Connect with us

Yazılar

Okuma-Yazmaya Ulaşıldı, Değişimler Başladı – Yasemen Çoban

Yayınlanma:

-

II. Bölüm

Öncelikle, bir önceki yazıma çokça dönüş olduğunu belirtmek isterim. Bizzat telefonla arayıp, “Benim de benzer hikâyelerim var.” diyenler, sosyal medyadan teşekkür edenler, “Lütfen yazmaya devam edin!” diyenler, yazının devamını heyecanla beklediğini söyleyenler beni çok sevindirdiler. Hepinize teşekkür ediyorum.

Bir önceki yazıda bahsettiğim üç kadının son durumlarıyla ilgili merak da oldu tabi.

Şu anda biri elli yaşında, diğer ikisi de altmışı geçer bir yaşa geldiler. Hayatı bir şekilde kendi çabaları ile güzelleştiren kadınlar oldular. Elli yaşındaki arkadaşım için yolun sağından-solundan yürüme olayı bitti. Yolun istediği yerinden yürüme hakkını (!) kazandı.  Diğer arkadaşım da İstanbul’un her yerini öğrendi, tek başına birçok yere gidebiliyor.

Dursune abla ise temizliğe giderek, merdiven silerek biriktirdikleri ile yeniden ev aldı. Ama bu kez tapusunu kendi üzerine aldı, eşiyle de mutlu bir şekilde yaşıyorlar.

Ama ne oldu,  geride bırakılan mutsuz-huzursuz, acı dolu yıllar kaldı.

Çoğu zaman ikinci sınıf insan olarak kabul edilen, yeteneklerine, düşüncelerine, zevklerine, tercihlerine önem verilmeyen kadınlar olarak yıllar geçip gitti.

Tabii ki haksızlıklar devam ediyor. Kadınlara, erkeklere, çocuklara, yaşlılara fakat şimdi daha bir öz güven sahibi tüm insanlar! Kadınlar, çocuklar yaşlılar, herkes öz güven içerisinde ve kendisini bir şekilde ifade etmeye çalışıyor.  Bu ifade etme durumu halen toplumda hoş karşılanmıyor, özellikle evli kadınlar ve kızlar açısından. Kızlar bir nebze daha rahat ama eşler için sıkıntılı alanlar hâlen devam ediyor.

Bu sıkıntılı alanlar devam ettiği müddetçe de mücadele devam edecek. Kadınların da insan olduğunu, bir beyninin, bir zekâsının, düşüncesinin, yeteneklerinin, becerilerinin olduğunu, insan olarak Allah’ın huzurunda eşit olduklarını, davranışlar olarak Allah’ın huzurunda eşit sorumlulukta olduklarını, yeteneklerin farklı olduğunu ancak yeteneklerin farklı olmasının da hiçbir üstünlük sağlamadığını söylemeye devam edecekler, edeceğiz! Bu özgüveni büyük ölçüde Rabbimizin insanlığa bahşettiği okuma-yazma yeteneği ile elde ettik. Bizim inancımızda da Peygamberimiz Hz, Muhammed’e (s) gelen ilk ayetin “oku” olması, “Kalem Sûresi” diye bir sûrenin oluşu önemlidir. Biz de yazmanın gerekliliğine iman etmiş ve bunu uygulamak için mücadele eden kadınlarız.

Bu açıdan okuma-yazma faaliyetinin dünyada insanlara faydalı olan bütün üretimlerden sonra, belki de en büyük faydası kadınlaradır, diyebilirim.

Çünkü kadınlar okuma yazma öğrenince kendilerine “Sen soramazsın, sorgulayamazsın!”” denen her şeyi sorup sorgular hale geldiler. Bu sorup-sorgulama hâli öncelikle ailede, sonra da toplumda genel olarak hiç hoş karşılanmadı. O yüzden kadınların yazıya, yazmaya ve okumaya ulaşması geç oldu. Halen dünyada kadınların yazıya, yazmaya ve okumaya ulaşmasını engelleyen toplumsal baskılar var. Bu baskıları genelde erkekler yapıyor ama baskı yapan kadınlar da var. “Okuyup ne yapacaksın, ilkokul okumak yeter zaten, okuma-yazma olduktan sonra başka şeye gerek yok, bir an önce evlen, çoluğun çocuğun olsun!” deyip kadınları engelleyen kadınlar da var. Bunlar genellikle anneler…

Maalesef kadınların okuma yazmaya engellenmesinin sebeplerini konuşursak mevzu uzar. Ama genel olarak en belirgin sebebi okuyan insanın soru sorduğu ve sorguladığı yönünde. Okuyan insan bir müddet sonra çevresinde olup biteni sorgulamaya, soru sormaya başlıyor. Soru soranı da genellikle insanlar sevmezler, hoş karşılamazlar, onlardan rahatsız olurlar.  “Sormadan her söyleneni kabul etsin, önüne gelene ‘evet’ desin, ona söyleneni yapsın!” isterler.

