Connect with us

Yazılar

15 Temmuz’un 7. Yıldönümünde Ak Parti-Fethullahçılar Çatışmasını Tekrar Değerlendirmek – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

2012 başlarında vuku bulan Hakan Fidan’a yönelik girişim AK Parti iktidarı döneminin en az 10 yılına damgasını vuran yönetici elit ittifakındaki mühim çatlağın en önemli işaretlerinden birisiydi. 7 Şubat 2012’de Gülen Hareketi mensubu olmakla bilinen İstanbul Özel Yetkili Savcısı Sadrettin Sarıkaya’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı KCK soruşturması kapsamında ifade vermeye çağırmıştı. Bu durum Gülen Hareketi’nin o döneme kadarki en cüretkâr çıkışıdır. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan bu hamleyi kendisinin tutuklanmasına yönelik bir girişim olarak görmüştü. Bu gelinen nokta, Türkiye’deki müesses “askeri vesayet rejimi”ni tasfiye için işbirliği yapan en önemli sosyal aktör ile siyasî aktör arasındaki güç birliği ve dayanışmanın sona erdiğine işaret eden bir gelişmenin en güçlü göstergesiydi. Dershanelerin kapatılmasına dair Erdoğan hükümetiyle Fethullahçı hareket / Gülenist kült hareketi arasında yaşanan çatışma artık iki ortak arasındaki ayrışmayı net bir biçimde ortaya koymuştu. Ancak bu dershane kapatma girişiminin çok öncesine giden her iki taraf arasında askıya alınan gerilimin olduğu da bir gerçekti. AK Parti ile Fethullahçı kült Hareketi arasında askıya alınan bir gerilimin varlığı Fidan olayının da öncesine gidiyordu.

Türkiye’de 1946’da çok partili siyasete geçişin ardından, Fethullahçılık Hareketi gibi dinî oluşumların, bir merkez sağ kitle parti çatısı altında birleşen büyük iktidar koalisyonunun bir parçası olması yeni bir durum değil. Ancak Fethullahçılarla birlikte ilk olan şuydu: Bir dinî hareket, ekonomik kaynakların ve bürokratik kadroların dağılımında hak ettiğini düşündüğü payı fütursuzca talep etme cüreti gösterdi. Bununla da yetinmedi, ayrıca hükümet politikalarını şekillendirme hususunda da kendinde hak gördü ve bu konuda gücünü sergileme teşebbüsünde bulundu.

AK Parti ile Gülenistler arasındaki çatışmayı o dönemde ele alan hem uluslararası medya hem de AK Parti karşıtı Türk medyasının bazı unsurları, bu çatışmada genellikle iç faktörlerin önemini vurgulamaya çalıştılar. Ayrıca, Gülenistlerin hükümete yönelik çatışmacı tutumu ile uluslararası faktörler veya uluslararası bağlamın dikte ettiği koşullar arasında herhangi bir bağlantı bulmaya çalışan her türlü analizi gözden düşürme eğiliminde oldular. Hatta bu çabaları komplo olarak adlandırmaktan da çekinmediler.

Şunu açıkça belirtmek gerekir ki bu yaklaşım ilk etapta çok naif ve tutarsızdır. Her şeyden önce, analize dış dinamikleri dâhil etmek, Fethullahçı Hareket’in kararlı destekçilerinin kapasitesini ve sıkı çalışmasını inkar ettiğimiz anlamına gelmez. İkincisi, hareketin davranışı ile uluslararası bağlamın dikte ettiği koşullar arasında bir korelasyon bulmak, hareketi sadece bir kukla/piyon olma konumuna da indirgemez.

Aslında, Sünni geleneğin “40 yıllık zâlim bir yönetim bir gecelik kaostan iyidir” anlayışına sıkı sıkıya inanan bir kişi olarak Gülen ve hareketinin hükümete meydan okuması, normal şartlar altında beklenmedik bir durumdu. Gülen, her zaman kendi şakirtlerine ve kendisine itibar eden toplumsal kesimlere, baskıya maruz kalmamak için devlete karşı çıkmamayı öğütlemiştir.  Kendi hareketini kültürel İslam dairesi içinde konumlayan Gülen, alternatif siyasî-sosyal düzen arayışı içinde olan İslamcı hareketleri kısa ömürlü saman alevine benzetmiştir. Ona göre kendi hareketi yeryüzünü ısıtan ve aydınlatan güneştir.

Peki, o halde neydi Gülen’i mevcut iktidara karşı başkaldırmaya iten? Gülen’i iktidara karşı koymaya yönelten etken, artık hareketinin devletin gerçek sahibi olduğuna inanmış olması ve kendisine destek veren dış aktörlerden de cesaret ve hatta destek almış olmasıdır.

Kısacası, dış dinamiklerin rolünü dışlayarak Gülen hareketi ile Erdoğan hükümeti arasındaki çatışmayı anlamaya yönelik her türlü çaba yetersiz kalacaktır.

Hareketin İlk Evresi: Yerel Hareket, Devletçi ve Statüko Yanlısı Yönelim

Gülen Hareketi’nin başarısında elbette üyelerinin kendilerini adamışlığının ve özverili gayretlerini göz ardı edilemez. Lâkin belirli bir tarihî bağlamda ve kritik siyasî konjonktürlerde iktidar(lar)la yakın ilişkiler içinde olması ve belli bir işlev içinde hareket etmesi (veya belirli bir yönde faal olmaya yönlendirilmesi) ona muazzam bir güce ulaşmasının kapılarını açmıştır.

1960’lar, Türkiye’de üniversite gençlik hareketlerinde Marksist ve sol fikirlerin popülerlik kazanmaya başladığı yıllardı. 1950’lerden beri sürdürülen bir çizginin devamı olarak o dönemde dini cemaatler ve tarikatlar “Sovyet tehdidi” ve artan “ateist-komünist tehlike”ye karşı devlet yanlısı duruşlarını sürdürüyorlardı. Henüz belli bir dini örgütlenme içinde sivrilmemiş olan Fethullah Gülen de kendisine taşralı ve muhafazakâr kökenden gelen biri olarak tarikatlar ve cemaatler çizgisinde bir pozisyon belirlemişti. 1960’lı yıllarda onursal başkanlığını emekli bir kara kuvvetleri generali olan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in yaptığı Komünizme Karşı Mücadele Derneği’nin faaliyetlerine katıldı.

1970’ler, Gülen Hareketi’nin oluşum yıllarıydı. O yıllarda merkez sağ Adalet Partisi’ni destekleyen Nurcu oluşumdan ayrılmış ve Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş Hareketi’ne (MGH) yakın durur bir görüntü sunmuştu. Ancak MGH gençleri arasında İran Devrimi’ne ve bölgedeki diğer İslamî siyasî hareketlere karşı artan sempatiden rahatsız olan Gülen, Erbakan ve hareketine karşı da mesafeli bir tavrı benimsedi. 1970’lerin sonlarında ve 1980 askeri darbesinden önceki aylarda aşırı sağ ve sol silahlı gruplar arasında artan şiddet sonucu can kaybı her geçen gün artarken Gülen, gençleri siyasî gösterilerden ve okul boykotlarından uzak durmaya, anarşi ve kaosa karşı polis ve orduyla birlikte hareket etmeye çağırıyordu.

Gülen, mevcut tüm siyasi partileri ve dernekleri kapatan, on binlerce kişiyi hapse atan, işkenceden geçiren ve onlarca kişiyi idam eden 1980 askeri darbesini de desteklemekten çekinmedi. Askeri rejimin “arananlar” listesinde olmasına rağmen hareketi, askeri yetkililerle yakın irtibat halindeydi. 1983 yılında çok partili siyasete geçişin ardından 1983-1991 yılları arasında ülkeyi yöneten Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ni güçlü bir şekilde destekledi.

Gülen Hareketi’ne tamamen devletin icadı bir oluşum olarak bakmak kimileri için komplocu bir bakış olarak görülebilir. Ancak hareketinin müesses nizam tarafından İran Devrimi sonrası dönemde yükselen İslamcı siyasî gençlik aktivizmine karşı bir panzehir olarak görüldüğünü inkâr etmek boşunadır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Gülen hareketi için yeni yollar açtı. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, 1991 yılında Time Dergisi’ne verdiği bir röportajda, Türkiye’nin Sovyet sonrası dönemdeki rolünü, Selefilik ve İran Devrimi’nden ilham alan radikalizme karşı Orta Asya’da bir set/mâni oluşturma olarak tanımladı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yaşanan jeopolitik değişimler bölgede dinî alan da dâhil olmak üzere birçok açıdan bir boşluk bırakmıştır. Türkiye, dini alandaki boşluğu doldurmak için bir devlet olarak sadece kendi kaynaklarını (Diyanet İşleri Başkanlığı) seferber etmekle kalmamış, aynı zamanda Gülen hareketinin Orta Asya’da etkisini göstermesinin önünü açmıştır. Bu çabalar aynı zamanda terörü “radikal” İslamî siyasi aktivizmin bir sonucu olarak gören NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönem tehdit değerlendirmesiyle de uyumluydu.

Gülen hareketi ile Türkiye’deki müesses nizam arasındaki ilişkiler Özal sonrası döneme de yayılmıştır. 90’lı yıllarda yükselişte olan MGH’ye karşı Fethullahçılığın bir tür dengeleyici unsur olduğu müesses nizam ve holdinglerin kontrolü altındaki anaakım medya tarafından kabul görmüş bir durumdu. Fethullah Gülen de kendisini bu şekilde pazarladı. Refah Partisi’nin ve Erbakan’ın önünü kesmek için müesses nizam ve anaakım medya, Gülen’i kullanma taktiğini hep devrede tuttu.

Ancak bu ilişkide hareketi sadece müesses nizam elinde bir araç olarak görmek kısır bir değerlendirme olacaktır. Daha ziyade her iki tarafın da karşılıklı çıkarlarına hizmet eden bir durumdan söz etmek mümkündür. Gülen’in devletçi ve milliyetçi görüşleri dikkate alındığında, bir dinî hareketin çabalarını devletin politikalarıyla uyumlu hale getirdiğini görmek garip olmasa gerek. Ayrıca devletle olan bu yakın ilişkiler, hareketin bürokratik kadrolara erişimini sağlamıştır.

