Connect with us

Yazılar

Örste Tavlanan Öyküler – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Haberiniz oldu mu bilmiyorum, Ahmet Örs, Kasım 2020’de 4 (yazıyla dört) öykü kitabı birden yayınladı. 2004-2016 arası yazılmış 70 öykü, 414 sayfada toplanmış. Tasfiye Kitaplığının 2, 3, 4 ve 5. ürünleri olarak karşımıza çıkan kitapların isimleri, numara ve -hâliyle- öykülerin yazım yılı sırasına göre; Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri. Kendine ait olması mümkün değilmiş gibi kiralık meydanlarda ağarmış yüzüyle şemsiye satan Ferhat’ın üstüne yağarken kesilen kar altında bizi de üşüten öyküler bunlar.

Basit, soğuk birer gazete haberiyle geçiştirilmesine müsaade etmediği güncel şahitlikleri, kalıcı gündemler hâline getirecek şekilde mânâsını korumak adına çok da estetize etmeden, samimi, hemdert öykülerle tahkiye etmiş. Kapakta öykü yazıyor, ama iç başlıklarda hikâye tercih edilmiş. Küçük konuşma kayıtları da olabilecek bu öyküler, yerinden bildiren, durum tespiti yapan, hap gibi teşhislerden oluşuyor.

Birbirini tamamlayan cüzler hâlinde okunabilir, hepsi aynı yeri yumrukluyor çünkü. Ahmet Örs için tür de, yazı da, sanat da bir araçtan ibaret, hayatta yaptıklarını destekler mahiyette bir yardımcı. Esas olan derdini aktarabilmek için kullandığı sanatın da hakkını veriyor tabii. Harfleri silahlandırıp telaşlı bir şekilde şehrin bir ucundan koşup gelen adam olarak, mide kaldırması gereken kanlı görüntülerden sonra spor haberlerine dalan insanları uyarıyor. Elinde balyozu, ayağında demir ökçesiyle örste döve döve tava getirmeye çalışıyor.

Bir davanın, haklı bir ideolojinin savunusu, çağrısı için havaya kalkmış yumruğu inmeyen, yükselen bir öfke, edebiyat parçalamadan edebiyat dersleri de veriyor satır aralarında. Renkleri kaybolmuş, gri, puslu, dumanlı, soğuk bir havanın hâkim olduğu öykülerin hepsinde olmasa da kar, tipi geçen öyküler sebebiyle, yaşananların buz gibi gerçekliği kitap boyunca ürpertili bir üşümeyle esir alıyor insanı. En kapalı, muğlâk, kendini ele vermeyen öyküde bile kar, kasvet, muhasara, intihar, jurnal var, hissediliyor. Mutlu son yok denecek kadar az, isimsiz kahramanlar, genelde, bari sonrakilerin rahatı için canlarını, sağlıklarını terk edip cılız da olsa umut ışığını yakıyorlar. Umut hep var, ama genelde uzakta. Babalar da hep uzaklarda ve ağır işlerde, başlarına hep çok kötü şeyler gelen babalar. Evlerine ancak bir misafir gibi uğrayabilen, çocuklarının büyüdüğünü göremeyen, çocuklarının da onları unuttuğu, hep bir yabancı babalar.

Bardağın dolu tarafına bakmamızı söyleyen yüzlercesinin yanında, esasen boş tarafa bakıp çareler üretmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Şapşal şapşal sırıtanların oluşturduğu boşluğu, çukuru telafi edebilmek için kızgın, kararlı, vakarlı ve umutlu bir şekilde asıyor suratını, haklı olarak.

Diyalogların neredeyse hiç olmadığı, hep yazarın konuştuğu, birçoğu beş sayfayı geçmeyen, yazılma yılları geçtikçe uzayan öykülerin birkaçı dışında isim de yok hiç, herkesi kapsayan genel anlatımlarla konuşmuş da konuşmuş yazar. Bunun yanında karakterler akılda kalıcı; çünkü hayatımızda onlar, ya biziz ya bir yakınımız ya da şahit olduğumuz uzak birisi.

İçinde bir zulüm veya ihanet olmayan bir öykü okuduğumuzda, o günlerde Ahmet Örs’ü nispeten rahatlatacak bir olay yaşanmıştır kesin, diye düşündüm. Ya birinin elinden tutmuştur, ya birine deva olmuştur. Bunun yanında sade, tertemiz akarken her an bir yerden bir haksızlık, zulüm haberi, vurgusu, anımsatması gelecek diye bekliyor okuyucu. Bir kısmı hariç hepsinde geliyor zaten. Gelmediğinde, son kelimeyi de okuyup bu sefer başka bir düşünceye dalıyor insan. Ben mi kaçırdım acaba, alt metinde illâki vardır, diyor. Dönüp bir daha okuyor, bulamayınca şüphe artıyor, şahsen sormak için işaretleniyor öykü. Kahramanların mutlu olmak için harcamaları gereken o insanüstü emek geliyor aklınıza, bu var en azından diyorsunuz Bütün bu yaşanan tatsızlıklar, Ahmet Örs’e neşeli öyküler yazdırmaz. Öte yandan bunlar olmasaydı, zaten kalemi eline almazdı. Her şey yolunda giderken ne gerek olurdu öyküye, yazmaya.

Bu kadar sayfa metin olur da zayıf taraflar olmaz mı? Var elbette. Kötüler hep kötü, iyiler tam iyi olarak resmedilmiş. Kötülere pişmanlık duyacak bir fırsat tanınmadığı gibi, iyiler de onları düzeltme, affetme yoluna gitmiyor genelde, sınırlar keskin. Bilemiyorum, belki de mümkün değildir başka türlüsü. Zalimin güçlü, mazlumun zayıf, zulmün aralıksız olduğunu göz önüne almamız lâzım. Bunun yanında başarılı bir şekilde fikir ve duygu bazında aktardıklarının görmezden gelmemizi sağlayacağı bazı tekrarlar, tashihler de mevcut. Daha iyi bir editörlükle gözü tırmalayan bu küçük kusurlar, çapaklar da giderilebilirdi.