Bu manada da en çok bunu kadınlara uygulamak isterler. Çünkü toplumda kadınlara yüklenen o kadar önemli ve o kadar çok görev var ki, eğer bunların birisi ihmal edilirse ailede, toplumda ciddi sorunlar çıkmaya başlıyor. O yüzden “kadınlar okumasın ve sorgulamasın” yönünde bir eğilim vardır genel olarak; hem ailede, hem toplumda, hem çalışma hayatında. Sormayan kadından herkes memnundur. Örneğin, ailede bir konuda kadın görüş belirttiğinde eşler “İşime karışma!” der; kadının aile tarafında öncelikle baba, sonra eşler, abiler hatta erkek evlatlar bu görüş belirtilmesinden hiç hoşlanmazlar. Kendi kararlarının uygulanmasını isterler. Toplumda kadın bir konuda düşüncelerini söylediğinde veya itiraz ettiğinde görünen ya da görünmeyen tepkilerle karşılaşır. Çalıştığı yerde kadınların sorgulamasına kızılır, mız mızlanılır.

Hizmet sektöründe başı açık ya da başörtülü çalışan kadınlardan kimse rahatsız değildir. Çünkü onlar itiraz edemedikleri gibi kendilerine sürekli emir verilir. Seküler ve dindar camia için bu durum aynıdır.  Kadınlar yönetici ya da farklı konumlarda oldu mu memnuniyetsizlik hissettirilir bir şeklide.

Çünkü o kadın önüne geleni hemen kabul etmez, itiraz eder, düşüncelerini ifade etme durumu vardır.

Bu yüzden her iki kesim de bundan hoşlanmaz.

Başörtüsü yasaklarında hizmet alanında çalışan türbanlı, hatta birçok başörtülü kadın vardı.

Bunlardan kimse rahatsız değildi. Fakat başörtülü kadınlar üniversite okuyup kamuda ya da farklı alanlarda başarı göstermek isteyince sorun olmaya, sıkıntı çıkmaya başladı.

Seküler devlet zihniyeti bunu bir müddet başörtü yasağı ile kendince çözdü. Ancak muhafazakâr zihniyet henüz daha ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmiyor. Çözmek için de uğraşmıyor.

Ancak başörtülü olarak hizmet alanında çalışan kadından memnunlar; onun uzun saatler çalışması evini, çocuğunu, eşini, ihmal etmesi dindar işverenin hiç umurunda değil. “Bir an önce evine git, çocuklarınla, eşinle ilgilen!” diyen kimse yok.

Hatta “Biraz daha kal, akşam toplantımız var. Gece saat on bir-on ikiye kadar kalsan çok memnun oluruz. Bize çay ikram et!” demekten çekinmezler. Gecenin bir vakti kadının yalnız evine gitmesi, otobüslere binmesi onları hiç rahatsız etmez. Ama bir kurumda başörtülü bir yönetici iseniz eve geç gidiyorsanız, “Bu kadınlar dışarıda çalıştıkları için evini, çocuklarını, eşini ihmal ediyor!” derler hatta bir hoca efendinin(!) söylediği gibi “Çalışan kadın eşinin cinsel hayatını da ihmal ettiği için çalışmamalı!” diyebiliyorlar.

Birkaç yıl önce bir vakıfta yönetici kademesinde bir müddet görev almıştım. Yönetim kurulu toplantısının tamamı erkeklerden oluşuyordu. Ben de yönetici konumunda olduğum alanla ilgili yönetim kurulu toplantısına katılmak durumundaydım.

Beyefendiler geç vakit işten çıktıkları için toplantı geç saate kalıyordu. Görev aldığım kurum ise, gündüz çok kalabalık,  gece kimsenin olmadığı bir semtte idi.  Gece geç vakitte eve gitmeme kimseye bir şey söylemiyor, hani “Sizi bir araçla gönderelim.” ya da “Biraz bekleyin, bir arkadaşımız bıraksın.” tarzında da bir teklif sunulmuyordu. Ben son otobüs saatine göre, “Otobüs saatim geldi. Gitmem lâzım.” deyip çıkıyordum toplantıdan.

Buna benzer çok vakalar duydum.

Örneğin,  dindar vakıf ve derneklerde hem gönüllü, hem de profesyonel ücretle çalışan kadın çoktur. Bunların gece geç vakit eve gitmesi çocuklarını, eşlerini ihmal etmesi hiç söz konusu edilmez. Çünkü onların emeğinden faydalanılır, hatta bazı kadınlar kıtalar arası seyahate, Afrika’ya, Asya’ya gönderilir.  Oradaki vakıf çalışmalarını yayması ve çalışmalara öncülük etmesi için. Bu kadınlar bir hafta on gün hatta daha fazla süreyle evlerinden,  çocuklarından eşlerinden uzak kalır.

Bunlar hiçbir yazıya konu edilmez, hiçbir hoca efendi bunu video çekip konuşmaz. Çok enteresan bir ikiyüzlülük sürüyor derinden ve sessizce. Kadının çalışması ile ilgili hem dindar hem seküler camiada kadın okusa bir suçlu, okumasa ayrı suçlu olarak algılanır. Okusa bir eksik, okumasa diğer bir eksik! Kadının hayatı ile ilgili henüz ne seküler, ne de İslami çevrelerde ciddi bir görüşe ulaşılabilmiş ve karara varılabilmiştir.

Devam edecek

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Batı Göğünde Beliren Tehdit-I: Ulu Çınarla Kasırga – Dilaver Demirağ

Yayınlanma:

-

Bir sinek türünü hayal edin: Her gün sizden emdiği kanla giderek büyürken sizin hacminiz giderek küçülür. İşte yaşadığımız çağ uygarlığı tam da böyle bir şey ama büyüyen hacim, aslında onun öz cüssesi değil; biriktirdiği felâketler ve sizden emdiği kan, onu böyle iri hâle getirmiş durumda. Batı uygarlığı denilen teknik uygarlık, böyle canavarsı bir cüsseye sahip. Tüm dünya adeta ona aktığından çok gelişkin görünüyor fakat bu gelişme, cüssesiyle ters orantılı bir nitelik üretiyor: Maddi olarak gelişirken bu büyüklüğü taşıyacak bir ahlâkî gelişimi yok! Yine de herkesin rüyalarını süsleyen renkli ışıklarla donanmış bir lunapark! Şu anda herkes bu “refah ve özgürlükler” diyarı diye lanse edilen yere gitmek için canını ortaya koyuyor.

