Connect with us

Yazılar

15 Temmuz’un 7. Yıldönümünde Ak Parti-Fethullahçılar Çatışmasını Tekrar Değerlendirmek – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

2012 başlarında vuku bulan Hakan Fidan’a yönelik girişim AK Parti iktidarı döneminin en az 10 yılına damgasını vuran yönetici elit ittifakındaki mühim çatlağın en önemli işaretlerinden birisiydi. 7 Şubat 2012’de Gülen Hareketi mensubu olmakla bilinen İstanbul Özel Yetkili Savcısı Sadrettin Sarıkaya’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı KCK soruşturması kapsamında ifade vermeye çağırmıştı. Bu durum Gülen Hareketi’nin o döneme kadarki en cüretkâr çıkışıdır. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan bu hamleyi kendisinin tutuklanmasına yönelik bir girişim olarak görmüştü. Bu gelinen nokta, Türkiye’deki müesses “askeri vesayet rejimi”ni tasfiye için işbirliği yapan en önemli sosyal aktör ile siyasî aktör arasındaki güç birliği ve dayanışmanın sona erdiğine işaret eden bir gelişmenin en güçlü göstergesiydi. Dershanelerin kapatılmasına dair Erdoğan hükümetiyle Fethullahçı hareket / Gülenist kült hareketi arasında yaşanan çatışma artık iki ortak arasındaki ayrışmayı net bir biçimde ortaya koymuştu. Ancak bu dershane kapatma girişiminin çok öncesine giden her iki taraf arasında askıya alınan gerilimin olduğu da bir gerçekti. AK Parti ile Fethullahçı kült Hareketi arasında askıya alınan bir gerilimin varlığı Fidan olayının da öncesine gidiyordu.

Türkiye’de 1946’da çok partili siyasete geçişin ardından, Fethullahçılık Hareketi gibi dinî oluşumların, bir merkez sağ kitle parti çatısı altında birleşen büyük iktidar koalisyonunun bir parçası olması yeni bir durum değil. Ancak Fethullahçılarla birlikte ilk olan şuydu: Bir dinî hareket, ekonomik kaynakların ve bürokratik kadroların dağılımında hak ettiğini düşündüğü payı fütursuzca talep etme cüreti gösterdi. Bununla da yetinmedi, ayrıca hükümet politikalarını şekillendirme hususunda da kendinde hak gördü ve bu konuda gücünü sergileme teşebbüsünde bulundu.

AK Parti ile Gülenistler arasındaki çatışmayı o dönemde ele alan hem uluslararası medya hem de AK Parti karşıtı Türk medyasının bazı unsurları, bu çatışmada genellikle iç faktörlerin önemini vurgulamaya çalıştılar. Ayrıca, Gülenistlerin hükümete yönelik çatışmacı tutumu ile uluslararası faktörler veya uluslararası bağlamın dikte ettiği koşullar arasında herhangi bir bağlantı bulmaya çalışan her türlü analizi gözden düşürme eğiliminde oldular. Hatta bu çabaları komplo olarak adlandırmaktan da çekinmediler.

Şunu açıkça belirtmek gerekir ki bu yaklaşım ilk etapta çok naif ve tutarsızdır. Her şeyden önce, analize dış dinamikleri dâhil etmek, Fethullahçı Hareket’in kararlı destekçilerinin kapasitesini ve sıkı çalışmasını inkar ettiğimiz anlamına gelmez. İkincisi, hareketin davranışı ile uluslararası bağlamın dikte ettiği koşullar arasında bir korelasyon bulmak, hareketi sadece bir kukla/piyon olma konumuna da indirgemez.

Aslında, Sünni geleneğin “40 yıllık zâlim bir yönetim bir gecelik kaostan iyidir” anlayışına sıkı sıkıya inanan bir kişi olarak Gülen ve hareketinin hükümete meydan okuması, normal şartlar altında beklenmedik bir durumdu. Gülen, her zaman kendi şakirtlerine ve kendisine itibar eden toplumsal kesimlere, baskıya maruz kalmamak için devlete karşı çıkmamayı öğütlemiştir.  Kendi hareketini kültürel İslam dairesi içinde konumlayan Gülen, alternatif siyasî-sosyal düzen arayışı içinde olan İslamcı hareketleri kısa ömürlü saman alevine benzetmiştir. Ona göre kendi hareketi yeryüzünü ısıtan ve aydınlatan güneştir.

Peki, o halde neydi Gülen’i mevcut iktidara karşı başkaldırmaya iten? Gülen’i iktidara karşı koymaya yönelten etken, artık hareketinin devletin gerçek sahibi olduğuna inanmış olması ve kendisine destek veren dış aktörlerden de cesaret ve hatta destek almış olmasıdır.

Kısacası, dış dinamiklerin rolünü dışlayarak Gülen hareketi ile Erdoğan hükümeti arasındaki çatışmayı anlamaya yönelik her türlü çaba yetersiz kalacaktır.

Hareketin İlk Evresi: Yerel Hareket, Devletçi ve Statüko Yanlısı Yönelim

Gülen Hareketi’nin başarısında elbette üyelerinin kendilerini adamışlığının ve özverili gayretlerini göz ardı edilemez. Lâkin belirli bir tarihî bağlamda ve kritik siyasî konjonktürlerde iktidar(lar)la yakın ilişkiler içinde olması ve belli bir işlev içinde hareket etmesi (veya belirli bir yönde faal olmaya yönlendirilmesi) ona muazzam bir güce ulaşmasının kapılarını açmıştır.

1960’lar, Türkiye’de üniversite gençlik hareketlerinde Marksist ve sol fikirlerin popülerlik kazanmaya başladığı yıllardı. 1950’lerden beri sürdürülen bir çizginin devamı olarak o dönemde dini cemaatler ve tarikatlar “Sovyet tehdidi” ve artan “ateist-komünist tehlike”ye karşı devlet yanlısı duruşlarını sürdürüyorlardı. Henüz belli bir dini örgütlenme içinde sivrilmemiş olan Fethullah Gülen de kendisine taşralı ve muhafazakâr kökenden gelen biri olarak tarikatlar ve cemaatler çizgisinde bir pozisyon belirlemişti. 1960’lı yıllarda onursal başkanlığını emekli bir kara kuvvetleri generali olan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in yaptığı Komünizme Karşı Mücadele Derneği’nin faaliyetlerine katıldı.