İlk üç kitapta Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Irak, Filistin cepheleri derken dördüncü kitapla birlikte bunlara Suriye de ekleniyor artık. Üçüncünün sonlarına dördüncünün başlarına denk gelen 2010-2012 öyküleri nispeten “normal” insan öyküleriyken, ondan sonra bu yeni coğrafya ve olayların silsilesi olarak eklenmemesi mümkün değildi tabii.

Her türlü mekânı öykülere fon yapabilen yazar detaylarıyla köyü de bilir şehri de. Tabiatın geri dönülmez tahribatı, şehirleşmenin getirdiği yabancılaşma, sebebi ne olursa olsun toprağından koparılan tedirgin insanların ilk elde hayattan düşmeleri ve toparlanamamalarıyla ilgilenir. İmar usûlsüzlükleri, hayvancılığın ve tarımın bitirilmesi, çiftçinin ümüğüne çökülmesi, meraların ranta açılması, nesillerdir hayvan otardıkları otlakların, çift suladıkları derelerin kapalı kapılar ardına peşkeş çekilmesi sadece köyü değil, hemen birkaç sene sonrasıyla şehri de pek yakından ilgilendirir. Nüfusu azalan ve yaşlanan köyler, şehirleri obez yapar. Bir şekilde şehrin çeperlerine yığılan insanlar, sanki keyiften gelmişler gibi, bu sefer de zaten savaş sahnesini andıran gecekondu tepelerinde kentsel dönüşüm terörüne maruz kalırlar. Köy boşaltmaları deyince hep Doğu’daki köyler, yaylalar falan gelir akla. Oysa bütün Türkiye’de köyler boşaltılmıştır. Bir yanda silahlı çatışmalar, öte yanda, diğerinin ehemmiyetini azaltmamakla beraber akılda tutmamız gereken finansal, popüler kültür terörü, hayvancılığı ve tarımı öldüren politika terörü. Bir dolu çaresizlikten eli kolu bağlı köylünün bir yandan terörle, bir yandan kontrgerillayla, kan davalarıyla, rantiyeyle uğraşması; bu çoklu zulme şahit olan nesillerin hayatlarının alacağı şekil, ailesiyle, ülkesiyle çatışan bir kıvama gelir. Geçim derdiyle savrulan hayatlara insanların yanında tabiat da yardım etmez artık.

Sermayeyle de arası hoş değildir yazarın. Zenginin mide geğirtisinin bastırdığı fakirin karın gurultusunu duyurmak ister. Fakirlik, ceberutluktan hemen sonra gelir. Soğuk evlerde boş mideler, dibine kadar battıkları işsizlikten kurtulmak için en tehlikeli işlerde hayatlarını hiçe sayarak yevmiyelerini çıkarmak zorunda kalanlar, saadet getirmeyen paranın ucundan da olsa tutmaya çalışırlar. Annesinin yanında işe gitmek zorunda kalan sabiler, zorba patron, işsiz gençler; servetin kesinlikle helâl, normal olmadığını, mutlaka altında bir zulüm olduğunu, hiç değilse dağıtmadığı için mesul duruma düşüleceğini vurgular, iyice anlamamız için. Yoksul ailenin sesinin duyulması için içlerinden birinin feci bir şekilde can vermesi, adeta kendini feda etmesi gerekir illaki. İnsan cesetleri üzerinde yükselen hangi imparatorluk iyidir ki? Ucuz işgücü, vasıfsızlaştırılan, sürüleştirilen, rekorların rakamların kotaların ezdiği emekçilerden, sistemin öldüresiye ezdiği insanlardan; başkaldıran, isyan eden, protesto grev yürüyüş yapan bilinçli fertlere dönüşmelerini izleriz öyküleri sırasıyla okuduğumuzda. İsyan, evet, isyan seslerini duyarız ilerledikçe. Ezilenler, mağdurlar, madunlar; kapitalistlere, beleşçilere, komisyonculara karşı sürekli korudukları teyakkuzu hep beslerler. Ama bankaların etrafımızı sarması, dahası içimize girmesi, bir türlü karşılığı alınamayan emeği iyice değersizleştirir. Yerin yedi kat altındaki madenciler de, -10. bodrum katındaki AVM çalışanları da zemini kabartacak derin nefesler biriktirirler ciğerlerinde. Batan komşuları için ellerinden bir şey gelmeyen, kendileri de zaten zar zor geçinen küçük esnaf; kapitalizmin, “Bize bulaşmazsan kapımızda, gölgemizde sürünerek yaşayabilirsin.” ihsanıyla bir umuda kapılan yoksullarla aynı kaderi paylaşır. Vahşi kapitalizmin büyük uşakları eliyle küçük esnafı öldürmesine, esnaf arasında hatırı gözetilen, ürpertici bir saygınlıkla sözü sayılan ulu çınarlar da engel olamaz. Kendi ülkesinde turistlerce ezilen insanlar, türlü dalavereler sebebiyle parası bizimkinden on kat değerli olduğundan aramızda burnu havalarda gezip bizim yerimize de memleketin imkânlarından kâm almasına kahırlanır yabancıların. Zengin ve fakir arasındaki asla kapanmayan uçurum ve bunun dibinde “yaşıyorum” zannedenler, vahşi kapitalist düzenin ezdiği, titrettiği gencecik cılız bedenler ümitlerini ya kaybediyor, ya da uzak nesillere erteliyor.

Kitapların baskı tarihi itibariyle bitmesine yaklaşık 977 sene kalan 28 Şubat zulümleri, başörtüsü mücadeleleri, “irticaî” faaliyet kovalamacaları, alfabe ve takvim değişimi; yüz yıl önceki zulmü anlatacak bir insan kalmasa da dallarında nice cana kıyılan çınarın anlattığı olanlar ve fakat bitmeyenler. Eşya taşıma süsü verilen kamyon kasalarında dolapların içinde ders yapan ve fakat kimsenin anlatmadığı kurs çocukları ve hocaları, tahammülsüz otoritenin bütün imkânlarıyla sıkıştırdığı gayretkeşler.