Sözde ona en fazla karşı çıkıyormuş gibi yapan AKP iktidarı ya da ne bileyim Afrika diktaları, Kuzey Kore gibi insanlarının mutsuzluğu ve yoksulluğu üzerine kurulu ülkeler bile onun teknolojisini taklit etmek için canla başla çalışıyor. Bugün oksidentalizm denen, bir tür üçüncü dünya milliyetçiliği olan şey bile aslında Batılıdır ve Batıdan beslenir.

Kendimize karşı dürüst olalım: Batı uygarlığı üzerine en zehir zemberek şeyleri yazan bizlerin bile tüm müktesebatı, kendi uygarlıkları üzerine düşünen Batılı entelektüellere dayanıyor. Bu yazı, onlar olmasa yazılamazdı sanırım. Gerçek şu ki Batı dışında entelektüel bir çorak iklim hâkim. Hintli, Afrikalı, çok azı Uzak Doğulu ve Latin Amerikalı yazarların üzerinde yükselen post-kolonyalist düşünürlerin bile müktesebatı neticede Batı Marksizm’i ve sömürgecilik eleştirisi üzerine yaslanır. Batılı eleştirmenlerin çokça katkısını taşır. Bu sömürgecilik karşıtı fikir işçilerinin önemli bir bölümünün çoğu, Batı üniversitelerinde eğitim görmüş ve çok iyi derecede İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Batı dillerinde okuyup yazabilen ve konuşabilen entelektüeller… Ne acıdır ki Batı uygarlığının hâkimiyetine karşı çıkan fikirler bile o uygarlığın merkezlerinde şekillenmiş insanlar vasıtası ile üretilebiliyor. Hiç şüphesiz bunda Batının beyinleri toplayabilmesinin ve sağladıkları özgür düşünebilme ortamının payı var. Aslında ironi, İsmet Özel’in “Moderniteye karşı çıkabilmek de ancak moderniteyi ve onun kurduğu tuzakları fark edenlerle, bunun bilgisine sahip olanlarla, bilenlerle olur ama bu durumda artık bu kişi moderndir; geleneksel olandan uzaklaşmıştır. Buna mukabil geleneksel olanın masumiyeti, saflığı da modernitenin, modernliğin kurduğu tuzakları fark edemez!” biçimindeki saptamasında.

Ne kadar reddedersek reddedelim, sonuçta sistem karşıtı eleştirel düşünme, Aydınlanma ve Romantizm gibi rakip iki uygarlık modelinin ya da paradigmasının bir ürünü. Yazık ki Batı dışı uygarlıklar entelektüel üretim yetisini kaybetmiş ve fikrî olarak içe kapanık durumda. Elbette bir tür montaj sanayi gibi düşüneceğimiz bu süreç ile Batılı olmayan parlak beyinler de üretiliyor ama Batıdan taşınan bilgi aracılığıyla! Yine ne acı ki Batılı entelektüel çevrelerde, kendi ülkelerinden daha fazla ilgi görüyorlar. Hâsılı, üretim aşamasında bile kendi topraklarımızda değiliz çünkü Batı dışı toprakların büyük bölümü, hürriyetle nefes alıp verebilecek entelektüeller için uygun bir siyasi iklime sahip değil; bizdeki AKP hâkimiyeti gibi entelektüel bir çorak iklim yaratmış durumdalar. Bu koşullar altında bir medeniyeti mayalayacak fikir zenginliği oluşmaz.

En Batı karşıtları bile Batı teknolojisini ithal ediyor, o teknolojiyi kopyalıyorsa bu Batı karşıtlığının en ufak bir inandırıcılığı olmaz. Hâsılı Batı, en azından şimdilik hoşnut olmasak bile aşılamaz bir ufuk!

Bunları neden söylüyorum: Batıya itiraz eden, onun uygarlığından çok fazla rahatsızlık duyan, bu uygarlığı adeta düşman sayan İslamcılık da bundan kaçabilmiş değil. Düşünün ki Ali Şeriatî bile Şiilikle barışık Marksizm ve vâroluşçuluğun karışımını içerir; bilge Aliya Izzetbegoviç, Yugoslavya’da yetişti. El Azmeh vb. İslamcılık düşünürleri bile Pakistanlı olsalar da Batının düşünce disiplinine sahipler, Batılı üniversitelerde bulundular. Dünya çapında önemli ve saygın birçok İslamcı entelektüel, Batı düşüncesinin rahle-i tedrisinden geçti.

Eğri oturup doğru konuşmak gerek: İslamcılık, iddia ettiği rakip uygarlığı yaratamadı çünkü hür düşünmenin önünde engelleri var. Medeniyet dediğiniz şey, elverişli iklimde ve verimli topraklarda doğar; eleştirel düşünebilme yetiniz yoksa medeniyet de üretemezsiniz, olsa olsa karikatür olursunuz.

