynı misyonu üstleniyorlar. Hemen sonrasında Şeriati ekliyor, garip ama Meriç de zikrediyor: “Ancak onların algılamalarının ve vardıkları sonucun doğru olduğunu söylemiyorum.

Yani argüman şu: Batılı aydınlar ve özgürlükçüler, karşı karşıya oldukları sömürü ve tahakküm üreten, haksızlıkları meşrulaştıran, ayrıcalıklı bir grubun elinde oyuncağa dönüşmüş olan şirk dinine karşı dövüşmekte haklılardı. Buradaki “lâ” kısmında peygamberler ile ortak bir işi yapıyorlardı. Fakat bu yeterli değildi. Yıkım sürecini tevhid diniyle taçlandırmadıkları için şirk dininde yaşamaya devam ediyorlar. Şeriati’ye göre bunun önemli göstergelerinden birisi toplumlarındaki sınıflar ve tabakalaşmadır. Hatırlayın, bunlar şirk dininin emareleridir.

Altay Cem Meriç ise buradaki benzerlik iddiasını alıyor, Şeriati’nin Batıyı hiç eleştirmediği, Batılı aydınlara Allah dese rahatlayacağı (evet bunu diyor!), işinin gücünün Müslümanlarla didişmek olduğu gibi baştan sona iftira teşkil edecek sonuçlara bağlıyor. Şeriati hakkında hiçbir şey duymamışsanız belki inanabileceğiniz, büyük, çocukça ve kasıtlı iftiralar. Sahiden insanı dermansız bırakan bir kötülük.

Sonuç Yerine

Kapatırken aşikar olanı hatırlatayım: Kimse eleştirilmez değil. Fakat Altay Cem Meriç eleştirmiyor, beceriksizce saldırıyor. Zira, muhatabını kendi içinden kavramaya talip değil, en ufak bir saygı emaresi göstermiyor. Aşağılıyor, alay ediyor, yapay kahkahalar atıyor, kendisiyle çelişme pahasına yaftalar asıyor, gizliyor, yanlış aktarıyor ve çarpıtıyor. Beceriksizliğinin en büyük sebebi de hırs ve hıncı. O kadar büyük bir coşkuyla ve tavizsiz saldırıyor ki, komik bir karikatüre dönüşüyor.

Eh… Biz çıkaracağımız derse odaklanalım. Bir insan nasıl bu hale gelebilir diye sorup durdum. Bu durum, günahların en büyüklerinden birini istikrarla icra etmenin kaçınılmaz neticesi gibi görünmüyor mu? Anlaşılan, uyaracak eş dost, selim bir vicdan, kendini dışarıdan görecek bir istidat yoksa insanın kibri kontrolden çıkabiliyor. Kibri paçalarından akmaya, kulaklarından fışkırmaya başladığı zaman da insan işte böyle zelil hale geliyor demek ki. Şaşkına çeviren bir küstahlık, kendini alçaltıcı bir tahkir etme çabası, komik duruma düşüren bir alaycılık ve bol miktarda hınç, kin, nefret ve enaniyet. Korkunç bir bileşim. Rabbim bu arazları salih kullarından beri tutsun.

Devamını Okuyun

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, II – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati’ye yönelik evlere şenlik “eleştiri” videosunu konuşmaya devam edelim. Önceki yazımda dediğim gibi bu video beni sarstı. İnsan olmak hakkında düşündüm. Acziyetimiz, kendimizden bihaber olma seviyemiz… Yerin dibine geçmişken kendimizi göklerde sanacak şuursuzluğumuz… İnsanı bu hale ne getirir? Hangi duygunun veya eylemin kontrolsüz yükselişi bu kadar alçaltır? Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunlar büyük ve zor sorular. Ama şimdilik bu gibi derin meseleleri kenara koyalım. Meriç’in Şeriati hakkındaki iddialarından devam edelim.

Tanrı’nın, Alemin ve Benliğin Birliği

Altay Cem Meriç’in, Şeriati’yi herkesin gözünde rezil edeceğine inandığı videosunda, Ali Şeriati’nin birtakım ilişkileri gerekçelendirmeden zikretmesini büyük bir kabahat gibi işaretlediğini aktarmıştım. Meriç’in dudağını bükerek Şeriati tarafından gerekçesiz bırakıldığını öne sürdüğü bir diğer önemli ilişki, Allah’ın birlenmesiyle toplumun ve insanın içsel birlikleri arasında olandı. Meriç, bir konuşma metni değil de doktora tezi okuyormuş gibi davranmak işine geldiğinden, bu bağlantının analitik ve ansiklopedik bir izahını tam da zikredildiği yerde görmeyi beklermiş gibi davranıyor. Bunu bulamayınca da metni saçmalığa indirgemeye çalışıyor.