Hayatta kalabilmek için ölümüne çabalar insancıklar. Tamirci çırağı ve tartıcı çocuk hep üşür, korumasız ve hamisizdirler. Kusulan ölüm, önünü görmeye engel ıslak buğulu gözler, çatallaşan ses, düğümlenen boğaz satırlardan sadırlara geçmek için vize beklemeden davranır hamlelerle. Korku, ümit, isyan hep bir aradadır. Ölümün sırasını şaşırmasının sıradanlaşmasına şaşırmamaya başlarız artık, soğuk bir yüzle aralarda dolaşmasına çabucak alışırız.

Nedendir bilinmez, otoriteye iktidara saygılı ve ürkektir anneler. Muhbir vatandaş, kötü komşu, elektrik ihbarnamesi, ceberut yöneticiler, ezilen halk; tevekkül, teslimiyet elbisesine büründürür onları. Camsız panelvanlarla işe götürülüp getirilen tekstil işçisi cılız genç kızlarını beklerler cam kenarlarında. Ailesini korumak için badirelere sabrederler güçsüz imkânlarıyla. Kendi yedikleri darbeler sebebiyle, çocuklarına sakınımlı davranan, bunu bir türlü anlamayan itirazcı çocukların korkaklıkla suçladığı anneler. Merhametli anneler, kavruk tenli ırgatlar, savaşın ve öldürücü pençesiyle yoksulluğun, talihsizliğin, bahtsızlığın dağıttığı aileler; zor da olsa harekete geçenler sayesinde biraz nefeslenebilirler, fazla değil.

Yatılı okulda bir kısırdöngüyle devam eden somurtuş, mutsuzluk, küfür ve umutsuzluk, zorbalık, göz yumma, suskunluk, yalnızlık… Haksızlıklar karşısında bir çıkış yolu olarak hayallere sığınan körpe öğrenciler.

Sonradan zalime dönüşebilir diye yardım edilmeyen mazlumlar, ezilmeleri adaleti sağlamayan madunlar, masumlar… Ayaklanmaları kötülüğü sadece bir süreliğine inkıtaa uğratır, sesini çıkaranlar bertaraf edildikten sonra her şey kaldığı yerden sıkı tedbirlerle devam eder.

Öyküler hiçbir kesimi ayırt etmeden haklarını haykırıyor. Marşta, nutukta, hamasetle, dayakla kendini hizaya sokmaya çalışan her şeye başkaldırıyor. “İtaat et, rahat et.” diyenlere inat, rahatı bozulması pahasına isyan bayrağını alıyor eline.

Hayatının önemli bir kısmını kaplayan sendikal mücadele de gerek müstakil gerekse içlerine yedirilmiş olarak öykülerde yer buluyor. Ellerinden hiçbir şey gelmeyen ırgatlardan haklarını arayan sendikacılara; neredeyse takasla hayatlarını idame ettiren köylülerden bankayla münasebeti olan esnafa eviriliyor öyküler, bir umut gibi.

Yoksulluktan, inançları veya kimlikleri yüzünden şehrin, yöneticilerin ezdiği, boğmak için abandığı insanlar. Anne karnında başlıyor, ihtiyarlığa kadar, şehrin göbeğinden en ücra köşesine, en okumuşundan en cahiline, en erkeğinden en kadınına herkes nasibini alıyor zulümlerden. Her zaman olan oluyor, kalan kalıyor. İlerleme var, evet, ama hep garibanın aleyhine. Geri gitmekte o kadar ileri gidiliyor ki, eksi yönde büyüyoruz mucizevî bir şekilde. Sonunda çaresizlerin ağzından her zaman dökülen bir feryada dönüşüyor çekilenler: Hiç mi iyi insan yok bu dünyada? Esasen herkes köle, kendini en üstte sanan da kendine köle.

Son söz: Kitap boyunca şu nidayı duyarız hep: Fekku raqabe (kölelere özgürlük). Sanayi sitesinden, madenden, tarladan, atölyeden, dükkândan, okuldan, daireden, fabrikadan, şoför mahallinden, kaldırımdan, bürodan, tezgâhlardan, evlerden, dağdan bayırdan, makamlardan, kamplardan, kışladan, tel örgülerden herkesin isyanı, özgürlük talebi buluşur sayfalarda. Öykülerin hepsinde “Direne direne kazanacağız.” nidası makes bulur. Dikkatinizi çekerim iki kere direniş bir kere kazanış var, yani hayli zorlu bir iştir kotarılmaya çalışılan ve çoğu zaman üçüncü kelime ilk ikisinden çok uzaklarda olabiliyor.

Son söz-2: Kitapları okuyup yazıya çalıştığım günlerde bilgisayarın başından kalkıp uykunun ağır basmasıyla kapanan gözlerime söz geçiremediğim bir zaman Ahmet Örs’ün öykücülüğüyle ilgili harika bir detay geldi aklıma. Şu an bile hatırlayamasam bile o anki hazzını hissediyorum. İyi bir buluş diye kendimle de övündüm arada.  Fakat üşendiğimden kalkıp not almadım bir kâğıda veya telefona. Buluşun sevinciyle uykunun tatlı kollarına teslim ettim kendimi. Bu tür durumlarda hafıza tekniklerinden birini kullanırdım, ama ona da müracaat etmedim. Öyle ya, bu kadar güzel bir fikri unutabilecek kadar ihanet içinde bir beynim yoktu benim. Kalktığımda aklımda konuyla alâkalı hiçbir şey yoktu. Zaten öyle bir konu olduğu da kalktıktan saatler sonra gelebilmişti zihnime. Cümlelere bile dökmüştüm hâlbuki uyumadan önce. Ne yapsam ne etsem gelmedi inatçı. Ama olsun, bak kurtulamadı elimden. Kendisini yazamasam da öyküsünü yazıyorum ben de. Sen kalk, bilinçaltımdan oya oya yukarılara çık, beni heveslendir, sonra ortadan kaybol. Öyle yağma yok, kendin yoksan bile dedikodunu yaparım ben de.