Bu eleştiriyi yapmadan yani çuvaldızı kendimize batırmadan mevcut uygarlık paradigmasına dair yapacağım tüm eleştiriler adaletten yoksun olurdu. Neticede mevcut uygarlık modeline dair ne kadar eleştiri yaparsak yapalım bu uygarlığın dünyaya eleştirel düşünebilmeyi armağan ettiği konusunda hak teslimini de yapmak gerekir. Dahası, özellikle soldan gelen modernite eleştirileri, sonuçta bu uygarlığı daha iyi yapmaya, sözünü ettiğim ahlâkî gelişim eksiğini gidermeye yöneliktir.

Tüm bu eleştiriyi buraya taşıyan İslamcılık ise yazık ki özgürlükçülükten fersah fersah uzakta; iktidara geldiği her yerde berbat bir dikta rejimi üretti. Tahrir’den yükselen sesi kullanarak iktidara gelen Müslüman Kardeşler‘in ilk yaptığı, Tahrir’e saldırmak oldu. Gannuşî’yi istisna sayıyorum ama üzerinde darbe baskısı olmasa Tunus’ta AKP ile siyasi benzerliği olan parti üzerinde dış baskılar olmadan Gannuşî, iktidarı kolayca bırakır mıydı, vadettiği özgürlükçü rejimi kurar mıydı; bu, bir soru işareti!

Ne yazık ki İslamcılığın kayıp nesnesi Abbasî Aydınlanması değil, Emevi Hilafet modeli oldu. İslamcılığın temel siyasî hedefi, hilafetin ilgasıyla dağılan siyasî gövdeyi –yani İslam Devleti denen şeyi– yeniden oluşturmaktı. Yani İslamcılık, aslında bir farklı uygarlık modeli üzerine bugün ve dün arasında köprüler kurarak ne bugünü esas alan ne de düne saplanıp kalarak geçmişle bugün arasında verimli bir diyalogun ve diyolojinin kapısını aralayan bir entelektüel iştiyaktan çok, siyasî bir dönüşüm hedefleyen bir modern ideolojidir. Bu kayıp nesne, modern devlet denen şeyle birleştiğinde sonucun diktatör figürleri çıkarması kaçınılmaz oluyor. Bu bakımdan post-kolonyal bir siyasî söylem olan ve en iyimser hâlinde bile bağımsızlıkçı bir milliyetçilik olan İslamcılığın ufku, pür siyasî olduğu için bu iştiyak ve ondan doğacak bir model çıkmaz! Siyaset, bir amaç değil de olsa olsa bir kaldıraçtır ancak İslamcılık; “aracı, amaca dönüştürdükçe” üzerinde düşündüğü şeylere yani peygamberî ufka yabancılaştı ve modernizm karşıtı bir modernlik oldu.

Hele ki İslam ülkelerinin artık dünyanın sırtında bir yük hâline gelen sefalet hâli -maddî yoksulluk değil kastım- düşünüldüğünde hele de mevcut Sünnî paradigma içinde yeni bir İslamî aydınlanma ile onun ürünü olan medeniyet modelinin gerçekleşme ihtimali yok gibi. Bu demek değil ki farklı bir medeniyet paradigması düşünülemez ya da tahayyül bile edilemez! Bunun olmasını çok arzu edeceğimi söylemekten imtina edemem ama zor olduğunu, epey bir çaba gerekeceğini ve bu düşünme sürecinde özellikle de Heteredoks denen ehlîleşmemiş tasavvuf kültüründen alınacak çok şey olduğunu söylemekle yetineyim. Bunlar da hiç şüphesiz ayrı bir yazıda ele alınacak meseleler.

“Ulu Çınar” adı verdiğim alternatif bir medeniyet konusuna dair neyin eksik olduğu hususunda fikirlerimi bu kadarla sınırlandırmış olayım. Yani bu yazı ne İslamcılık eleştirisi ne de “ulu çınar”a dair bir düşünme çabası esas olarak. Bu yazı daha çok “beliren bir tehdit” hakkında. Bugün, Batı göğünde bir kasırganın bulutlarının toplandığını görüyoruz. Bundan sonra yazacaklarım bu kasırgaya dair ve bunun bu yazıyla kalmayacağını da belirteyim.

Bir sonraki bölüm: Palantir, Diyalog ve İnsan Ötesi Totaliter Savaş Tertipleri

Devamını Okuyun

Yazılar

Filistin İçin Aktivizmi Aşarak Örgütlü Mücadeleye Ulaşmak – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Türkiye, 7 Ekim sonrasında başlayan sürece hazırlıksız yakalandı. Özellikle İslami saiklerle Filistin mücadelesine destek vermek isteyenler, kendilerini güçlü örgütsel zeminlerden mahrum bir halde buldu. Eski İslami camianın büyük kitle ve hak örgütleri, yıllar süren havuç-sopa siyasetiyle ya iktidar tarafından içerilmiş ya da kolu kanadı kırılarak işlevsizleştirilmişti. Bu sebeple İsrail’le ticareti, Kürecik Radar Üssü’nü veya İsrail’e petrol sevkiyatını durdurması için siyasi iktidara baskı uygulayabilecek hemen hiçbir güçlü örgütsel zemin mevcut değildi.

Bu vaziyet ilk aylarda tam bir şaşkınlığa yol açtı. Yine de birkaç aylık yalpalamanın ardından tüm bu “talim terbiye” süreçlerine ve “saraylılaştırma” operasyonlarına rağmen meydanlarda siyasi iktidarın İsrail’le ve NATO’yla ilişkilerini sorunsallaştıran bir ses, kendisine yer bulmaya başladı.