Şeriati külliyatını hatmedeli çok oldu, bu seviyede sefahet dolu iddialar için açıp ilgili pasajı bulmaya uğraşmayı da zul addediyorum. Lakin, bu sorunun Şeriati tarafından dikkat çekici bir hünerle bizzat elindeki kitabın içinde biraz, külliyatın başka parçalarında daha derinlemesine zaten cevaplandığını çok iyi hatırlıyorum.

Dinler tarihine biraz aşina olan herkesin bileceği üzere; eskiden putlar (tanrılar), kabilelerin ve toplumsal grupların kolektif ruhunu temsil ederdi. Her kabilenin kendine ait bir tanrısı olurdu ve o kabile savaşı kazandığında tanrısı da galip gelmiş sayılırdı. Bazen bir toplumda birden çok tanrı mevcut kabul edilirdi. Şeriati’nin Dine Karşı Din’de verdiğini hatırladığım örnekte olduğu gibi, bazı toplumlardaysa farklı sınıflar için farklı tanrılar tahsis edilmiş olabilirdi. Ayrıca pek çok panteondaki tanrı tasavvurları, insanların ruhlarındaki farklı eğilimlerin; adalet, gazap, aşk veya bilgeliğin ayrı ayrı dışa vurumlarından ibaretti.

Dolayısıyla çoktanrıcılıkta farklı gruplar, sınıflar ya da duygulanımlar, birbirlerinden ontolojik olarak ayrıymış gibi farklı Tanrılara izafe edilirdi. Tevhid ise hem kabileleri, hem toplum içindeki sınıfları hem de insan içindeki hasletleri farklı metafiziksel referanslarla birbirinden özsel açıdan ayıran düşüncenin radikal bir inkarıydı. Tevhidle hepsinin kaynağı ve metafiziksel referansı tekilleştirilmiş oluyordu. Bundan hareketle Şeriati, tek bir Tanrı’nın varlığının kabulünün, tüm insanlığın ve insanın kendi benliğinin birliğine doğru atılmış ontolojik bir sıçrama mahiyetinde olduğunu öne sürüyor. Bu tasvirin şairane bir estetiği ittihaz ettiği ve dikkate değer bir argüman teşkil ettiği aşikar. Altay Cem Meriç’in havsalasının yetmemesiyle kuramadığı bağlantılar üzerine inşa ettiği şen şakrak eleştirisinin sefaleti de böylece ayan beyan ortaya çıkmış oluyor.

Öze Dönüş Çağrısını ve Toplumsal Eleştiriyi Tekfircilik Olarak Sunmak

Altay Cem Meriç’in videoda Şeriati’yi suçladığı ana tezlerden biri de “şu anda kötü durumdaysak bunun sebebinin İslami özü terk etmemiz” olduğu yönündeki argüman. Meriç, bu düşünceden hareketle Şeriati’nin etrafındaki herkesi gayri İslami gördüğünü ve “standart bir tekfirci” olduğunu öne sürüyor.

Oysa Şeriati’nin diğer İslamcı düşünürlerle ortak olan bu tezi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken güçlü bir argümana dayanır. Temel mantığı son derece basittir: Allah ancak hayrı emreder ve O’nun emirlerine ittiba etmek dünyada ve ahirette hayrı, bereketi getirir. Eğer bugün Müslümanlar zelil bir duruma düştülerse, bunun sebebi Allah’ın rızası hilafına organize olmaları ve davranmalarıdır. Fakat ortada şöyle bir gerçeklik var: Tekil günahlar istisna tutulursa, genel olarak Müslüman toplumlarda yaşıyoruz ve bu insanlar İslam’ın kurallarını takip ederek yaşadıklarını varsayıyorlar. Öyleyse, topluma egemen ana akım dinsel anlatıda ciddi sorunlar olsa gerektir. Şeriati’nin argüman yolu budur. Altay Cem Meriç İslam’ın gerektiği gibi anlaşılıp yaşandığını mı düşünüyor ve eğer öyle düşünüyorsa küresel hegemonya karşısındaki acziyetimizi neyle telif ediyor, bilmiyorum. Ama yaşadığımız sorunların İslam’ı doğru anlamamak ve yaşamamakla ilgili olduğu argümanının öyle burun kıvırılıp kahkahalarla gülünecek kadar ciddiyetsiz olmadığına eminim.