1970’ler, Gülen Hareketi’nin oluşum yıllarıydı. O yıllarda merkez sağ Adalet Partisi’ni destekleyen Nurcu oluşumdan ayrılmış ve Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş Hareketi’ne (MGH) yakın durur bir görüntü sunmuştu. Ancak MGH gençleri arasında İran Devrimi’ne ve bölgedeki diğer İslamî siyasî hareketlere karşı artan sempatiden rahatsız olan Gülen, Erbakan ve hareketine karşı da mesafeli bir tavrı benimsedi. 1970’lerin sonlarında ve 1980 askeri darbesinden önceki aylarda aşırı sağ ve sol silahlı gruplar arasında artan şiddet sonucu can kaybı her geçen gün artarken Gülen, gençleri siyasî gösterilerden ve okul boykotlarından uzak durmaya, anarşi ve kaosa karşı polis ve orduyla birlikte hareket etmeye çağırıyordu.

Gülen, mevcut tüm siyasi partileri ve dernekleri kapatan, on binlerce kişiyi hapse atan, işkenceden geçiren ve onlarca kişiyi idam eden 1980 askeri darbesini de desteklemekten çekinmedi. Askeri rejimin “arananlar” listesinde olmasına rağmen hareketi, askeri yetkililerle yakın irtibat halindeydi. 1983 yılında çok partili siyasete geçişin ardından 1983-1991 yılları arasında ülkeyi yöneten Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ni güçlü bir şekilde destekledi.

Gülen Hareketi’ne tamamen devletin icadı bir oluşum olarak bakmak kimileri için komplocu bir bakış olarak görülebilir. Ancak hareketinin müesses nizam tarafından İran Devrimi sonrası dönemde yükselen İslamcı siyasî gençlik aktivizmine karşı bir panzehir olarak görüldüğünü inkâr etmek boşunadır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Gülen hareketi için yeni yollar açtı. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, 1991 yılında Time Dergisi’ne verdiği bir röportajda, Türkiye’nin Sovyet sonrası dönemdeki rolünü, Selefilik ve İran Devrimi’nden ilham alan radikalizme karşı Orta Asya’da bir set/mâni oluşturma olarak tanımladı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yaşanan jeopolitik değişimler bölgede dinî alan da dâhil olmak üzere birçok açıdan bir boşluk bırakmıştır. Türkiye, dini alandaki boşluğu doldurmak için bir devlet olarak sadece kendi kaynaklarını (Diyanet İşleri Başkanlığı) seferber etmekle kalmamış, aynı zamanda Gülen hareketinin Orta Asya’da etkisini göstermesinin önünü açmıştır. Bu çabalar aynı zamanda terörü “radikal” İslamî siyasi aktivizmin bir sonucu olarak gören NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönem tehdit değerlendirmesiyle de uyumluydu.

Gülen hareketi ile Türkiye’deki müesses nizam arasındaki ilişkiler Özal sonrası döneme de yayılmıştır. 90’lı yıllarda yükselişte olan MGH’ye karşı Fethullahçılığın bir tür dengeleyici unsur olduğu müesses nizam ve holdinglerin kontrolü altındaki anaakım medya tarafından kabul görmüş bir durumdu. Fethullah Gülen de kendisini bu şekilde pazarladı. Refah Partisi’nin ve Erbakan’ın önünü kesmek için müesses nizam ve anaakım medya, Gülen’i kullanma taktiğini hep devrede tuttu.

Ancak bu ilişkide hareketi sadece müesses nizam elinde bir araç olarak görmek kısır bir değerlendirme olacaktır. Daha ziyade her iki tarafın da karşılıklı çıkarlarına hizmet eden bir durumdan söz etmek mümkündür. Gülen’in devletçi ve milliyetçi görüşleri dikkate alındığında, bir dinî hareketin çabalarını devletin politikalarıyla uyumlu hale getirdiğini görmek garip olmasa gerek. Ayrıca devletle olan bu yakın ilişkiler, hareketin bürokratik kadrolara erişimini sağlamıştır.

28 Şubat Müdahalesi ve Sonrası

Post-modern darbe olarak da adlandırılan 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi, Başbakan Necmettin Erbakan’ın koalisyon hükümetini istifaya zorlamış ve tüm dinî kesimlere yönelik bir baskı dönemini başlatmıştır. Bu müdahalenin ilk aşamalarında diğer dinî oluşumlara yönelik zulme kayıtsız kalarak Gülen, kendi hareketini mevcut baskıdan koruyabileceğini düşünmüştü. Bu sebeple darbeyi meşrulaştırıcı bir pozisyon benimsedi.16 Nisan 1997 akşamı, Kanal D’de, Yalçın Doğan’ın programına çıkan Fethullah Gülen özetle şunları söyledi: “Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor.” (…) “Bugün Türkiye’yi idare edemeyenler, ‘Bu işi beceremedik, yüzümüze gözümüze bulaştırdık’ demeliler.” Gülen, Erbakan hükümetinin istifasını da isteyerek şu sözleri sarfetti: “Ben bu emaneti götüremiyorum, emaneti al, diyerek millet adına bu fedakârlık yapılmalıdır.” (…) “Askerler, bazı sivil kesimlerden daha demokrat”, “8 yıllık kesintisiz eğitimin İmam Hatiplere kaynak açısından zararlı olacağını zannetmiyorum.”

Nitekim darbeyi destekleyen medya, darbenin baskısını haklı çıkarmak için Gülen’in diğer dini kesimler karşısındaki konumunu manipüle etti. Ancak Gülen, darbecilerin listesinde sıranın kendisinin olduğunu anlayınca ABD’ye gitmek için Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.

Türkiye’den ayrılan Gülen’in yerleşmek için ABD’yi tercih etmesi bir rastlantı değil, rasyonel bir tercihtir. 1990’ların ortalarından itibaren Gülen, kendisini ve hareketini “ilerici” İslam’ın “aydınlanmış ve Batı yanlısı yüzü” olarak sunan yeni bir “İslamî”söylem geliştirmeye başladı. Ayrıca hareket, eğitim ve ticarî faaliyetlerde bulunmak sûretiyle her kıtada at oynatan bir konuma geldi. Daha önce de belirttiğimiz gibi ABD, Soğuk Savaş sonrası tehdit söylemini “radikal İslamî terörizm” üzerine inşa etmişti. “Radikal İslami teröre karşı panzehir” söylemine sahip bir küreselleşmiş Müslüman oluşumu olarak Gülen Hareketi, ABD’de kendini “evinde” hissedecekti.