Ahmet Örs Sözlüğü:

·         Anlamsızlık
·         Batı hayranlığı
·         Boğucu sıcaklar
·         Çaresizlik

·         Çıkarcılık

·         Dayanışma

·         Dert
·         Direniş
·         Egemenler
·         Fakirlik

·         Fedakârlık

·         Gaddarlık
·         Gariplik
·         Gurur
·         Hak gaspları

·         Hırs

·         Hukuk

·         Hüzün
·         Istırap
·         İfsat
·         İftira
·         İntikam
·         İrtica
·         İstikbar
·         İşgal
·         Kahır

·         Kardeşlik

·         Keder
·         Kibir

·         Komşuluk

·         Kuşatma
·         Mahremiyete tecavüz
·         Mazlumlar
·         Merhamet
·         Metanet
·         Mihnet
·         Mücadele
·         Nefret
·         Neşve
·         Öfke
·         Özgürlük
·         Propaganda
·         Puslu hava
·         Sabır
·         Savaş
·         Sebat
·         Sefalet

·         Sendika

·         Sıradan hayatlar
·         Talan
·         Tedirginlik
·         Tepkiler
·         Umursamak

·         Uzun süren ölümler

·         Vahşi kapitalizm ve tutkunları
·         Yabancılaşma
·         Yağma
·         Yakıcı soğuklar
·         Yalnızlık
·         Yasaklar
·         Zalimlere lanet

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Aynı Hikâye

Yayınlanma:

-

Zamanlar ve nesiller değişiyor elbette ama hikâye aynı. Aktörler farklı, kurgular benzer. Kurgu da denebilir mi, emin değilim doğrusu. Mutlak bir kurgunun farklı vakitlerde biraz farklı biçimlerde arz-ı endam edişi, ötesi yok gibi.

Habil ile Kâbil’in misyona dayalı soyları her dönem yanımızda, karşımızda duruyorlar. İttifak ve karşıtlıklarımız onların o mutlak kurgudan mülhem pozisyonlarına göre değişiyor ama hikâye devam ediyor, özünü koruyor.

Genç kuşakları heyecanlandıracak, onların havsalalarını yeni anlam alanları ile muhatap alacak bir çizgi ve akışın yokluğundan yakınılabilir. Bu tarz sızlanmaların iyi niyeti mündemiç niteliklerine saygı duyulmalıdır ancak yakınmanın “ne”liğine dâir tartışmalara ihtiyacımız var.

Dönemsel heyecanları tetikleyen yasaklamalar, baskı ve yıldırma politikaları, egemenlerin yaşamların bambaşka taraflarına dönük kuşatmaları gençleri, ideolojik cenahları harekete geçirme potansiyeli vardır mutlaka.

Gençlere dâir bu yazıda da öne çıkan vurgular muhakkak büyük beklentilerin, onların yokluğunda oluşan hayal kırıklıklarının yansımasıdır, bunu da ‘hikâye’ benzetmesiyle dile getirmek tabii karşılanmalıdır.

Genci-yaşlısı ile hakikat yolculuklarında adalet mücadelesi vermeye azmetmiş bir toplam hangi hikâyenin ardından yürüyecektir ya da hangi hikâye onların derlenip toparlanmasına, davranmasına vesile olacaktır?

Hikâye orada öylece duruyor.

Devasa büyüklükte bir destan demeli belki de. Hikâye, görece kısa anlatımlar için daha uygun bir adlandırma.

Orada öylece duran hikâye, üzerinde vâr olduğumuz coğrafya ile yakın zamanlar birlikteliğiyle uzak coğrafyalar ve ciğer paralayan vaziyetler arasında gezinip duruyor: Halk hikâyelerinde olduğu gibi enstrümanlarla buluşan yanık seslerle feryatlarını bütün bir âleme, halklara, coğrafyalara salıyor.

Dijital varlıkların hakikat hedefli kavrayış alanlarında boy verme iddialarından Anadolu’da kuruyan göllerin dudakları çatlatan kuraklıklara uzanan zihinsel altüst oluşlara, Ceylan kızımızdan Aylan bebeğimize kesiksiz ilerleyen zulümlere, alın terinin ayaklar altına alınmaya çalışılan haysiyetine, yıldızlardan cadde ve sokaklara değin hayal edilemez büyüklükteki alanlara tahakküm eden egemenlik biçimlerine, börtü böceğin çığlıklarına, insanın türlü çeşit kuşatmayla nefessiz kalışına kadar aynı hikâye destan olma yolunda emin adımlarla ve gözümüzün içine baka baka devam ediyor.

Hikâye, kendini arayanlar için orada duruyor.

Az evvel dediğimiz gibi, kolayca görünebilmek için kendini büyüterek, azmanlaştırarak. Okuyucu, hadi dinleyici diyelim, esasen yabancısı olmadığı bu kurguya muttali olduktan sonra ne yapacak? İhata imkânlarını aştığı için o çerçeveyi yabancılayıp kendisinden uzak mı duracak?

Hikâye aynı… Muhatapların dönemsel zayıflıkları, alınamayan pozisyonlar onun aynılığını etkilemiyor. Sanırım, İsmet Özel’in “Aynı Adam” şiirindeki “aynılık” eksik olmalı.

Devamını Okuyun

Yazılar

Sermayenin Tahakkümü Ne Zaman Bitecek? – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Tahakküm, verili bir hiyerarşik yapının üstünün alttakilerin sınırlarını ve rollerini belirlediği ve dışına çıkmaya çalıştıklarında cebrî ve gayri cebrî araçlara başvurduğu ilişki biçimidir. Mevcut dünyamızdaki ilişkisellikler kompleks tahakküm ilişkilerinin ve kopuşların bir akışıdır. Tarih de böyledir, toplum da. Vâr olan toplumsal ilişkilerin merkezinde ise “mal-hizmetler” üzerinden tanımlanan ama günümüzde kapitalizmin geç evre formasyonlarının ortaya çıkması ile her şeyin bir değişim değeri ürettiği sürece metalaşabileceği bir ilişkisel teşekkül halini almış olan “neoliberal kapitalizm” vardır. Artık değişim/mübadele her an her yerdedir. Demek ki sermaye görünmez olmuş ve her yere sızmıştır.

Mübadele ve meta, kapitalizme ruhunu veren iki temel kavramdır. Meta, temel olarak değişim/mübadele için üretilen, sonuçta sermayeye dönüşüp yeniden üretilebilen herhangi bir ürün, hizmet ve artık günümüzde şeydir. Mübadele ise sermaye birikiminin ve sermayenin yeniden üretimin temel aracı olan toplumsal ilişki biçimidir. Açlık, giyinme, ısınma, barınma gibi ihtiyaçlar ya da moda, sosyal statü, zevk, haz gibi insani ve sosyal durumlar insanları mübadeleye meyl ettirir. Kapitalist “pazar” mübadelenin yapıldığı yerdir. “Sermaye -> Meta -> Sermaye” döngüsü buradaki başat döngüdür. Günümüzde pazar en küçük bir “chatleşmeye” kadar genişlemiş durumdadır.

Kapitalist toplumsal oluşla ile ilgili bir diğer temel kavram ise “emek”tir. Emek, tabiri caizse kapitalist ilişkilerin ruhunun var olmasının temel koşulu olan bedendir, maddedir. Kapitalist üretimin ön koşulu kompleks emek süreçlerine katılacak geniş yığınları oluşmasıdır. Bu da ancak bir mülksüzleştirme, üretim araçlarından geniş kitleleri uzaklaştırmak ile mümkündür. Bu mülksüzleştirme dalgaları “proleter” işçi sınıfını oluşturur. Proletarya terimi,  Roma Hukuk Sisteminde mülkü olmayan ve oyları en değersiz olan “vatandaş” grubundan gelmektedir. Proleterler, yaşamak için emeklerini pazara bir meta olarak sunmak zorunda olan emekçilerdir. Böylece temel yaşam gereçlerini elde ederler. Günümüzde her türlü ekonomik spekülasyona, ideopolitik saptırmalara rağmen dünyayı ayakları üzerinde taşıyan beden, emekçi sınıfların bedenidir.

Neoliberalizm ise sermaye için uçsuz bucaksız sınırsızlaşma tahayyülüdür. Bu sınırsızlaşma özellikle sanayi-sonrası toplumlarda üretilen arzın karlılığının sınırlılar içinde daralması riskine karşı elzemdir. Toplumların ve insanların “sınıfsal” sınırlar içinde davranmasının karlılık için oluşturduğu risklere karşı elzemdir. Bu yüzden Şikago Oğlanlarının Şili’de Pinochet darbesiyle beraber iktidara geldiklerinden bu yana “neoliberal iktidar”ın ve tahakkümün kurulumunu iki ana ayak izlemiştir. Birincisi yapısal, keskin hatlarıyla ekonomik olan ayak; diğeri ise tüm neoliberal fantezilerin ve ütopyanın aksi olan ideopolitik ayak.

Yapısal adımların muhtevası; sermayenin hareketini sınırlayan her faktörün ortadan kaldırılmasını, kamunun ekonomik faaliyetinin sınırlandırılmasını, kamu maliyesinde yük olarak görülen sosyal haklara yönelik harcamaların kesilmesini, özelleştirmeleri, emeğin örgütlülüğünün kırılmasını, güvencesiz esnek çalışmanın yaygınlaşmasını, su/sahiller/otoparklar gibi müştereklerin bile özelleştirmesini içeren kapsamlı “ekonomik reformları” içerir.

Ve ideopolitik tutumu ise katı, keskin bir anti-kolektivist, toplum karşıtı, toplumsal dayanışmanın ve ağların tamamına karşı yıkıcı bir zorbalık ve diktatörlüktür. Neoliberal programcılar, programlarındaki  “özgürlük”, “bireyselleşme ve kendini gerçekleştirme”, “Açık ve Şeffaf Bir Toplum” gibi vaatlere ve bazen fazlasıyla gülünç olabilen derin inançlarına karşın gerçekte Milton Friedman gibi fikir babaları otoriter diktatörlükler olmadan neoliberal programlara karşı oluşacak toplumsal direnci kıramayacaklarının farkındaydılar ki, neoliberal dönüşümler dünyanın her yerinde zorbalıkla -zorbalık yasal süreçler de olabilir- ve genelde güçlü anti-demokratik rejimlerin eliyle olmuştur. Thatcher ya da Pinochet ya da Kenan Evren arasında fark eden şey siyasetin sahnesiydi ve siyasal kültürün araçlarıydı. Thatcher’ın ya da Reagan’ın bu zorbalıkları, saldırılarının nasıl ve neden seçmen desteği aldığı ayrı bir başlığın tartışma alanı olmalıdır.

Kaldığımız yerden devam edelim. Otoriter baskıcı rejimlerin yerleştirdiği kanunların yanında neoliberal bir ideopolitik kurulum için yeni kültür politikaları da gerekliydi. Neoliberal kültür “atomizasyonun” kültürüdür. Kişiler sınıfsal ya da kimliksel herhangi bir varoluşun dışında sadece “kişidirler.” İnsanının mevcûdiyetini bağlamsızlaştıran bu yaklaşım yoksulluğun ya da zenginliğin yine “birey” ile ilgili olduğu mitinin bir devamıdır. Aslında klasik liberalizmden daha radikal ve mitik bir bireyciliğe sahiptir. Herkes kendisinin “patronu” ve “efendisidir”. Herkes bir “girişimcidir.” Girişimci ideal tipi “birey” en iyi şekilde açıklar. Bu söylem içinde girişimci fırsatları okuyan, risk alan, yeni şeyler üreten ve bunun üzerinden toplumsal ve bireysel fayda üreten kişidir. Toplumsal refahımızın ve mutluluğumuzun kaynağıdır. Öyleyse bir girişimci olamadıysanız bu sizin sorununuzdur. Ama yine de efkârlanmayın, bu cömert ve hayırhah insanların “yarattığı” işlerde çalışıp sizin için ürettikleri mutluluğu ve refahı satın alabilirsiniz.

Elimizdeki yapıya bakarak diyebiliriz ki sermaye neoliberal kapitalist toplumda tahakkümün esas aracıdır. Toplumsal dinamikleri dayatan ve belirleyen yapının can suyudur. Ve bugün en küçük ilişkimize bile sızmış durumdadır. Peki, bu tahakküm daha ne kadar sürecek? Tarih, toplum, insan, doğa heyecan verici bir akış içinde diyalektik yapılardır. Bugün bu tahakkümün sona ereceğini bilmemizin bir “kehanet” ortaya atmamızın nedeni bir “mehdilik” ve ulûhiyet iddiası değildir. Sonu gelmez sanılan krallıkların ve imparatorlukların yattığı tarihin mezarlığında toplumsal ilişkilerin sürekli dönüştüğü ve tahakküm sistemlerinin sürekli yıkılıp yenilerinin kurulduğu ortadır. Önemli olan bu tahakkümün çöküşünün bize neler getireceği ve buna hazır olup olmadığımızdır. Çünkü tahakküm sistemleri politik yapılardır. Politik bir varoluşu olan insanın ve insan toplumlarının ise politik doğası ilişkisel bir zorunluluktur. Yani yıkılan, eriyen, çöken her yapıyı yeni ya da eski yapılar takip eder. Politika boşluk kabul etmez ve etmiyor. Bugün neoliberal ilişkilere karşı tepkisel olarak yükselen hareketler özellikle milliyetçi ve kimlikçi kolektivizmler hatta bazı koşullarda neo-faşist hareketler olarak politik alana dair yeni tahakküm ilişkileri ve yeni sermaye ilişkileri getiriyor. Burada hem eski hem de yeni şeyler var. Belli neoliberal kavramlar hala norm olarak ele alınıyor ama özellikle “ulusal burjuvazinin” yeniden güçlendirilmesi ve yeniden sanayileşme temel bir gündeme dönüşüyor. İşsizlik-güvencesizlik yeniden toplumsal sorunlar olarak ele alınırken genelde bu hareketlerin yanlış aktarımı yabancı düşmanlığıyla bu konuları bir arada anıyor. Sermaye yapısının keskin şekilde ulus-ötesi şirketler lehine değiştiği son 40-50 yılda bu tepkisel sağ milliyetçi popülizm gerileyen neoliberal tahakkümün yerini doldurmaya hevesleniyor. Artık neoliberaller sınırları istediği gibi çizemiyor ama burada umut görebilmemiz için sınırları kimin zorladığı gerçeğine de bakmalıyız? Cevabımız maalesef  “bu fetret devrinin canavarlar doğurduğu…”*

Ek olarak neoliberalizmin gerilemesinden bahsetsek de tamlamanın tamlanan kısmına fazla değinmedik: “Kapitalizm.” Kapitalist ilişkilerin dönüştüğüne dair emarelerimiz olsa da kapitalist tahakkümün dinamik yapısı ve sınırları ne kadar dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Yine de “tarihin sonunun” kapitalizm ile gelmediği artık geniş kesimlerce biliniyor. Bugün kapitalist ilişkilerin gerginleştirdiği pek çok krizin mevcudiyeti kapitalizmin ürettiği tahakküme karşı en yakın değişim olasılığı gibi duruyor. Burada yalnızca eklenmesi gereken şey kapitalist köhne tahakküm sadece kendi sonunu değil insan türünün de sonunu yaklaştırıyor. Ekolojik kriz, finans sistemindeki olası çöküş ya da gergin toplumsal yapılardaki akut patlamalar… Ama insanlığın tarihi bize yine beklenmedik sıçramaların varlığının farkında olmak gerektiğini hatırlatıyor. Bugün dünyanın her yerinde insanlar mevcut ilişkiselliğin basıncına karşı her gün daha fazla ayaklanıyor. Occupy Hareketinden İklim Hareketine, Küresel Çiftçi ve İşçi Örgütlerine kadar dünyada alternatif bir arayış sürüyor. Politik arayışlar daha fazla hareketin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu hareketler ne kadar bugün dünyamıza hâkim tahakküm biçimini değiştirmeye muvaffak olamayacak durumda olsa da değişim her an varoluşu bize bir gerçeği hatırlatmalı. Varlık, bir akış ve süreklilik içinde dönüşen bir yapıdır. Sabit ve mutlak bir tahakküm ve ilahlık iddiasını hiçbir insan ve insandan neşet eden yapı savunamaz.

Ayrıca bir gerçeği daha hatırlamamız gerekiyor: Sermayenin ulus-ötesi tahakkümüne karşı ulusal talepler ve hareketler sadece ağrı kesici etkisi yapıyor. Yarın için bu hodbin, kof ve narsist tahakküme karşı adil, hakkaniyetli, eşitlikçi bir geleceği savunacak isek bu temelde uluslarası ilişkiler üzerinden de hazır olmamız gerekiyor. Yeryüzünde adaletsizlik ve çelişkiler her geçen gün derinleşiyor. Eğer uyursak geleceği de kaçırırız.

*Antonio Gramsci’ye atfedilen “Eski ölüyor, yeni ise doğamıyor. Bu fetret devrinde ise zaman canavarların zamanıdır.” cümlesine atıf.

Devamını Okuyun

Yazılar

Yeni ve İlerlemiş Taliban: Amerika’nın Afganistan’a Veda Hediyesi – Hamid Dabaşi

Yayınlanma:

-

Demokrasi vaatlerinden sonra kargaşa ve yıkım getiren ABD, Afganları yönetmesi için traşsız “Proud Boys’u”* bırakıyor.

Taliban’ın “yıldırım savaşı (blitzkrieg)” Afganistan’daki 20 yıllık neo-con ve liberal emperyalizmine ve her türlü bahane ve sahtekârlığa rezilce bir son verdi.

20 yıl önce ABD Afganistan’a Taliban’ı lağv edip el-Kaide’yi de yok ederek barış, refah, liberal demokrasi ve hukukun üstünlüğünü götüreceği palavrası ile girdi. Her şeyden de öte Afgan kadınları “burka”larından kurtarıp tıpkı Amerikalı kadınlar gibi görünecekleri bir “özgürleştirme” için işgal ediyormuş gibi davrandı.

Tahmin edileceği gibi işler böyle gitmedi. ABD’nin ne böyle bir niyeti, ne de becerisi vardı. Afganistan’daki esas niyeti tamamen militaristik ve stratejik idi. Askerî, istihbârî ve güvenlik unsurlarını Rusya, İran ve Çin’in sınırlarına kadar konuşlandırılması gerekiyordu. Bu açıdan bakıldığı zaman ABD’nin Afganistan’ı işgali olağanüstü bir başarı oldu. Bunun Afganistan ve Afganistan halkı için bir felaket olması Amerikan askeri stratejisi ile doğrudan alakalı değildi.

“Yeni ve İlerlemiş” Taliban Geri Döndü

Şimdi, “yeni ve ilerlemiş” Taliban Afganistan’da iktidara geldi. Bu ABD’nin tüm Afganlara bir veda hediyesi. Doha’da aylardır Taliban ile müzakerelerini sürdüren Amerikalılar, tabii ki, birliklerini çeker çekmez Taliban’ın tüm ülkede hâkimiyeti ele geçireceğinin farkındaydılar. Neredeyse her şey planladıkları gibi gitti, sadece merceklerin fazlasıyla Kabil Havaalanına dönmesi kısmını biraz hatalı yönettiler.

Bu yeni Taliban, 20 yıl önceki Taliban’dan anlamlı ölçüde farklı. Bu sefer liderleri bölgesel ve küresel politikaların parçası olmak istiyor. Görünüşe göre Doha konferanslarında yeniden iktidara gelmeleri için uluslararası tanınmaya ihtiyaçları olduğunu, hayatta kalmak için terörize etmeye değil yönetmeye ihtiyaçları olduğunu fark ettiler.

İlk basın konferansları Doha’daki şatafatlı otel odaları ve lobilerde oyalanıp aylaklık ederlerken bol bol BBC, CNN ve Al-Jazeera izlediklerini gösterdi. Artık Barack Obama kadar becerikli ve “candan” bir şekilde yalan söyleyip şakalaşabiliyorlar ve Donald Trump, Boris Johnson ve Emanuel Macron’un kombinasyonundan daha inandırıcı duruyorlar.

Bugün Amerikalı ve Avrupalı liberaller Taliban’ın Afganistan’da hızla iktidara gelmesinden ve Amerika ve müttefiklerinin Afganistan’daki askeri maceralarının ortada -ama yanıltıcı da olan- acizliğinden utanıyorlar. Utançlarının kökünde George W. Bush’a Afganistan’ın işgalinin Taliban ve İslamcı ideolojisinin yenilmesi ve Afganlara barış ile refah getirmek için olduğu yalanını satmak için yardım etmiş oldukları gerçeğinde yatıyor. Ancak acınası utançları Taliban’ın neler yapabileceğine dair gerçekçi değerlendirmeler için de “önleyici” olmamalıdır.

İslamofobik bir öcü olan; 11 Eylül’den sonra medyanın yarattığı Taliban, dünyaya Afganların belki de kendi yakından bildikleri şeytanları ile Amerikan işgalinden ve yapılmış onca yıkım ve katliamdan daha iyi durumda olduklarına dair sakin bir tefekküre izin vermiyor.

ABD, Afganistan’daki misyonunu tamamladı. 20 yıllık işgal boyunca askeri-sanayi komlekslerine para akıttı. 20 yıllık işgalin neticesi olan asimetrik savaştan öğrendi ve rakiplerine de kapasitesini gösterecek alanlar buldu. Böylece Amerikan Başkanı Joe Biden, ABD’nin askeri hesaplarında harcanabilir görülen 40 milyon insana ne olacağını bir kez bile düşünmeden Amerikan kuvvetlerini Afganistan’dan çekti.

Taliban şimdi geri döndü ve ülkesinde dilediğini serbestçe yapmakta. Fakat Afganistan’ın kontrolünü yeniden ele geçiren ve Amerikan kuklalarını başarıyla yerinden eden silahlı grup şimdi ne yapacak? Bu, şu anlık belirsiz. Fakat şimdi yapılması gereken Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri gücünü artırmak ve ilerletmek için gittiği yere götürdüğü ölüm, yıkım ve aşağılamanın izlerinin dikkatlice çalışılmasıdır.

ABD ordusunun gittiği her yerde terör ve kargaşa dışında bir şey götüreceğini düşünmek delüzyoneldir. Bush’un “Teröre Karşı Savaş”ının adiliğini ve yeni-muhafazakar (neo-con) militanlığının yükselişini yaşamış olan bizler, Amerikalı Müslümanların hayatlarının en karanlık dönemlerinden biri olan bu dönemde İslam’a ve Müslümanlara karşı terörize edici propagandadaki ani artışı çok iyi hatırlıyoruz.

Korku ve Nefretin Emperyal Politikası

Deepa Kumar, öncü çalışması “İslamofobi ve İmparatorluğun Politikası”nda Müslümanlara duyulan korkunun ve nefretin 11 Eylül’den sonra başlayan ve Afganistan’ın işgali ile devam eden “Teröre Karşı Savaş” retoriğinin emperyal soykütüğünde nasıl belirleyici olduğunun haritasını çok detaylı bir şekilde çıkardı.

“Amerikan İslamofobisi; Korkunun Yükselişini ve Kökenlerini Anlamak” Kitabında Khalid Beydoun bu psikopatolojik müslüman nefretinin eleştirel değerlendirmesine güncel katkılarda bulundu. Bu iki ufuk açıcı kitapta Afgan savaşının müslüman nefretinin yükselişi için ne anlama geldiğine dair kati kayıtlar mevcuttur.

Afganistan, ABD işgali altında ne başardı? ABD askerî ve siyasî hegemonyasının sahte vaatlerine boyun eğmiş, kendi halkına tamamen yabancılaşmış bir komprador siyasi seçkinler sınıfı! Afganlar şimdi kendi araçlarına yeniden bindiler. Başlarına ne gelecekse gelsin Taliban askerî olarak yayılırken içi boş kumdan kale gibi hafif hafif un ufak olan komprador politikacılar sınıfı yaratan 20 yıllık askerî işgalin onursuzluğundan daha iyidir.