İşin kötüsü Meriç bu argümanı sadece ciddiyetsiz bulmuyor. Aynı zamanda bu argümanı savunduğu için Şeriati’nin tekfirci olduğunu varsayıyor. Aslında Şeriati’nin İslam toplumunun hal-i pür melaline ilişkin tespit ve tasvirlerini, el çabukluğuyla, İslam’a yahut Müslümanlara “sabah akşam sövmek” olarak paketliyor. Evet, Şeriati’yi nitelerken kullandığı kendi kelimeleri böyle. Ne zamandır toplumsal ve siyasal özeleştiri sövmek ya da saldırmak oldu? Kendisi, eleştiriyi “dine / cemaate saldırı veya sövgü” olarak kodlayarak kabus gibi bir otoriteryenizmi meşrulaştırmakta serbest elbette. Fakat bizler Şeriati’nin “eleştirinin bittiği yerde, putçuluk başlar” sözünü takip etmeye devam ettiğimiz için tekfircilik ithamını kabul edecek değiliz.

“Şirk” Kelimesi Geçtiği Yere “Hukuki Tekfir” Yaftası Asmak

Bu kaba okuma biçiminin ve fıkıhçı sığlığın en acınası tezahürlerinden bir diğeri, Meriç’in Şeriati’nin sosyolojik “şirk dini” teşhisini doğrudan hukuki bir “tekfir” gibi takdim etmesi. Şeriati, hak dinin egemenler tarafından yozlaştırılıp bir sömürü aracına dönüştürülmesini “şirk dini” kavramıyla tarihsel ve toplumsal bir zeminde ele alır. Ancak meseleyi kasten ve muhtemelen kötü niyetle ite kaka dar bir ilmihal penceresine tıkıştırmaya çalışan Meriç, Şeriati’nin sahabelerden Osmanlı halkına kadar İslam tarihindeki herkesi kafir ilan ettiğini iddia ediyor. Oysa tamamen aşikar ki, Şeriati’nin derdi bireyleri dinden aforoz etmek, onların inançlarını ölçmek değil; kitleleri uyutan bozuk dinsel anlatıyı ve tahakküm düzenini deşifre etmekten ibaret.

Bu okuma biçimi o kadar saçma ki Meriç’i daha da büyük hataların pençesine düşürür. Altay Cem Meriç, Şeriati’nin Muaviye’nin kurduğu tahakküm düzenini şirk dini olarak tanımlamasından yola çıkarak, Hz. Hasan’ın mecburen Muaviye ile anlaşmasının dahi Şeriati açısından tekfir gerekçesi olması gerektiğini öne sürüyor. Yani Ali Şeriati, dediklerinin zaruri neticesinin Hz. Hasan’ı da tekfir etmek olduğunu görememiş; onun yüz binlerce takipçisi de teorinin merkezindeki bu acıklı hakikati keşfedecek maharetten nasipsizmiş. Bunu tespit ve ifşa etmek 2026 yılında Altay Cem Meriç’e yazılmış… Oysa biraz durup düşünse, Şeriati’nin Hz. Hasan’ı tekfir etmeyeceğine göre, şirk dini terimiyle egemen sistemi tavsif ettiğini ve bu sistemin içinde yaşayan herkesi tekfir etmediğini kolayca anlayabilir. Belki anlamıştır, ama anlamamak daha faydalı gelmiştir, ne dersiniz?

Açtıkça açılıyor, bitmiyor. Bu yazıda da bu kadarla iktifa edeyim. Son bir yazıyla daha bu bahsi kapatırım. Bir sonraki yazıda, Meriç’in şirk dininin belki de ortağı olduğu sömürüyü gizleme işlevini reddini ve Şeriati’nin Avrupalı aydınları peygamberlerle eşitlediğine ilişkin iftirasını ele alacağım.