Geçmişte Milli Görüş Hareketi (MGH) ile yakın temastan kaçınan Gülen’in 2002 seçimleri ve sonrasında AK Parti’ye verdiği desteği bu bağlamda anlamak gerekir. AK Parti liderliği, MGH’den ayrılan grubun temsilcileri olarak siyasette ayakta kalabilmek için ulusal ve uluslararası güç merkezleri nezdinde meşruiyet kazanma zarureti hissettiler. Erbakan liderliğindeki hükümetin devrilmesi ve Refah Partisi’nin yasaklanması sırasında her iki güç merkezi arasında bir görüş farklılığı yaşanmadı. Hatta Türkiye’de iç siyasetin ordu eliyle dizayn edilmesi Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin bir kısmınca açık, bir kısmı tarafından örtülü destek gördü. Avrupa ve ABD, Refah Partisi liderliğindeki hükümete karşı aleni bir askeri darbeye yeşil ışık yakmasa da, ordunun siyasete müdahale etmesine de itiraz etmedi.

Lâkin AK Parti’nin kurucuları, ABD’li politikacılarla kurdukları iletişim kanalları aracılığıyla, İslamcı gelenekten gelen ve ABD’nin İslam ile demokrasi arasında uzlaşma arayan bir siyasî partiye olumlu baktığı kanaatindeydiler. Bu izlenimi, o dönemde Amerikan akademik çevrelerinde sürdürülen tartışmalar da destekler mahiyetteydi. Yaptığı konuşma nedeniyle 10 ay hapis cezasına çarptırılmasının ardından Erdoğan’a ABD’nin İstanbul Başkonsolosu tarafından tam destek verilmesi, Amerikalıların yeni siyasî oluşuma yönelik olumlu bakış açısının erken bir göstergesiydi.

ABD’de akademik çevrelerde uzun süredir, İslamcıların demokrasiyle uzlaşmasının özelde Ortadoğu’da, genelde İslam dünyasında demokratik rejimlerin oluşması ve oturmasına katkı sağlayacağı hususu tartışılmaktaydı. Bu tartışma, 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında Amerikan karar vericilerinin de gündeminde olan bir konu haline geldi. Ortadoğu’daki diğer ülkelere göre nispeten oturmuş bir “çok partili hayat”a sahip olan Türkiye’de böyle bir iktidara şans verilmiş olması özelde bölge açısından, genelde de tüm İslam dünyası açısından bir laboratuvar işlevi görebilirdi.

AK Parti kurulmadan önce, partinin kuruluşuna öncülük eden isimlerin ABD’li yetkililerle çeşitli temaslar içinde oldukları gözlerden kaçmadı. Sonuç olarak, her iki taraf da birbirleri hakkında karşılıklı bir ortak anlayışta buluştular. ABD, iki nedenle yeni siyasi oluşumda altın bir fırsat gördü: Birincisi, Amerikalılar için o anda ülkenin tek popüler figürü olan Erdoğan’ın başını çekeceği siyasî partiye kapıları açık tutmak, stratejik olarak çok önemli bir ülkede siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın büyümesinin önüne geçecektir. İkincisi, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ABD’li politika yapıcılar bakımından İslam ve demokrasi arasında bir uzlaşma (ılımlı İslam), Müslüman dünyasına siyasi istikrar getirebilecek ve Batılı ile Müslüman kültürler arasındaki gerilimleri azaltabilecek bir rol üstlenebilir.

İkinci husus açısından bakıldığında, ABD’liler açısından İslam ve demokrasi arasında böyle bir uzlaşıyı temin etmede Türkiye’den neşet etmiş İslamî hareketler dünyanın diğer bölgelerine kıyasla daha fazla potansiyele sahipti. Bu tarihî bağlam ve konjonktürde Gülen Hareketi ve AK Parti, tükenmiş Türk siyasi sistemini dönüştürmek için ilgili tüm taraflarca beklenen ortaklar haline geldi.

AK Parti – Gülen Hareketi İlişkilerinin Niteliği

AK Parti ile Gülen Hareketi arasında 2000’li yıllarda 2010 referandumuyla sonuçlanan güçlü bir ittifak oluştu. Ancak bu ilişkilerin pürüzsüz sürdürüldüğü de söylenemezdi. 2007 sonrası dönem, ikisi arasındaki dayanışmanın altın çağı oldu. Yalnız ilişkilerin oldukça ilerlediği bu dönemde bile iki güç arasında zaman zaman görüş ve çıkar farklılıkları yaşandı. Gülenistler, kült hareketinin çıkarlarına yeterince açık olmadığını düşündüğü bazı bakanlardan şikâyetçiydi. Yine de bu, iktidarla hareket arasında sahip oldukları diğer anlaşmazlıklara kıyasla küçük bir sorundu.

Hareket, hükümet politikalarını şekillendirmeye yeltendiğinde ve güya hak ettiğini talep ettiğinde, elbette bunu halk iradesinin kendisine verdiği yetkiden yola çıkarak yapmadı. İktidar partisinin lider kadroları arasında Gülenist olarak bilinen bir isim bile yoktu. Hareket veya o günlerdeki popüler adlandırmayla “cemaat”, medyadaki, iş dünyasındaki ve finans sektöründeki ağırlığının yanı sıra temelde güvenlik güçleri, istihbarat, yargı ve bürokratik kadrolardaki gücüne güvenmekteydi. Halk arasında belli bir popülariteye sahip olduğu da doğrudur. İktidarla yaşanan zıtlaşma öncesinde ülkede pek çok insan, hareketin ifade edilen sosyal ve kültürel hedeflerine sempati besliyordu. Bununla birlikte, bu hedeflere karşı toplumda duyulan yakınlık, aynı veya benzer değerleri paylaşan ve önceki hükümetlere kıyasla ülkeyi oldukça başarılı bir şekilde yönettiğine inanılan güçlü bir siyasi partinin varlığında, hareketin çeşitli konularda temin etmek istediği siyasi çıkarlara yönelik bir desteğe dönüştürülebileceği anlamına da gelmiyordu.