28 Şubat Müdahalesi ve Sonrası

Post-modern darbe olarak da adlandırılan 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi, Başbakan Necmettin Erbakan’ın koalisyon hükümetini istifaya zorlamış ve tüm dinî kesimlere yönelik bir baskı dönemini başlatmıştır. Bu müdahalenin ilk aşamalarında diğer dinî oluşumlara yönelik zulme kayıtsız kalarak Gülen, kendi hareketini mevcut baskıdan koruyabileceğini düşünmüştü. Bu sebeple darbeyi meşrulaştırıcı bir pozisyon benimsedi.16 Nisan 1997 akşamı, Kanal D’de, Yalçın Doğan’ın programına çıkan Fethullah Gülen özetle şunları söyledi: “Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor.” (…) “Bugün Türkiye’yi idare edemeyenler, ‘Bu işi beceremedik, yüzümüze gözümüze bulaştırdık’ demeliler.” Gülen, Erbakan hükümetinin istifasını da isteyerek şu sözleri sarfetti: “Ben bu emaneti götüremiyorum, emaneti al, diyerek millet adına bu fedakârlık yapılmalıdır.” (…) “Askerler, bazı sivil kesimlerden daha demokrat”, “8 yıllık kesintisiz eğitimin İmam Hatiplere kaynak açısından zararlı olacağını zannetmiyorum.”

Nitekim darbeyi destekleyen medya, darbenin baskısını haklı çıkarmak için Gülen’in diğer dini kesimler karşısındaki konumunu manipüle etti. Ancak Gülen, darbecilerin listesinde sıranın kendisinin olduğunu anlayınca ABD’ye gitmek için Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.

Türkiye’den ayrılan Gülen’in yerleşmek için ABD’yi tercih etmesi bir rastlantı değil, rasyonel bir tercihtir. 1990’ların ortalarından itibaren Gülen, kendisini ve hareketini “ilerici” İslam’ın “aydınlanmış ve Batı yanlısı yüzü” olarak sunan yeni bir “İslamî”söylem geliştirmeye başladı. Ayrıca hareket, eğitim ve ticarî faaliyetlerde bulunmak sûretiyle her kıtada at oynatan bir konuma geldi. Daha önce de belirttiğimiz gibi ABD, Soğuk Savaş sonrası tehdit söylemini “radikal İslamî terörizm” üzerine inşa etmişti. “Radikal İslami teröre karşı panzehir” söylemine sahip bir küreselleşmiş Müslüman oluşumu olarak Gülen Hareketi, ABD’de kendini “evinde” hissedecekti.

Geçmişte Milli Görüş Hareketi (MGH) ile yakın temastan kaçınan Gülen’in 2002 seçimleri ve sonrasında AK Parti’ye verdiği desteği bu bağlamda anlamak gerekir. AK Parti liderliği, MGH’den ayrılan grubun temsilcileri olarak siyasette ayakta kalabilmek için ulusal ve uluslararası güç merkezleri nezdinde meşruiyet kazanma zarureti hissettiler. Erbakan liderliğindeki hükümetin devrilmesi ve Refah Partisi’nin yasaklanması sırasında her iki güç merkezi arasında bir görüş farklılığı yaşanmadı. Hatta Türkiye’de iç siyasetin ordu eliyle dizayn edilmesi Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin bir kısmınca açık, bir kısmı tarafından örtülü destek gördü. Avrupa ve ABD, Refah Partisi liderliğindeki hükümete karşı aleni bir askeri darbeye yeşil ışık yakmasa da, ordunun siyasete müdahale etmesine de itiraz etmedi.

Lâkin AK Parti’nin kurucuları, ABD’li politikacılarla kurdukları iletişim kanalları aracılığıyla, İslamcı gelenekten gelen ve ABD’nin İslam ile demokrasi arasında uzlaşma arayan bir siyasî partiye olumlu baktığı kanaatindeydiler. Bu izlenimi, o dönemde Amerikan akademik çevrelerinde sürdürülen tartışmalar da destekler mahiyetteydi. Yaptığı konuşma nedeniyle 10 ay hapis cezasına çarptırılmasının ardından Erdoğan’a ABD’nin İstanbul Başkonsolosu tarafından tam destek verilmesi, Amerikalıların yeni siyasî oluşuma yönelik olumlu bakış açısının erken bir göstergesiydi.

ABD’de akademik çevrelerde uzun süredir, İslamcıların demokrasiyle uzlaşmasının özelde Ortadoğu’da, genelde İslam dünyasında demokratik rejimlerin oluşması ve oturmasına katkı sağlayacağı hususu tartışılmaktaydı. Bu tartışma, 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında Amerikan karar vericilerinin de gündeminde olan bir konu haline geldi. Ortadoğu’daki diğer ülkelere göre nispeten oturmuş bir “çok partili hayat”a sahip olan Türkiye’de böyle bir iktidara şans verilmiş olması özelde bölge açısından, genelde de tüm İslam dünyası açısından bir laboratuvar işlevi görebilirdi.

AK Parti kurulmadan önce, partinin kuruluşuna öncülük eden isimlerin ABD’li yetkililerle çeşitli temaslar içinde oldukları gözlerden kaçmadı. Sonuç olarak, her iki taraf da birbirleri hakkında karşılıklı bir ortak anlayışta buluştular. ABD, iki nedenle yeni siyasi oluşumda altın bir fırsat gördü: Birincisi, Amerikalılar için o anda ülkenin tek popüler figürü olan Erdoğan’ın başını çekeceği siyasî partiye kapıları açık tutmak, stratejik olarak çok önemli bir ülkede siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın büyümesinin önüne geçecektir. İkincisi, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ABD’li politika yapıcılar bakımından İslam ve demokrasi arasında bir uzlaşma (ılımlı İslam), Müslüman dünyasına siyasi istikrar getirebilecek ve Batılı ile Müslüman kültürler arasındaki gerilimleri azaltabilecek bir rol üstlenebilir.

İkinci husus açısından bakıldığında, ABD’liler açısından İslam ve demokrasi arasında böyle bir uzlaşıyı temin etmede Türkiye’den neşet etmiş İslamî hareketler dünyanın diğer bölgelerine kıyasla daha fazla potansiyele sahipti. Bu tarihî bağlam ve konjonktürde Gülen Hareketi ve AK Parti, tükenmiş Türk siyasi sistemini dönüştürmek için ilgili tüm taraflarca beklenen ortaklar haline geldi.

AK Parti – Gülen Hareketi İlişkilerinin Niteliği

AK Parti ile Gülen Hareketi arasında 2000’li yıllarda 2010 referandumuyla sonuçlanan güçlü bir ittifak oluştu. Ancak bu ilişkilerin pürüzsüz sürdürüldüğü de söylenemezdi. 2007 sonrası dönem, ikisi arasındaki dayanışmanın altın çağı oldu. Yalnız ilişkilerin oldukça ilerlediği bu dönemde bile iki güç arasında zaman zaman görüş ve çıkar farklılıkları yaşandı. Gülenistler, kült hareketinin çıkarlarına yeterince açık olmadığını düşündüğü bazı bakanlardan şikâyetçiydi. Yine de bu, iktidarla hareket arasında sahip oldukları diğer anlaşmazlıklara kıyasla küçük bir sorundu.

Hareket, hükümet politikalarını şekillendirmeye yeltendiğinde ve güya hak ettiğini talep ettiğinde, elbette bunu halk iradesinin kendisine verdiği yetkiden yola çıkarak yapmadı. İktidar partisinin lider kadroları arasında Gülenist olarak bilinen bir isim bile yoktu. Hareket veya o günlerdeki popüler adlandırmayla “cemaat”, medyadaki, iş dünyasındaki ve finans sektöründeki ağırlığının yanı sıra temelde güvenlik güçleri, istihbarat, yargı ve bürokratik kadrolardaki gücüne güvenmekteydi. Halk arasında belli bir popülariteye sahip olduğu da doğrudur. İktidarla yaşanan zıtlaşma öncesinde ülkede pek çok insan, hareketin ifade edilen sosyal ve kültürel hedeflerine sempati besliyordu. Bununla birlikte, bu hedeflere karşı toplumda duyulan yakınlık, aynı veya benzer değerleri paylaşan ve önceki hükümetlere kıyasla ülkeyi oldukça başarılı bir şekilde yönettiğine inanılan güçlü bir siyasi partinin varlığında, hareketin çeşitli konularda temin etmek istediği siyasi çıkarlara yönelik bir desteğe dönüştürülebileceği anlamına da gelmiyordu.

Güç mücadelesinde başat oyuncu olma bağlamında harekete/cemaata verilen kitlesel desteğin hacmi hakkındaki belirsizliğin, hareketin bürokrasi, medya ve ekonomideki güçlü varlığının ağırlığını otomatik olarak azaltıcı etkisi olmuştur. İktidarın güçlü popüler desteğe sahip olması, ona cemaatten gelecek saldırılara karşı gereken hamleyi yapabilecek bir meşruiyet alanı sağlamıştır.

“Siyaset Dışı”lık İddiasındaki Bir Siyasî Aktör Olarak Fethullahçılar

Gülen Hareketi, sürekli olarak siyaset dışı bir hareket olduğunu olduğunu iddia etmiştir. Hatta siyasetten uzak durmalarının metodolojik bir zorunluluk olduğunu savunmuştur. Hakikat ise oldukça farklıdır: Hareket, dâima siyaset dünyasıyla ve devletle derin ilişkiler geliştirmiştir. Gülenciler siyasetten uzak durma iddiasıyla siyasete derinden bulaşmış olma arasındaki çelişkiyi, hareketlerinin siyaset üstü faaliyet gösteren ve daha çok sosyal bir baskı grubu gibi hareket eden bir sivil toplum oluşumu olduğunu vurgulayarak açıklamışlardır.  Onlara göre siyasetle etkileşim içinde olmaları kamu menfaatleri doğrultusunda karar verme sürecini etkilemeyi amaçlamaktadır. Ancak aslında olan şudur: Hareket, politikaları etkilemek yerine bizzat şekillendirmek için siyasi bağlarını devreye sokmakta ve emniyet, istihbarat ve yargı bürokrasisindeki takipçilerini kullanmaktadır. İhtiyaç gördüğünde hukuk dışına çıkmaktan da çekinmemektedir.

Hakikatte, Gülen hareketi özellikle AK Parti iktidarı döneminde  herhangi bir siyasi yasal örgütlenme biçiminde örgütlenmemiş olmasına rağmen Türkiye’de en etkili siyasi aktörlerden biri olarak varlığını ortaya koymuştur. Demokratik bir siyasi sistemde işleyen herhangi bir yasal siyasi kuruluştan farklı bir şekilde faaliyet göstermiştir. Bir sivil toplum örgütü veya oluşumu olmak, hareketin sahip olduğu gerçek siyasî iktidar kaynaklarını gizlemek için bir kılıf işlevi görmüştür. Öte yandan devletin resmî ve yasal karar alma hiyerarşisi dışında kalan hareket, hayati çıkarları söz konusu olduğunda veya bu çıkarlar tehlikeye girdiğinde devlet hiyerarşisi içindeki uzantıları ve bağlantıları vasıtasıyla kararları şekillendirmekten veya belirlemekten geri kalmamıştır.  Gerçekte, Gülen Hareketi siyasal sistemin kurallarına tabi olmadan, siyasi sistemde giderek gücünü artıran bir siyasî entite aktör olarak faaliyet göstermiştir. Aynı zamanda sistem tarafından konulmuş herhangi bir dizi kurala göre oynamayan bir siyasî aktör olarak faaliyet göstermiştir.

