Connect with us

Yazılar

Yaşanamazlık Anlatısı ve Gazze – Abdurrahman Kittana

Yayınlanma:

-

Giriş
İşgalci-sömürgeci anlatıların özünde, yerli halkların bir bütün hâlinde yurtlarından sürülüp silinmesi yatar. Bu anlatılar, bir halkın başka bir topluluk tarafından yerinden edilmesini meşrulaştırmak için mevcut coğrafyaların kimliğini, toplulukları ve onların tarihlerini inkâr etmeyi amaçlar. Siyonist proje de buna dahildir. Siyonizm’in kurucu mitlerinden biri, “çölü çiçeklendirmek” ve onun baş mücevheri olan Tel Aviv’in, kısır kum tepelerinden -yaşanmaz bir mıntıkadan- öncü işgalciler tarafından dönüştürülerek doğduğu iddiasıdır. Bu anlatı, sömürgeci rejimin Tel Aviv’i başlangıçta Yafa’nın hemen dışına inşa etmiş olduğu gerçeğini gizler. Oysa Yafa, zengin bir kültürel yaşam ve gelişen bir portakal ticaretine sahip, canlı bir Filistin şehriydi. “Kum tepeleri” tasviri, bir boşluk imgesi üretir ve bölgedeki gelişmiş tarımsal ve toplumsal yaşamı gizler. Toprağı, işgalciler tarafından kurtarılana kadar “yaşanılamaz” olarak göstermek, el koymayı ve sömürgeci genişlemeyi meşrulaştırmaya yardımcı olmuştur. Bu süreç, 1948’den sonra yoğunlaştı; Tel Aviv, etnik temizlikle boşaltılan Filistin köylerini de içine katarak Yafa şehrine doğru genişledi.

Aynı işgalci-sömürgeci söylem, bugün Gazze’ye karşı yürütülen soykırım savaşını da yönlendiriyor; burada yıkım, “yaşanamazlık” anlatısı üzerinden yeniden sunuluyor. Gazze, giderek daha bir sıklıkla “bir harabe” olarak tasvir ediliyor ki bu çerçeveleme, kesinlikle tarafsız değildir! Bu yazı, “yaşanamaz” teriminin siyasi açıdan bir bagaja sahip olduğunu, sorumluluğu gizlediğini, sömürgeci “arındırma”yı yeniden ürettiğini ve Filistinlilerin yaşamlarını ve geleceklerini derinden etkileyen biçimlerde politika ile kamuoyu algısını şekillendirdiğini ileri sürmektedir. Bu söylemin yerleşimci sömürgeciliğin mantığı içindeki kökenlerini, işlevini ve sonuçlarını incelerken şiddeti gizleyen anlatılardan, Filistin varlığını, tarihini ve egemenliğini onaylayan bir dile radikal bir geçiş yapılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Abdurrahman Kittana

Arındırma: Terra Nullius’tan “Yaşanamaz”a
Terra nullius (boş ve sahipsiz olarak tasvir edilen toprak) kavramı, on dokuzuncu yüzyılda Britanyalı Hristiyan Siyonizm’ini yönlendiren emperyal ideolojinin temelini oluşturuyordu. 1840’ta Britanya donanması, ilk kez Filistin kıyılarında buharlı gemilerle savaş yürüttü ve bir zamanlar Napolyon’u püskürtmüş olan tahkimli Akka şehri üç gün içinde müttefik güçlerin eline geçti. Şehrin harabeye çevrilerek gerçekleştirilen yıkımı, “yokluğun kanıtı” olarak okuyan sömürgeci söylemi besledi; maddi yıkımla demografik boşluğu birleştirerek sözde boş olan topraklar üzerindeki sömürgeci iddiaları meşrulaştırdı.