Güç mücadelesinde başat oyuncu olma bağlamında harekete/cemaata verilen kitlesel desteğin hacmi hakkındaki belirsizliğin, hareketin bürokrasi, medya ve ekonomideki güçlü varlığının ağırlığını otomatik olarak azaltıcı etkisi olmuştur. İktidarın güçlü popüler desteğe sahip olması, ona cemaatten gelecek saldırılara karşı gereken hamleyi yapabilecek bir meşruiyet alanı sağlamıştır.

“Siyaset Dışı”lık İddiasındaki Bir Siyasî Aktör Olarak Fethullahçılar

Gülen Hareketi, sürekli olarak siyaset dışı bir hareket olduğunu olduğunu iddia etmiştir. Hatta siyasetten uzak durmalarının metodolojik bir zorunluluk olduğunu savunmuştur. Hakikat ise oldukça farklıdır: Hareket, dâima siyaset dünyasıyla ve devletle derin ilişkiler geliştirmiştir. Gülenciler siyasetten uzak durma iddiasıyla siyasete derinden bulaşmış olma arasındaki çelişkiyi, hareketlerinin siyaset üstü faaliyet gösteren ve daha çok sosyal bir baskı grubu gibi hareket eden bir sivil toplum oluşumu olduğunu vurgulayarak açıklamışlardır.  Onlara göre siyasetle etkileşim içinde olmaları kamu menfaatleri doğrultusunda karar verme sürecini etkilemeyi amaçlamaktadır. Ancak aslında olan şudur: Hareket, politikaları etkilemek yerine bizzat şekillendirmek için siyasi bağlarını devreye sokmakta ve emniyet, istihbarat ve yargı bürokrasisindeki takipçilerini kullanmaktadır. İhtiyaç gördüğünde hukuk dışına çıkmaktan da çekinmemektedir.

Hakikatte, Gülen hareketi özellikle AK Parti iktidarı döneminde  herhangi bir siyasi yasal örgütlenme biçiminde örgütlenmemiş olmasına rağmen Türkiye’de en etkili siyasi aktörlerden biri olarak varlığını ortaya koymuştur. Demokratik bir siyasi sistemde işleyen herhangi bir yasal siyasi kuruluştan farklı bir şekilde faaliyet göstermiştir. Bir sivil toplum örgütü veya oluşumu olmak, hareketin sahip olduğu gerçek siyasî iktidar kaynaklarını gizlemek için bir kılıf işlevi görmüştür. Öte yandan devletin resmî ve yasal karar alma hiyerarşisi dışında kalan hareket, hayati çıkarları söz konusu olduğunda veya bu çıkarlar tehlikeye girdiğinde devlet hiyerarşisi içindeki uzantıları ve bağlantıları vasıtasıyla kararları şekillendirmekten veya belirlemekten geri kalmamıştır.  Gerçekte, Gülen Hareketi siyasal sistemin kurallarına tabi olmadan, siyasi sistemde giderek gücünü artıran bir siyasî entite aktör olarak faaliyet göstermiştir. Aynı zamanda sistem tarafından konulmuş herhangi bir dizi kurala göre oynamayan bir siyasî aktör olarak faaliyet göstermiştir.

Bir siyasi aktör olarak Gülen Hareketi, müttefiki iktidar partisinin itirazlarını ve ikazlarını ciddiye alan bir tutum takınmamıştır. Hareket, devlet içindeki örgütlenmesi sayesinde bazı siyasi hesaplarını görmek için siyasi gücünü, hasımlarına karşı çeşitli darbe davalarında kullanmıştır. Hareketin siyaseti şekillendirme girişimlerinin ortaya koyduğu gerçek şudur: Hareket ile AK Parti iktidarı arasındaki çekişme, demokratik sivil bir hareket veya toplumsal güçle her gün daha otoriter olma eğiliminde olan bir iktidar arasındaki mücadele değildir. Kavga, iki otoriterleşme eğilimindeki aktör arasında bir iktidar mücadelesidir.

Dünyaya Amerikan Lensleriyle Bakan Bir Küresel ‘İslamî’ Hareket

Gülen hareketi üzerine yapılacak herhangi bir analiz, Türkiye kökenli olmasına rağmen lideri ve merkezi ABD’de olan küresel bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu hesaba katmak zorundadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, özellikle 11 Eylül sonrası bağlamında hareketin ABD merkezli olması rastlantısal bir gelişme değildir. Gülen’in ABD’de olması da sadece 1998’de Türkiye’de kendisine yönelik olası zulümden kaçmasıyla ilgili değildir. Araştırmacı gazeteci Jeremy Scahill’in resmini çizdiği kirli savaşları” rutin hâle çeviren ve dünyayı bir savaş alanıhaline getiren küresel teröre karşı savaşbağlamında Amerikan siyasetiyle Gülen Hareketi arasında göz ardı edilemeyecek bir çıkar örtüşmesi vardır.

11 Eylül sonrası konjonktürde ABD’deki güç odakları tarafından Gülen’in İslam anlayışı ve meselelere yaklaşımı takdir gören ve tasdik edilen bir bakış açısıdır. 11 Eylül sonrası dönemde George W. Bush’un dış politika ekibinin mühim bir üyesi olan Zalmay Halilzad’ın eşi Cheryl Benard tarafından yazılan Sivil Demokratik İslam adlı bir RAND Corperation raporu, Gülen’i çalışmaları teşvik edilmesi gereken modernist bir fikir insanı ve hareket lideri olarak sınıflandırmaktadır. Bu rapora göre, Gülen tarzı bir modernist bakış açısı Batı’nın çıkarlarına uygundur ve bu sebeple Batı’nın Gülen’in bakış açısı paralelindeli İslami vizyonu gelenekçilere karşı teşvik etmelidir. 2005 itibariyle, Bush yönetiminin sözde “teröre karşı savaş” kampanyasını destekleyen, şahin ve İsrail yanlısı bir sert muhafazakar olan Daniel Pipes da kendisinin iyi ilişkiler içinde olduğunu iddia ettiği “ılımlı” Gülen hareketini övmüştür.

Pipes gibi bazı şahin (neo) muhafazakarlar Gülen hareketi karşısındaki olumlu pozisyonlarını AK Parti-Gülen Hareketi arasındaki derin işbirliği sebebiyle bir ara değiştirmiş olsalar da hareket genelde ABD’deki olumlu imajını büyük ölçüde korumuştur. ABD’deki bazı şahin muhafazakârların harekete karşı olumsuz tavır içine girmiş olmalarının da etkisiyle Gülen, özellikle 2010’dan itibaren Erdoğan hükümetiyle bağlantılı olarak görülmenin hareketin imajını zedelediği fikrine varmıştır.