Bu yazıda emperyalizme ve siyonizme karşı yükselen bu sesin aldığı ve alabileceği farklı biçimler üzerine kısa bir tartışma yürüteceğim. En temelde kavramsal bir ayrıma dayanıyorum. Buna göre, bir tarafta görece nevzuhur bir eylemsellik biçimi ve tehlikeli bir tuzak olarak “aktivizm”, diğer tarafta ise evvelemirden beri tanıdığımız ve benim bu yazıda “örgütlü mücadele” diyeceğim hareket tarzı yer alıyor.

Aktivizm Tuzağı

Aktivizmi farklı biçimlerde tanımlamak mümkün. Ben bu yazı bağlamında aktivizmle görece gevşek irtibat ağları üzerinden hareket eden, bireysel fedakarlıklara dayalı, ses getiren sahneler aracılığıyla kamu vicdanına hitap ederek amaçlanan değişimi tetiklemeye çalışan bir eylemsellik biçimini kastediyorum. İklim krizine dikkat çekmek için meşhur bir tabloya boya dökmek, hayvanlara yapılan işkenceyi protesto etmek üzere birkaç kişiyle işlek bir yolun ortasında oturarak trafiği kilitlemek veya Femen örneğinde olduğu gibi çıplak kadın bedenlerini sansasyonel bir gösterinin merkezine yerleştirmek bu eylemselliğin belirgin örnekleri olarak gösterilebilir.

Bu yaklaşım tarzında birliktelik, görece dar, birbirinden kopuk ve gevşek irtibat ağlarıyla sınırlı kalmaya eğilimlidir. Çoğu zaman kararlar geniş ve sabırla işletilen bir istişare düzeni yerine hızlı olmak ve gündeme yetişmek isteyen küçük çekirdekler veya bireyler tarafından alınır. Böylece, gerçekleştirilen etkinlikler birçok denge unsurunu beraberce kollayan ve istişareyle açığa çıkan bir ortak aklın ürünü olmak yerine, adanmış ve inanmış aktivistlerin duygu durumlarına yoğun ölçüde bağımlı ve görece fevri çıkışlar görünümü kazanır.

Eylemlerin tesir üretmesinin varsayılan temel yolu, çıkarılan sesin kamu vicdanında karşılık bulmasıdır. Böylece geniş kitlelerde oluşan rahatsızlığın ilgili politikanın değişmesine yol açacağı varsayılır. Fakat haddizatında insanlar şok edici şeylere alışmaya çok meyilli varlıklardır. Hedef kamu vicdanı olunca sürekli vites yükseltme baskısı ortaya çıkar. Ahlaki teşhir için gitgide daha sarsıcı, daha çarpıcı ve daha sansasyonel eylemlere yönelmek gerekir.

Bu durum, aktivistleri aldıkları kişisel riski yükseltmek zorunda bırakır. Her seferinde daha sarsıcı bir sahneye, daha şoke edici bir âna ihtiyaç duyulur. Ne kadar sansasyonel, aykırı ve yüksek cesaret gerektiren bir iş çizgisi kurulursa sıradan insanların katılım eşiği de o kadar yükselir. Bu sarmal birçok kişiyi süreçten eler. Sahnenin merkezinde, bu bedeli ödemeyi göze alabilen az sayıdaki cesur ve fedakâr insan kalır. Geri kalan geniş kitleye ise onları desteklemek, görüntülerini paylaşmak, maddi katkı sunmak veya uzaktan alkışlamak düşer. Böylece aktivizm, liberal dünyanın ruhuna fevkalade uygun biçimde, bir grup inançlı ve fedakâr insanın baş rol oynadığı küçük şovlara dönüşme riski taşır.

Tüm bunların yanında, maalesef bu yöntemin insanı dönüştüren de bir tarafı var. Büyük fedakârlıklar yapan küçük bir grup, ödediği bedel ağırlaştıkça kendisini herkes adına konuşmaya yetkili görmeye ve aynı yolu takip etmeyenleri duyarsızlıkla yahut korkaklıkla ilişkilendirmeye eğilimli hale gelebilir. Haklı öfke, kitleleri kazanacak bir dile tercüme edilmek yerine öfkenin sahipleriyle geri kalan herkes arasındaki mesafeyi büyütmeye başlar.

Elbette bütün bunlar aktivizmin tamamen manasız olduğu anlamına gelmez. Bir meseleyi görünür kılmak, sessizliği bozmak ve kamuoyunu harekete geçirmek küçümsenecek işler değil. Fakat görünürlük ile güç de birbirinden farklı şeylerdir. Görünürlük olsa olsa güce tahvil edilebilecek bir imkandır. Onu kalıcı bir güce dönüştürecek mekanizmalar bulunmadığında eylem, ne kadar ses getirirse getirsin, yalnızca istenen sonuçları üretmekte zorlanmayacak hatta amaçlananın aksine hizmet edebilir hale gelecektir.

Maalesef kasten hazırlıksız bırakılmamız, 7 Ekim sonrasında Filistin mücadelesinin ve anti-emperyalist mücadelenin en azından kısmen aktivizm parantezinde patinaj yapmasına yol açmış görünüyor. Oysa daha kalıcı ve etkili sonuçlara ulaşmak için başka bir yönteme ihtiyacımız var. Bu da bizi ikinci modele getiriyor.