Bir siyasi aktör olarak Gülen Hareketi, müttefiki iktidar partisinin itirazlarını ve ikazlarını ciddiye alan bir tutum takınmamıştır. Hareket, devlet içindeki örgütlenmesi sayesinde bazı siyasi hesaplarını görmek için siyasi gücünü, hasımlarına karşı çeşitli darbe davalarında kullanmıştır. Hareketin siyaseti şekillendirme girişimlerinin ortaya koyduğu gerçek şudur: Hareket ile AK Parti iktidarı arasındaki çekişme, demokratik sivil bir hareket veya toplumsal güçle her gün daha otoriter olma eğiliminde olan bir iktidar arasındaki mücadele değildir. Kavga, iki otoriterleşme eğilimindeki aktör arasında bir iktidar mücadelesidir.

Dünyaya Amerikan Lensleriyle Bakan Bir Küresel ‘İslamî’ Hareket

Gülen hareketi üzerine yapılacak herhangi bir analiz, Türkiye kökenli olmasına rağmen lideri ve merkezi ABD’de olan küresel bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu hesaba katmak zorundadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, özellikle 11 Eylül sonrası bağlamında hareketin ABD merkezli olması rastlantısal bir gelişme değildir. Gülen’in ABD’de olması da sadece 1998’de Türkiye’de kendisine yönelik olası zulümden kaçmasıyla ilgili değildir. Araştırmacı gazeteci Jeremy Scahill’in resmini çizdiği kirli savaşları” rutin hâle çeviren ve dünyayı bir savaş alanıhaline getiren küresel teröre karşı savaşbağlamında Amerikan siyasetiyle Gülen Hareketi arasında göz ardı edilemeyecek bir çıkar örtüşmesi vardır.

11 Eylül sonrası konjonktürde ABD’deki güç odakları tarafından Gülen’in İslam anlayışı ve meselelere yaklaşımı takdir gören ve tasdik edilen bir bakış açısıdır. 11 Eylül sonrası dönemde George W. Bush’un dış politika ekibinin mühim bir üyesi olan Zalmay Halilzad’ın eşi Cheryl Benard tarafından yazılan Sivil Demokratik İslam adlı bir RAND Corperation raporu, Gülen’i çalışmaları teşvik edilmesi gereken modernist bir fikir insanı ve hareket lideri olarak sınıflandırmaktadır. Bu rapora göre, Gülen tarzı bir modernist bakış açısı Batı’nın çıkarlarına uygundur ve bu sebeple Batı’nın Gülen’in bakış açısı paralelindeli İslami vizyonu gelenekçilere karşı teşvik etmelidir. 2005 itibariyle, Bush yönetiminin sözde “teröre karşı savaş” kampanyasını destekleyen, şahin ve İsrail yanlısı bir sert muhafazakar olan Daniel Pipes da kendisinin iyi ilişkiler içinde olduğunu iddia ettiği “ılımlı” Gülen hareketini övmüştür.

Pipes gibi bazı şahin (neo) muhafazakarlar Gülen hareketi karşısındaki olumlu pozisyonlarını AK Parti-Gülen Hareketi arasındaki derin işbirliği sebebiyle bir ara değiştirmiş olsalar da hareket genelde ABD’deki olumlu imajını büyük ölçüde korumuştur. ABD’deki bazı şahin muhafazakârların harekete karşı olumsuz tavır içine girmiş olmalarının da etkisiyle Gülen, özellikle 2010’dan itibaren Erdoğan hükümetiyle bağlantılı olarak görülmenin hareketin imajını zedelediği fikrine varmıştır.

Gülen hareketi bundan gurur duysa da, küresel bir hareket olmak hareketin liderliği için bir güvensizlik duygusu yaratmıştır. Bu durum aynı zamanda hareketin yumuşak karnıdır. Dünya siyasetinin mevcut jeopolitik atmosferinde Müslüman bir oluşum olarak 150’den fazla ülkede güçlü bir direnişle karşılaşmadan faaliyet göstermek, küresel statükoya maksimum düzeyde uyum gerektirmektedir. Hareket, “ılımlı” görünümü nedeniyle dünya çapında görünürlük kazanması için tolere edilmiş ve hatta teşvik görmüştür. Harekete yönelik bu onaylayıcı tutum ve “ılımlılık modeli” olarak görünmesi sadece “İslamî” mesajıyla ilgili değildir. Aynı zamanda dünya meselelerinde aldığı pozisyonla da ilgilidir. Dünya sistemine hakim olan güç ilişkisinde Gülen Hareketi kendisini güç piramidinin tepesinde olanlarla birlikte konumlandırmaktadır.

Dikkatli bir okurun hareketin yayın organlarına bakınca ilk fark edeceği hususlardan birisi İsrail hakkında yayımlanmış herhangi bir haberde veya köşe yazısında “işgal” kelimesinin neredeyse hiç kullanılmadığı olacaktır. Genelde hareketin medyasında İsrail’e yönelik eleştirel bir tavır görülmemiştir. Diyelim ki istisnai olarak arada bir eleştirel tavır takınılmışsa, İsrail’e yönelik bu eleştiri, genellikle Filistin tarafına yönelik daha sert bir eleştiriye eşlik eden yumuşak bir dille çok dikkatli bir şekilde ele alınır. Filistin Sorunu’na aşina olmayan biri hareketin medyasına baktığında, rahatlıkla bölgede onlarca yıldır devam eden çatışmayı çözmenin önündeki en büyük engelin Filistinliler olduğu izlenimini edinmiştir. Filistin’de barışın önündeki engelin kolonyalist yerleşmeci Apartheid rejimi olduğuna dair bir tespiti Gülenist medyada görmek neredeyse imkansızdı.

Bu durum, Gülen hareketinin mutlak anlamda İsrail yanlısı bir Müslüman oluşum olduğu anlamına gelmiyor. Ancak İsrail’i ve de özellikle ABD’de etkili bir varlığı olan İsrail lobisini ve pro-İsrail evanjelist çevrelerin tepkisini çekmek ve İsrail karşıtı olarak algılanmak istemediği de çok açıktır. Dahası, Gülen Hareketi İsrail’i düşmanlaştırmamanın ABD ve Avrupa’nın gözündeki ılımlı imajını güçlendireceğine inanmış ve bu kabulü hareketin küresel ölçekte hayatta kalmasının ve genişlemesinin anahtarı olarak görmüştür.

Hareketin Zaman Gazetesi’nde uzun yıllar yazmış ve Gülen’e yakın duruşuyla tanınmış (şu an iktidarın safında yer alan) gazeteci Hüseyin Gülerce’nin de teyit ettiği gibi, Gülen hareketi ile AK Parti arasındaki ilk ciddi çatlağa her iki yapının İsrail hakkındaki duruş farklılıkları neden oldu. Gülen Hareketi ile iktidar arasındaki ilişkilerde “ilk çatlakları yaratan [2010 yılında] Mavi Marmara kriziydi” diyen Gülerce’ye göre “Gülen’in tavrı çok netti, her zaman Türkiye’nin dış politikasında maceraperest olmaması ve Batı’ya yönelmesi gerektiğini ve dış politika sorunlarının diyalog yoluyla çözülmesinin şart olduğunu öne sürmüştü.”

“Eksen Değişimi” Tartışması ve Gülenist Duruş

Türkiye’yi Batı’ya dönük görme arzusu, Filistin Meselesi ve İsrail dışındaki konularda da Gülen’in, Erdoğan’ın dış politikasını eleştirmesine neden oldu. 2010 yılında ABD ve Türkiye, İran’ın nükleer enerji programı konusunda da anlaşamadı. ABD, İran’ın nükleer çalışmalarında ilerleme kaydetmesini frenlemek için yeni bir dizi yaptırım uygulamaya yöneldi. Öte yandan Türkiye, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme programını destekledi. 2010 yılında Türkiye ve Brezilya, İran’a karşı uluslararası yaptırımlardan kaçınmak için başarısız bir girişimde bulunarak, Mayıs 2010’da İran ile bir yakıt takası anlaşması üzerinde anlaştılar. Bu anlaşmanın ABD ve Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri tarafından reddedilmesi, Türkiye ve Brezilya’nın İran’a ek yaptırımlar uygulayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1929 sayılı kararına karşı oy kullanmasına neden oldu.

Türkiye’nin 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayıyla birlikte BM Güvenlik Konseyi’ndeki yaptırımlar lehine oy kullanmaması Washington’daki siyasi çevreleri hayli rahatsız etti. İsrail, Gazze Şeridi’ne karşı uygulanan İsrail-Mısır ablukasını kırmak amacıyla Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara ve diğer beş gemiye askeri operasyon düzenledi. Operasyonda biri ABD vatandaşı olan 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Bu olay Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir krize yol açtı. Mayıs 2010’daki bu iki gelişme, Türkiye’nin dış politika yönelimlerine ilişkin tartışmaları alevlendirdi. ABD’deki pek çok politikacı, medya ve akademisyen Türkiye’yi “eksen kayması”yla, yani “İslamcı” yönelimli AK Parti yönetimi altında Batı’dan kopup pan-İslamist bir dış politikaya yönelmekle suçladı.

O dönemde ABD başkentinde genelde AK Parti hükümeti, özelde de Başbakan Recep T. Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yoğun bir şekilde eleştirildi, hatta çeşitli kesimler tarafından saldırıya uğradı. ABD medyası, İsrail lobisi, Kongre’nin hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat üyeleri ve hatta dış politika yapılanması, Erdoğan hükümetine karşı alınan kritik pozisyonun bir parçasıydı. Bu eleştiriler hükümetin Mavi Marmara olayını ele alış biçimiyle sınırlı kalmadı. Türk dış politikasının tamamı mercek altındaydı. Eleştirmenler, Erdoğan ve Davutoğlu’nu bölgesel bir güç olma hedefiyle geleneksel Batı yanlısı dış politikadan İslamcı bir politika lehine sapmakla suçladılar.