Taliban’ın militanları da Afgan. Aydan gelmediler. Bu onların da ülkesi. On milyonlarca Trump destekçisi, aşı karşıtı, QAnon müridi, Proud Boys* üyesi ya da diğerlerinden ne daha eksik, ne de daha fazla komplo odaklı ve fanatikler! İnsanlar, Taliban liderleri Heybetullah Ahhunzada, Muhammed Yakub,  Sirajüddin Hakkani veya Abdul Gani Baradar’dan korkuyorsa, Marjorie Taylor Greene, Marine Le Pen, Stephen Miller, Geert Wilders veya Steve Bannon’a yeterince dikkat etmiyordur. Şeker oranı aynı olan farklı ambalajlar sadece.

Afganların ezici çoğunluğunun Taliban ile yaşamaktan başka seçeneği yok. Tıpkı İranlıların, Suudilerin, Filistinlilerin, Suriyelilerin ya da Mısırlıların kendi mücrim rejimleriyle uğraşmak zorunda oldukları gibi. Hepsi şu an kaderin onlara sunduğundan daha fazlasını hak ediyor. Fanatik, reaksiyoner ve gerici ya da değil, Taliban bölgede evinde.

Yirmi yıllık Amerikan İşgali bu ülkeye ne getirdi? Barış, refah, demokrasi? Amerikalılar dünyadaki herhangi bir ülkeye böyle bir armağanı verebilecek kabiliyette ya da duyarlılıkta mı; en azından “demokrasi”yi? Donald Trump’ın ülkesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin evi, bırakın bir başkasına hediye etmek şöyle dursun, kendi ülkeleri için demokrasiyi sağlamayı bile düşünebilir mi?

ABD nüfus sayımı verileri ortaya çıktıkça ve sayılarının gittikçe azaldığı da ortaya çıkınca ırkçı beyaz Cumhuriyetçiler en ufak bir demokrasi iddiasını dahi ortadan kaldıracak sistematik bir saldırıya başladılar.

Bu ülkenin dünyanın geri kalanına vermek istediği tam olarak nedir? Dick Cheney, Ronald Rumsfeld, Sarah Palin, Marco Rubio, Mitch McConnell, Kevin McCarthy’nin Afgan versiyonları mı?  Afganların kendi tıraşsız Proud Boys “Fraternite Kulüpleri”¹ ve kardeşlikleri var, bunları ABD’den ithal etmek zorunda değiller.

Krozedeki Taliban

Afganlar 20 yıllık ABD işgalinden sonra ne kazandı? Zenginleştiler mi, huzurlu bir günleri mi geçti? Taliban, Afganistan’a kendisinin ve ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerinin şimdiye kadar yapmadığı ne yapabilir? Ne kadar değerli Afgan kadın, çocuk ve erkek Taliban ve ABD’nin militan haydutluğunda hayatını kaybetti?

En sonundan Doha’da bir masada oturdular ve Afganistan’ın Amerikan ordusundan Taliban’a devrini ve detaylarını ayarladılar ve Eşref Gani ve Hamit Karzai gibi acınası Afgan liderler görüşmelerin parçası bile değildi. Bundan sonra Gani’nin nasıl kendine saygısı olabilir? Tabii ki, girmesine izin verilen en yakın Amerikan üssüne kaçtı!

Afgan kadınlarına ve kızlarına gelince… Onlar Taliban’ın fanatikliği ve aptallığıyla ABD kışlalarının gölgesi altında değil de kendi başlarına mücadele ederken çok daha iyi durumdalar. İranlı, Pakistanlı, Türk ve Arap kadınları, özdeş olmasa da benzeyen, kendi mahallelerindeki ataerkil haydutlukla savaşıyorlar, Afgan kadınlar da farklı değil. Hintli kadınlar memleketlerinde kök salmış tecavüz kültürüne karşı mücadele etmiyor mu? Afgan kadınlar da Taliban ile mücadele edecek.

Üreme hakları Amy Coney Barett gibi Hristiyan köktendincilerin kürsüsünde yer aldığı Yüksek Mahkemenin insafına kaldığı Amerika, Afganistan’a kadın hakları konusunda vaaz verebilecek durumda mı?

Amerika sayesinde “Yeni ve İlerlemiş” bir Taliban, Afganistan’da iktidarda. Her iktidar düşkünü gibi iktidarda kalmak isteyecekler. Bunun için yakında BM’nin toplantılarına ve diğer küresel toplantılara ne kadar medenileştiklerini uluslararası topluluğa göstermek için katılmayı talep edecekler.

Eğer Taliban’dan farklı düşünen Afganlar memleketlerinde kalır ve gün be gün bu fanatizmle mücadele ederlerse Afganistan eninde sonunda İran, Pakistan, Hindistan ve hatta belki Türkiye gibi bir hale gelebilir. Eğer kalır ve direnirlerse, işgalci bir güce yaslanmadan, Taliban- bu mücrim ve fanatik güç düşkünleri- çok daha kötü barbarları medenileştirmiş olan bu onurlu antik milletin barışçıl asaletiyle yüzleşecek ve çözülecektir.

Afganistan dünyaya Rumi’yi (Mevlana Celaleddin Rumi Afganistan kökenlidir.), Herat Sanat ve Mimari Okulunu; sayısız filozofu, şairi, mistiği, tarihçiyi ve bilimciyi vermiş olan topraklardır. Peştunluğunu kuşanmış kendi “Proud Boys” çetesinin üstesinden gelebilir.

Yazı, Al-Jazeera International’ın Görüş kısmında yayınlanmıştır. Hamid Dabaşi ise Columbia Üniversitesinde İran Çalışmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde öğretim üyesi olup dünyanın pek çok farklı ülkesinde çalışmıştır. Belirtilen görüşler yazara aittir.

(Çev: M. Murat Muratoğlu)

——————————————————————————————————————————-

*ABD’de Trump destekçisi aşırı sağcı, beyaz üstünlükçü, QAnon gibi komlo teorilerine de inanan grup.

1)Anglo-Sakson kültüründe yaygın olan üniversitelerdeki erkek öğrenci birlikleri. Genelde sınıfsal bir kültürleşmenin ve sosyalleşmenin alanı olmaları ile meşhurdurlar. Ayrıca fazlasıyla ırkçı ve ayrıştırıcı bir temele sahiptirler.

Devamını Okuyun

GÜNDEM