Gülen hareketi bundan gurur duysa da, küresel bir hareket olmak hareketin liderliği için bir güvensizlik duygusu yaratmıştır. Bu durum aynı zamanda hareketin yumuşak karnıdır. Dünya siyasetinin mevcut jeopolitik atmosferinde Müslüman bir oluşum olarak 150’den fazla ülkede güçlü bir direnişle karşılaşmadan faaliyet göstermek, küresel statükoya maksimum düzeyde uyum gerektirmektedir. Hareket, “ılımlı” görünümü nedeniyle dünya çapında görünürlük kazanması için tolere edilmiş ve hatta teşvik görmüştür. Harekete yönelik bu onaylayıcı tutum ve “ılımlılık modeli” olarak görünmesi sadece “İslamî” mesajıyla ilgili değildir. Aynı zamanda dünya meselelerinde aldığı pozisyonla da ilgilidir. Dünya sistemine hakim olan güç ilişkisinde Gülen Hareketi kendisini güç piramidinin tepesinde olanlarla birlikte konumlandırmaktadır.

Dikkatli bir okurun hareketin yayın organlarına bakınca ilk fark edeceği hususlardan birisi İsrail hakkında yayımlanmış herhangi bir haberde veya köşe yazısında “işgal” kelimesinin neredeyse hiç kullanılmadığı olacaktır. Genelde hareketin medyasında İsrail’e yönelik eleştirel bir tavır görülmemiştir. Diyelim ki istisnai olarak arada bir eleştirel tavır takınılmışsa, İsrail’e yönelik bu eleştiri, genellikle Filistin tarafına yönelik daha sert bir eleştiriye eşlik eden yumuşak bir dille çok dikkatli bir şekilde ele alınır. Filistin Sorunu’na aşina olmayan biri hareketin medyasına baktığında, rahatlıkla bölgede onlarca yıldır devam eden çatışmayı çözmenin önündeki en büyük engelin Filistinliler olduğu izlenimini edinmiştir. Filistin’de barışın önündeki engelin kolonyalist yerleşmeci Apartheid rejimi olduğuna dair bir tespiti Gülenist medyada görmek neredeyse imkansızdı.

Bu durum, Gülen hareketinin mutlak anlamda İsrail yanlısı bir Müslüman oluşum olduğu anlamına gelmiyor. Ancak İsrail’i ve de özellikle ABD’de etkili bir varlığı olan İsrail lobisini ve pro-İsrail evanjelist çevrelerin tepkisini çekmek ve İsrail karşıtı olarak algılanmak istemediği de çok açıktır. Dahası, Gülen Hareketi İsrail’i düşmanlaştırmamanın ABD ve Avrupa’nın gözündeki ılımlı imajını güçlendireceğine inanmış ve bu kabulü hareketin küresel ölçekte hayatta kalmasının ve genişlemesinin anahtarı olarak görmüştür.

Hareketin Zaman Gazetesi’nde uzun yıllar yazmış ve Gülen’e yakın duruşuyla tanınmış (şu an iktidarın safında yer alan) gazeteci Hüseyin Gülerce’nin de teyit ettiği gibi, Gülen hareketi ile AK Parti arasındaki ilk ciddi çatlağa her iki yapının İsrail hakkındaki duruş farklılıkları neden oldu. Gülen Hareketi ile iktidar arasındaki ilişkilerde “ilk çatlakları yaratan [2010 yılında] Mavi Marmara kriziydi” diyen Gülerce’ye göre “Gülen’in tavrı çok netti, her zaman Türkiye’nin dış politikasında maceraperest olmaması ve Batı’ya yönelmesi gerektiğini ve dış politika sorunlarının diyalog yoluyla çözülmesinin şart olduğunu öne sürmüştü.”

“Eksen Değişimi” Tartışması ve Gülenist Duruş

Türkiye’yi Batı’ya dönük görme arzusu, Filistin Meselesi ve İsrail dışındaki konularda da Gülen’in, Erdoğan’ın dış politikasını eleştirmesine neden oldu. 2010 yılında ABD ve Türkiye, İran’ın nükleer enerji programı konusunda da anlaşamadı. ABD, İran’ın nükleer çalışmalarında ilerleme kaydetmesini frenlemek için yeni bir dizi yaptırım uygulamaya yöneldi. Öte yandan Türkiye, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme programını destekledi. 2010 yılında Türkiye ve Brezilya, İran’a karşı uluslararası yaptırımlardan kaçınmak için başarısız bir girişimde bulunarak, Mayıs 2010’da İran ile bir yakıt takası anlaşması üzerinde anlaştılar. Bu anlaşmanın ABD ve Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri tarafından reddedilmesi, Türkiye ve Brezilya’nın İran’a ek yaptırımlar uygulayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1929 sayılı kararına karşı oy kullanmasına neden oldu.

Türkiye’nin 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayıyla birlikte BM Güvenlik Konseyi’ndeki yaptırımlar lehine oy kullanmaması Washington’daki siyasi çevreleri hayli rahatsız etti. İsrail, Gazze Şeridi’ne karşı uygulanan İsrail-Mısır ablukasını kırmak amacıyla Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara ve diğer beş gemiye askeri operasyon düzenledi. Operasyonda biri ABD vatandaşı olan 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Bu olay Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir krize yol açtı. Mayıs 2010’daki bu iki gelişme, Türkiye’nin dış politika yönelimlerine ilişkin tartışmaları alevlendirdi. ABD’deki pek çok politikacı, medya ve akademisyen Türkiye’yi “eksen kayması”yla, yani “İslamcı” yönelimli AK Parti yönetimi altında Batı’dan kopup pan-İslamist bir dış politikaya yönelmekle suçladı.

O dönemde ABD başkentinde genelde AK Parti hükümeti, özelde de Başbakan Recep T. Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yoğun bir şekilde eleştirildi, hatta çeşitli kesimler tarafından saldırıya uğradı. ABD medyası, İsrail lobisi, Kongre’nin hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat üyeleri ve hatta dış politika yapılanması, Erdoğan hükümetine karşı alınan kritik pozisyonun bir parçasıydı. Bu eleştiriler hükümetin Mavi Marmara olayını ele alış biçimiyle sınırlı kalmadı. Türk dış politikasının tamamı mercek altındaydı. Eleştirmenler, Erdoğan ve Davutoğlu’nu bölgesel bir güç olma hedefiyle geleneksel Batı yanlısı dış politikadan İslamcı bir politika lehine sapmakla suçladılar.