Devamını Okuyun

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Ali Şeriatî’yi Yeniden Hatırlamak – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Bugün Youtube’da (ve daha sonra ücreti mukabilinde katıldığı programlarda) dinî konularda konuşmasıyla nam salmış Altay Cem Meriç isimli şahsın Ali Şeriatî’nin “Dine Karşı Din” kitabı hakkındaki eleştiri videosunu izleme talihsizliğine uğradım. Doğrusu benim için sahiden ilginç bir deneyimdi. Zira barındırdığı saçmalıkların tiksindirici bir kibirle fâş edilmesine sabretmek zorsa da alaycı şen kahkahalarla cûş u hurûşa gelen bu zâtın daha ne kadar çirkinleşebileceğine duyduğum merak, videoyu kapatmama mâni oldu.

Aslında videodaki performansı bugünlerin tabiriyle “rage-bait” kavramının adeta ete kemiğe bürünmüş hâlinden ibaretti. İnsanları ABD’ye karşı direndiği için sempati duyulan İran’dan soğutmak ve bu sırada kişisel şöhretini arttırmak için birilerini kışkırtmaya çalıştığı aşikâr. Bunun farkında olmama rağmen, bu yemi adeta kendi rızamla yutarak okuduğunuz satırları karalamaya karar verdim. Zira sanırım bu kibir ve küstahlık dolu yalan ve saçmalıklara verilecek cevaplar aracılığıyla üstad Şeriatî’nin yeniden gündeme gelmesinde hayırlar olabilir.

Şeriatî kimdir, niçin önemlidir? Hükümet yanlısı ekran vaizlerinin ödemeyi aklının ucundan geçiremeyeceği ne gibi bedellere gönül rızasıyla talip olmuştur? Tarihin zorlu dönemeçlerinden birinde, ne kadar çok insanın fikir dünyasına derin bir şekilde tesir etmiştir? Daha önce çokça anlatılan tüm bunlar başka bir yazının konusu olsun. Bunun yerine burada, videodaki eleştirilerin nasıl ağır ve adeta komik kusurlarla malul olduğunu tarifle yetinmemi mazur görün.

Bir Konuşmada Doktora Tezi Biçimselliği Aramak

Meriç’in düşmanlık hınç, kin ve nefretle hazırladığı bu video, sıradan insanlara hitap eden bir konuşmayı adeta bir doktora tezi ya da bir akâid metniymiş gibi okumaya çalışmanın gülünç bir örneği. Oysa Şeriatî’nin Dine Karşı Din’inin halka yönelik bir konuşmanın deşifresinden ibaret olduğunu bilmemesi imkânsız. Fakat buna rağmen kullanılan her tabir için tam da ilk kullanıldığı yerde ince eleyip sık dokunmuş bir tanım ve bahsi geçen her ilişkinin tafsilatlı biçimde gösterilen bir gerekçesini arıyor ve bunların yokluğunu büyük bir kabahat olarak etiketliyor. Bu tip gerekçeler veya ansiklopedik tarifler göremeyince metni saçmalığa indirgeyip, kamera karşısında attığı şov amaçlı kahkahalarla kendini alçaltıyor. Başkası adına utanmak çok yıpratıcı!

Tevhid Dini “Ali Şeriati’nin Sevdiği Şeyler” mi?

Meriç’in saptırıcı entelektüel erdemsizliğinin tezahürlerinden biri, Şeriatî’yi “tevhid dinini kavramsal olarak tarif etmemekle” ve “bu dinin neden devrimci olduğunu analitik olarak gerekçelendirmemekle” suçlayıp alaya aldığı kısımlar. Hatta Meriç, tevhid dininin bir sabitesinin bulunmadığı ve Şeriatî’nin “kendi sevdiği şeyler” olduğunu öne sürecek kadar ileri gidiyor. Oysa Şeriatî’nin konuşmasının künhüne bakıldığında tevhid dini ile neyi kastettiği gayet aşikâr. Adem’den Muhammed’e kadar tüm hak peygamberlerin yeryüzünde vazettiği, insanları tâğûta kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul olmaya çağıran dinin tevhid dininin ta kendisi olduğu belli. İşin en trajikomik yanı, videonun başlarında “Tevhid dini sadece Şeriatî’nin kafasındadır, yeryüzünde hiç vaki olmamıştır!” diye alay eden Meriç, ilerleyen dakikalarda Şeriatî’nin tevhid dininin pratik yansıması olarak “Medine’deki 10 yıllık İslam toplumunu” örnek verdiğini bizzat kendi ağzıyla okuyor. Neticede o utanmadan methettiği entelektüel melekelerine rağmen ele aldığı metni bütüncül kavrama yetisinden mahrum olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.