Aktivizmden Kolektif Güce

Aktivizmin karşısına yerleştirdiğim “örgütlü mücadele” kavramıyla, daha iyi tanımlanmış bir yapısallığı temel alan, herkesin birbirini kollayarak azar azar aldığı risklere dayanan ve olabildiğince çok kişiyi işin içine katarak siyasi iktidara baskı kurmaya çalışan bir yaklaşım tarzını kastediyorum.

Bu tarz bir mücadelenin gevşek bir irtibat ağından daha fazlasına ihtiyacı olduğu tartışmasızdır. Aksine, böyle bir model tanımlanmış yetkiler ve sorumluluklar, süreklilik taşıyan bir mensubiyet ilişkisi ve insanlar arasında karşılıklı yükümlülüklerin kabulünü gerektirir. Ayrıca böyle bir sistemde kararların irtibat ağı içindeki önder pozisyondakilerin fevri girişimleriyle değil, katılımcı ve şeffaf istişare mekanizmaları aracılığıyla alınması beklenir.

Esas yönelim az sayıda kişi aracılığıyla çarpıcı sahneler üreterek kamu vicdanını harekete geçirmek değil, kamusal bir örgütlenme inşa ederek olabildiğince geniş kitleler aracılığıyla siyasi karar alıcılara yönelik bir baskı mekanizması geliştirmektir. Bu sebeple bütün süreçlerin katılıma olabildiğince elverişli tutulması gerekir. Yukarıda zikrettiğim sansasyonel eylemler meseleyi gündeme taşımaya elverişli olsa da geniş kitlelerin sürece katılımını zorlaştırır ve onları yalnızca alkışına müracaat edilen bir seyirci topluluğu olarak tutma riski doğurur. Örgütlü mücadelede ise eylemler, çok sayıda insanın ölçülü bir risk aldığı ve isteyen herkesin içeride anonimleşerek bulunabileceği biçimlerde tasarlanır. Bunun bir sonucu olarak eyleme katılanların isimleri veya yüzleriyle hareketin ikonlarına dönüşmemesi beklenir. Zira etkinliklerin az sayıda kişinin cesaret ve fedakârlık gösterisi yerine çok sayıda kişinin kolektif iradesinin ifade bulduğu zeminler olarak tasarlanmasına itina gösterilir.

Bu durum aynı zamanda, aktivizm ile örgütlü mücadele arasındaki hedef farkıyla da tam bir uyum halindedir. Aktivizm ahlaki teşhir aracılığıyla kamusal bir rahatsızlığı tetikleyerek iktidarı geri adım atmaya yönlendirmeye çalışır. Öte yandan örgütlü mücadele ise halkın olabildiğince geniş kesimini bizzat içererek en temelde iktidarın bu çağrıyı görmezden gelmesini maliyetli hale getirmeye yönelir. Görünürlük, kamu vicdanına tesir etmek ve ağır haksızlıkları teşhir ederek sonuca ilerlemek elbette anlamsız değildir fakat esas olan grubun bizzat kendi öz gücüyle bir çeşit yaptırım kapasitesi geliştirmeye çalışmaktır.

Şunu vurgulamama izin verin: Bir toplumsal hareketin aktivizm yerine örgütlü mücadele biçimine bürünmesi için on binlerce kişiyi örgütlemiş olması şart değildir. Esas olan, on binlerce insanı içine alabilecek bir örgütlenme mantığıyla hareket etmesidir. Bunun için, (1) itibarı korunmaya değer, kolektifi temsil eden ve sıklıkla değişmeyen bir isim veya tabela, (2) tarafların etkin katılımına imkân tanıyan iyi tanımlanmış bir yapı, (3) birbirini belirli ölçüde tanıyan ve birbirine güvenen bir kadro, (4) üyelerini kollayan ve istişare aracılığıyla kendisini ortak akla açan bir karar düzeni ve (5) bütün bunları bir arada tutan, sınırları belirleyen ve kitleyi kazanmak için kullanılan bir doktrin ve söylemin gerekli olduğundan bahsedilebilir. Kanaatimce bir yapı bu unsurları ne ölçüde taşıyorsa, eylemselliğin yönünün de aktivizmden örgütlü mücadeleye kayması o oranda mümkün olabilir.

Doğrusu, fedakâr eylemlere dayanan bir aktivizm modeliyle kamu vicdanında kısa vadede daha fazla tesir uyandırmanın mümkün göründüğünü teslim etmeliyim. Belki dar zamanlarda ve kriz dönemlerinde elde avuçta yeterli imkân yoksa bu rasyonel bir seçenek de olabilir. Fakat daha gerçek ve kalıcı sonuçlara ulaşmak; birbirini tanıyıp birbirine güvenen insanlarca örülmüş ve kamusal alanda görüşlerine itibar edilen bir örgütlü baskı gücü elde etmek istiyorsak daha uzun olan yola revan olmak zorundayız.

İtiraz Enerjisini Örgütlü Güce Dönüştürmek

Elbette Filistin’le ilgili canını dişine takan, varını yoğunu ortaya koyan, kendini riske atarak aylarını ve yıllarını bu davaya adayan aktivistlerin kötü niyetli olduğunu öne sürmüyorum. Hatta yapılan pek çok işi kahramanca buluyor, gösterilen fedakarlığa hürmet ediyorum. Üstelik örgütlü alanın bu kadar tahrip edildiği koşullarda insanların ellerinde kalan araçlarla tepki vermesini de son derece anlaşılır buluyorum. Dolayısıyla derdim, bu eylemleri küçümsemek değil, geliştirilmesi ümidiyle eksik yönlerine ilişkin birtakım saptamalarda bulunmaktan ibaret.