Bu kritik konjonktürde Gülen, Wall Street Journal‘a Türk hükümetinin olayı ele alış biçiminden hoşnutsuzluğunu gösteren bir röportaj verdi. Gülen, bu röportajda, bir Türk insani yardım kuruluşu olan İHH’nın sahibi olduğu Mavi Marmara gemisinin de içinde bulunduğu filonun, İsrail makamlarından izin istemek zorunda olduğunu belirtti. Oysa böyle bir izni istemek tüm Gazzelileri temel ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakan bir işgalci güç tarafından uygulanan bir yasa dışı ablukayı kırma amacına tamamen aykırıydı.

Gülenistlerin “Arap Baharı” Sonrası İktidara Karşı Eleştirel Tavrı

Tunus’ta başlayan ve 2010 yılı sonunda tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesine yayılan Arap ayaklanmaları dalgası, tüm bölge için umutları ve özlemleri artırmıştı. Ayrıca Türkiye açısından, ülke dış politikası hakkındaki “eksen değişimi” tartışmasının Ortadoğu’daki yeni rejimler için “Türk modeli”ne dönüşmesine vesile oldu. “Yeni Ortadoğu”da,  İslam ile laik liberal demokrasi arasında bir sentez oluşturmuş bir ülke olarak Türkiye’nin bir model olup olamayacağı Batı’da siyasi ve akademik çevrelerde ve medyada tartışılmaya başlandı.

“Arap Baharı” demokratik kurallara göre siyasi iktidar için rekabet etmeye istekli İslamcı oluşumları ön plana çıkardı. İslamcı oluşumların, kökleri İslamcı harekete dayanan ve laik Batı merkezli Türkiye’yi yöneten siyasi bir parti olan AK Parti’ye yakınlıkları, AK Parti’nin Batı’da yeniden ilgi odağı haline gelmesini beraberinde getirdi.

“Arap Baharı”nın ilk iki yılında, Batı’da AK Parti’nin rolü, konumu ve yeni gelişmelere yönelik politikası genellikle olumlu karşılandı. Lâkin “Arap Baharı”nın üçüncü yılında AK Parti’nin bölgesel ve genel dış politikası yeniden eleştiri odağı oldu. 2011’de bölgenin yükselen yıldızı, 2013’ün yalnız kurdu olarak görülmeye başlandı. Batı’da AK Parti yönetimine yönelik iyimserlikten sert kritik tavra doğru bu gidişatta başlıca üç faktör rol oynadı: Suriye çıkmazı, Mısır’daki Cumhurbaşkanı Mursi hükümetini deviren askeri darbe ve Haziran 2013’te İran Cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani’nin Batı’ya açılımı.

Gülencilerin Arap Baharı sürecinde AK Parti’nin dış politikasına bakışı, Batı’nın Erdoğan hükümetine yönelik tutumları doğrultusunda gelişti. 2011 ve 2012’de, bu kritik yıllarda hükümetin bölgesel politikası hakkında koşullu bir iyimserlik sürdürdüler. Bazı konjonktürlerde hükümetin attığı bazı adımları sert şekilde eleştirdiler.

Libya ayaklanması başladığında, hükümetin Kaddafi’ye karşı müdahale kampına katılma konusundaki isteksizliği nedeniyle Gülenciler hükümeti eleştirenlere katıldı. Suriye ayaklanmasının ilk aylarındaysa krizi bölgesel düzeyde mezhepçi bir perspektiften sunmaya çalıştılar. Hükümeti sadece Esad rejimiyle ilişkileri derhal kesmeye zorlamaya çalışmakla kalmadılar, aynı zamanda Suriye’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan İran’a karşı çatışmacı bir politikayı da kışkırttılar.

Gülenciler, hükümetin Arap Baharı ülkelerindeki yeni siyasi aktörlerle geliştirmekte olduğu bağlarla da ilgilendiler. Hükümetin İslamcı siyasi partilerle güçlü ilişkiler kurma politikasını sakıncalı buldular. Bu arada İsrail ile siyasi ilişkilerin geliştirilmesinin gerekliliği konusunu sürekli gündeme getirdiler. Cumhurbaşkanı Mursi, Temmuz 2013’te Mısır’da bir darbeyle devrildikten sonra, Gülenciler, Arap Baharı sırasında sözde pan-İslamist dış politikası nedeniyle Erdoğan’ı eleştirme eğilimindeydiler.

Gülenistlerin Fidan’a İtirazı İç Sorun Mu?

Genelde medyada ve analistler arasında, o dönemde Türk istihbarat şefi Hakan Fidan’ın Gülenciler tarafından hedef alınmasını Gülenciler ile Erdoğan hükümeti arasındaki bir iç mesele olarak görme eğilimi baskın oldu. Yorumcular olayı genellikle Kürt sorununun nasıl çözüleceği konusunda Gülenciler ile hükümet arasındaki görüş ayrılığı olarak sundular. Oysa Gülencileri en çok rahatsız eden şey, ABD’nin, Türkiye’nin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY) ile iyileştirilmiş ilişkileri de dahil olmak üzere, Türkiye’nin Kürt sorununa genel yaklaşımını eleştirmesi oldu.

Türkiye ile KBY arasındaki artan karşılıklı bağımlılık, AK Parti’nin onlarca yıldır devam eden ihtilafa çözüm arayışından bağımsız değil. Öte yandan ABD, Türkiye ile KBY arasında artan ekonomik karşılıklı bağımlılığın, özerk bölge ile Irak’taki merkezi hükümet arasındaki bağları zayıflatmasından endişe ediyordu. Irak’taki merkezi hükümetten tamamen hayal kırıklığına uğrayan KBY’nin Türkiye ile geliştirdiği karşılıklı bağımsızlık ilişkisi özerk bölgenin Bağdat’la olan hukuki bağı için bir tehdit olarak değerlendirildi.