Tevhid Dininin Devrimciliği

Dahası Meriç, Şeriatî’nin tevhid dininin neden inkılâbî olduğunu açıklamadığını iddia ederek yine metni alaya alıyor. Oysa “Dine Karşı Din”i okuyan herhangi biri, Şeriatî’nin tarih felsefesindeki ana iskeleti rahatlıkla görebilir: İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca sürekli bozulmaya, yozlaşmaya ve haksız çıkarları meşrulaştıran “şirk dinine” geri dönmeye mütemayildir. Yani, daha sonra, coşkuyla anlamsız kahkahalar attığı fasılları unutmasının ardından bizzat kendisinin de alıntıladığı gibi, Şeriatî’ye göre tevhid dininin egemen olduğu dönemler çok azdır. Bu dönemlerin hemen ardından bozulma gerçekleşir, şirk dinine geri dönülür. Fakat Şeriatî’ye göre tevhid dini; resûl, nebî ve sâlihlerin mücadelesiyle her defasında tekrar tekrar küllerinden doğar ve toplumda kapsamlı/radikal bir değişikliği, yani bir devrimi tetikler. İşte tevhid dinine inkılâbî karakterini veren budur. Hızla sönümlenmesi, kurumsallaşarak yozlaşması ve her defasında küllerinden yeniden doğarak yeni bir devrim gerçekleştirmekle yazgılı olmasıdır. Şeriatî, göründüğü gibi tevhid dininin devrimci karakterini güçlü biçimde gerekçelendirir. Meriç, kahkahalarıyla süslediği eleştirisinde bunu sahiden mi anlamadı, kasten mi çarpıttı? Karar sizin olsun.

Egemen Olanın Batıl Olduğu Sanrısı

Bununla ilgili olarak videodaki entelektüel sığlığın zirve yaptığı anlardan bir diğeri de Altay Cem Meriç’in Şeriatî’nin “tevhid dininin inkılâbî (devrimci) bir yapısı olduğu” tezi üzerinden ürettiği ucuz ve çirkin demagoji. Meriç, Şeriatî’nin “Tevhid dini, bâtıl olanı yıkıp yerine hakkı tesis etme misyonu yükler” şeklindeki devrimci din tarifini okuduktan sonra aklı sıra büyük bir mantık açığı yakaladığını sanarak tevhid dininin sadece egemen hâle geldiğinden dolayı bâtıl olacağını varsayıyor. Meraklı ortaokul öğrencilerinin düşmeyeceği bu gülünç hatasını Şeriatî’ye nispet ederek kahkahalar eşliğinde çekiştirdikçe çekiştiriyor.

Oysa kendisi pek farkında görünmüyor ama birazcık siyasal kültürü olan herkesin bileceği çok basit ve yaygın bir kullanım mevcut: Devrimi korumaktan da “devrimcilik” diye bahsedilir. Tevhid dini yokkenki inkılabilik onu getirmektir. Tevhid dininin yerleşmesinden sonraki inkılâbîlik ise tam da o devrimi koruma iradesidir. Bu kadar temel bir siyasi mefhumu dahî kavrayamayan ve devrimci bir tarih felsefesini “iktidara gelince kendi kendisiyle savaşacak olmak” yüzeyselliğine indirgeyen Meriç’in, “çok derin çelişkiler yakaladığını” sanarak ekranlarda kahkahalar atması gerçekten utandırıcı değil mi?

Dehşetle vurgulamalıyım ki beni asıl hayrete düşüren şey, Altay Cem Meriç’in sözlerindeki hamâkat değil, benliğini esir almış kibrin derinliği oldu. Bir insanın bu kadar komik duruma düşmesi ve bunun farkında bile olmaması gerçekten sarsıcı! Nasıl bu hâle gelir insan ve buradan nasıl çıkar acaba?

Her neyse… Şimdilik bunlarla iktifa edeyim. Sonraki yazılarda Meriç’in Allah’ı birlemekle toplumu birlemek arasındaki açıklanmadığını varsaydığı ilişkiyi; Şeriatî’nin Müslüman toplumlar adına özeleştirisini tekfir gibi resmetmesini; atanamamış bir Bel’am olduğundan mıdır bilmem, zımnen “Sömürü mü? Hani nerede? Kim kimi sömürüyor? Din ne zaman buna payanda kılınmış?” diyerek saf saf etrafına bakınmasını ve Şeriatî’nin “Batılı aydınları peygamberlerle eşitlediği” yollu iftirasını ele almayı plânlıyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x