“Britanya emperyalist doktrini”ni benimseyen Siyonist hareket; Filistin’in yerli halkının varlığını, haklarını ve taleplerini sistematik olarak göz ardı etti. Reşid Halidi’nin belgeleriyle ortaya koyduğu üzere, bu “arındırma” işlemi, Theodor Herzl’in 1899 yılında Filistinli akademisyen Yusuf Ziya el-Halidi[1]’nin mektubuna verdiği yanıtla çarpıcı bir şekilde görülür. El-Halidi, Filistin halkının topraklarından sürülmeyi kabul etmeyeceğini söyleyerek onu uyarmıştı. Herzl’in cevabı ise yerli halkın özne oluşunu, toprakla bağını ve kalıcı varlığını görmezden geldi; bu, Filistin varlığını göz ardı eden veya silen temel Siyonist tezi yansıtıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917’de, Britanya bir başka Filistin sahil şehri olan Gazze’yi bombaladı. Şehir ağır hasar gördü, nüfusu azaldı ve harap oldu. Britanya topçu ateşi, şehirdeki binaların üçte birinden fazlasını yıktı ve pek çok yapıyı harabeye çevirdi. Bombardımandan sonra Gazze’nin Filistinli sakinleri evlerinin kalıntılarına yeniden yerleşti ve yıkımdan geriye kalanlarda barınmaya çalıştı. Buna rağmen Britanya Yüksek Komiseri Herbert Samuel, resmî olarak şehri “yaşanamaz” ilan etti. Savaşlar nedeniyle harap olan Fransa ve Belçika’daki yerleşimlerle bir paralellik kurarak Samuel, bir yeniden inşa plânı önerdi. Britanya Dışişleri Bakanlığı da şehrin yeniden inşası için Siyonist Federasyon’la iletişime geçilmesini tavsiye etti. Bu öneri, hayata geçirilmemiş olsa da Britanya’nın Filistin’de Siyonist yerleşimi destekleme stratejisinin bir yansımasıydı. Ayrıca, savaş sonrası “insani yardım”ın sömürgeci emellere hizmet edecek şekilde araçsallaştırıldığını ve Gazze’nin yeniden inşasının emperyal çıkarlar için bir araç hâline getirildiğini göstermektedir. Sonuçta, Gazze’nin yerli Filistinli halkı şehri kademeli olarak yeniden inşa etti. 1948 Nakba’sının ardından Gazze, tarihî Filistin’in diğer bölgelerinden sürülen Filistinliler için bir sığınak hâline geldi ve böylece şehrin “yerinden edilme” ve getto olarak rolü daha da pekişti.

2010’larda Gazze’nin Yaşanabilirliği: BM Çerçevesinde Bir Kriz
Gazze’ye ilişkin “yaşanamazlık” kavramı, 2012 yılında yeniden gündeme geldi; İşgal Altındaki Filistin Topraklarındaki Birleşmiş Milletler Ülke Ekibi, acil ve sürekli müdahale olmadan bölgenin 2020’ye kadar yaşanamaz hâle geleceği uyarısında bulundu. 2015’te, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı benzer bir uyarı yayımladı ve Gazze’nin beş yıl içinde yaşanamaz hâle gelebileceğini öngördü. Yardım ve kalkınma sektörü de bu uyarıları tekrar etti ve onları talihsiz fakat kaçınılmaz bir gelişme olarak sundu.

BM organları, uyarılarını; çöken altyapı, su kirliliği, aşırı nüfus yoğunluğu ve kitlesel işsizlik gibi somut göstergelere dayandırdı. İnsanî bir trajedi olarak sunulsa da bu kriz, İsrail politikası olarak özenle üretilmiş bir durumdu. 2007’den bu yana geniş çapta kolektif bir cezalandırma olarak kınanan İsrail ablukası, Gazze ekonomisine zarar verdi ve toparlanmayı engelledi. Sistematik askerî saldırılar ise altyapıyı daha da tahrip etti ancak “yaşanamazlık” söylemi Gazze’nin yıkımını, İsrail işgalci sömürgeciliğinin ontolojik nedenini gizleyerek siyasetten arındırdı.

Terra nullius örneğinde olduğu gibi, “yaşanamazlık” kavramı da faili gizler ve sömürgeci anlatılara hizmet eder; Gazze’yi kasten yok edilmiş bir yer olarak değil, doğası gereği yaşamaya elverişsiz bir alan olarak çerçeveler (silinmeye veya yer değiştirilmeye mahkûm bir alan gibi). Bu şekilde, BM’nin projeksiyonları ne kadar iyi niyetli olursa olsun, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini dayatılmış bir gerçeklik olarak değil, kaçınılmaz bir durum olarak gösteren yerleşimci-sömürgeci mantığı tekrar eder.

Bu söylem, Edward Said’in çok bilinen bir şekilde tanımladığı “imajinatif coğrafyaların” sömürgeci üretimi fikrini de yansıtır (toplulukların özneliğini ve insanlığını elinden alarak kontrolü meşrulaştıran emperyal bir uygulama). Günümüzde bu, Gazze’nin bir “ev” olarak değil, bir “yıkım sahası” olarak; bir toplum olarak değil, yönetilmesi gereken bir sorun olarak tasvir edilmesinde görülür. Bu tür temsil biçimleri, Filistin siyasal iradesini ve direnişini yok sayar, uzun süredir anti-sömürgeci mücadele yürüten bir halkı, kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar gibi yeniden sunar.

Joseph-Achille Mbembe

Tasarım Yoluyla Yaşanamazlık: Gazze’de Nekropolitik
Achille Mbembe’nin nekropolitik kavramı, İsrail rejiminin Gazze üzerindeki kontrolünü “yaşanamazlık”ı organize ederek nasıl sağladığını aydınlatır. Nekropolitik, yalnızca kimin yaşayacağı ve kimin öleceği kararını vermekle ilgili değildir; belirli nüfusların, yaşanması mümkün olmayan koşullarda yaşamaya zorlanmasını da kapsar. Nekropolitik bağlamda, yaşanamazlık, yaşamı yavaş yavaş aşındıran aşağılayıcı koşulların kasıtlı üretimidir; yaşanmazlık ise hayatta kalmanın artık mümkün olmadığı nihâî noktayı ifade eder. Gazze, bu sürekliliğin çarpıcı bir örneğidir: Mbembe’nin “ölüm-dünyası” olarak adlandırdığı bir yere dönüşmüş, günlük yaşam sistematik olarak hayatta kalma olanaklarından mahrum bırakılmıştır. Bu, su şebekeleri, hastaneler, okullar ve evlerin tekrarlayan şekilde tahrip edilmesi ve yeniden inşanın kasıtlı olarak engellenmesi gibi İsrail politikalarıyla sağlanmaktadır. Tam da bu nekropolitik bağlam içinde, “yaşanamaz” çerçevesi pekişir.

Gazze bir kez yaşanamaz veya yaşanmaz olarak tanımlandığında, dikkat İsrail rejiminin sorumluluğundan uluslararası insani yardım ve destek mekanizmalarına kayar. Ayrıca bu çerçeve, kendini pekiştiren bir mantık üretir: Yardım, yalnızca İsrail’in ölüm ve yaşanamazlık üreten yapıları içinde yaşamı sürdürür. Bu şekilde insani yardım, nekropolitik kontrolün tam ortasına gömülür; sadece geçici bir rahatlama sağlar, kolonyal sistemi yerinde bırakır ve sorumlularını hesap vermekten muaf kılar. Günümüzde, soykırım devam ederken insani yardımın kendisi de adeta bir ölüm tuzağı hâline gelmiştir.

Buna ek olarak, “yaşanmazlık” çerçevesi bağışçı yorgunluğunu teşvik eder, uluslararası katılımı zayıflatır ve nüfus transferi veya zorunlu yer değiştirme önerilerine kapı açar (çoğu zaman bunlar insani çözümler olarak sunulur). Ayrıca, Filistinlilerin Gazze’de kalma hakkını zayıflatır, daha geniş bir bağlamda kendi kaderini tayin hakkını aşındırır ve umutsuzluk tohumları eker. En sinsi biçimde bu çerçeve, Filistinlilerin soykırımcı yıkıma karşı yeniden inşa etme, direnme ve yaşamı sürdürme çabalarını yok sayar; onları direniş ve hayatta kalma mücadelesi veren siyasi özne yerine pasif kurbanlar olarak yeniden sunar. Bu söylem; yalnızca gerçekliği çarpıtmakla kalmaz, uzun süredir devam eden kolonyal projeyi ileri taşıyarak Filistin özneliğini görünmez hâle getirir.

Yeniden Yaşanabilirliğe Yönelmek
Yaşanamazlık söylemine gömülü yerleşimci-sömürgeci mantığı çürütmek için Gazze’yi kavramsal ve politik olarak yeniden çerçevelemeliyiz. Bu, yıkımından sorumlu yapıları ve aktörleri hesap vermeye zorlamakla başlar: İsrail rejimi ve uluslararası kurumların iş birliği veya stratejik ihmali! Ayrıca, Gazze’nin kurtuluştan âzâde bir alan olmadığı konusunda ısrar etmeliyiz. Gazze, sürekli mücadele, yaratıcılık ve kolektif direnç alanıdır. Soykırımcı şiddetin ortasında bile Filistinliler evler inşa etmeye, toprak işleyip üretmeye, çocuklarını eğitmeye ve onurlu bir yaşam sürme haklarını savunmaya devam etmektedir. Bu Filistin direnci, Gazze’nin yaşanamaz değil, aktif olarak yeniden yaşanabilir olduğunu -halkının kararlı çalışmalarıyla yeniden yaşanabilir hâle geleceğini- gözler önüne sermektedir.

Yeniden yaşanabilirlik kavramı, çöküş anlatılarına karşı kritik bir alternatif sunar. Gazze’de yaşamın, yapısal yıkıma rağmen nasıl geri kazanıldığı ve sürdürüldüğünü gösteren günlük uygulamaları ön plâna çıkaracaktır. Son girişimler (harabeleri barınak inşa etmek için yeniden kullanmak, tarım alanlarını enkazla işaretlemek ve kurtarılmış malzemelerle işletmeleri canlandırmak) sadece dayanıklılığın işaretleri değildir. Bunlar, arındırma ve insani yardım söylemine gömülü pasifliğe karşı direnen siyasi eylemlerdir. Bu anlamda yeniden yaşanabilirlik hem maddi bir uygulama hem de söylemsel bir müdahaledir. Yaşamı sona erdirmeye tasarlanmış sistemler içinde bile farklı bir şekilde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlar!

Yeniden yaşanabilirlik, sadece hayatta kalmakla ilgili değildir; Gazze’yi yaşanamaz kılmak üzere tasarlanmış yapıları sorgulayan politik bir iddiadır ancak bu iddia, Gazze’nin yeniden inşasını desteklediklerini iddia eden çevreler tarafından sürekli olarak zayıflatılmaktadır. Sonuçta, ardışık askerî saldırılardan sonra Gazze’nin yeniden inşa edilememesi, yerel yetersizlikten değil, işlevsiz ve dışarıdan dayatılmış bir yardım ve yönetim sisteminin sonucudur. “Uluslararası toplum” aslında parçalı ve politize edilmiş bir yeniden inşa çerçevesinin oluşmasında merkezi bir rol oynamıştır. Bu çerçeve, uzun vadeli iyileşme yerine geçici yardımı öncelikli kılmış ve Filistinli özneliğini sistematik olarak dışlamıştır.

Öte yandan uluslararası aktörler, kendilerini tarafsız gösterirken bağımlılığı sürdüren, sürdürülebilir kalkınmayı engelleyen ve yıkımın kök nedenlerini ele almayan insani yardım paradigması içinde hareket etmişlerdir. Bu nedenle Gazze’yi yeniden yaşanabilirlik merceğinden çerçevelemek sadece kavramsal bir değişim değildir; geleceğini belirleyen politik ve maddi koşulları radikal biçimde dönüştürme çağrısıdır. Bu çağrı Filistinli bilgiyi, hak ve vizyonları merkeze koymayı, izolasyoncu dayatmaları reddetmeyi; adalet, geri dönüş ve sömürgecilikten kurtulma için harekete geçmeyi gerektirir. Gazze’de yeniden yaşanabilirlik mümkündür, aynı zamanda mülksüzleştirmeye karşı direnen ve yaşamı onaylayan temel bir politik zorunluluktur.

Filistinli bir aile, Gazze Şeridi’nin güneyinde yıkılan evlerinin enkazı yakınında yemek yiyor [Arşiv: Mohammed Salem/Reuters].

Harabeden Hayatı Yeniden İnşa Etmek
Gazze’nin sürekli biçimde yaşanamaz olarak tanımlanması vâr olma, kalma, geri dönme ve yeniden inşa etme hakları da dahil olmak üzere temel Filistinli haklarını aşındırmaktadır. Bu tanım, bir kaçınılmazlık ve geri dönülemezlik ima ederken tarih ve ekoloji bunun aksini sürekli olarak göstermiştir. Atom bombasının atıldığı Hiroşima’nın ardından bile doğa, total yok oluş anlatılarını boşa çıkarmıştır. Patlamadan sadece birkaç ay sonra bitki yaşamının yeniden ortaya çıkması (özellikle açan zakkum çalıları ve dirençli ginkgo ağaçlarının hayatta kalması) yeniden doğuşun güçlü bir simgesi olarak durmuştur.

Şehirler de son derece dirençli varlıklardır; savaşlardan, felaketlerden ve kitlesel şiddetten kurtulabilecek kapasiteye sahiptirler. Tarih, şehirlerin nadiren sonsuza kadar harabe hâlinde kaldığını gösterir ve Gazze de bu gerçeği doğrular. Birinci Dünya Savaşının yıkımının ardından Gazze, kademeli olarak yeniden inşa edilmiş ve bölgenin sosyal ve ekonomik yaşamına yeniden entegre olmuştur. On yıllarca süren İsrail işgali ve ablukasına rağmen Gazze, hayatta kalmayı sürdürmüştür. Bu gerçek, yaşanamazlık iddialarının deterministik ve kaderci doğasını zayıflatır ve harabe hâlinden çıkarak yaşamı yeniden inşa etme iradesindeki doğal insan kapasitesini teyit eder.

Bu nedenle “yaşanamazlık” söylemi, bir gerçek olarak kabul edilmemeli; sorgulanmalı ve yerine yeniden yaşanabilirlik kavramı konulmalıdır. Bu kavram, yalnızca iyileşme olasılığını değil, onurlu bir yaşam sürme hakkını da gösterir aynı zamanda Gazze içinde ve dışında yaşayan sürgün Filistinlilerin kendi şartlarında geri dönme, hayatı yeniden inşa edip yeniden sahiplenme haklarını da güvence altına alır.

[1] https://islamansiklopedisi.org.tr/yusuf-ziya-el-halidi

Kaynak: al-shabaka.org

Çeviri: YeniPencere

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapıya Dayanan Devlet: Bir Şafak Baskınının Anatomisi – Sinan Ruhullah Tenşi

Yayınlanma:

-

Öylesine ilginç topraklarda yaşıyoruz ki gelişme ve ilerleme diye nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında düzenin bir illüzyonu olduğunu anlamak çok uzun sürmüyor. Yıllardan bu yana hak, hukuk ve adalet mücadelesi veren biri olarak 6 Temmuz 2026 sabahı “Yok canım, bu kadarı da olmaz herhalde!” dediğimiz bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

7 Ekim Aksa Tufanı süreci sonrasında vicdanlı insanlardan müteşekkil birçok yapı Filistin davasına omuz vermek, vicdanın sesini haykırıp iki yüzlülükleri ifşa etmek için alanları boş bırakmadı. Bu insanların “Siyonizm ile tüm ilişkiler kesilsin, askerî-ticari-diplomatik işbirlikleri son bulsun, topraklarımız üzerinden BOTAŞ aracılığıyla akan kanlı Azeri petrolü Siyonizm’i beslemesin!” diye dertleri vardı. Alanları dolduran bu insanlar kimi zaman sert polis müdahalesi ile kimi zaman da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alındı ve cezaevine atıldı. “Gelişmekte olan, hukuk ve adalet endeksini yükseltme hedefine emin adımlarla yürüyen Türkiye gibi bir ülkede anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan insanlar nasıl olur da gözaltı ve sert polis müdahalelerine maruz kalabilir?” diye düşünmeden edemiyor insan(!) Elbette biliyorduk devletlerin vicdanlarının olmadığını, sadece çıkarları olduğunu ve yine biliyorduk ölen çocukların, evleri başlarına yıkılan ve toprakları işgal edilen insanların devletler için kâh iç politikada kâh dış politikada birer koz ve istatistik verilerinden başka bir şey olmadığını.

NATO zirvesi öncesi alınan sıkı güvenlik önlemlerinden Filistin davasına gönül vermiş aktivistler olarak bizler de payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Filistin dostları çok iyi bilirler ki bu coğrafyada dökülen her damla kanın, işgal edilen her karış toprağın müsebbibi katil ABD ve Katil NATO’dur! Dolayısıyla Filistin davasına gönül veren aktivistler barışçıl bir eylem yaparak katillerin rahatını bozabilirdi ve bu nedenle 6 Temmuz sabahı dostlarımıza şafak operasyonu yapılarak onlarca insan gözaltına alındı.

Operasyon haberini sabaha karşı saat 04:00 sularında aldım. Dostlarımın gözaltına alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp üzerimi giyip pencereden oturduğum evin sokağını izlemeye başladım. Üstelik dostlarımın gözaltında tutulduğu her gün aynı saatlerde uyanarak yaptım bunu. Neden mi? Eğer ailem ve çocuklarımla yaşadığım eve polis baskın yapmak isterse kapıyı hiç zorlamadan onlara açıp  gönül rızasıyla kendimi gözaltına aldırmak için! İlk bakışta, bir aktivistten beklenmeyen bir yaklaşım gibi görünebilir bu size. Hemen teslim olma ve gönül rızasıyla gözaltına alınma, aklı başında bir insanın, özellikle bir aktivistin tercih edebileceği bir şey olmasa gerek!

Evet, benim için tercih edilebilir bir şeydi bu.

90’lı yılların kaotik siyasal-politik ortamında İslamcıların maruz kaldığı zulümler herkesçe malumdur. Ev baskınları, gözaltı ve işkenceler, gözaltındayken ortadan kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bu kaotik ortamdan ailece nasibini almıştık. Daha çocukken gözleri önünde bir gece yarısı baskınıyla yakını gözaltına alınmış ve işkence görmüş biri olarak yaşadığım travmayı kendi çocuklarıma yaşatmamak için gönül rızasıyla teslim olacaktım. Bu ülkede bir Çocuk Koruma Kanunu varsa da bu kanun ötekileştirilip kriminalize edilenlerin çocuklarını korumaya yaramıyor gördüğümüz kadarıyla!

Asıl düşündürücü olansa şudur: Bir insan, sabaha karşı kapısının çalınmasını beklemeyi nasıl normalleştirir? Daha da vahimi, çocuklarını koruyabilmek adına gözaltına alınmayı gönüllü olarak tercih etmesi nasıl olur da bir “rasyonel tercih” hâline gelir? İşte tam da bu noktada, bireyin psikolojisinden ziyade devletin hukuk anlayışını sorgulamak gerekir. Çünkü hukuk, vatandaşının kapısını hangi saatte çalacağını hatta o kapıyı kıracağını plânlayan değil; vatandaşının gece rahat uyumasını teminat altına alan bir güvence olmalıdır.

Bir devletin büyüklüğü, muhaliflerini susturma kapasitesiyle değil; kendisini en sert biçimde eleştiren insanların dahî temel hak ve özgürlüklerini koruyabilme iradesiyle ölçülür.  Hukuk; düşüncenin, itirazın, protestonun ve vicdani itirazın cezalandırılmadığı bir siyasal iklimi temin etmelidir. Eğer vicdanlı insanlar anayasal haklarını kullanırken potansiyel suçlu muamelesi görmeye başlıyorsa orada hukuk, toplumu dizayn eden ve bir yönetim aygıtı olan illüzyondan başka bir şey değildir.

Filistin davasının yanında durmak, NATO ve ABD emperyalizmin karşısına çıkmak aslında dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında durabilme cesaretinin, çıkar ile vicdan arasındaki tercihin ve insanlığın ortak ahlak sınavının adıdır. Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocukların acısını dile getirmek, yerli ve küresel işbirlikçilerin kirli işbirliklerini dile getirmek herhangi bir ideolojik grubun değil, insan olmanın gereğidir. Böylesine evrensel bir vicdani çağrının güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmesi, hele ki topraklarımıza adım atan küresel katillerin rahatını korumak adına insanların kapılarını kırıp şafak operasyonları yapmak, onları dört gün nezarethanede gözaltında tutmak hatta tutuklamak hangi vicdan ve hukuki ilke ile açıklanabilir?

Modern devletler çoğu zaman güvenlik kavramını özgürlüklerin önüne koymayı tercih eder. 6 Temmuz sabahı yaşananlar belki hukuk kitaplarında ve hukuk literatüründe yer almayacak ancak o sabah çocuklarının uyanmaması için pencere önünde bekleyen babaların, eşinin gözlerinin içine bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen annelerin ve kapının ne zaman çalınacağını hesaplayan insanların hafızasında çok daha derin izler bırakacaktır. Tarih, yalnızca alınan kararları değil; o kararların insanların ruhunda açtığı yaraları da kaydeder.

Belki de en ağır yük, gözaltına alınmak değildir. En ağır yük; çocuklarına hukukun güven veren bir kurum olduğunu anlatmaya çalışırken aynı çocukların gece yarısı kapıya vurulacak sert darbelerden korkarak büyümesidir. Çünkü travmalar yalnızca yaşayanları değil, sonraki kuşakları da şekillendirir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil, daha fazla adalettir. Daha fazla operasyon değil, daha fazla hukuk güvencesidir. Daha fazla kutuplaşma değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışıdır. Zira adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, vatandaşın evinde huzurla uyuyabilmesi, fikrini özgürce ifade edebilmesi ve çocuklarının geleceğine korkuyla değil umutla bakabilmesidir.

Günün sonunda devletler güçleriyle değil, adaletleriyle hatırlanırlar. Güç geçicidir, adalet ise geride bırakılan en kalıcı mirastır. Bugün vicdanın sesini kısmaya çalışan her anlayış, yarın tarihin vicdanında yargılanacak ve muhakkak mahkûm edilecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki baskı dönemleri gelip geçer fakat hakikatin, adalet arayışının ve vicdanın sesi mutlaka yaşamaya devam eder.

Şimdi sorma vaktidir: Filistin dostlarına reva görülen bu zulüm kime ne kazandırdı? Daha güneş doğmadan İnsanların evlerini basarak kimisinin ise kapısını kırarak çocuklara yaşatılan bu korku hangi günahın üzerini örtebildi? Eli kanlı katilleri bu topraklarda ağırlamak hangi mazlumun yarasına merhem oldu?

En acısı da zaman bize gösterdi ki devletin güvenlik refleksleri (!) asla değişmiyor, değişen tek şey ise bu refleksleri uygulayanların sûretleridir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması tesadüf değil. Sahiden de Türkiye’nin Batı bloğuyla ve onun bir parçası olan İsrail’le ilişkileri oldukça eski ve kurumsallaştırılmış bir zemine dayanır. Bu yüzden Türkiye ile Batı ve İsrail ilişkilerinde dönem dönem karşımıza çıkan yüksek perdeli kavga görüntüleri hiçbir zaman köklü bir kopuşun emareleri olmadı. Aksine, özellikle AK Parti döneminde, bu ilişki biçimi uzun süre bir tür “danışıklı dövüş” olarak işlev kazandı.

Danışıklı Dövüşün Jeopolitiği

Türkiye ile Batı arasındaki sahnelenen bu gerilimin (iç politikadaki etkisi dışındaki) esas faydası bölgesel siyasette gördüğü işlevde gizliydi. Aslında uzun süredir İsrail dahil kapitalist merkez ülkelerle Türkiye arasında kazan-kazan ilişkisine dayalı zımni bir anlaşmanın yürürlükte olduğu söylenebilir. Türkiye’nin evvelemirden beri bu husustaki temel argümanı şudur: “Siz Batı Asya’ya doğrudan müdahale ettiğinizde düşmanlığı, nefreti ve direnişi büyütüyorsunuz. Bölge halkları nezdinde meşruiyetiniz yok. Ama benim tarihsel, kültürel ve dinî kanallarım var. Ortak çıkarlarımızı daha az maliyetle ve daha yüksek seviyede korumak için bana alan açmanız lazım.”

Türkiye’nin Batılı ülkelere ve İsrail’e yönelik sert eleştirilerine göz yumulması tam da bu alanın açılmasıyla ilgiliydi. Zira Erdoğan yönetimi, bu güçlere yönelttiği sözel itirazlar aracılığıyla bölgede halklar nezdinde ciddi bir itibar elde ediyordu. Bu itibar ise günün sonunda yine aynı ittifak sisteminin güvenlik mimarisini tahkim etmek için işlevselleştiriliyordu. Erdoğan’ın başka kimsenin yapamadığı kadar açıkça ve güçlü biçimde “Ey Amerika!” ve “Ey İsrail!” diye sert eleştiriler sıralamasının böyle bir izahı mevcuttu. Günün sonunda Erdoğan yönetimi kurduğu dengede Batı’ya “Benim sizin için daha faydalı olmamı istiyorsanız sizi eleştirmeme göz yumacaksınız!” pazarlığını kabul ettirmişti. Bu ticarette kendi üzerine düşeni de hakkıyla yerine getirdiğini söylemeden geçmeyelim.

İsrail Yayılmacılığının İttifak İçi Etkileri

Fakat 7 Ekim’den sonra gelişen süreçte bu sahne belli ölçüde değişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü korkunç katliam, yalnızca Filistin halkına yönelmiş bir imha siyaseti olmakla kalmadı, aynı zamanda işgal devletinin bölgedeki sınır tanımaz genişleme iştahını da görünür kıldı. İsrail artık yalnızca Filistin’i ezen ve Lübnan’ı tehdit eden bir devlet görüntüsünün ötesine geçti. Bölgesel düzeyde her boşluğu kendi lehine kullanmaya çalışan, Katar’ı bombalamaktan çekinmeyen, ABD’yi savaşlara sokabilen ve dolayısıyla ABD şemsiyesi altında yer alan bölge devletlerini dahi tedirgin eden bir aktöre dönüştü.

İsrail’e Karşı İttifak İçi “Mücadele”

İşte bu noktada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski “danışıklı dövüş” formu yerini sahici bir alan kapma rekabetine bırakmaya başladı. Fakat bu rekabeti iyi anlamak gerekiyor. Günün sonunda Türkiye hâlâ Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası. İsrail ile arasında bir sıcak savaşın cereyan etme ihtimali de ciddiye alınır seviyeden çok daha düşük. Fakat tüm bunların yanında Türkiye, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’e karşı ittifak içi bir alan kapma mücadelesi de vermeye başladı. Eskiden meydanlarda yüksek sesle kavga edip kapalı kapılar ardında aynı hatta hizalanabilen iki aktör vardı. Şimdi ise aynı ittifak mimarisi içinde kimin daha fazla alan ve nüfuz sahibi olacağına dair gerçek bir çekişme var. Türkiye bu mücadelede (başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere) bölgedeki diğer ABD müttefiki ülkelerin de ortak kaygılarını ve arzularını arkasına almaya çalışıyor.

Türkiye’nin Çıkarları ve İran’ın Zaferi

Bu yeni sahne sebebiyle, ironik bir biçimde, Türkiye’nin ulusal çıkarları son savaşta İran merkezli direniş ekseninin zaferini gerektirdi. Zira İran’daki bir rejim değişikliği Türkiye’nin yukarıda bahsedilen tezlerinin tarumar olmasına yol açardı. İran’ın düşmesi, İsrail’in “nihai ve kesin sonucu askeri yöntemle alabileceklerine” dair tezlerini doğrulayacak ve Türkiye’nin “Bölgede nüfuz alanınızı genişletmek için bana ihtiyacınız var” argümanını anlamsızlaştıracaktı. Olası bir rejim değişikliğiyle ABD yanlısı hale gelen İran yalnızca Amerikan ittifakı içinde Türkiye’ye duyulan gereksinimi ortadan kaldırmayacak, ayrıca aynı ittifak sisteminde Türkiye’nin yanına çok güçlü bir rakip olarak konumlanacaktı. Bu sebeplerle, mevcut koşullar altında Türk ulusal çıkarları İran’ın düşmemesi fakat zayıflayarak direnişe devam etmesi yönünde şekillendi.

Artık “Ey Amerika!”ya Yer Yok

Sonuçta İran son süreçten hatırı sayılır bir zaferle ayrılmış olsa da bölgede 7 Ekim öncesine göre zayıflamış durumda. Tüm bu süreçte Türkiye’nin önündeki imtihan, İran’dan boşalan alana (özellikle Suriye’ye) İsrail’in yayılmasını engellemek ve kendisi yerleşmek olarak şekillendi. Bu aşamada, bir ciddi değişim daha vuku buldu: Türkiye, bu zorlu görevi, Amerikan ittifak sistemindeki rolünü, önemini, ağırlığını ve etkisini büyütmek aracılığıyla başarabileceğini varsayıyor. İşte tam da bu yeni durum, Türkiye’nin Batılı ülkelere yönelik alışıldık itirazlarını dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmasına yol açtı. Aksine, Türkiye şu anda kendini Batı’ya vazgeçilemez, güçlü ve sadık bir aktör olarak sunma telaşında.

Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Batı’ya ve özellikle ABD’ye yönelik dilinde çok belirgin bir yumuşama var. Erdoğan’ın artık Trump aleyhine neredeyse tek kelime etmemesini yalnızca Trump’ın şişkin egosunu idare etme çabasıyla anlamamak gerekir. Daha derindeki sebep, İsrail’le rekabetin Türkiye’yi Batı ittifakı içindeki konumuna daha sıkı sarılmaya zorlaması. Çünkü Türkiye’nin bakış açısına göre, İsrail’le girilen ittifak içi mücadelede belirleyici olan şey günün sonunda Washington nezdinde kimin daha vazgeçilmez bir aktör olarak görüleceği gibi anlaşılıyor.

NATO Zirvesi ve Erdoğan’ın Göstermesi Gerekenler

Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya ve Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesine neden bu kadar titizlendiğini de açıklıyor. Alınan olağanüstü tedbirler, şehrin neredeyse halka kapatılması, eylem ve etkinlik yasakları, protesto ihtimalinin ağır güvenlik tedbirleriyle bastırılması ve hatta çok sayıda insanın NATO’yu protesto etme riskine istinaden şafak operasyonlarıyla gözaltına alınması bu yüksek “titizliğin” ürünü. Tüm bunlar, Türkiye’nin NATO’ya sadakatini ve Erdoğan’ın ülkedeki kontrol kapasitesini müttefiklere gösterme çabasının ürünleri niteliğinde. Mesaj şu: Ülkede kontrolümüz güçlü ve bu gücü NATO’nun çıkarları için seferber etmeye hazırız. Fakat bölgede İsrail’le değil, bizimle çalışmalısınız!

Alternatif Bir Yol Mümkün

Doğrusu, bana kalırsa bu yol makul bir yol değil. Türkiye’nin Amerikan ittifak sisteminden medet ummayı bırakması gerekeli çok oldu. Nitekim İsrail yayılmacı ve katliamcı bir devletken ABD de adaletin tecelligâhı değil. Bölgeye yaptığı hoyrat müdahalelerin sonuçlarını hâlâ deneyimliyoruz. Öte yandan, ABD ile İsrail arasındaki ilişki, bölgesel bir müttefikin bastırması aracılığıyla kırılabilecek olmaktan çok daha yapısal bir nitelikte görünüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye taktik bazı meselelerde ABD’yi İsrail yerine kendi tezlerine destek vermeye zorlayabilir belki fakat stratejik meselelerde ABD-İsrail ilişkisini aşması hiç de kolay görünmüyor.

Oysa bu yolun bir alternatifi var. NATO güçleriyle danışıklı dövüşü bile terk ederek ittifak içinde etkili bir aktör olarak hizalanmaya çalışmak yerine, Türkiye’nin takip edebileceği makul bir öteki yol, bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kendisiyle beraber sürüklemeyi deneyerek Batı’ya bağımlılığı azaltacak ve Batı’yı yükselen yeni güçlerle (esasen Çin’le) dengeleyecek politikaların arayışına girmek olurdu. Türkiye’nin bin bir yolla Amerikan ittifak sistemine sadakatini ve bu sistem için işlevini ispatlamaya çalışmak yerine, en azından şu aşamada, diğer küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek olası sadakatsizliğini bir tehdit sopası olarak masaya taşımayı denemesi çok daha ciddi sonuçlar verebilir. Bu olasılığın inceliklerini başka yazılarda daha da açmak mümkün. Fakat netice olarak, üzücü şekilde, Türkiye’deki siyasi irade, NATO’yu protesto etme ihtimali olanları bile terörle mücadele ekipleri tarafından şafak vakti gözaltına alarak tüm yatırımını ilk seçeneğe yapmaya karar vermiş görünüyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x