Sonuç

AK Parti ile Gülen Hareketi arasındaki çatışmayı sadece iktidarı oluşturan büyük koalisyondaki bir çatlağın yansıması olarak okumak yanıltıcı olacaktır. Gülen Hareketi sadece Türkiye kökenli bir oluşum değildir. İhtiyaçlarını ve çıkarlarını küresel ölçekte tanımlayan küresel bir harekettir. Onu popüler bir takipçi kitlesine sahip bir diğer yerli grupla kıyaslamak yanıltıcı olur. Gülen, Türkiye’de yerel aktör olarak hareket etmiş gibi görünmekle birlikte küresel ölçekte yapılan hesaplara göre adım atmıştır.  Global olarak hesaplarını yaptıktan sonra Türkiye’de lokal olarak hareket eder.

Gülen Hareketi’ni herhangi bir sivil toplum yapılanması gibi karar alma sürecini etkilemeye çalışan bir çıkar veye baskı grubu olarak ele almak da yetersiz kalır. Hareket aslında iktidar üzerinde büyük bir etkiye sahipti ve birçok hükümet kadrosunu takipçileriyle doldurmuştu. İki müttefik arasındaki çatışma, otoriter bir hükümetin, siyasi sistemin demokratikleşmesini isteyen bir sivil toplum oluşumunun önerilerini reddetmesinden kaynaklanmadı. Gülen Hareketi’nin yapmaya çalıştığı şey, politikalar için girdi sağlama mücadelesinin çok ötesine gitmiştir. Aksine gerçekte, küresel çıkarları doğrultusunda belirlediği kendi politikalarını hükümete dayatmaya çalışmıştır.

Yazılar

Kübra Dizisi Üzerine Not: İki Allah Bir Peygamber – Ömer Carullah Sevim

Yayınlanma:

-

Uyarı gelene kadar spoiler yok, rahat olabilirsiniz.

Birbirinden taban tabana zıt iki Allah algısı var. O kadar zıtlar ki “Farklı bir şey söylemiyorlar!” da diyebiliriz. Neresinden baktığınıza bağlı! “Kübra” ikisi arasında makûl bir denge tutturmuş ve “Bu iki Allah’a nasıl doğru yerden bakılır?” sorusuna fena olmayan bir cevap vermiş.

Diziye hâkim olan birinci soru, “Bugün peygamber gelse ne olurdu?” Bu soruyla oldukça dürüst ilişkilenilmiş ama önce dizinin sürpriz finalinin yoğunlaştığı ikinci soru:

“Hangi Allah’ın peygamberi?”

İki Allah algısı var. Biri her yerde (maddede) Allah, biri her şeyin üstünde (arşta) Allah. Kübra diyor ki, “Ha öyle, ha böyle, hakikat ortaya çıkmaz mı? Gözle görülüp, elle dokunulmaz ve elbette kalple hissedilmez mi? Mesaj arştan da maddeden de gelse aynı mesaj, peygamber aynı peygamber olmaz mı?” İmtihan aynı imtihan, salih amel aynı salih amel… iman aynı hakikate… insanın tepkisi aynı tepki… Dizi boyunca farklı peygamberlere yapılan atıflar da tepkinin evrenselliği ile ilişkili.

İşte bu iki Allah -algısı- barıştırılmış. Dizi sonunda açıkça bu iki Allah’tan birine izleyiciyi yönlendiriyor ama samimiyetine ve mücadelesine şahit olduğumuz kahramanımızın olayları yorumlama biçimiyle “Ne fark eder ki?” diye ekliyor, “Ha o Allah, ha bu Allah!”

Buradan aşağısı doğrudan değil ama dolaylı da olsa spoiler içeriyor.

“Kübra” bu iki Allah’tan maddi olanı seçiyor ama bunun ancak hemen her şeyin bilgisine sahiplikle, kebir/kübra olmakla mümkün olduğunu da unutmayalım. Yani cevap yine hakikatin bilgisine sahip bir tanrıda! Şöyle de sorabiliriz: Hz. Muhammed Hira’ya çekildiğinde aldığı vahiy maddi hakikatin malum olması mıydı, yoksa hakikatin arştan ona bildirilmesi miydi?

Dahası, din meselesi öyle huşû içinde kılınan namazlara veya yoga seanslarında aranan huzura indirgenmiş şekilde ele alınmamış dizide. “Kübra”daki toplumsal, ezberlerle problemli, güç sahiplerini tehdit edici, kimlikleri kırıcı ve kimlik oluşturucu, tezatlıkları ile huzur verici, insanın şahsi serüveni ile toplumun devrimsel ihtiyaçlarına beraber ve basit cevaplar üreten bir din. Bu bağlamda dizi ikinci ve diziye daha hâkim olan sorusuyla güzel ilişkileniyor, düşündürüyor: “Bugün peygamber gelse ne olurdu?”

Devletten din adamlarına, akrabasından mahalle arkadaşlarına Semavi, binlerce yıldır mesaj taşıyıcıların yaşadıklarını yaşıyor. Bize de ihtiyacımız olan hakikatle ilişkiyi, kolektiviteyi (cemaati), imanı hatırlatıyor; içinde yaşadığımız şartları sorgulatıyor.

Semavi’nin etrafında sistem çarkları içinde ezilenler, ormancılar mahallesinin serserileri, kocakarılar, evladını kaybetmiş bir anne, bağımlı bir kız kardeş toplanıyor. Hayatları hem bireysel imanları hem omuz verdikleri mücadele ile değerleniyor. Bu, bize çağdaş yaşamımızda eksik olanı göstermiyor mu? Bir peygamber bugün gelse neyi tamamlar, kime liderlik ederdi?

Bu kısım olmaksızın, çokça yapıldığı üzere yalnızca dizinin finali üzerinden distopik bir zihin manipülasyonu hikayesi çıkarmak, dizinin açtığı verimli tartışma alanlarını bir anda çöpe atmak deme!

İki “Allah” sorusuna verilen cevap ayrı bir tartışmanın konusu ve ayrıca eleştiriyi hak ediyor olabilir ancak didaktik bir eser değil bu. Sanat eserinin yapması gerektiği gibi önceden görüyor, tozu üflüyor; oralarda bir yerde dolaşan soruyu masaya koyuyor. Sonrası izleyicide. Bu açıdan kalburüstü, düşündürücü.

Tavsiye olunur.