Bir iktidar yapısı olarak liberal düzen hiçbir ciddi itirazdan elbette hoşlanmaz. Fakat kritik zamanlarda yüz binlerce kişiyi bir araya getirebilecek, bir tarihi olan ve halk nezdinde muteber kabul edilen örgütlenmelerle didişmektense itiraz enerjisinin, gevşek irtibat ağları aracılığıyla icra edilen tekil ve dağınık performanslara hapsolmasını yeğler.

Yurdumuzun emperyalist ve siyonistlerden bağımsızlığını savunmak için aktivizm olarak ifade ettiğim faslı aşmak ve örgütlü mücadele olarak isimlendirdiğim modele geçmek zorundayız. Yol daha uzun, daha zahmetli ve ilk bakışta daha az heyecan verici olabilir. Fakat dünyayı beş-altı cesur insanın kahramanca fedakârlığı değil ancak birbirine güvenen ve birlikte hareket edebilen binlerce insanın örgütlü gücü değiştirebilir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Göller Bölgesinde Bir Ada – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Zaman zaman içine düştüğümüz bir çölleşme iklimi ve anlayıştan uzaklığın yarattığı o kuraklık, insanın içini kavurur da tıpkı eski bir dosta sığınır gibi, sözcüklerinin alevler gibi yalımlandığı bir dosta sığınırsınız. İllâ yakınınızda, karşınızda ve hatta hayatta olması gerekmez bu dostun ki Şeriatî, bazen de hayal eder öylesi bir dostu ve ışığını hiç kaybetmeyen bir umudu yenilemek için Chandel’e, yani kendi yüreği gibi yanan bir muma hitap eder. Anlaşılamamak değildir asıl sorun, bir yankı bulamamak da! Alevlenip yanmaktır asıl mesele, çiğ iken pişmektir. Muhayyel de olsa bu dost, bir jestiyle, sözüyle ya da bakışıyla sağaltır yaranızı veya daha da deşer. Hayır! Daha iyileşmedin, yeterince acı çekmedin; hamlığını, çiğliğini yeterince gidermedin diyerek yüreğinizi yeni imtihanlara sokar; sürdürerek alevler içerisindeki yolculuğunuzu!

Hatta okuduğunuz bir ibare; âh, tam da buydu işte! diye yerinizden fırlatır bu buluş, incelik, yerindelik. Evet, sorun onun yokluğu, suskunluğu hatta aldırışsızlığı da değildir. Bakmaz yüzünüze belki, dikkate almaz o derindeki sancıyı, karmaşayı. Başka yerdedir bakışları. Kim bilir, belki o da acı çekmektedir, sakıngandır bu yüzden, yarası deşilsin istememektedir. Belki de asıl duyarsızlık sizdedir, bu acıyı hissetmeksizin, kendi yaranıza dokunuşa dair o yersiz bekleyişinizde! O anda, bunu hissettiğinizde siz de orada, tıpkı o sınırda, Âdem’in imtihan olduğu o ağaca dokunup dokunmama, o sınırı geçip geçmemenin tereddüdüyle kalakalırsınız ki o bir anlık duraklayış, aslında hayatın özünü belirleyen bir karar ânıdır. Bir an ki ömre bedel!

Hepimizi duraksatan sınırlar vardır ve zaman zaman çekildiğimiz o sessizlik kuleleri… Umudumuzu yitirdiğimiz anlar ya da cesaretimizin kesildiği… Belki de hayatın şiiri çekilmiştir ve içimizdeki o ürperti artık yoklamamaktadır kalbi. O zaman çıkıp da gidesiniz gelir kendi içinizden bile. Ama terk edemediğiniz o temsiliyet ağır bir yük gibi omuzlarınıza oturur. Ey insan, bilgelik mekteplerinin kaçkın çocuğu! Geçip karşısına sarsmak ve onu yeni bir başlangıca ikna etmek için değiştirirsiniz rolünüzü. Oysa asıl sorun tam da budur. Hayatın bir rol gibi yüzünüze yapıştığı o sahicisizlikten çıkma çabanızın akimliği… Nasıl çıkacağım bu yüzle karşına, ne sunacağım bir ömrün hasılası olarak? Bu yarım kalmışlıkla, yapaylıkla nasıl sürdürülebilir bir yolculuk? Nasıl bakılabilir bir dostun yüzüne? Hem bu asılsız yüzle nasıl bir dost bulunabilir?

Şeriatî, iliklerine değin hissetmişti bu yalnızlığı ki onu özleten o yalnızlık sözlerini edebilmişti. Aslında kendisinin de söylemeye mecbur kaldığı siyasal sözlerini değil, bir çölün kıyısındaki o susuzluktan yandığı ama yine de bir vahanın yanı başından usulca yürüyüp geçtiği o âsûdeliğini ve o sırada kendisinin bile duymadığı fısıltılarını… Âh o yanmışlık ve daha dolmadı süren diyen o seslenişe râm olmak! Yangınının alevlerini soğutmak yerine ısrarla yolculuğunu sürdürmek! Onca mihnetten sonra, … piştik elhamdülillah diyememek! Öyle bir dem ki tüm sözlerin üzerinde yükseldiği o temel yoksunluk duygusunu anlatmak, ne mümkün! Oysa çağımızda başka sözler yükselmekte gökyüzüne. Geriye kalan nedir, ışığımız olacak o kelimeler, sözün büyüsü; ışıltısını yitirmiş bir maceradan arta kalan, ne?

Öyle demler vardır ki ve insan öylesine yalnızlaşır ki işte o dem, tıpkı göller bölgesinde bir ada gibi kalıverirsiniz yapayalnız. Âh Rabbim! Keşke ben de bu dem göllerde bir kamış olsam… Bu trajik yalnızlığı derinlemesine duyan nadir insanlardan biriydi Şeriatî. Bu ise onun yüceliklere yükseldiği anlardı ve en güzel kelimeleri işte bu anların bir hâsılasıydı. Hiç de şikâyetçi değildi bu yalnızlığından ama olayların hızı, karşı koyamayacağı bir fırtına onu alıp hiç umulmadık yerlere doğru sürükledi. Bir kaçak olarak gittiği o yaban ülkede artık taşımaktan yorulduğu canını teslim etti Rabbine ve o uzun çöl gecelerinde bunaldığı demlerde sığındığı toprağın kuytularına değil de uzaklardaki bir toprağa, bir yüce gönlün yanı başına defnedildi.

İşte öylesi gecelerden birinde, çölün derinliklerine doğru yürürken, bir ruh ikiziyle karşılaşmıştı kumulların arasında. İnsanlardan öylesine bezgin, bedenini taşımaktan yorgun ve kendisini anlayabilecek bir sîma bulabilmekten öyle umutsuzdu ki işte o zaman çağırmıştı bu mustarip kardeşini imdadına; o da bir zamanlar, Buda’yı çağırmıştı gönül evine!

Yalnızlık kâbusundan kurtulmak için tarihe sığınınca karşıma ilk çıkan; bilgi, duygu ve düşünce derinliği yüzünden daha otuz üç yaşındayken işkence ile lime lime edilerek yakılan kardeşim Aynulkudât oldu… Evet, cehalet çağlarında şuur bağışlanamaz bir kendini bilmezliktir. Mazlumlar ve yüreği yanmışlar diyarında ise ruh ve gönül yüceliği… Buda’nın tabiriyle ise göller bölgesinde bir ada olmak, affedilemeyecek bir günahtır.

Kendi kendime iç yakınışlarımı okurken pek çok kez bunları kardeşim Aynulkudât’ın da yazmış olduğunu gördüm. Onun iç yakınışlarına ait bu yazıları okurken onları sanki ben yazmışım gibi geldi bana! İşte onun benim ‘Çöl’üme ve “Çöl’deki” bana ilişkin önsözü:

… ‘Âşıkların hâllerini yazsam olmuyor, akıllıların hâllerini yazsam yine olmuyor. Hiç yazmasam sessiz kalsam da olmuyor. Sözlerimi şerh etsem de olmuyor; şerh etmesem, susup kalsam da!

Aynulkudât oldukça genç bir yaşta ağır işkencelerle öldürüldü. Şeriatî ise konuşmasının engellendiği, susturulduğu, sözlerinin duyulamaz bir hâle getirildiği ülkesinde adeta dilsizleştirildi.  Öyle ki yurdunu terk etmek, kaçıp gitmek zorunda kaldı. Onu öylesine yalnızlaştırdılar ve duyulamazlaştırdılar ki kalbi, o uzak diyarlarda tıkanıp kaldı! Sadece baskılar ve saldırılar mıydı buna yol açan yoksa her ne derse desin süregiden o derin sessizlik mi? Anlaşılmanın yarattığı tepkiler ve saldırılar mı yoksa aldırışsızlığın o çölsü cehennemi mi?

İşte postmodern/neoliberal çağın sansürsüz gevezelikleri de aslında tam da bu yolla cezalandırılmanın en acı yöntemlerinden biridir. Orada hiç kimse sözünün anlamını umursamaz, sadece konuşur. İçinde kaybolduğu o sanal dünyada dostluğa değil de tepkilere karşı duyarlıdır. Bir çöl gibi yayılan kuraklığı umursamaksızın göller bölgesinde bir ada olmaktansa içeriğini yitirmiş kelimelerin okyanusunda boğulsun ister. Yanmış bir gönülle yücelmek değildir arzuladığı ne de iyiliğe doğru bir adım atmak: sadece söz, sadece yankı, sadece görünürlük!

Cemil Meriç’e göreyse hakikati görmezlikten gelen hatta umursamayan bir çağda şuur ve hassasiyet, serâzat düşünce ve gönül yüceliği değildi artık. Entelektüel ikbal ve mevki hırsına düşmüştü. “Ahlâksızlığa katılmayacak kadar ödlek, dört yol ağzında şaşkın ve mütereddit bekleyen, başarısızlıktan korktukları için karara yanaşmayan” entelektüelleri acı bir tebessümle iğneler Şeriatî. Ona göre bir yol seçmek, ‘ilk adım’ı atmak değildir, hayatın bütününü tayin etmektir. Duraksama ve kuşku, bugünkü entelektüel köleliğimizin, başka bir deyişle entelektüalizmin sonucu! Şeriatî çok kısa fakat çok verimli hayatı boyunca düşüncenin ve insanlığın bu kadim ve tanınmış düşmanlarıyla savaşacaktır.[1]

[1] Cemil Meriç, Kırk Ambar, Cilt 2. İletişim Y. s. 205, 206.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x