Bu kritik konjonktürde Gülen, Wall Street Journal‘a Türk hükümetinin olayı ele alış biçiminden hoşnutsuzluğunu gösteren bir röportaj verdi. Gülen, bu röportajda, bir Türk insani yardım kuruluşu olan İHH’nın sahibi olduğu Mavi Marmara gemisinin de içinde bulunduğu filonun, İsrail makamlarından izin istemek zorunda olduğunu belirtti. Oysa böyle bir izni istemek tüm Gazzelileri temel ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakan bir işgalci güç tarafından uygulanan bir yasa dışı ablukayı kırma amacına tamamen aykırıydı.

Gülenistlerin “Arap Baharı” Sonrası İktidara Karşı Eleştirel Tavrı

Tunus’ta başlayan ve 2010 yılı sonunda tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesine yayılan Arap ayaklanmaları dalgası, tüm bölge için umutları ve özlemleri artırmıştı. Ayrıca Türkiye açısından, ülke dış politikası hakkındaki “eksen değişimi” tartışmasının Ortadoğu’daki yeni rejimler için “Türk modeli”ne dönüşmesine vesile oldu. “Yeni Ortadoğu”da,  İslam ile laik liberal demokrasi arasında bir sentez oluşturmuş bir ülke olarak Türkiye’nin bir model olup olamayacağı Batı’da siyasi ve akademik çevrelerde ve medyada tartışılmaya başlandı.

“Arap Baharı” demokratik kurallara göre siyasi iktidar için rekabet etmeye istekli İslamcı oluşumları ön plana çıkardı. İslamcı oluşumların, kökleri İslamcı harekete dayanan ve laik Batı merkezli Türkiye’yi yöneten siyasi bir parti olan AK Parti’ye yakınlıkları, AK Parti’nin Batı’da yeniden ilgi odağı haline gelmesini beraberinde getirdi.

“Arap Baharı”nın ilk iki yılında, Batı’da AK Parti’nin rolü, konumu ve yeni gelişmelere yönelik politikası genellikle olumlu karşılandı. Lâkin “Arap Baharı”nın üçüncü yılında AK Parti’nin bölgesel ve genel dış politikası yeniden eleştiri odağı oldu. 2011’de bölgenin yükselen yıldızı, 2013’ün yalnız kurdu olarak görülmeye başlandı. Batı’da AK Parti yönetimine yönelik iyimserlikten sert kritik tavra doğru bu gidişatta başlıca üç faktör rol oynadı: Suriye çıkmazı, Mısır’daki Cumhurbaşkanı Mursi hükümetini deviren askeri darbe ve Haziran 2013’te İran Cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani’nin Batı’ya açılımı.

Gülencilerin Arap Baharı sürecinde AK Parti’nin dış politikasına bakışı, Batı’nın Erdoğan hükümetine yönelik tutumları doğrultusunda gelişti. 2011 ve 2012’de, bu kritik yıllarda hükümetin bölgesel politikası hakkında koşullu bir iyimserlik sürdürdüler. Bazı konjonktürlerde hükümetin attığı bazı adımları sert şekilde eleştirdiler.

Libya ayaklanması başladığında, hükümetin Kaddafi’ye karşı müdahale kampına katılma konusundaki isteksizliği nedeniyle Gülenciler hükümeti eleştirenlere katıldı. Suriye ayaklanmasının ilk aylarındaysa krizi bölgesel düzeyde mezhepçi bir perspektiften sunmaya çalıştılar. Hükümeti sadece Esad rejimiyle ilişkileri derhal kesmeye zorlamaya çalışmakla kalmadılar, aynı zamanda Suriye’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan İran’a karşı çatışmacı bir politikayı da kışkırttılar.

Gülenciler, hükümetin Arap Baharı ülkelerindeki yeni siyasi aktörlerle geliştirmekte olduğu bağlarla da ilgilendiler. Hükümetin İslamcı siyasi partilerle güçlü ilişkiler kurma politikasını sakıncalı buldular. Bu arada İsrail ile siyasi ilişkilerin geliştirilmesinin gerekliliği konusunu sürekli gündeme getirdiler. Cumhurbaşkanı Mursi, Temmuz 2013’te Mısır’da bir darbeyle devrildikten sonra, Gülenciler, Arap Baharı sırasında sözde pan-İslamist dış politikası nedeniyle Erdoğan’ı eleştirme eğilimindeydiler.

Gülenistlerin Fidan’a İtirazı İç Sorun Mu?

Genelde medyada ve analistler arasında, o dönemde Türk istihbarat şefi Hakan Fidan’ın Gülenciler tarafından hedef alınmasını Gülenciler ile Erdoğan hükümeti arasındaki bir iç mesele olarak görme eğilimi baskın oldu. Yorumcular olayı genellikle Kürt sorununun nasıl çözüleceği konusunda Gülenciler ile hükümet arasındaki görüş ayrılığı olarak sundular. Oysa Gülencileri en çok rahatsız eden şey, ABD’nin, Türkiye’nin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY) ile iyileştirilmiş ilişkileri de dahil olmak üzere, Türkiye’nin Kürt sorununa genel yaklaşımını eleştirmesi oldu.

Türkiye ile KBY arasındaki artan karşılıklı bağımlılık, AK Parti’nin onlarca yıldır devam eden ihtilafa çözüm arayışından bağımsız değil. Öte yandan ABD, Türkiye ile KBY arasında artan ekonomik karşılıklı bağımlılığın, özerk bölge ile Irak’taki merkezi hükümet arasındaki bağları zayıflatmasından endişe ediyordu. Irak’taki merkezi hükümetten tamamen hayal kırıklığına uğrayan KBY’nin Türkiye ile geliştirdiği karşılıklı bağımsızlık ilişkisi özerk bölgenin Bağdat’la olan hukuki bağı için bir tehdit olarak değerlendirildi.

Sonuç

AK Parti ile Gülen Hareketi arasındaki çatışmayı sadece iktidarı oluşturan büyük koalisyondaki bir çatlağın yansıması olarak okumak yanıltıcı olacaktır. Gülen Hareketi sadece Türkiye kökenli bir oluşum değildir. İhtiyaçlarını ve çıkarlarını küresel ölçekte tanımlayan küresel bir harekettir. Onu popüler bir takipçi kitlesine sahip bir diğer yerli grupla kıyaslamak yanıltıcı olur. Gülen, Türkiye’de yerel aktör olarak hareket etmiş gibi görünmekle birlikte küresel ölçekte yapılan hesaplara göre adım atmıştır.  Global olarak hesaplarını yaptıktan sonra Türkiye’de lokal olarak hareket eder.

Gülen Hareketi’ni herhangi bir sivil toplum yapılanması gibi karar alma sürecini etkilemeye çalışan bir çıkar veye baskı grubu olarak ele almak da yetersiz kalır. Hareket aslında iktidar üzerinde büyük bir etkiye sahipti ve birçok hükümet kadrosunu takipçileriyle doldurmuştu. İki müttefik arasındaki çatışma, otoriter bir hükümetin, siyasi sistemin demokratikleşmesini isteyen bir sivil toplum oluşumunun önerilerini reddetmesinden kaynaklanmadı. Gülen Hareketi’nin yapmaya çalıştığı şey, politikalar için girdi sağlama mücadelesinin çok ötesine gitmiştir. Aksine gerçekte, küresel çıkarları doğrultusunda belirlediği kendi politikalarını hükümete dayatmaya çalışmıştır.

Yazılar

ABD’nin Hizbullah’ı Silahsızlandırma Baskısı Lübnan’ı Uçurumun Kenarına Sürüklüyor – Paul Khalifeh

Yayınlanma:

-

“Washington, hareketin ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrar etmeye devam ediyor; bu, iç savaşı tetikleyebilecek bir hamledir.”

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından talep edilen Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması meselesi, bir yılı aşkın süredir Lübnan siyasi hayatının temel meselesi olmuştur.

Ancak Ocak ayının başından bu yana gerilim keskin bir şekilde tırmandı; bu durum, Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile Hizbullah arasındaki bir kırılmayı gözler önüne sermiştir. Aoun, hareketin silahları gibi son derece hassas bir konuda daha önce sürdürdüğü temkinli ve dengeli tutumdan belirgin bir şekilde uzaklaşarak Hizbullah’a yönelik söylemini sertleştirmiştir.

Lübnan makamları resmi olarak, Hizbullah’ın artık Litani nehri ile sınır bölgesi arasında herhangi bir askerî varlık sürdürmediğini belirtmiştir fakat hem ABD hem de İsrail bunu yetersiz görmekte ve hareketin tüm ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrarcı olmaktadır.

Perşembe günü, Lübnan Genelkurmay Başkanı Rodolphe Haykal ile yaptığı fırtınalı görüşmenin ardından, İsrail’in sadık bir destekçisi olan ve bir keresinde Lübnanlı sivillerin öldürülmesinin “gerekli bir zayiat” olduğunu savunan ABD’li cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham, Lübnan ordusunun “güvenilir bir ortak olmadığını” iddia etti.

Gerilimin Tırmanışı ve Lübnan Ordusunun Konumu

Graham’ın tutumu, ABD siyasi yapılanmasının belirli kesimleri içinde etkili olan bir görüşü yansıtsa da Lübnan ordusuyla ilişkiler konusundaki kararlar münferit çıkışlar yapan senatörler tarafından değil, Pentagon tarafından alınmaktadır.

İsrail, Hizbullah ile 66 gün süren savaşı sona erdiren Kasım 2024 ateşkes anlaşmasına hiçbir zaman tam anlamıyla uymadı. O tarihten bu yana yüzlerce hava saldırısı ve düzinelerce kara baskını düzenleyerek evleri ve diğer başka yapıları yerle bir etti. Bu saldırılarda yaklaşık 400 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı.

2 Şubat’ta İsrail uçakları ve insansız hava araçları, Güney Lübnan’ın çeşitli bölgelerindeki sivil yerleşimleri hedef alarak Kfar Tebnit ve Aïn Qana köylerinde onlarca konutu yerle bir etti.

Artan Gerilim

11 Ocak’ta Hizbullah’a açıkça muhalif bir gazeteciyle yaptığı televizyon röportajında Aoun, örgütün silahlarını “Lübnan üzerinde bir yük” olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümünde konuşan Aoun, Hizbullah’ın silahlanmasını haklı çıkaran koşulların “artık mevcut olmadığını” belirterek bunun yerine “sağduyu ve devlet egemenliği” çağrısında bulundu.

Bir hafta sonra Cumhurbaşkanı, Lübnan’daki yabancı diplomatlara yaptığı açıklamalarda tutumunu daha da pekiştirdi. Lübnan ordusunun, “provokasyonlara, devam eden saldırganlığa ve karalama kampanyalarına rağmen doğası veya aidiyeti ne olursa olsun, geniş alanları tüm yasa dışı silahlardan temizlemek” için kapsamlı operasyonlar yürüttüğünü belirtti ve sözlerine şunları ekledi: “Görev süremin ikinci yılında da bu yolda ilerlemeye devam edeceğiz, böylece tüm ülke toprakları devletin münhasır otoritesi altına girecek.”

Bu açıklamalar, Aoun’un görevdeki ilk yılında benimsediği daha ölçülü tondan net bir kopuşu temsil ediyor. Aoun daha önce, silahsızlanma konusundaki ilerlemeyi defalarca İsrail’in Güney Lübnan’da işgal ettiği beş noktadan çekilmesine ve Lübnan egemenliğine yönelik ihlâllerin sona ermesine bağlamıştı.

Aoun, daha önce İsrail’i, Lübnan ordusunun güneyde konuşlanmasını engellemekle suçlamış ve 5 Eylül’de kabine tarafından resmen kabul edilen silahsızlanma plânını askıya almakla tehdit etmişti. Bu tutumun Washington’da yarattığı hayal kırıklığının o kadar yüksek olduğu bildiriliyor ki Genelkurmay Başkanı Haykal’ın Eylül sonu için plânlanan ziyareti ABD’li yetkililer tarafından âniden iptal edildi.

Amerikan Vesayeti

Aoun’un son dönemdeki üslûp değişikliği, bardağı taşıran son damla oldu. 16 Ocak’ta Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, dışişleri bakanına yönelik çok sert bir eleştiride bulunarak görevden alınması çağrısında bulundu.

Kasım, “Amerikan vesayetine boyun eğen ve İsrail saldırganlığını teşvik eden” siyasi partileri ve yetkilileri kınadı. Ayrıca, Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Raggi’yi “İsrail’in tutumuyla aynı hizada olmakla ve Lübnan’ı iç savaşa sürüklemeye çalışmakla” suçladı.

Kasım, açıklamalarına şu uyarıyla sürdürdü: “Lübnan’ın istikrarını ve ülkenin temel bir bileşeni olan Direniş’i sarsmak herkesi etkileyecektir. Hiç kimse bunun dışında kalamaz.”

Bu gerginlik hızla sosyal medyaya sıçradı ve farklı kampların destekçileri arasında sert tartışmalar patlak verdi. Tanınmış bir gazetecinin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla savcılığa çağrılmasıyla tansiyon daha da yükseldi.

Siyasi tırmanış, Haykal’ın Kongre üyeleri ve Pentagon yetkilileriyle görüşmek üzere Washington’a yapacağı ziyaretten sadece birkaç gün önce gerçekleşti. Bu gezi, Lübnan ordusunun Şubat ortasında açıklaması beklenen Hizbullah’ın silahsızlandırılması plânının ikinci aşamasıyla aynı döneme denk geldi. Sayda’nın kuzeyindeki Litani ve Evvali nehirleri arasındaki bölgeyi kapsayan bu plân, beş aşamadan oluşsa da henüz bir takvim belirlenmiş değil.

General Haykal’ın Washington ziyareti, Cumhuriyetçi senatör Graham ile yaşanan gergin diyaloğun gölgesinde kaldı. Gerilim, Haykal’ın ABD’li senatörün sorusu üzerine Hizbullah’ı bir terör örgütü olarak nitelendirmeyi reddetmesiyle tırmandı. Görüşmeden kısa bir süre sonra Graham, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımlamayı reddettiği için Haykal ile olan “çok kısa görüşmeyi” sonlandırdığını yazdı. Graham, “Lübnan ordusunu güvenilir bir ortak olarak görmüyorum!” ifadesini kullandı.

Bilgi sahibi kaynaklara göre görüşme sadece beş dakika sürdü. Ordu komutanı herhangi bir kamuoyu açıklaması yapmadan ayrıldı. Graham’ın tutumu, siyasi yelpazenin her kesiminden siyasetçiler ve yorumcular tarafından geniş çapta kınansa da aralarında Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisinin de bulunduğu bazı aktörler tarafından memnuniyetle karşılandı.

Lübnan hükümet kaynakları Middle East Eye‘a yaptığı açıklamada, “ziyaret programının plânlandığı gibi ilerlediğini” ve “General Haykal ile Amerikalı mevkidaşı Genelkurmay Başkanı Dan Caine arasında verimli bir görüşme gerçekleştiğini” belirtti.

Kırılma Noktası

Tüm bu kargaşanın ortasında, Hizbullah yetkilileri kapalı kapılar ardında Aoun’un bu tavır değişikliğine şaşırmadıklarını belirtiyor. İsminin açıklanmaması koşuluyla Middle East Eye‘a konuşan üst düzey bir parti yetkilisi, “Cumhurbaşkanı, dayanabileceği baskının sınırlarına ulaştı.” dedi. Yetkili ayrıca, “Zaten yetersiz olan manevra alanı daha da daraldı ve Amerikalılar hızlı sonuçlar talep ediyor.” diye ekledi.

Aoun’a yakın eski bir bakan ise durumu “iğrenç bir şantaj” olarak nitelendirdi.

MEE’ye konuşan eski bakan, “Ya Hizbullah’ın silahsızlandırılması İsrail’den hiçbir taviz alınmadan devam edecek ya da orduya yapılan askerî yardım askıya alınacak ve uluslararası mâlî destek dondurulmuş olarak kalacak.” dedi.

Milletvekili Cemil el-Seyyid’in de aralarında bulunduğu Hizbullah’a yakın bazı isimler, Cumhurbaşkanını “geri dönülemez bir şekilde Amerikalıların kucağına itmemek” için söylemlerin yumuşatılması çağrısında bulundu.

Seyyid, 23 Ocak’ta X üzerinden yaptığı paylaşımda, Aoun’un göreve geldiğinden bu yana Güney’deki direnişe karşı -ne tarafsız, ne destekleyici, ne de düşmanca- nesnel bir duruş sergilemeye çalıştığını belirtti. Paylaşımını bir itidal çağrısıyla bitiren Seyyid, “Aoun’un açıklamalarının yol açtığı bu derin manevî ve maddî yaraya rağmen ülke menfaatleri, bunun üstesinden gelmemizi gerektiriyor.” dedi.

Hizbullah’ın devlet içinde geride kalan müttefiklerinden biri olan Meclis Başkanı Nebih Berri de tansiyonu düşürmek için devreye girdi. Diyalog kanallarını yeniden açmak amacıyla 23 Ocak’ta Aoun ile görüştü.

Bu yumuşama çabaları başarılı olmuş gibi görünüyor. 4 Şubat’ta Aoun, Hizbullah parlamento bloku başkanı Muhammed Raad’ı kabul etti. Raad, görüşmenin ardından Aoun’un televizyon mülâkatında kullandığı kelimelerin aynısını kullanarak “diyalog ve sağduyu” çağrısı yaptı.

Bununla birlikte Hizbullah liderliğinin benimsediği bu uzlaşmacı yaklaşım parti içinde oybirliğiyle desteklenmiyor. Hizbullah’ın en yüksek karar alma organı olan Şûra Konseyi, geçtiğimiz günlerde İrtibat ve Koordinasyon Birimi’nin eski başkanı Vefik Safa’nın istifasını kabul etti. Bu birim; iç koordinasyon, Lübnan’daki siyasi güçlerle ilişkiler, devlet makamları ve güvenlik birimleriyle iletişimden sorumlu.

Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yakın çalışma arkadaşı olan Safa, siyasî ve askerî tavizlere daha az sıcak bakan “sertlik yanlısı” akımın temsilcisi olarak görülüyordu. Hizbullah içindeki tartışmaların, partinin önümüzdeki dönemde izleyeceği yolu henüz kesin olarak belirlemediği açıkça görülüyor.

*Paul Khalifeh: Lübnanlı gazeteci, yabancı basın muhabiri ve Beyrut’taki üniversitelerde öğretim görevlisidir.

Kaynak: middleeasteye.net

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kur’an Sahîfeleri Takılı Mızraklar

Yayınlanma:

-

İmam, cemaat, cihad, furkan ve sıralanabilecek diğer pek çok İslâmî kavram, pek çok çizginin problemli din anlayışı, birçok muhafazakâr-sağcı yazar çizer takımının zayıf/hatalı kavrayışları nedeniyle iyice aşındı, yıprandı. “Furkan Günleri” tamlaması, Atasoy Müftüoğlu’nun bir kitabı olarak hatıra gelip hem yazarı hem de mesajı dolayısıyla bambaşka bir zihinsel alanı imlerken mezkûr aşınmanın son halkası olarak dolaşıma girdi.

Taha Kılınç’ın Yeni Şafak’taki “Hayırdır, siz?”[1] başlıklı yazısı muhafazakâr/sağcı tutumların bir dışavurumu olarak okunmayı fazlasıyla hak etmektedir. İşin ironik yanı yazar, “Şahsen ben, ait ve mensup olduğum milletin haklarını, hiçbir zaman İslâm’ın vaz ettiği temel ilkelerin ve ahlâkî çerçevenin önüne hiç geçirmem. İnsana, dünyaya ve siyasete bakışımın ölçülerini İslâm belirler.” sözleriyle kendini hakikatin merkezine yerleştirirken meselelere hangi siyasal/toplumsal konumdan baktığını, neyin kendine sağladığı konforla konuştuğunu tartışmaz. Bir Türk sosyolojisi içinde vâr olan birinin pek çok meselede Kürt sosyolojisi ile aynı konfor içerisinde konuşabileceğini, tavır üretebileceğini sorunsallaştirebilenler söylemek istediğimi daha rahat anlayacaklardır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in kendisine de isim kabul ettiği ve yine Kur’an’a göre Müslümanlara, Rableri tarafından bağışlanacak bir yeti olarak sunulan ve özü itibariyle “Hakk’ı bâtıldan ayıran ince/hassas ölçü”[2] anlamına gelen “furkan” kavramı ayrıca Allah Resûlünün mücadelesinin en kritik aşamalarından biri olan Bedir savaşı dolayımında Kur’an’da yer alır.[3] Ulus devlet ideallerini İslâmî kavramlarla teolojik bir kılıfla sarıp sarmalayarak sunmak, öteden beri pek çok egemen siyasal iradenin aslî tutumlarından olsa da AKP iktidarının İslam’ı bütün alanlarda alabildiğine yağmalayıp adeta temellük etmesine sözüm ona kimi Müslüman aydının gönüllüce ve sorgulamadan onay vermesi hatta o uğurda ön cephelerde savaşması, Seyyid Kutub’un işaret ettiği modern cahiliyenin[4] açık alâmetlerinden olsa gerektir.

Taha Kılınç, yazısında hakikat temsiliyetinde merkezî bir muvazzaf sanısıyla pek çok alanda büyük bir özgüvenle hüküm dağıtıyor. Marksist-Leninist olmak ona göre şeytânî kimliklerdendir. Türkiye tarihinde milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerin alâmet-i fârikalarının zirvesi olan bu iddianın, Müslümanlığını her şeyin önünde tuttuğu savlamasıyla ne denli çeliştiğinin farkında değil. Batı Asya temelli bütün tartışmalardan âzâde olarak Kılınç, böyle bir iddianın hem bölge hem dünya tarihi hem de müslüman halkların, hareketlerin ve entelektüellerin idrakinde nasıl bir karşılığa gelebileceğini kestirme zahmetinde bile bulunmuyor. Mesela Marksizm, Taha Kılınç’a göre neden şeytânîdir? Herhangi bir çevre ya da hareket, Marksist olduğu için neden linçi hak etmektedir? Bunu yazması icap eder. Türkiye’de son dönemde yürütülen “barış süreci”ndeki muhatabın da Taha Kılınç’ın lânetlediği örgütün gerçek karar vericisi/yönlendiricisi olduğu iddia edilmiyor mu? Aynı yapı olduğu sık sık tekrarlanmasına rağmen içerideki muhatap için yüceltme ve övgü, “teröristlikten kurucu önderlik”e terfi ettiriş; dışarıdakine şeytanlaştırma! Sadece bu çelişki bile Taha Kılınç ve benzerlerine samimiyet testi için fazlasıyla yeter!

Kanayan asırlık bir yara olarak Kürt meselesinin esasına bile değinmekten sakınan, resmî ideolojinin karşısında herhangi bir dönemde, herhangi bir risk alıp tavır üretmeyenlerin mesele ulus devlet çıkarlarına gelince İslam’ı manipülasyon aracı olarak kullanmaları, zihinsel pozisyonlarına muvafıktır.

Şimdi, hakikî “Furkan Günleri”nde neler olmuş, bir hatırlayalım:

Aksâ Tûfânı boyunca İsrail, petrol ihtiyacının yarısından fazlasını “Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı” üzerinden ve Azerbaycan’daki Aliyev hanedanlığının SOCAR şirketi marifetiyle Hazar denizi petrollerinden karşıladı. Türkiye’de 1000 kilometreden daha fazla bir mesafe kat ederek Ceyhan’a ulaşan petrol, Siyonist savaş makinesine ulaştırıldı ve 500 ilâ 700 bin kardeşimizi katledip yerleşimleri yıkarak soykırım savaşına can suyu oldu.[5] İşte o günlerde biz Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” vurgusu işitmedik.[6]

AKP, iktidara geldiği yıl 1.5 milyar dolar olan İsrail’le ticaret hacmini 2022 sonu itibariyle 9.5 milyar dolara çıkarıp[7] işgal devletini tahkim ederken de Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” uyarısını görmedik. Siyonist cumhurbaşkanı Herzog, bütün Ankara’nın Siyonist bayraklarla süslendiği, atlı birliklerin seferber edildiği şaşaalı törenlerle karşılanırken de “furkan günleri” uyarısıyla rastlaşmadık. New York’ta katil Netanyahu ile heyetler hâlinde sarmaş dolaş buluşmalarda Filistin halkından çalınan doğal gazın Avrupa’ya taşınması plânları yapılırken de Taha Kılınç henüz furkan günleriyle ilgili ayetleri okumamış olmalıydı!

“İsrail’le Ticaret, Filistin’e İhanet!” diyen Gazze dostları yaka paça göz altın alınıp mahkeme ve hapishanelerde süründürülmek istenirken “İsrail’le ticaret koca bir yalan!”[8] diyenlere; sonra “İsrail’le ticarete kısıtlama getirdik.”[9] diye övünenlere de “Furkan günlerindeyiz. Katliama değil, direnişe ortak ol, tarafını belirle!” diye meydan okuduklarını da görmedik! “İncirlik ve Kürecik’i kapat, furkan günlerindeyiz; ya ABD-İsrail hattından ya da direnen halklarımızdan yana ol!” diye bir çıkışlarına da rastlamadık.

Golan’ı verip ABD ve İsrail’den Kürtleri yaşadıkları yerden sürme izni alanlar, “Taha Kılınç ve benzerlerinin furkan günleri”nde muvahhid damarı temsil ediyor olmalılar! “Bölgede pek çok aktör ABD ile çalışıyor, hepsini bağımsız, devrimci, ortak bir direniş çizgisine davet ediyoruz!” deseler tarihe eşsiz bir not düşecekler lâkin Şeyh Sait ve Seyit Rıza’dan bugüne İslamcısı ya da seküleriyle ayrımsız bir şekilde bizatihi Kürt’ün kendisine karşı olunca bunlar mümkün olmuyor elbette.

Taha Kılınç, “Furkan Günleri” ibaresini Müslüman Kürt aydınların çok iyi bildiklerini söyledikten ve bu tamlamanın İslâmî terminolojinin kilit kavramlarından biri olduğunu söyleyip Kur’an’ı mızrağının ucuna takarak “Ya sev ya terk et!” tehdidini sözüm ona yine İslami terminoloji kılıfıyla Kürtlere doğru ve fevkalâde üstenci bir üslûpla savuruyor: “Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçiniz.” Böyle bir pervasızlık ancak her mel’aneti kendine hak görüp başkalarına, uçlarına Kur’an sahîfeleri takılı mızrakları gösterenlere yaraşır.

Dipnotlar: 

[1] Taha Kılınç, Hayırdır, siz? https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/hayirdir-siz-4788098

[2] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı

[3] Mehmet Durmuş, Gazze Furkan Günü: https://iktibasdergisi.com/2023/12/02/gazze-furkan-gunu/

[4] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler

[5] Türkiye, İsrail ve BOTAŞ: Filistin’de Soykırımı Besleyen Hat-Direniş Çadırı BTC Raporu: https://direniscadiri.com/botas-rapor.pdf

[6] Mehmet Durmuş, agy

[7] AK Parti Döneminde ‘İsrail’ ile Ticaret Yüzde 532 Arttı: https://kokludegisim.net/haberler/ak-parti-doeneminde-israil-ile-ticaret-yuezde-532-artti

[8] Şaban Turhal, Hani İsrail’le ticaret koca bir yalandı! https://www.milligazete.com.tr/hani-israille-ticaret-koca-bir-yalandi

[9] “İsrail ile ticaret koca bir yalandan”, “ticaret kısıtlandı”ya dönüş: https://www.evrensel.net/haber/515434/israil-ile-ticaret-koca-bir-yalandan-ticaret-kisitlandiya-donus

Devamını Okuyun

Yazılar

Suriye İç Savaşında İsrail ve Silahlı Muhalif Örgütler Arasındaki İlişkilerin Analizi – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

© AFP 2023 / ABD DOUMANY

Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren İsrail, kamuoyuna yönelik dikkatli bir “müdahaleden kaçınma” politikası benimsediğini deklare etmişti. Resmi duruş, Hizbullah’a yönelik gelişmiş silah transferlerini engellemek ve sınırına isabet eden mermilere misilleme yapmak dışında, komşusundaki kaotik çatışmaya karışmamak üzerine kuruluydu. Ancak bu resmi politikanın perdesi aralandığında, Golan Tepeleri sınırında çok daha karmaşık, pragmatik ve çok katmanlı bir gizli müdahale stratejisinin yürütüldüğü ortaya çıkmaktadır.

Suriye iç savaşında Esat rejiminin kontrolünün zayıflaması sonucu Golan Tepeleri civarındaki bölge, Siyonist İsrail Rejimi açısından hızla bir istikrarsızlık ve belirsizlik alanına dönüştü. Siyonist rejimin sınır hattı kabul ettiği işgali altındaki bölge yakınında, ideolojileri ve hedefleri birbirinden farklı çeşitli silahlı gruplar ortaya çıktı. Bu kaotik ortamda, İsrail için en büyük varoluşsal tehdit, en büyük düşmanları olan İran ve onun vekili Hizbullah’ın, Suriye’deki güç boşluğunu doldurarak sınırda kalıcı bir askerî varlık oluşturma ihtimaliydi. İsrail, söz konusu tehditleri yönetmek ve stratejik çıkarlarını korumak amacıyla Suriye’deki muhalif gruplarla çok katmanlı, pragmatik ve genellikle gizli tutulan ilişkiler kurdu. Bu ilişkiler, kamuoyuna yansıyan “İyi Komşu Politikası” kapsamında “insanî” yardımlardan, perde arkasında yürütülen gizli askerî ve finansal desteğe kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı.

İsrail’in iç savaş esnasında Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askerî operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir tezâhürüdür.

2011 öncesinde, İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri boyunca uzanan Suriye sınırı, on yıllardır İsrail’in en öngörülebilir ve sakin cephelerinden biriydi ancak Suriye İç Savaşı’nın patlak vermesi, bu stratejik sükûneti kökten değiştirerek İsrail’i aşılması güç bir stratejik açmaza sürükledi. Kontrol altında tutulabilen ve zayıf Beşar Esad rejiminin yerini, İran’ın vekil gücü Hizbullah, radikal gruplar ve öngörülemez bir kaosun alması ihtimali, Siyonist rejimi kaygılandırdı.

Bu makale, İsrail’in Suriye politikasının evrimini üç temel aşamada inceleyecektir: 1. Başlangıçtaki pasif ve alaycı “kan kaybetmelerine izin ver” doktrini, 2. 2015’teki Rus askerî müdahalesi sonrası başlayan, insanî yardım perdesi arkasında gizli askeri destek içeren çok katmanlı aktif müdahale dönemi ve 3. 2018’de Rusya ile varılan jeopolitik anlaşma sonrası, vekil güçlerin acımasızca terk edildiği stratejik geri çekilme.

Makalenin temel tezi şudur: İsrail’in Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi ulusal güvenlik çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askeri operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir vak’a analizidir.

Bu karmaşık politikanın ilk ve en hesaplı adımı, İsrail’in düşmanlarının birbirini zayıflatmasını izlemeye dayanan bilinçli bir hareketsizlik doktriniydi.

 I. “Bırakın Kan Kaybetsinler” Doktrini (2011-2015)

Suriye’deki çatışmanın ilk yıllarında İsrail, doğrudan bir müdahaleden bilinçli olarak kaçındı. Bu politikanın ardındaki stratejik mantık, acımasız olduğu kadar açıktı: Uzun süren ve belirgin bir galibi olmayan bir savaş, İsrail’in geleneksel düşmanları olan Suriye ordusunu ve en büyük bölgesel tehdit olarak gördüğü müttefiki Hizbullah’ı sistematik olarak yıpratacaktı. Her iki tarafın da kaynaklarını ve insan gücünü tüketecek bu yıpratma savaşı, İsrail’in “sınır güvenliği”ne dolaylı olarak hizmet ediyordu.

Bu doktrin; gizli bir varsayım değil, üst düzey yetkililer tarafından dile getirilen, alaycı olduğu kadar açık bir politikaydı. Eski İsrailli diplomat Alon Pinkas, 2013’te temel mantığı, “Bırakın her iki taraf da kanasın, kan kaybından ölsünler: buradaki stratejik düşünce bu!” sözleriyle özetlemişti. Bu yaklaşım daha sonra güvenlik muhabiri Alex Fishman tarafından, dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon’un dikte ettiği “resmî politika” olarak teyit edildi. Askeri analist Amos Harel ise durumu, İsrail’in perspektifinden ideal senaryonun “kan dökülmesinin birkaç yıl daha net bir galip olmadan devam etmesi” olduğunu belirterek teyit ediyordu.

Ancak bu dönem tamamen pasif değildi. Analist Elizabeth Tsurkov’a göre İsrail, iki temel “kırmızı çizgi”ye odaklanmıştı: Hizbullah’a gelişmiş silahların transferini önlemek ve savaşa doğrudan askerî olarak müdahil olmaktan kaçınmak. Bu hedefler doğrultusunda İsrail, Suriye içinde sınırlı hava operasyonları düzenledi ama çatışmanın genel seyrini değiştirecek adımlardan uzak durdu.  Bu dönemde Siyonist Rejim, Suriyeli muhalif komutanların bir “uçuşa yasak bölge” oluşturulması gibi taleplerini sürekli olarak reddetti ancak yaralıların tedavisi gibi “insanî destek” olarak adlandırdığı sınırlı yardımlarda bulundu.

Bu hesaplanmış bekleme dönemi, 2015’te Rusya’nın Suriye’ye askerî müdahalesiyle âniden sona erdi. Stratejik dengenin Esad lehine değişmesi, İsrail’i “bırakın kan kaybetsinler” yaklaşımını terk etmeye ve daha aktif, çok katmanlı bir müdahale stratejisine geçmeye zorladı.

2. Aktif Müdahale ve Çok Katmanlı Destek Stratejisi (2015-2018)

2015’teki Rus askerî müdahalesi, Suriye’deki savaşın seyrini kesin bir şekilde değiştirdi ve İsrail’in stratejisinde bir dönüm noktası oldu. Esad rejiminin mutlak bir zafere yaklaşması, Tel Aviv için aynı zamanda İran ve Hizbullah’ın zaferi anlamına geliyordu. Bu durum, İsrail’in pasif gözlem politikasından, sınırındaki çatışmanın sonucunu şekillendirmek için aktif ancak gizli bir müdahaleye geçmesini tetikledi. Bu yeni strateji, stratejik hedeflerini insanî bir söylemle perdeleyen, çift katmanlı bir operasyon olarak tasarlandı: biri halka açık bir insanî yardım operasyonu, diğeri ise perde arkasında yürütülen gizli bir askerî destek programı.

Stratejik Bir Araç Olarak “İyi Komşu” Politikası

İsrail’in müdahalesi, “İyi Komşu” politikası adı verilen geniş kapsamlı bir insanî yardım operasyonuyla kamuoyuna sunuldu. Bu politika, bir “kalpleri ve zihinleri kazanma” kampanyası olarak tasarlandı ve kapsamı oldukça genişti:

Tıbbî Tedavi: Bazı tahminlere göre 4 binden fazla yaralı Suriyeli, İsrail hastanelerinde tedavi altına alındı. VICE News‘e göre sayıları toplamda 1.300’den fazla olan bu kişilerin yaklaşık yüzde 90’ının genç erkekler olması, birçoğunun savaşçı olduğu çıkarımını güçlendirmektedir.

Çocuk Sağlığı: Suriyeli çocuklar için İsrail’e günübirlik geziler düzenlenerek göz, kulak, epilepsi gibi uzmanlık gerektiren alanlarda tedavi ve kontroller sağlandı.

İnsanî Malzemeler: Sınır köylerine düzenli olarak gıda, yakıt, jeneratörler, giysi ve ilaç gibi temel ihtiyaç malzemeleri ulaştırıldı. Bu yardımların bir parçası olarak üzerinde kasıtlı olarak İbranice yazıların ve hatta “Komşun, kardeşinden daha yakın olabilir.” gibi Arapça Hadis alıntılarının bulunduğu spagetti kutuları kullanıldı. Bu, kültürel olarak yankı uyandıran dini metinler aracılığıyla hedef kitlede sempati oluşturmayı amaçlayan plânlı bir psikolojik operasyondu.

Kurumsal Destek: ABD merkezli STK “Friendships Unlimited” (Sınırsız Dostluklar) tarafından işletilen ve İsrail işgal güçleri tarafından korunan “Camp Mazor Ladach” (Talihsizlere Yardım Kampı) adlı bir sınır ötesi tıp kliniği kuruldu. Bu yaklaşımın iki temel amacı vardı: 1. Suriyelilerin, İsrail’e doğrudan geçiş yapmalarının getireceği “işbirlikçi” damgasını yemeden tıbbî yardım almalarını sağlamak. 2. Yaralıları İsrail hastanelerine nakletmenin yüksek maliyetine kıyasla daha uygun maliyetli bir çözüm sunmak.

Bu klinik, İsrail’in bölgedeki varlığını ve etkisini sadece geçici bir yardım operasyonu olmaktan çıkarıp daha kurumsal ve kalıcı bir iş birliği modeline dönüştürme çabasının en somut sembolüydü

Ancak bu cömertliğin ardında saf bir hayırseverlik yatmıyordu. “İyi Komşu” yönetiminin komutanı Yarbay E.’nin (yerel halk arasında bilinen adıyla “Ebu Yakub”) de açıkça belirttiği gibi, bu politikanın soğuk bir stratejik hedefi vardı: “O kadar asil ya da dürüst değilim. İsrail için açık bir operasyonel çıkar var.”

Bu temel çıkar, Golan Tepeleri sınırı boyunca, İsrail’in birincil tehdit olarak gördüğü İran destekli güçlerden arındırılmış bir “tampon bölge” oluşturmaktı. İnsanî yardım, bu bölgedeki halkın ve silahlı grupların sadakatini kazanmak için bir araç olarak kullanıldı. İsrail’in kamuoyuna yansıyan “insanî” yardım politikasının arkasında, bölgedeki güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi amaçlayan daha gizli ve stratejik bir operasyon yürütülüyordu. Bu operasyon, güney Suriye’deki muhalif gruplara doğrudan askerî ve finansal destek sağlamayı içeriyordu ve İsrail aleyhine olabilecek olası gelişmeleri bir “tampon bölge” tesis ederek vekil güçler aracılığıyla sağlama stratejisinin temelini oluşturuyordu.

Perde Arkası: Muhalif Gruplara Gizli Askerî ve Mâlî Destek

“İyi Komşu” politikasının insani vitrininin arkasında, çok daha doğrudan ve gizli bir operasyon yürütülüyordu. Foreign Policy ve diğer kaynaklara dayanan raporlara göre İsrail, Güney Suriye’deki en az 12 farklı muhalif gruba doğrudan askerî ve mâlî destek sağladı. Bu destek, tampon bölgeyi sadece sempatiyle değil, aynı zamanda askerî güçle de korumayı amaçlıyordu.

Destek Türü Detaylar
Silahlar M16 saldırı tüfekleri, makineli tüfekler, havan topları ve nakliye araçları.
Maaşlar Savaşçı başına aylık yaklaşık 75 Dolar doğrudan ödeme.
Finansman Fursan el-Culan (Golan Şövalyeleri) gibi kilit grupların liderlerine aylık yaklaşık 5.000 Dolar nakit akışı ve karaborsadan silah alımı için ek fonlar.
Lojistik Yardımların Golan Tepeleri’ndeki üç geçiş kapısından yapılması.
Kaynak Paradoksu Sağlanan bazı silahların, İsrail’in 2009’da ele geçirdiği ve asıl hedefi Hizbullah olan bir İran silah sevkiyatından gelmesi. Bu, hem makûl inkâr edilebilirlik sağlayan hem de bir düşmanın gücünü diğerine karşı kullanarak stratejik bir ironi yaratan klasik bir asimetrik savaş taktiğiydi.

Bu destek, muhalif gruplar için hayatî bir önem taşıyordu. Fursan el-Culan grubunun sözcüsünün ifadesi bu bağımlılığı net bir şekilde ortaya koymaktadır: “İsrail’in yardımı olmasaydı hayatta kalamazdık.” Bu gizli faaliyetler, Birleşmiş Milletler Çatışma Gözlem Gücü’nün (UNDOF) İsrailli askerler ile silahlı muhalifler arasında temaslar ve transferi gözlemlediğini bildiren raporlarıyla da üçüncü taraflarca doğrulanmıştır.

İsrail’in desteklediği gruplar arasında kamuoyuna en çok yansıyan iki isim Fursan el-Culan ve Liva Fursan el-Culan oldu. Özellikle Kuneytra merkezli Fursan el-Culan, İsrail’in “tercih ettiği grup” olarak öne çıktı. Artan İsrail finansmanı sayesinde yüzlerce yeni savaşçıyı bünyesine katan bu grup, aynı zamanda İsrail’den gelen silahların diğer gruplara dağıtımında bir aracı rolü üstlendi.

Bu gizli operasyon, İsrail’in resmî inkâr politikasıyla birleştiğinde dikkat çekici çelişkiler ortaya çıkardı. Örneğin, Politico Dergisine konuşan bir İsrailli komutan, “Milyonlarca dolarlık yardım yapıyoruz ama tek bir dolar veya şekel vermiyoruz.” diyerek doğrudan finansal desteği yalanlamıştır ancak, çok sayıda savaşçıyla yapılan görüşmelere dayanan raporlar, savaşçılara doğrudan maaş ödendiğini ve silah alımı için ek para verildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çelişki, operasyonun hassas ve gizli doğasını ve İsrail’in kamuoyu önünde inkâr edilebilirliği sürdürme stratejisini gözler önüne sermektedir. İsrail’in bu pragmatik yaklaşımı, yalnızca ılımlı gruplarla değil, ideolojik olarak düşman olarak takdim edilen daha radikal unsurlarla da karmaşık bir ilişki ağı kurmasına yol açmıştır.

El Kaide Neden Hizbullah’tan Daha Az Kötü?

İsrail’in tehdit algısı, küresel terörle mücadele normlarından keskin bir şekilde ayrışarak tamamen kendi yerel ve âcil çıkarlarına odaklanıyordu. Bu durum, İsrail’in hangi düşmanın “daha az kötü” olduğuna dair yaptığı pragmatik hiyerarşide kendini gösterdi.

Bu hiyerarşiyi en net şekilde eski Mossad Başkanı Efraim Halevi açıklamıştır. Halevi, bir mülâkatta İsrail’in neden El Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’nden yaralı militanları tedavi ettiğini ve yardımların sadece “insanî” amaçlı olmayıp taktik nitelik de taşıdığını ancak aynı muamelenin Hizbullah için geçerli olmayacağını şu mantıkla savunmuştur:

El Kaide: Halevi, El Kaide’yi tedavi etme kararını “Hatırladığım kadarıyla El Kaide bugüne kadar İsrail’e saldırmadı.” sözleriyle gerekçelendirmiştir. Bu, El Kaide’nin İsrail’in en yakın müttefiki ABD’ye saldırdığı gerçeğine rağmen tehdit algısının ne kadar dar ve kendi çıkarlarına odaklı olduğunu göstermektedir.

Hizbullah: Halevi, Hizbullah için ise onlarla “farklı bir hesabımız var” diyerek, bu grubun İsrail’e yönelik doğrudan saldırıları nedeniyle farklı bir kategoride olduğunu belirtmiştir.

Bu yaklaşım sadece Halevi’ye özgü değildi; İsrail güvenlik ve diplomasi bürokrasisindeki yaygın bir zihniyeti yansıtıyordu. Dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon, Suriye’deki seçenekler arasında bir tercih yapması gerektiğinde “İran rejimi yerine IŞİD’i seçeceğini” açıkça belirtirken eski ABD Büyükelçisi Michael Oren ise İsrail’in stratejik hedefinin, “daha büyük kötülük” olarak gördüğü İran destekli eksene karşı “Sünnî kötülüğün galip gelmesine” izin vermek olması gerektiğini savunmuştur.

Kaosu Yönetmek: Tampon Bölge Stratejisi ve Silahlı Muhalif Gruplarla İlişkiler

İsrail’in tampon bölge hedefine ulaşma stratejisi, bölgedeki farklı silahlı gruplarla kurulan pragmatik ve değişken ilişkiler ağı üzerine inşa edilmişti. Bu, ideolojik ayrımlardan çok, anlık çıkarlara dayalı bir vekalet savaşı yönetimiydi. Bu yönetimin en şaşırtıcı örnekleri, İsrail’in IŞİD bağlantılı bir grupla kurduğu zımnî ateşkes ve aynı anda diğer vekillerini bu gruba karşı desteklemesiydi.

Bölgedeki en sıra dışı gibi görünen dinamiklerden biri, IŞİD bağlantılı yerel grup Ceyş Halid bin el-Velid ile yaşandı. Bu grup, doğrudan İsrail sınırında konuşlanmış olmasına rağmen –eldeki bilgilere göre– iki taraf arasında bir iş birliği değil, karşılıklı caydırıcılığa dayalı de facto bir saldırmazlık paktı hâkimdi.

Bu sessizliği bozan tek olay, Kasım 2016’da yaşanan bir çatışmaydı. War on the Rocks kaynağına göre, bu saldırı münferit bir olaydı ve “liderliğin emri olmadan” gerçekleştirilmişti. Daha da önemlisi, grup liderliğinin, saldırıyı gerçekleştiren savaşçılara “Yahudilerin tepkisinden korktukları için çok öfkeli” olduğu bildirilmiştir. Bu detay, grubun İsrail ile topyekûn bir çatışmaya girmekten ziyade önceliğinin diğer muhalif gruplarla olan savaşı olduğunu kanıtlamaktadır.

Vekilleri IŞİD’e Karşı Desteklemek Politikası

İsrail’in stratejisi, bu zımnî ateşkesle bir paradoks yaratıyordu. Bir yandan IŞİD bağlantılı grupla doğrudan çatışmaktan kaçınırken diğer yandan aynı gruba karşı savaşmaları için desteklediği “diğer muhalif gruplar”a insansız hava aracı (İHA) ve hassas güdümlü füzelerle doğrudan ateş desteği sağlıyordu.

Bu ikili politika, İsrail’in vekalet stratejisinin çok katmanlı, bölümlere ayrılmış ve rejim karşıtı grupları kullanmaya yönelik olduğunu açıkça göstermektedir. İsrail, Suriye’deki farklı aktörleri birbirine karşı dengeleyerek ve kendi minimum müdahalesiyle maksimum faydayı hedefleyerek bölgedeki kaosu yönetiyordu. Bu durum, İsrail’in ikili stratejisini net bir şekilde ortaya koymaktadır: Bir yandan İran ve Hizbullah’ı sınırdan uzak tutmak için belirli muhalif grupları desteklerken diğer yandan en radikal unsurların yayılmasının önüne geçmek için bu gruplara karşı ittifak kurduğu gruplarla birlikte aktif olarak savaşmıştır. İsrail, Güney Suriye’deki gruplara yönelik politikasını “farklılaştırılmış çevreleme ve durumsal müttefiklik” ilkesi üzerine kurmuş; kendisine yönelik âcil tehdit oluşturmayan unsurları tolere etmiş, doğrudan veya potansiyel tehdit olarak gördüklerini ise aktif olarak sınırlamıştır.

Ancak bu hassas denge, 2018’de bölgedeki jeopolitik dengelerin Rusya lehine değişmesiyle bozulacaktı.

III. Stratejik Geri Çekilme ve Müttefiklerin Terk Edilmesi (2018)

2018 yazı, İsrail’in titizlikle yürüttüğü vekil stratejisinin sonunu getirdi. Bu değişim, “yerel vekil gruplara dayalı bir savaş”tan, “büyük güçler arası jeopolitik bir anlaşmaya geçiş”i temsil ediyordu ve İsrail’in pragmatizminin en soğuk yüzünü ortaya koyuyordu.

Rusya Anlaşması ve Muhaliflere İsrail Desteğinin Kesilmesi

2018 yazında Esad rejiminin Rus hava desteğiyle güney Suriye’ye yönelik kapsamlı bir operasyon başlatmasıyla İsrail, ânî bir politika değişikliğine gitti. Bu, güvenilmez ve maliyetli yerel vekilleri, küresel bir süper güç olan Rusya’dan gelen üst düzey bir stratejik garantiyle takas ettiği hesaplanmış bir eksen kaymasıydı.

Anlaşmanın ana hatları basitti: İsrail, Rusya’nın İran destekli milisleri sınırdan en az 80 kilometre uzakta tutacağı yönündeki vaadi karşılığında, Esad rejiminin Golan Tepeleri sınırına geri dönmesine göz yumacaktı. Bu anlaşma, İsrail’in önceliğinin muhaliflerin kaderi değil, İran’ın ve Hizbullah’ın sınırdan uzak tutulması olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.

Bu stratejik değişiklik, sahada yıllardır İsrail’e güvenen muhalif gruplar için stratejik bir şok ve operasyonel bir çöküş anlamına geliyordu. Rejimin taarruzu başladığında, İsrail’den müdahale bekleyen gruplar, kendilerini kaderlerine terk edilmiş buldu. Bu durum, muhalifler arasında derin bir hayal kırıklığı ve ihanet duygusu yarattı.

Bu duyguyu en sarsıcı şekilde Foreign Policy dergisine konuşan bir Fursan el-Culan savaşçısı dile getiriyordu: “Bu, İsrail hakkında unutmayacağımız bir derstir. İnsanları umursamıyor. İnsanlığı umursamıyor. Tek umursadığı kendi çıkarları!”

İsrail, operasyonun sonunda yalnızca az sayıda komutanı ve ailelerini gizlice tahliye ederken kendisi için yıllarca savaşmış binlerce sıradan savaşçıyı Esad rejimine teslim olmak üzere kaderlerine terk etti. Bu, tamamen işlevsel olan bir politikanın soğuk ve mantıksal sonuydu ve geride derin bir güvensizlik mirası bıraktı.

Sonuç ve Değerlendirme

İşgalci Siyonist rejimin Suriye iç savaşı sırasında güneydeki muhalif gruplarla yürüttüğü çok yönlü ve pragmatik politika, kısa vadeli taktik başarılar sağlamıştır. Sözde insanî yardımdan gizli askerî desteğe uzanan bu karmaşık angajman, İsrail’in değişen “güvenlik” ortamına uyum sağlama kapasitesini göstermektedir. Öte yandan Suriye’de şiddet yoluyla rejim değişikliğine soyunanların da amaca ulaşmak için her şeyi mübah gören bir fırsatçılıkta sakınca görmediklerini ortaya koymaktadır. Suriye’deki rejimi değiştirme uğruna bölgede istikrarsızlığın asıl unsurunun amaçlarına alet olmakta hiçbir beis görmemişlerdir.

Siyonist İsrail rejiminin güney Suriye politikası, kendi belirlediği hedefler açısından değerlendirildiğinde kısmî ve geçici bir başarı elde etmiştir. Politikanın temel amacı olan İran ve Hizbullah’ın Golan sınırında kalıcı bir cephe açmasını engelleme hedefi, vekil gruplar aracılığıyla oluşturulan tampon bölge sayesinde birkaç yıl boyunca başarıyla uygulanmıştır. Bu süreçte İsrail, kendi askerini riske atmadan ve sınırlı bir maliyetle kendisine asıl tehdit olarak gördüğü unsurlardan kendisini korumuştur.

Bununla birlikte söz konusu başarı, stratejik bir başarısızlıkla son bulmuştur. Esad rejiminin Rusya desteğiyle güneye geri dönmesi ve İsrail’in müttefiklerini terk etmesi, kazanımların kalıcı olmadığını göstermiştir. Nihayetinde İsrail, savaşın başında kaçınmaya çalıştığı senaryo ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Golan sınırı tekrar Esad rejiminin kontrolüne geçmiş ve bölgedeki İran varlığı Rusya’nın güvencelerine bağımlı hâle gelmiştir.

Diğer yandan İsrail, Suriye iç savaşı esnasında bile ancak kısa bir süreliğine gerçekleştirebildiği tampon bölge oluşturma hedefine Esad rejimi düştükten, İran bölgeden çekildikten ve Rusya’nın yerine ABD’nin nüfûz sahibi ve stratejik aracı olarak yerleşmesiyle şimdilik ulaşmış görünmektedir. Kısa sürede bölgedeki gelişmelerde radikal bir değişme olmadıkça işgalci Siyonist rejimin bu kazanımını uzun süre muhafaza edeceğini göstermektedir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x