Devamını Okuyun

Yazılar

8 Bölümü İzledik ve Her Şey Bize Apaçık Göründü, Öyle mi?” Kübra Dizisi Hakkında – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

Bir dizi hakkında spoylır vermek günümüzün en büyük günâhlarından sayıldığı için en baştan uyarayım: Spoylır nerede başlıyor nerede bitiyor, dikkat etmeyeceğim ve dolayısıyla bundan başka uyarı da yapmayacağım. “Kübra” dizisinin sekiz bölümünü de bitirmeyen bence okumasın.

Bilinen hikâyedir/kıssadır: Hz. Musa, peşlerinde Firavun ordusu varken İsrailoğullarını Kızıldeniz’den karşıya geçirmek için asasını yere vurur ve deniz ikiye yarılır. Modern zamanlarda Kızıldeniz’de belli dönemlerde gelgitlerin yaşandığı ve denizin darlaştığı bölgelerde suyun iyice sığlaştığı gibi gözlemler üzerinden Kızıldeniz kıssasının bir mucize içermediği, fizik kurallarıyla açıklanabilecek bir niteliğinin olduğu yorumları yapılabilmiştir. “Peki, ya zamanlama?” diye sorsak herhalde ona da “Öyle denk gelmiş!” denirdi.

Keza Darwin’in “Türlerin Kökeni” eserinden beri yapılan biyoloji araştırmalarıyla günümüze kadar -elbette 150 yılı aşkın süredir teori üzerinde yapılan bir sürü tadilatla- geçerliliğini sürdürmüş evrim teorisi de benzer bir bilim-inanç dikotomisinin konusu haline gelmiştir. Bu cepheleştirme eğer laboratuvarda bir bakteri üzerinde yapılan gözlemler sonucunda evrimin varlığı tespit edilebiliyorsa orada herhangi bir ilâhîlikten bahsedilemeyeceği kabûlü üzerinden temellenir.

Anlaşılamayanlar anlaşılabildiği, açıklanamayanlar açıklanabildiği ölçüde Tanrı’nın gölgesinin insanların bilincinin üzerinden kalkacağına yönelik Aydınlanmacı kabûlün tecessüm ettiği iki örnekten bahsettik. Ancak Hz. Musa, kavmiyle Kızıldeniz’den geçerken bir doğa olayı olarak gelgit yaşanmış olabileceğini, Tanrı’nın yaratma mekanizmasının evrim teorisinin kastettiği biçimde işlediğini düşünerek de inancını devam ettirenler var. Allah “Ol!” der ve oluverir ancak ne dünyanın oluşumu, ne de bir çocuğun dünyaya gelişi bir anda gerçekleşir; insanın içinde bulunduğu mekân ve zaman uzamında bir sürece ve başkalaşıma tekâbül eder. Dolayısıyla bir olgunun bilimsel düzlemde açıklanabiliyor oluşu onun ‘kutsal’dan tamamen arındırılabilir oluşuna otomatik olarak tahvil edilemez.

Peki, bu bahsettiklerimizin Kübra dizisi ile alâkası nedir? Diziyle ilgili yapılan yorum ve eleştirilerde iki temel paradigma göze çarpıyor. İlk kanatta teknolojinin, “big data”nın ve yapay zekânın eriştiği düzeyle ilgili değinilere yoğunlaşanlar var. İkinci kanatta ise daha çok kitle manipülasyonu ve dinî kültler meselesi üzerinden anlatıyı kavramaya çalışanlar bulunuyor. Dolayısıyla birisi dizinin ortaya koyduğu teolojik ve politik sorunlarla hiç ilgilenmezken diğeri anlatıyı tamamen saptırılmış kolektiviteler/sapkın cemaatler düzeyine hapsediyor. Bunda dizinin sekizinci bölümünde seyirciyi bu yöne doğru ittirmesinin de önemli bir payı var. Çünkü Semavi (Gökhan) aslında kendisine verilen bütün mesajların yapay zekâ ürünü olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına ve iman çöküntüsüne uğramalıydı, katı olan her şey buharlaşmalıydı. En azından seyircide bu yönde bir beklenti inşa ediliyor. Fakat Semavi bunun tam tersine bütün süreci, teknolojinin gelişmişlik düzeyini, yapay zekânın gücünü “Sünnetullah” yani Allah’ın dünyevî mekânizmalara uyarak iş görme biçimi olarak değerlendirdiğinde ve mesajını kendisine yapay zekâyla ulaştırdığını söylediğinde seyirciden beklenen, Semavi’nin imanının artık içinden çıkmasının mümkün olmadığı bir girdaba dönüştüğüne tanık olmasıdır. Dolayısıyla diziyi izleyenlerin çoğunun gözünde Semavi, kontrolden çıkmış ve iflah olmaz bir mü’mindir artık; yeterli bilgi kendisine sunulmasına rağmen aydınlanmayı reddetmektedir.

Ben bu noktada Semavi’nin algılayışının Hz. Musa kıssasındaki gelgiti, evrim teorisini kabul edip bunlarda Tanrı’nın yaratmasını görmeye devam edenlerin tavrıyla örtüştüğünü düşünüyorum. Bugün bir peygamber gelse Tanrı’dan nasıl vahiy alırdı? Soultouch uygulaması üzerinden onunla iletişime geçen yapay zekâ Kübra, modern Cebrail olarak düşünülemez mi? Şüphesiz bunların hepsi birtakım spekülasyonlar fakat en azından Kübra dizisinde anlatılan hikâyenin bilim-din, teknoloji-manipülasyon ikilileri üzerinden tüketilemeyeceğini gösteriyor.

Öte yandan dizinin sonlarına kadar tanık olduğumuz mukaddes duygular, adalete yönelik tutkular, inanmanın sağladığı coşku yabana atılmayacak sorular üretiyor. Hı hı, tamam; Kübra yapay zekâymış ama… Semavi’de ve ona inananlarda gerçek olan hiçbir şey yok muydu? Maddiyatın köle ediciliğine ve yoksun bırakılmışlığa karşı öfke, kolektivitenin, dayanışmanın ve paylaşmanın yüceltilmesi, dünyanın değişmesi gerektiğine dair inanç ve umut… Bunlar bir çırpıda “karizmatik bir dinî lider etrafında bir araya gelen manipüle edilmiş kitlelerin yarattığı bir dinî kült” olarak yaftalanıp kenara atılacak gündemler değil.

Belki işin bu kısmını da başka bir yazıda açarım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM