Connect with us

Yazılar

15 Temmuz’un 7. Yıldönümünde Ak Parti-Fethullahçılar Çatışmasını Tekrar Değerlendirmek – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

2012 başlarında vuku bulan Hakan Fidan’a yönelik girişim AK Parti iktidarı döneminin en az 10 yılına damgasını vuran yönetici elit ittifakındaki mühim çatlağın en önemli işaretlerinden birisiydi. 7 Şubat 2012’de Gülen Hareketi mensubu olmakla bilinen İstanbul Özel Yetkili Savcısı Sadrettin Sarıkaya’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı KCK soruşturması kapsamında ifade vermeye çağırmıştı. Bu durum Gülen Hareketi’nin o döneme kadarki en cüretkâr çıkışıdır. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan bu hamleyi kendisinin tutuklanmasına yönelik bir girişim olarak görmüştü. Bu gelinen nokta, Türkiye’deki müesses “askeri vesayet rejimi”ni tasfiye için işbirliği yapan en önemli sosyal aktör ile siyasî aktör arasındaki güç birliği ve dayanışmanın sona erdiğine işaret eden bir gelişmenin en güçlü göstergesiydi. Dershanelerin kapatılmasına dair Erdoğan hükümetiyle Fethullahçı hareket / Gülenist kült hareketi arasında yaşanan çatışma artık iki ortak arasındaki ayrışmayı net bir biçimde ortaya koymuştu. Ancak bu dershane kapatma girişiminin çok öncesine giden her iki taraf arasında askıya alınan gerilimin olduğu da bir gerçekti. AK Parti ile Fethullahçı kült Hareketi arasında askıya alınan bir gerilimin varlığı Fidan olayının da öncesine gidiyordu.

Türkiye’de 1946’da çok partili siyasete geçişin ardından, Fethullahçılık Hareketi gibi dinî oluşumların, bir merkez sağ kitle parti çatısı altında birleşen büyük iktidar koalisyonunun bir parçası olması yeni bir durum değil. Ancak Fethullahçılarla birlikte ilk olan şuydu: Bir dinî hareket, ekonomik kaynakların ve bürokratik kadroların dağılımında hak ettiğini düşündüğü payı fütursuzca talep etme cüreti gösterdi. Bununla da yetinmedi, ayrıca hükümet politikalarını şekillendirme hususunda da kendinde hak gördü ve bu konuda gücünü sergileme teşebbüsünde bulundu.

AK Parti ile Gülenistler arasındaki çatışmayı o dönemde ele alan hem uluslararası medya hem de AK Parti karşıtı Türk medyasının bazı unsurları, bu çatışmada genellikle iç faktörlerin önemini vurgulamaya çalıştılar. Ayrıca, Gülenistlerin hükümete yönelik çatışmacı tutumu ile uluslararası faktörler veya uluslararası bağlamın dikte ettiği koşullar arasında herhangi bir bağlantı bulmaya çalışan her türlü analizi gözden düşürme eğiliminde oldular. Hatta bu çabaları komplo olarak adlandırmaktan da çekinmediler.

Şunu açıkça belirtmek gerekir ki bu yaklaşım ilk etapta çok naif ve tutarsızdır. Her şeyden önce, analize dış dinamikleri dâhil etmek, Fethullahçı Hareket’in kararlı destekçilerinin kapasitesini ve sıkı çalışmasını inkar ettiğimiz anlamına gelmez. İkincisi, hareketin davranışı ile uluslararası bağlamın dikte ettiği koşullar arasında bir korelasyon bulmak, hareketi sadece bir kukla/piyon olma konumuna da indirgemez.

Aslında, Sünni geleneğin “40 yıllık zâlim bir yönetim bir gecelik kaostan iyidir” anlayışına sıkı sıkıya inanan bir kişi olarak Gülen ve hareketinin hükümete meydan okuması, normal şartlar altında beklenmedik bir durumdu. Gülen, her zaman kendi şakirtlerine ve kendisine itibar eden toplumsal kesimlere, baskıya maruz kalmamak için devlete karşı çıkmamayı öğütlemiştir.  Kendi hareketini kültürel İslam dairesi içinde konumlayan Gülen, alternatif siyasî-sosyal düzen arayışı içinde olan İslamcı hareketleri kısa ömürlü saman alevine benzetmiştir. Ona göre kendi hareketi yeryüzünü ısıtan ve aydınlatan güneştir.

Peki, o halde neydi Gülen’i mevcut iktidara karşı başkaldırmaya iten? Gülen’i iktidara karşı koymaya yönelten etken, artık hareketinin devletin gerçek sahibi olduğuna inanmış olması ve kendisine destek veren dış aktörlerden de cesaret ve hatta destek almış olmasıdır.

Kısacası, dış dinamiklerin rolünü dışlayarak Gülen hareketi ile Erdoğan hükümeti arasındaki çatışmayı anlamaya yönelik her türlü çaba yetersiz kalacaktır.

Hareketin İlk Evresi: Yerel Hareket, Devletçi ve Statüko Yanlısı Yönelim

Gülen Hareketi’nin başarısında elbette üyelerinin kendilerini adamışlığının ve özverili gayretlerini göz ardı edilemez. Lâkin belirli bir tarihî bağlamda ve kritik siyasî konjonktürlerde iktidar(lar)la yakın ilişkiler içinde olması ve belli bir işlev içinde hareket etmesi (veya belirli bir yönde faal olmaya yönlendirilmesi) ona muazzam bir güce ulaşmasının kapılarını açmıştır.

1960’lar, Türkiye’de üniversite gençlik hareketlerinde Marksist ve sol fikirlerin popülerlik kazanmaya başladığı yıllardı. 1950’lerden beri sürdürülen bir çizginin devamı olarak o dönemde dini cemaatler ve tarikatlar “Sovyet tehdidi” ve artan “ateist-komünist tehlike”ye karşı devlet yanlısı duruşlarını sürdürüyorlardı. Henüz belli bir dini örgütlenme içinde sivrilmemiş olan Fethullah Gülen de kendisine taşralı ve muhafazakâr kökenden gelen biri olarak tarikatlar ve cemaatler çizgisinde bir pozisyon belirlemişti. 1960’lı yıllarda onursal başkanlığını emekli bir kara kuvvetleri generali olan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in yaptığı Komünizme Karşı Mücadele Derneği’nin faaliyetlerine katıldı.

1970’ler, Gülen Hareketi’nin oluşum yıllarıydı. O yıllarda merkez sağ Adalet Partisi’ni destekleyen Nurcu oluşumdan ayrılmış ve Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş Hareketi’ne (MGH) yakın durur bir görüntü sunmuştu. Ancak MGH gençleri arasında İran Devrimi’ne ve bölgedeki diğer İslamî siyasî hareketlere karşı artan sempatiden rahatsız olan Gülen, Erbakan ve hareketine karşı da mesafeli bir tavrı benimsedi. 1970’lerin sonlarında ve 1980 askeri darbesinden önceki aylarda aşırı sağ ve sol silahlı gruplar arasında artan şiddet sonucu can kaybı her geçen gün artarken Gülen, gençleri siyasî gösterilerden ve okul boykotlarından uzak durmaya, anarşi ve kaosa karşı polis ve orduyla birlikte hareket etmeye çağırıyordu.

Gülen, mevcut tüm siyasi partileri ve dernekleri kapatan, on binlerce kişiyi hapse atan, işkenceden geçiren ve onlarca kişiyi idam eden 1980 askeri darbesini de desteklemekten çekinmedi. Askeri rejimin “arananlar” listesinde olmasına rağmen hareketi, askeri yetkililerle yakın irtibat halindeydi. 1983 yılında çok partili siyasete geçişin ardından 1983-1991 yılları arasında ülkeyi yöneten Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ni güçlü bir şekilde destekledi.

Gülen Hareketi’ne tamamen devletin icadı bir oluşum olarak bakmak kimileri için komplocu bir bakış olarak görülebilir. Ancak hareketinin müesses nizam tarafından İran Devrimi sonrası dönemde yükselen İslamcı siyasî gençlik aktivizmine karşı bir panzehir olarak görüldüğünü inkâr etmek boşunadır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Gülen hareketi için yeni yollar açtı. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, 1991 yılında Time Dergisi’ne verdiği bir röportajda, Türkiye’nin Sovyet sonrası dönemdeki rolünü, Selefilik ve İran Devrimi’nden ilham alan radikalizme karşı Orta Asya’da bir set/mâni oluşturma olarak tanımladı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yaşanan jeopolitik değişimler bölgede dinî alan da dâhil olmak üzere birçok açıdan bir boşluk bırakmıştır. Türkiye, dini alandaki boşluğu doldurmak için bir devlet olarak sadece kendi kaynaklarını (Diyanet İşleri Başkanlığı) seferber etmekle kalmamış, aynı zamanda Gülen hareketinin Orta Asya’da etkisini göstermesinin önünü açmıştır. Bu çabalar aynı zamanda terörü “radikal” İslamî siyasi aktivizmin bir sonucu olarak gören NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönem tehdit değerlendirmesiyle de uyumluydu.

Gülen hareketi ile Türkiye’deki müesses nizam arasındaki ilişkiler Özal sonrası döneme de yayılmıştır. 90’lı yıllarda yükselişte olan MGH’ye karşı Fethullahçılığın bir tür dengeleyici unsur olduğu müesses nizam ve holdinglerin kontrolü altındaki anaakım medya tarafından kabul görmüş bir durumdu. Fethullah Gülen de kendisini bu şekilde pazarladı. Refah Partisi’nin ve Erbakan’ın önünü kesmek için müesses nizam ve anaakım medya, Gülen’i kullanma taktiğini hep devrede tuttu.

Ancak bu ilişkide hareketi sadece müesses nizam elinde bir araç olarak görmek kısır bir değerlendirme olacaktır. Daha ziyade her iki tarafın da karşılıklı çıkarlarına hizmet eden bir durumdan söz etmek mümkündür. Gülen’in devletçi ve milliyetçi görüşleri dikkate alındığında, bir dinî hareketin çabalarını devletin politikalarıyla uyumlu hale getirdiğini görmek garip olmasa gerek. Ayrıca devletle olan bu yakın ilişkiler, hareketin bürokratik kadrolara erişimini sağlamıştır.

28 Şubat Müdahalesi ve Sonrası

Post-modern darbe olarak da adlandırılan 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi, Başbakan Necmettin Erbakan’ın koalisyon hükümetini istifaya zorlamış ve tüm dinî kesimlere yönelik bir baskı dönemini başlatmıştır. Bu müdahalenin ilk aşamalarında diğer dinî oluşumlara yönelik zulme kayıtsız kalarak Gülen, kendi hareketini mevcut baskıdan koruyabileceğini düşünmüştü. Bu sebeple darbeyi meşrulaştırıcı bir pozisyon benimsedi.16 Nisan 1997 akşamı, Kanal D’de, Yalçın Doğan’ın programına çıkan Fethullah Gülen özetle şunları söyledi: “Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor.” (…) “Bugün Türkiye’yi idare edemeyenler, ‘Bu işi beceremedik, yüzümüze gözümüze bulaştırdık’ demeliler.” Gülen, Erbakan hükümetinin istifasını da isteyerek şu sözleri sarfetti: “Ben bu emaneti götüremiyorum, emaneti al, diyerek millet adına bu fedakârlık yapılmalıdır.” (…) “Askerler, bazı sivil kesimlerden daha demokrat”, “8 yıllık kesintisiz eğitimin İmam Hatiplere kaynak açısından zararlı olacağını zannetmiyorum.”

Nitekim darbeyi destekleyen medya, darbenin baskısını haklı çıkarmak için Gülen’in diğer dini kesimler karşısındaki konumunu manipüle etti. Ancak Gülen, darbecilerin listesinde sıranın kendisinin olduğunu anlayınca ABD’ye gitmek için Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.

Türkiye’den ayrılan Gülen’in yerleşmek için ABD’yi tercih etmesi bir rastlantı değil, rasyonel bir tercihtir. 1990’ların ortalarından itibaren Gülen, kendisini ve hareketini “ilerici” İslam’ın “aydınlanmış ve Batı yanlısı yüzü” olarak sunan yeni bir “İslamî”söylem geliştirmeye başladı. Ayrıca hareket, eğitim ve ticarî faaliyetlerde bulunmak sûretiyle her kıtada at oynatan bir konuma geldi. Daha önce de belirttiğimiz gibi ABD, Soğuk Savaş sonrası tehdit söylemini “radikal İslamî terörizm” üzerine inşa etmişti. “Radikal İslami teröre karşı panzehir” söylemine sahip bir küreselleşmiş Müslüman oluşumu olarak Gülen Hareketi, ABD’de kendini “evinde” hissedecekti.

Geçmişte Milli Görüş Hareketi (MGH) ile yakın temastan kaçınan Gülen’in 2002 seçimleri ve sonrasında AK Parti’ye verdiği desteği bu bağlamda anlamak gerekir. AK Parti liderliği, MGH’den ayrılan grubun temsilcileri olarak siyasette ayakta kalabilmek için ulusal ve uluslararası güç merkezleri nezdinde meşruiyet kazanma zarureti hissettiler. Erbakan liderliğindeki hükümetin devrilmesi ve Refah Partisi’nin yasaklanması sırasında her iki güç merkezi arasında bir görüş farklılığı yaşanmadı. Hatta Türkiye’de iç siyasetin ordu eliyle dizayn edilmesi Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin bir kısmınca açık, bir kısmı tarafından örtülü destek gördü. Avrupa ve ABD, Refah Partisi liderliğindeki hükümete karşı aleni bir askeri darbeye yeşil ışık yakmasa da, ordunun siyasete müdahale etmesine de itiraz etmedi.

Lâkin AK Parti’nin kurucuları, ABD’li politikacılarla kurdukları iletişim kanalları aracılığıyla, İslamcı gelenekten gelen ve ABD’nin İslam ile demokrasi arasında uzlaşma arayan bir siyasî partiye olumlu baktığı kanaatindeydiler. Bu izlenimi, o dönemde Amerikan akademik çevrelerinde sürdürülen tartışmalar da destekler mahiyetteydi. Yaptığı konuşma nedeniyle 10 ay hapis cezasına çarptırılmasının ardından Erdoğan’a ABD’nin İstanbul Başkonsolosu tarafından tam destek verilmesi, Amerikalıların yeni siyasî oluşuma yönelik olumlu bakış açısının erken bir göstergesiydi.

ABD’de akademik çevrelerde uzun süredir, İslamcıların demokrasiyle uzlaşmasının özelde Ortadoğu’da, genelde İslam dünyasında demokratik rejimlerin oluşması ve oturmasına katkı sağlayacağı hususu tartışılmaktaydı. Bu tartışma, 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında Amerikan karar vericilerinin de gündeminde olan bir konu haline geldi. Ortadoğu’daki diğer ülkelere göre nispeten oturmuş bir “çok partili hayat”a sahip olan Türkiye’de böyle bir iktidara şans verilmiş olması özelde bölge açısından, genelde de tüm İslam dünyası açısından bir laboratuvar işlevi görebilirdi.

AK Parti kurulmadan önce, partinin kuruluşuna öncülük eden isimlerin ABD’li yetkililerle çeşitli temaslar içinde oldukları gözlerden kaçmadı. Sonuç olarak, her iki taraf da birbirleri hakkında karşılıklı bir ortak anlayışta buluştular. ABD, iki nedenle yeni siyasi oluşumda altın bir fırsat gördü: Birincisi, Amerikalılar için o anda ülkenin tek popüler figürü olan Erdoğan’ın başını çekeceği siyasî partiye kapıları açık tutmak, stratejik olarak çok önemli bir ülkede siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın büyümesinin önüne geçecektir. İkincisi, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ABD’li politika yapıcılar bakımından İslam ve demokrasi arasında bir uzlaşma (ılımlı İslam), Müslüman dünyasına siyasi istikrar getirebilecek ve Batılı ile Müslüman kültürler arasındaki gerilimleri azaltabilecek bir rol üstlenebilir.

İkinci husus açısından bakıldığında, ABD’liler açısından İslam ve demokrasi arasında böyle bir uzlaşıyı temin etmede Türkiye’den neşet etmiş İslamî hareketler dünyanın diğer bölgelerine kıyasla daha fazla potansiyele sahipti. Bu tarihî bağlam ve konjonktürde Gülen Hareketi ve AK Parti, tükenmiş Türk siyasi sistemini dönüştürmek için ilgili tüm taraflarca beklenen ortaklar haline geldi.

AK Parti – Gülen Hareketi İlişkilerinin Niteliği

AK Parti ile Gülen Hareketi arasında 2000’li yıllarda 2010 referandumuyla sonuçlanan güçlü bir ittifak oluştu. Ancak bu ilişkilerin pürüzsüz sürdürüldüğü de söylenemezdi. 2007 sonrası dönem, ikisi arasındaki dayanışmanın altın çağı oldu. Yalnız ilişkilerin oldukça ilerlediği bu dönemde bile iki güç arasında zaman zaman görüş ve çıkar farklılıkları yaşandı. Gülenistler, kült hareketinin çıkarlarına yeterince açık olmadığını düşündüğü bazı bakanlardan şikâyetçiydi. Yine de bu, iktidarla hareket arasında sahip oldukları diğer anlaşmazlıklara kıyasla küçük bir sorundu.

Hareket, hükümet politikalarını şekillendirmeye yeltendiğinde ve güya hak ettiğini talep ettiğinde, elbette bunu halk iradesinin kendisine verdiği yetkiden yola çıkarak yapmadı. İktidar partisinin lider kadroları arasında Gülenist olarak bilinen bir isim bile yoktu. Hareket veya o günlerdeki popüler adlandırmayla “cemaat”, medyadaki, iş dünyasındaki ve finans sektöründeki ağırlığının yanı sıra temelde güvenlik güçleri, istihbarat, yargı ve bürokratik kadrolardaki gücüne güvenmekteydi. Halk arasında belli bir popülariteye sahip olduğu da doğrudur. İktidarla yaşanan zıtlaşma öncesinde ülkede pek çok insan, hareketin ifade edilen sosyal ve kültürel hedeflerine sempati besliyordu. Bununla birlikte, bu hedeflere karşı toplumda duyulan yakınlık, aynı veya benzer değerleri paylaşan ve önceki hükümetlere kıyasla ülkeyi oldukça başarılı bir şekilde yönettiğine inanılan güçlü bir siyasi partinin varlığında, hareketin çeşitli konularda temin etmek istediği siyasi çıkarlara yönelik bir desteğe dönüştürülebileceği anlamına da gelmiyordu.

Güç mücadelesinde başat oyuncu olma bağlamında harekete/cemaata verilen kitlesel desteğin hacmi hakkındaki belirsizliğin, hareketin bürokrasi, medya ve ekonomideki güçlü varlığının ağırlığını otomatik olarak azaltıcı etkisi olmuştur. İktidarın güçlü popüler desteğe sahip olması, ona cemaatten gelecek saldırılara karşı gereken hamleyi yapabilecek bir meşruiyet alanı sağlamıştır.

“Siyaset Dışı”lık İddiasındaki Bir Siyasî Aktör Olarak Fethullahçılar

Gülen Hareketi, sürekli olarak siyaset dışı bir hareket olduğunu olduğunu iddia etmiştir. Hatta siyasetten uzak durmalarının metodolojik bir zorunluluk olduğunu savunmuştur. Hakikat ise oldukça farklıdır: Hareket, dâima siyaset dünyasıyla ve devletle derin ilişkiler geliştirmiştir. Gülenciler siyasetten uzak durma iddiasıyla siyasete derinden bulaşmış olma arasındaki çelişkiyi, hareketlerinin siyaset üstü faaliyet gösteren ve daha çok sosyal bir baskı grubu gibi hareket eden bir sivil toplum oluşumu olduğunu vurgulayarak açıklamışlardır.  Onlara göre siyasetle etkileşim içinde olmaları kamu menfaatleri doğrultusunda karar verme sürecini etkilemeyi amaçlamaktadır. Ancak aslında olan şudur: Hareket, politikaları etkilemek yerine bizzat şekillendirmek için siyasi bağlarını devreye sokmakta ve emniyet, istihbarat ve yargı bürokrasisindeki takipçilerini kullanmaktadır. İhtiyaç gördüğünde hukuk dışına çıkmaktan da çekinmemektedir.

Hakikatte, Gülen hareketi özellikle AK Parti iktidarı döneminde  herhangi bir siyasi yasal örgütlenme biçiminde örgütlenmemiş olmasına rağmen Türkiye’de en etkili siyasi aktörlerden biri olarak varlığını ortaya koymuştur. Demokratik bir siyasi sistemde işleyen herhangi bir yasal siyasi kuruluştan farklı bir şekilde faaliyet göstermiştir. Bir sivil toplum örgütü veya oluşumu olmak, hareketin sahip olduğu gerçek siyasî iktidar kaynaklarını gizlemek için bir kılıf işlevi görmüştür. Öte yandan devletin resmî ve yasal karar alma hiyerarşisi dışında kalan hareket, hayati çıkarları söz konusu olduğunda veya bu çıkarlar tehlikeye girdiğinde devlet hiyerarşisi içindeki uzantıları ve bağlantıları vasıtasıyla kararları şekillendirmekten veya belirlemekten geri kalmamıştır.  Gerçekte, Gülen Hareketi siyasal sistemin kurallarına tabi olmadan, siyasi sistemde giderek gücünü artıran bir siyasî entite aktör olarak faaliyet göstermiştir. Aynı zamanda sistem tarafından konulmuş herhangi bir dizi kurala göre oynamayan bir siyasî aktör olarak faaliyet göstermiştir.

Bir siyasi aktör olarak Gülen Hareketi, müttefiki iktidar partisinin itirazlarını ve ikazlarını ciddiye alan bir tutum takınmamıştır. Hareket, devlet içindeki örgütlenmesi sayesinde bazı siyasi hesaplarını görmek için siyasi gücünü, hasımlarına karşı çeşitli darbe davalarında kullanmıştır. Hareketin siyaseti şekillendirme girişimlerinin ortaya koyduğu gerçek şudur: Hareket ile AK Parti iktidarı arasındaki çekişme, demokratik sivil bir hareket veya toplumsal güçle her gün daha otoriter olma eğiliminde olan bir iktidar arasındaki mücadele değildir. Kavga, iki otoriterleşme eğilimindeki aktör arasında bir iktidar mücadelesidir.

Dünyaya Amerikan Lensleriyle Bakan Bir Küresel ‘İslamî’ Hareket

Gülen hareketi üzerine yapılacak herhangi bir analiz, Türkiye kökenli olmasına rağmen lideri ve merkezi ABD’de olan küresel bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu hesaba katmak zorundadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, özellikle 11 Eylül sonrası bağlamında hareketin ABD merkezli olması rastlantısal bir gelişme değildir. Gülen’in ABD’de olması da sadece 1998’de Türkiye’de kendisine yönelik olası zulümden kaçmasıyla ilgili değildir. Araştırmacı gazeteci Jeremy Scahill’in resmini çizdiği kirli savaşları” rutin hâle çeviren ve dünyayı bir savaş alanıhaline getiren küresel teröre karşı savaşbağlamında Amerikan siyasetiyle Gülen Hareketi arasında göz ardı edilemeyecek bir çıkar örtüşmesi vardır.

11 Eylül sonrası konjonktürde ABD’deki güç odakları tarafından Gülen’in İslam anlayışı ve meselelere yaklaşımı takdir gören ve tasdik edilen bir bakış açısıdır. 11 Eylül sonrası dönemde George W. Bush’un dış politika ekibinin mühim bir üyesi olan Zalmay Halilzad’ın eşi Cheryl Benard tarafından yazılan Sivil Demokratik İslam adlı bir RAND Corperation raporu, Gülen’i çalışmaları teşvik edilmesi gereken modernist bir fikir insanı ve hareket lideri olarak sınıflandırmaktadır. Bu rapora göre, Gülen tarzı bir modernist bakış açısı Batı’nın çıkarlarına uygundur ve bu sebeple Batı’nın Gülen’in bakış açısı paralelindeli İslami vizyonu gelenekçilere karşı teşvik etmelidir. 2005 itibariyle, Bush yönetiminin sözde “teröre karşı savaş” kampanyasını destekleyen, şahin ve İsrail yanlısı bir sert muhafazakar olan Daniel Pipes da kendisinin iyi ilişkiler içinde olduğunu iddia ettiği “ılımlı” Gülen hareketini övmüştür.

Pipes gibi bazı şahin (neo) muhafazakarlar Gülen hareketi karşısındaki olumlu pozisyonlarını AK Parti-Gülen Hareketi arasındaki derin işbirliği sebebiyle bir ara değiştirmiş olsalar da hareket genelde ABD’deki olumlu imajını büyük ölçüde korumuştur. ABD’deki bazı şahin muhafazakârların harekete karşı olumsuz tavır içine girmiş olmalarının da etkisiyle Gülen, özellikle 2010’dan itibaren Erdoğan hükümetiyle bağlantılı olarak görülmenin hareketin imajını zedelediği fikrine varmıştır.

Gülen hareketi bundan gurur duysa da, küresel bir hareket olmak hareketin liderliği için bir güvensizlik duygusu yaratmıştır. Bu durum aynı zamanda hareketin yumuşak karnıdır. Dünya siyasetinin mevcut jeopolitik atmosferinde Müslüman bir oluşum olarak 150’den fazla ülkede güçlü bir direnişle karşılaşmadan faaliyet göstermek, küresel statükoya maksimum düzeyde uyum gerektirmektedir. Hareket, “ılımlı” görünümü nedeniyle dünya çapında görünürlük kazanması için tolere edilmiş ve hatta teşvik görmüştür. Harekete yönelik bu onaylayıcı tutum ve “ılımlılık modeli” olarak görünmesi sadece “İslamî” mesajıyla ilgili değildir. Aynı zamanda dünya meselelerinde aldığı pozisyonla da ilgilidir. Dünya sistemine hakim olan güç ilişkisinde Gülen Hareketi kendisini güç piramidinin tepesinde olanlarla birlikte konumlandırmaktadır.

Dikkatli bir okurun hareketin yayın organlarına bakınca ilk fark edeceği hususlardan birisi İsrail hakkında yayımlanmış herhangi bir haberde veya köşe yazısında “işgal” kelimesinin neredeyse hiç kullanılmadığı olacaktır. Genelde hareketin medyasında İsrail’e yönelik eleştirel bir tavır görülmemiştir. Diyelim ki istisnai olarak arada bir eleştirel tavır takınılmışsa, İsrail’e yönelik bu eleştiri, genellikle Filistin tarafına yönelik daha sert bir eleştiriye eşlik eden yumuşak bir dille çok dikkatli bir şekilde ele alınır. Filistin Sorunu’na aşina olmayan biri hareketin medyasına baktığında, rahatlıkla bölgede onlarca yıldır devam eden çatışmayı çözmenin önündeki en büyük engelin Filistinliler olduğu izlenimini edinmiştir. Filistin’de barışın önündeki engelin kolonyalist yerleşmeci Apartheid rejimi olduğuna dair bir tespiti Gülenist medyada görmek neredeyse imkansızdı.

Bu durum, Gülen hareketinin mutlak anlamda İsrail yanlısı bir Müslüman oluşum olduğu anlamına gelmiyor. Ancak İsrail’i ve de özellikle ABD’de etkili bir varlığı olan İsrail lobisini ve pro-İsrail evanjelist çevrelerin tepkisini çekmek ve İsrail karşıtı olarak algılanmak istemediği de çok açıktır. Dahası, Gülen Hareketi İsrail’i düşmanlaştırmamanın ABD ve Avrupa’nın gözündeki ılımlı imajını güçlendireceğine inanmış ve bu kabulü hareketin küresel ölçekte hayatta kalmasının ve genişlemesinin anahtarı olarak görmüştür.

Hareketin Zaman Gazetesi’nde uzun yıllar yazmış ve Gülen’e yakın duruşuyla tanınmış (şu an iktidarın safında yer alan) gazeteci Hüseyin Gülerce’nin de teyit ettiği gibi, Gülen hareketi ile AK Parti arasındaki ilk ciddi çatlağa her iki yapının İsrail hakkındaki duruş farklılıkları neden oldu. Gülen Hareketi ile iktidar arasındaki ilişkilerde “ilk çatlakları yaratan [2010 yılında] Mavi Marmara kriziydi” diyen Gülerce’ye göre “Gülen’in tavrı çok netti, her zaman Türkiye’nin dış politikasında maceraperest olmaması ve Batı’ya yönelmesi gerektiğini ve dış politika sorunlarının diyalog yoluyla çözülmesinin şart olduğunu öne sürmüştü.”

“Eksen Değişimi” Tartışması ve Gülenist Duruş

Türkiye’yi Batı’ya dönük görme arzusu, Filistin Meselesi ve İsrail dışındaki konularda da Gülen’in, Erdoğan’ın dış politikasını eleştirmesine neden oldu. 2010 yılında ABD ve Türkiye, İran’ın nükleer enerji programı konusunda da anlaşamadı. ABD, İran’ın nükleer çalışmalarında ilerleme kaydetmesini frenlemek için yeni bir dizi yaptırım uygulamaya yöneldi. Öte yandan Türkiye, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme programını destekledi. 2010 yılında Türkiye ve Brezilya, İran’a karşı uluslararası yaptırımlardan kaçınmak için başarısız bir girişimde bulunarak, Mayıs 2010’da İran ile bir yakıt takası anlaşması üzerinde anlaştılar. Bu anlaşmanın ABD ve Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri tarafından reddedilmesi, Türkiye ve Brezilya’nın İran’a ek yaptırımlar uygulayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1929 sayılı kararına karşı oy kullanmasına neden oldu.

Türkiye’nin 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayıyla birlikte BM Güvenlik Konseyi’ndeki yaptırımlar lehine oy kullanmaması Washington’daki siyasi çevreleri hayli rahatsız etti. İsrail, Gazze Şeridi’ne karşı uygulanan İsrail-Mısır ablukasını kırmak amacıyla Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara ve diğer beş gemiye askeri operasyon düzenledi. Operasyonda biri ABD vatandaşı olan 9 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Bu olay Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir krize yol açtı. Mayıs 2010’daki bu iki gelişme, Türkiye’nin dış politika yönelimlerine ilişkin tartışmaları alevlendirdi. ABD’deki pek çok politikacı, medya ve akademisyen Türkiye’yi “eksen kayması”yla, yani “İslamcı” yönelimli AK Parti yönetimi altında Batı’dan kopup pan-İslamist bir dış politikaya yönelmekle suçladı.

O dönemde ABD başkentinde genelde AK Parti hükümeti, özelde de Başbakan Recep T. Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yoğun bir şekilde eleştirildi, hatta çeşitli kesimler tarafından saldırıya uğradı. ABD medyası, İsrail lobisi, Kongre’nin hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat üyeleri ve hatta dış politika yapılanması, Erdoğan hükümetine karşı alınan kritik pozisyonun bir parçasıydı. Bu eleştiriler hükümetin Mavi Marmara olayını ele alış biçimiyle sınırlı kalmadı. Türk dış politikasının tamamı mercek altındaydı. Eleştirmenler, Erdoğan ve Davutoğlu’nu bölgesel bir güç olma hedefiyle geleneksel Batı yanlısı dış politikadan İslamcı bir politika lehine sapmakla suçladılar.

Bu kritik konjonktürde Gülen, Wall Street Journal‘a Türk hükümetinin olayı ele alış biçiminden hoşnutsuzluğunu gösteren bir röportaj verdi. Gülen, bu röportajda, bir Türk insani yardım kuruluşu olan İHH’nın sahibi olduğu Mavi Marmara gemisinin de içinde bulunduğu filonun, İsrail makamlarından izin istemek zorunda olduğunu belirtti. Oysa böyle bir izni istemek tüm Gazzelileri temel ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakan bir işgalci güç tarafından uygulanan bir yasa dışı ablukayı kırma amacına tamamen aykırıydı.

Gülenistlerin “Arap Baharı” Sonrası İktidara Karşı Eleştirel Tavrı

Tunus’ta başlayan ve 2010 yılı sonunda tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesine yayılan Arap ayaklanmaları dalgası, tüm bölge için umutları ve özlemleri artırmıştı. Ayrıca Türkiye açısından, ülke dış politikası hakkındaki “eksen değişimi” tartışmasının Ortadoğu’daki yeni rejimler için “Türk modeli”ne dönüşmesine vesile oldu. “Yeni Ortadoğu”da,  İslam ile laik liberal demokrasi arasında bir sentez oluşturmuş bir ülke olarak Türkiye’nin bir model olup olamayacağı Batı’da siyasi ve akademik çevrelerde ve medyada tartışılmaya başlandı.

“Arap Baharı” demokratik kurallara göre siyasi iktidar için rekabet etmeye istekli İslamcı oluşumları ön plana çıkardı. İslamcı oluşumların, kökleri İslamcı harekete dayanan ve laik Batı merkezli Türkiye’yi yöneten siyasi bir parti olan AK Parti’ye yakınlıkları, AK Parti’nin Batı’da yeniden ilgi odağı haline gelmesini beraberinde getirdi.

“Arap Baharı”nın ilk iki yılında, Batı’da AK Parti’nin rolü, konumu ve yeni gelişmelere yönelik politikası genellikle olumlu karşılandı. Lâkin “Arap Baharı”nın üçüncü yılında AK Parti’nin bölgesel ve genel dış politikası yeniden eleştiri odağı oldu. 2011’de bölgenin yükselen yıldızı, 2013’ün yalnız kurdu olarak görülmeye başlandı. Batı’da AK Parti yönetimine yönelik iyimserlikten sert kritik tavra doğru bu gidişatta başlıca üç faktör rol oynadı: Suriye çıkmazı, Mısır’daki Cumhurbaşkanı Mursi hükümetini deviren askeri darbe ve Haziran 2013’te İran Cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani’nin Batı’ya açılımı.

Gülencilerin Arap Baharı sürecinde AK Parti’nin dış politikasına bakışı, Batı’nın Erdoğan hükümetine yönelik tutumları doğrultusunda gelişti. 2011 ve 2012’de, bu kritik yıllarda hükümetin bölgesel politikası hakkında koşullu bir iyimserlik sürdürdüler. Bazı konjonktürlerde hükümetin attığı bazı adımları sert şekilde eleştirdiler.

Libya ayaklanması başladığında, hükümetin Kaddafi’ye karşı müdahale kampına katılma konusundaki isteksizliği nedeniyle Gülenciler hükümeti eleştirenlere katıldı. Suriye ayaklanmasının ilk aylarındaysa krizi bölgesel düzeyde mezhepçi bir perspektiften sunmaya çalıştılar. Hükümeti sadece Esad rejimiyle ilişkileri derhal kesmeye zorlamaya çalışmakla kalmadılar, aynı zamanda Suriye’nin bölgedeki en önemli müttefiki olan İran’a karşı çatışmacı bir politikayı da kışkırttılar.

Gülenciler, hükümetin Arap Baharı ülkelerindeki yeni siyasi aktörlerle geliştirmekte olduğu bağlarla da ilgilendiler. Hükümetin İslamcı siyasi partilerle güçlü ilişkiler kurma politikasını sakıncalı buldular. Bu arada İsrail ile siyasi ilişkilerin geliştirilmesinin gerekliliği konusunu sürekli gündeme getirdiler. Cumhurbaşkanı Mursi, Temmuz 2013’te Mısır’da bir darbeyle devrildikten sonra, Gülenciler, Arap Baharı sırasında sözde pan-İslamist dış politikası nedeniyle Erdoğan’ı eleştirme eğilimindeydiler.

Gülenistlerin Fidan’a İtirazı İç Sorun Mu?

Genelde medyada ve analistler arasında, o dönemde Türk istihbarat şefi Hakan Fidan’ın Gülenciler tarafından hedef alınmasını Gülenciler ile Erdoğan hükümeti arasındaki bir iç mesele olarak görme eğilimi baskın oldu. Yorumcular olayı genellikle Kürt sorununun nasıl çözüleceği konusunda Gülenciler ile hükümet arasındaki görüş ayrılığı olarak sundular. Oysa Gülencileri en çok rahatsız eden şey, ABD’nin, Türkiye’nin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY) ile iyileştirilmiş ilişkileri de dahil olmak üzere, Türkiye’nin Kürt sorununa genel yaklaşımını eleştirmesi oldu.

Türkiye ile KBY arasındaki artan karşılıklı bağımlılık, AK Parti’nin onlarca yıldır devam eden ihtilafa çözüm arayışından bağımsız değil. Öte yandan ABD, Türkiye ile KBY arasında artan ekonomik karşılıklı bağımlılığın, özerk bölge ile Irak’taki merkezi hükümet arasındaki bağları zayıflatmasından endişe ediyordu. Irak’taki merkezi hükümetten tamamen hayal kırıklığına uğrayan KBY’nin Türkiye ile geliştirdiği karşılıklı bağımsızlık ilişkisi özerk bölgenin Bağdat’la olan hukuki bağı için bir tehdit olarak değerlendirildi.

Sonuç

AK Parti ile Gülen Hareketi arasındaki çatışmayı sadece iktidarı oluşturan büyük koalisyondaki bir çatlağın yansıması olarak okumak yanıltıcı olacaktır. Gülen Hareketi sadece Türkiye kökenli bir oluşum değildir. İhtiyaçlarını ve çıkarlarını küresel ölçekte tanımlayan küresel bir harekettir. Onu popüler bir takipçi kitlesine sahip bir diğer yerli grupla kıyaslamak yanıltıcı olur. Gülen, Türkiye’de yerel aktör olarak hareket etmiş gibi görünmekle birlikte küresel ölçekte yapılan hesaplara göre adım atmıştır.  Global olarak hesaplarını yaptıktan sonra Türkiye’de lokal olarak hareket eder.

Gülen Hareketi’ni herhangi bir sivil toplum yapılanması gibi karar alma sürecini etkilemeye çalışan bir çıkar veye baskı grubu olarak ele almak da yetersiz kalır. Hareket aslında iktidar üzerinde büyük bir etkiye sahipti ve birçok hükümet kadrosunu takipçileriyle doldurmuştu. İki müttefik arasındaki çatışma, otoriter bir hükümetin, siyasi sistemin demokratikleşmesini isteyen bir sivil toplum oluşumunun önerilerini reddetmesinden kaynaklanmadı. Gülen Hareketi’nin yapmaya çalıştığı şey, politikalar için girdi sağlama mücadelesinin çok ötesine gitmiştir. Aksine gerçekte, küresel çıkarları doğrultusunda belirlediği kendi politikalarını hükümete dayatmaya çalışmıştır.

Köşe Yazıları

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yayınlanma:

-

Bunca çocuk öldürülürken, bunca insan evinden yurdundan edilirken, bunca yoksul açlığın pençesinde kıvranırken, bunca insan yalnızca güçlü olmadığı için ezilirken, bunca hakikat paranın ve iktidarın gürültüsü altında boğulurken biz daha neyi bekliyoruz?

Daha ne olması gerekiyor?

Hangi zulüm bizi uyandıracak?

Hangi adaletsizlik, vicdanımızın kapısını kıracak?

Hangi çığlık, konforumuzun duvarlarını aşacak?

Dünyanın değişmesini beklemekle ömür tüketemeyiz. Dünyayı değiştirecek insanların önce kendilerinin değişmesi gerekiyor!

Ve evet…

Devrim fikri, bugün dünden çok daha çekici, çok daha gerekli ve her zamankinden çok daha mümkün, çok daha güçlü bir ihtimaldir!

Çünkü mevcut düzenin insanlığa sunduğu gelecek, artık kendi çelişkilerinin altında ezilmektedir!

Para, her şeyi satın alabilecekmiş gibi davranıyor.

Güç, haklılığın yerine geçiriliyor!

Başarı, ahlaktan koparılıyor!

İnsan, bir ruh ve emanet sahibi varlık olmaktan çıkarılıp tüketen, tüketilen, ölçülen ve pazarlanan hatta hesaplanan bir nesneye dönüştürülüyor.

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ “şartlar böyle” diyerek kendimizi avutuyoruz!

İşte tam burada başlamalıdır itirazımız.

Tevhid yalnızca dil ile söylenen bir cümle değildir.

Tevhid, hayatın bütün alanlarına yayılan bir özgürleşme iddiasıdır!

“La ilahe illallah” demek, insanın insana kulluğunu reddetmektir!

Paranın ilahlaştırılmasına itiraz etmektir!

Makama tapınmaya itiraz etmektir!

Devlete, lidere, partiye, mezhebe, kariyere, şöhrete, çoğunluğun kanaatine veya konfora mutlak anlam yüklemeyi reddetmektir!

İnsanın kendi vicdanını, hakikatin yerine koyduğu bütün putlardan kurtarmasıdır!

Bugün belki de en büyük problemimiz, putların artık taş ve tahtadan yapılmıyor oluşudur.

Modern putların yüzü yoktur.

Bazen bir banka hesabıdır.

Bazen bir makamdır.

Bazen bir sosyal medya hesabındaki takipçi sayısıdır.

Bazen bir koltuktur.

Bazen bir siyasi kimliktir.

Bazen bir mezhebi bayraklaştırmaktır.

Bazen “bizim adam” dediğimiz bir kişinin yaptığı yanlışı savunma mecburiyetidir.

En tehlikelisi

Kendi rahatımızdır!

İnsan, rahatını kaybetmemek için hakikatten vazgeçtiği gün, kendi zincirini kendi elleriyle örmeye başlar!

Ve sonra şartları suçlar.

“Ne yapabilirim ki?”

“Ben tek başıma ne değiştirebilirim?”

“Düzen böyle.”

“Benden başka kimse yapmıyor.”

“Şimdi sırası değil.”

“Bir gün…”

İşte o “bir gün”, çoğu zaman insanın hayatındaki en büyük mezarlıktır.

Çünkü devrim, önce takvimde değil, insanın zihninde başlar!

Artık parti pırtı hesaplarının, koltuk pazarlıklarının, güç dengelerinin, kişisel menfaatlerin ve siyasi fanatizmin bizi hakikatten uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.

Bir insanın hakikati savunması için bir partinin üyesi olması gerekmez!

Bir mazlumun yanında durmak için makam sahibi olmak gerekmez!

Bir çocuğun gözyaşını dindirmek için milyonlara sahip olmak gerekmez!

Bir yanlışın karşısında durmak için kalabalıkların arkasına saklanmak gerekmez!

Bazen bir insan yeter.

Bazen bir cümle yeter.

Bazen bir kitap…

Bazen bir öğrenciye verilen bir ders…

Bazen aç bir insanın sofrasına bırakılan bir ekmek…

Bazen bir çocuğun elinden tutmak…

Bazen haksızlığa uğramış birinin yanında durmak!

Bazen doğru bildiğini söylemek!

Bazen yanlışın parçası olmayı reddetmek!

Değişim, her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz.

Tarihin en büyük dönüşümlerinin arkasında çoğu zaman önce kendi içlerinde bir şeyleri değiştirmiş küçük insanlar vardır.

Ali Şeriati’nin çok önemli bir çağrısı vardı:

“İnsan yalnızca bilen değil, sorumluluk alan bir varlık olmalıdır!” der.

Bilmek yetmez.

Zulmü tarif etmek yetmez.

Adaletsizliği teşhis etmek yetmez.

Dünyanın kötü olduğunu anlatan binlerce kitap yazılabilir.

Ama mesele şudur:

Sen ne yapıyorsun?

Kendilerini koşulların karanlık girdabına bırakanlar,

Kendinizi küçümsemeyin.

“Ben kimim ki?” demeyin.

“Benim gücüm ne?” diye başlayıp hiçbir şey yapmadan bitirmeyin.

Çünkü insanın gücü yalnızca sahip olduğu para, makam, teknoloji, çevre ve imkânlardan ibaret değildir.

İnsanın asıl gücü, neye inandığı ve neye adandığıyla ilgilidir!

Bir insanın cebinde hiçbir şey olmayabilir!

Ama zihninde bir fikir olabilir!

Kalbinde dupduru bir iman olabilir!

Vicdanında bir sızı olabilir!

Elinde bir kitap olabilir!

Dilinde hakikat olabilir!

Ve bütün bunlar, doğru bir niyetle birleştiğinde küçümsenmeyecek bir kuvvete dönüşebilir!

Bugün bize düşen, dünyanın bütün problemlerini bir gecede çözmek değildir.

Bize düşen, kendi üzerimize düşeni yapmaktır!

Sadece yapabileceğimiz kadarını değil;

bugün yapabileceğimiz en küçük şeyi bile ertelememektir!

Bir insan okuyabiliyorsa okusun.

Yazabiliyorsa yazsın.

Öğretebiliyorsa öğretsin.

Bir çocuğa ulaşabiliyorsa ulaşsın.

Bir mazlumun elinden tutabiliyorsa tutsun.

Bir haksızlığı görünür kılabiliyorsa kılsın.

Bir insanı kötülükten uzaklaştırabiliyorsa uzaklaştırsın.

Bir yanlışın parçası olmamayı seçebiliyorsa seçsin.

Kendi ailesinde adaleti kurabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi mahallesinde dayanışmayı büyütebiliyorsa oradan başlasın.

Kendi işyerinde liyakati savunabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi dilindeki yalanı temizleyebiliyorsa oradan başlasın.

Ama başlasın.

Çünkü başlangıç küçümsenemez.

Bir tohumun küçüklüğü, taşıdığı ağacın büyüklüğünü göstermez!

Burada imanımızın en derin yerine dokunuyoruz.

Biz yalnızca kendi gücümüze güvenen insanlar değiliz.

Biz sebeplere sarılırız ama sonucu yalnızca sebeplere bağlamayız.

Biz çalışırız.

Gayret ederiz.

Ter dökeriz.

Kapıları çalarız.

İnsanlara ulaşırız.

Kitaplar yazarız.

Okullar kurarız.

Dayanışma ağları oluştururuz.

Mazlumların yanında dururuz.

Fakat bütün bunları yaparken biliriz ki:

Bizim gücümüz, Allah’ın kudretinin yanında sınırlıdır.

İşte bu bilgi insanı umutsuzluktan kurtarır.

Çünkü bizden istenen her şeyi tek başımıza başarmamız değildir.

Bizden istenen, samimiyetle yürümemizdir!

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek.

Çünkü bazen insan bir adım atar ve karşısında on adımlık bir yol açılır.

Bazen küçük bir iyilik büyür.

Bazen bir kitap bir insanın hayatını değiştirir.

O insan başka bir insanı değiştirir.

Sonra başka biri…

Ve bir fikir, hiç beklenmedik bir zamanda binlerce kalbe ulaşır.

İşte bunun adı berekettir.

Bereket, yalnızca yaptığımız işin büyüklüğünde değil, Allah için yapılan işin taşıdığı etkidedir!

Bu yüzden “Ben ne yapabilirim?” sorusunu yeniden sormalıyız.

Ama bu kez başka türlü:

“Allah’ın bana verdiği imkânlarla bugün ne yapabilirim?”

Belki de en çok unuttuğumuz şey budur.

İslam yalnızca geçmişte yaşanmış güzel bir medeniyet hikâyesi değildir!

İslam, yalnızca bireyin vicdanına sıkıştırılmış bir ibadetler toplamı değildir.

İslam’ın iddiası;

Yeni bir insan inşa etmek.

Korkudan değil, imandan hareket eden insan!

Çıkarından önce adaleti düşünen insan.

Kendini merkeze koymak yerine hakikati merkeze koyan insan.

Gücü eline geçirdiğinde zulmetmeyen insan.

Zayıfı gördüğünde sırtını dönmeyen insan.

Kendisi için istediğini başkası için de isteyen insan!

Dünyaya sahip olmak isteyen değil, dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermeyen insan.

İşte mesele budur.

Ve böyle insanlar çoğaldığında toplum değişir!

Toplum değiştiğinde tarih değişir.

Çünkü tarih yalnızca saraylarda yazılmaz.

Tarih, insanın değişmesiyle yazılır.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil;

yeni bir insan tasavvurudur.

Kendisini yeniden hatırlayan bir insan.

Kulluğunu hatırlayan.

Sorumluluğunu hatırlayan.

Onurunu hatırlayan.

Yeryüzündeki emanetini hatırlayan!

Bazıları “Şimdi devrim zamanı mı?” diye soracaktır.

Biz de soruyoruz:

Eğer şimdi değilse ne zaman?

Dünyanın dört bir yanında zulüm büyürken…

Hakikat sistematik biçimde çarpıtılırken…

Yoksulluk milyonların kaderine dönüştürülürken…

Savaşlar çocukların çocukluğunu çalarken…

İnsanlar yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve ruhsal bir yoksulluğun içine sürüklenirken…

Tüketim kültürü insanın bütün anlam arayışını kuşatırken…

Gençler gelecek duygusunu kaybederken…

Aile, toplum, dayanışma ve merhamet zayıflarken…

Tam da şimdi insanı ve devrimi yeniden konuşmanın zamanıdır!

Tam da şimdi adaleti yeniden düşünmenin zamanıdır!

Tam da şimdi İslam’ın insan, toplum ve tarih tasavvurunu yeniden hatırlamanın zamanıdır!

Tam da şimdi Müslümanların kendi iddialarını tazelemesinin zamanıdır!

Çünkü İslam’ın iddiası küçük değildir.

İnsanın hayatını bütünüyle hakikate göre yeniden kurmayı teklif eder!

Bu teklif, bugün dünyaya belki de her zamankinden daha fazla lazımdır.

Toplumu değiştirmek isteyen insan, kendisini değiştirmenin zahmetinden kaçamaz!

Başkalarının adaletsizliğini eleştirirken kendi küçük iktidar alanlarımızda adaletsizlik yapamayız!

Dünyanın yolsuzluğuna kızıp kendi menfaatimiz için yalan söyleyemeyiz!

Zulmü lanetleyip evimizin içinde baskıcı olamayız!

Özgürlükten bahsedip farklı düşünen herkesi düşman ilan edemeyiz!

Tevhidi savunup kendi egomuzu putlaştırmayız!

Devrim, önce insanın içinde gerçekleşmelidir.

Önce korkularımız devrilecek!

Sonra bağımlılıklarımız!

Sonra kibirlerimiz!

Sonra çıkar hesaplarımız!

Sonra “Herkes böyle yapıyor!” bahanemiz!

Sonra konforumuz!

Sonra suskunluğumuz!

Ve nihayet insanın içindeki bütün sahte ilahlar birer birer yıkılacak!

İşte o zaman insan gerçekten özgürleşmeye başlayacaktır!

Belki bütün dünyayı değiştiremeyeceğiz.

Belki hayatımız boyunca kurduğumuz hayalin tamamını göremeyeceğiz.

Belki attığımız bazı adımlar başarısız olacak.

Belki insanlar bizi anlamayacak.

Belki yalnız kalacağız.

Belki küçümseneceğiz.

Belki “hayalperest” diyeceklere!

Belki “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyecekler!

Varsın desinler.

İnsanın görevi, başkalarının küçümsemesine göre hayatını belirlemek değildir.

Bizden istenen yürümektir!

Sonucu yaratmak değil.

Sonuca giden yolu açmak.

Tohumu atmak.

Duayı etmek.

Gayret etmek.

Kapıyı çalmak.

Elimizden geleni yapmak.

Sonra Allah’ın yardımına güvenmek.

Bazen bir insanın bütün hayatı, verdiği tek bir kararla değişir. Bugün vermemiz gereken karar:

“Artık seyirci olmayacağım.” demektir.

Seyirci olmayacağız.

Zulme alışmayacağız.

Kötülüğü normalleştirmeyeceğiz.

Paraya tapmayacağız.

Gücü kutsamayacağız.

Partilerin, liderlerin, makamların ve çıkarların peşinde hakikati kaybetmeyeceğiz!

Kendimizi şartların karanlık girdabına bırakmayacağız.

Ve en önemlisi:

“Ben ne yapabilirim ki?” cümlesini hayatımızdan çıkaracağız.

Unutmayın ki yapabileceğimiz şey, düşündüğümüzden daha fazladır.

Allah için atılmış samimi bir adımın nereye ulaşacağını hiçbirimiz bilemeyiz.

Şimdi…

Kalbinde hâlâ bir sızı taşıyanlara sesleniyorum.

Dünyanın kötülüğüne hâlâ öfkelenebilenlere…

Bir çocuğun gözyaşını görünce uykusu kaçanlara…

Haksızlık karşısında içi daralanlara…

İnsanlığın daha güzel bir dünyayı hak ettiğine inananlara…

İslam’ın hâlâ insanı dönüştürebilecek büyük bir hakikat olduğuna inananlara…

Kalbinde hâlâ fırtınalar kopanlara…

Ayağa kalkın!

Ama öfkenizi kör bir yıkıma değil, bilinçli bir inşaya dönüştürün!

Önce kendinizden başlayın.

Bir kitap okuyun.

Bir insan yetiştirin.

Bir çocuğun eğitimine destek olun.

Bir mazlumun sesini duyurun.

Bir dayanışma halkası kurun.

Bir yanlışın karşısında durun.

Bir doğrunun yanında saf tutun.

Kendi çevrenizde adaletin küçük bir örneğini oluşturun.

İnsanlara umut verin!

Bilgi üretin!

Hakikati anlatın!

İyiliği örgütleyin!

Merhameti çoğaltın!

Allah için yaptığınız hiçbir şeyi asla küçümsemeyin.

Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.

Bugün attığınız küçücük bir adımın yarın kimin hayatına dokunacağını bilemezsiniz.

Bir cümleniz bir gencin hayatını değiştirebilir!

Bir kitabınız bir zihni uyandırabilir!

Bir yardımınız bir ailenin umudunu yeniden kurabilir!

Bir cesaretiniz, onlarca insanın korkusunu yenebilir!

Bir adımınız, başka insanların da yola çıkmasına vesile olabilir.

Bugünün dünyası bize bakıyor.

“Siz nasıl bir insan olacaksınız?” görmek istiyorlar.

Korkup kenara çekilenlerden mi?

Çıkarını hakikatin önüne koyanlardan mı?

Gücü görünce eğilenlerden mi?

Zenginliğin karşısında susanlardan mı?

Parti rozetini vicdanının yerine koyanlardan mı?

Yoksa…

Hakikati gördüğünde bedeli ne olursa olsun onun yanında duranlardan mı?

Mazlumun yanında saf tutanlardan mı?

Allah’tan başkasına mutlak kulluğu reddedenlerden mi?

Kendi hayatını da değiştirmeye cesaret edenlerden mi?

Yeni bir insanın, yeni bir toplumun ve yeni bir tarihin mümkün olduğuna inananlardan mı?

İşte karar burada verilecek.

Belki de bugün, bunun için tarihin en uygun zamanlarından biridir.

Çünkü eski dünyanın bütün çatlakları görünür hâle gelmiştir!

Çünkü insanlık yeni bir anlam arıyor.

Çünkü milyonlarca insan mevcut düzenin kendilerine sunduğu hayatın yeterli olmadığını hissediyor.

Çünkü kalpler hâlâ hakikati arıyor.

Çünkü insan hâlâ adalete susuyor.

Çünkü insan hâlâ merhamete muhtaç.

Çünkü insan hâlâ özgür olmak istiyor.

Ve biz Müslümanlar, bu çağrıya verecek bir sözümüz olduğunu yeniden hatırlamalıyız!

İslam’ın insanı yeniden ayağa kaldırabilecek tek hakikattir!

Kendi iddiamızı küçültmemeliyiz.

Kendi sorumluluğumuzu yeniden kuşanmalıyız.

Fakat bunu nostaljiyle değil,

Hamasetle değil de imanla, akılla, bilgiyle, ahlakla, adaletle ve eylemle yapmalıyız.

Çünkü dünya, geçmişi anlatan insanlardan çok;

Geleceği inşa etmeye cesaret eden insanlara ihtiyaç duyuyor!

Beklemeyelim.

Mükemmel şartları beklemeyelim.

Kalabalıkları beklemeyelim.

Büyük paraları beklemeyelim.

Birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim!

Belki de yıllardır beklenen insanlar biziz!

Belki de aradığımız başlangıç, tam da elimizin altındadır.

Bir kitap.

Bir fikir.

Bir dua.

Bir insan.

Bir çocuk.

Bir sınıf.

Bir mahalle.

Bir yazı.

Bir iyilik.

Bir cesaret.

Bir adım.

Sadece bir adım!

Sonra bir adım daha.

Sonra bir adım daha.

Ve yürürken anlayacağız:

Biz sandığımız kadar yalnız değiliz.

Biz sandığımız kadar güçsüz değiliz.

Biz sandığımız kadar çaresiz değiliz.

Çünkü samimi bir niyetle yola çıktığımızda, yalnızca kendi gücümüzle yürümüyoruz.

Allah’ın yardımına güveniyoruz.

Allah’ın bereketine güveniyoruz.

Allah’ın yollar açabileceğine güveniyoruz!

Ve biliyoruz ki:

Bazen bir kulun küçücük gayreti, Allah’ın izniyle büyük sonuçların başlangıcı olabilir!

Öyleyse artık seyretme zamanı değildir!

Artık yakınma zamanı değildir.

Artık “şartlar”ın arkasına saklanma zamanı değildir.

Artık kendimizi karanlık girdaplara teslim etme zamanı değildir.

Artık işe koyulma zamanıdır!

Tevhidi yeniden kalbimizin merkezine koymanın…

İnsanı yeniden insan yapmanın…

Adaleti yeniden hayatın merkezine yerleştirmenin…

Merhameti yeniden çoğaltmanın…

Bilgiyi yeniden üretmenin…

Ahlakı yeniden kuşanmanın…

Korkularımızı aşmanın…

Ve İslam’ın yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir tarih oluşturabileceğine dair inancımızı yeniden diriltmenin zamanıdır!

Belki yol uzun.

Belki yük ağır.

Belki karanlık büyük.

Ama unutmayalım:

Karanlığın büyüklüğü, bir kandilin yanmasına engel değildir.

Bir kandil başka bir kandili yakar.

Bir insan başka bir insanı uyandırır.

Bir kalp başka bir kalbe dokunur.

Bir fikir başka bir zihinde filizlenir.

Bir adım başka bir adımı çağırır.

Ve belki yıllar sonra insanlar dönüp bugüne baktıklarında şöyle diyecekler:

“İşte o günlerde bazı insanlar artık susmamaya karar vermişti.”

Öyleyse o insanlar biz olalım.

Bugün.

Burada.

Şimdi.

Ayağa kalkalım.

Dünyayı bir anda değiştirmeye değil;

Kendimize emanet edilen parçayı değiştirmeye başlayalım!

Çünkü tarih, hazır bekleyenlere değil, sorumluluk alanlara kapısını açar!

Ve unutmayalım:

Bizim görevimiz bütün yolu görmek değil.

İlk adımı atmak.

Gerisini Allah’a bırakmak.

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Ve yeryüzünde adaletin, merhametin ve hakikatin yeniden yeşerebileceğine dair sarsılmaz bir inançla…

İlk adımı atalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yalnızlığın Yaktığı Dünyanın Dijital Distopyası

Yayınlanma:

-

 

Eğer teknolojinin özü (olagelişi) varlığın içindeki

tehlike olarak varlığın kendisiyse teknolojiye hakim

olunamaz. Teknoloji, olumlu veya olumsuz anlamda

kendisine hükmedilmesine asla izin vermeyecektir.

[Martin Heidegger]

Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak adlı kitabımda, despotik bir dünyaya uyanmakta olduğumuzu belirterek siberpunk eksenli tehditkâr yeni dünyanın kapısının aralandığını ve totaliter bir kara deliğin içine düşmekte olduğumuzu yazmıştım. Bununla birlikte dijital sosyoloji alanında insanî boyutları kaçırdığımı belirtmeliyim. Elbette bir kâhin değilim sadece “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” deyimine uygun olarak fütüristik iyimserliğin tersine eko-anarşist bir gelecek öngörüsünde bulunmaya ve tahakküm sistemine odaklandığımdan doğal olarak sosyolojiyi göz ardı ettim. Aradan geçen 12-13 yılda bu sürece hızla geçiş yaptık. Endüstri 5.0 dediğimiz yeni sanayi toplumu, içe patlayan bir muhalefet ürettiğinden her geçen gün yeni bireysel trajedilere tanık oluyoruz.

Michel Foucault, “Hapishane’nin Doğuşu”nda disiplin toplumu olgusuna değindi. 19. yy’da, sanayi kapitalizmi döneminde inşa edilen bu toplumsal yapının amacı, kapitalizmin taleplerine uyumlu bedenler inşa etmekti. Post-endüstriyalizm denilen sanayi sonrası -daha doğru ifade ile gecikmiş, yani son demlerinde olmasına rağmen deyim yerinde ise bir tür genleşme ile uzatmaları oynayan dönemin bir uzantısı olan dijital kapitalizm veya pan kapitalizm çağında- ise kapitalizm, uysallamış beyinler istiyor. Tüm teknik yatırımlar, büyük oranda beyine dair! Beyin teknolojilerine nöroteknolji deniliyor. Beyni ve sinir ağlarını incelemeye ve beyin hasarlarını tedavi amacı ile insan beyninin manyetik görüntüleme teknikleri ile haritasını çıkarıp gerekli müdahaleler ile bu hasarları gidermeyi amaçlayan bu teknikler; beyin-bilgisayar arayüzü, sinir implantlarının yüzey kimyası ve nöroprotezler gibi mühendislik çalışmalarını içerse de bunların yan çıktısı, düşünce denetimine gidebilme potansiyeli içeriyor ancak bu tür tıbbî müdahale içeren teknikler yanında zihnimizi yönlendiren, maniple eden reklamcılık teknikleri gibi görsel-işitsel tekniklerle bunu yapan teknolojiler de mevcuttur.

Esas sinsi yöntem tam da burada çünkü cerrahî müdahalelerle beyne cihaz yerleştirme teknikleri açık müdahaleler -ki temelleri CIA’nın MKUltra projesiydi ve zihin manipülasyonu yoluyla kişilere istediğini yaptırmayı hedefliyordu- bir tür köleleştirme içeriyor. İlaçlar, hipnotizasyon gibi kişiyi yalıtarak zihnini kötürümleştirmeye yol açan bu teknikler, devletin totaliter boyutuna işaret eden tekniklerdi. Şimdiler de internetten düşünce yönlendirme teknikleri kullanılabiliyor. Bunlar, bilinçaltına yönelik alt mesajlar içermenin yanında beynimizin ve onun aracılığıyla motor becerilerimizin yani elle tutma kavrama vb. hareketlerin karşı tarafça yönlendirmesini de içeriyor.

Başta da belirttiğim gibi bunlar, esas olarak tahakküm teknikleri! Bunun yanında Yapay Zekâ ile de şekillenen manipülasyonlar da söz konusu ancak bunun esas olarak psikososyal boyutları var ki bu makalede üzerinde durmak istediğim asıl husus budur.

Bu yazıya Evrensel gazetesinde çıkan bir yazı esin verdi. “Z Kuşağı Yalnızlaşıyor: Her 20 Gençten Biri Yakın Arkadaşsız” başlıklı haber, gençlerde çözülen sosyal bağları konu alıyor. Haberde vurgulunan araştırmanın ortaya koyduğu tablo, gençlerin yalnızlığının yalnızca bireysel tercihler veya sosyal medya kullanımı üzerinden açıklanamayacağını gösteriyor.

Konut edinmenin giderek zorlaşması, güvencesiz çalışma, eğitim ve iş olanaklarına erişimdeki sorunlar ve toplumsal dayanışma alanlarının daralması, gençlerin hem ekonomik hem de sosyal açıdan geleceğe ilişkin güvenini zayıflatıyor.

Raporda ortaya çıkan tablo, Z kuşağının yalnızlığının bireysel bir “sosyal beceri” sorunu olmaktan çok, gençlerin nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşamaya zorlandığıyla bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.

BM de yalnızlığı kalp hastalıkları vb. ile eş değer bulan araştırmalar yayımladı. Yani yalnızlık artık bir sosyal pandemi, bir sosyal salgın olarak görülüyor. Peki, bunun ardında hangi dinamikler yatıyor?

Atomlaşma ya da Bireyin Esamisi Yok!

Modern öncesi geniş aile, bir komün modeliydi. Bookchin’in indirgenemez asgarî adını verdiği bir dayanışma ve karşılıklı faydaya dayanan yapı, tarıma dayanıyordu. Tarımın gerektirdiği iş gücü ve gelenek üzerine kurulu bu aile modeli, sanayi kenti ile beraber çöktü. Sanayi kapitalizminin ücret politikası ve küçük evleri ile üç kuşağın bir arada olduğu geniş aile modeli yaşama kaynağını kaybetti. Bunun neticesi olarak aile küçüldü ve yaşlılar, “yaşlılar yurdu” denen, bizde ise “huzur evi” gibi yanlış bir adlandırmaya dayanan yerlere sürgün edildi. Yaşlılar hem küçülen evler hem maddî kaynakların zorlukları hem de onları değerli kılan tecrübe aktarımına ihtiyaç duyulmaması nedeniyle lüzumsuzlaştı ve onların bakımlarını devlet üstlendi.

Yaşlılar, aslında ilk safraydı; zaman içinde yetişkin çocuklar da ikinci safra oldu. Batı toplumlarında gençlerin de artık evden ayrılıp kendi dünyasını oluşturma gerekliliği ile aile daha da parçalandı ve onun yerini insan teklerinin oluşturduğu dünya aldı. Parçalanmış aileden doğan bireylerin çoğu ise yalnızlık sorunu yaşamakta. Arkadaşları olsa da kalabalık içinde yalnız diyeceğimiz bu sorun atomlaşma dediğimiz sosyal izole dünyalar üretti ama bunu hızlandıran en önemli şey ise dijitalleşme oldu. Sosyal medya, internet sayfaları vb. birçok dijital etkileşim, bireyleri sosyallikten koparıyor.

Sosyal dokunun kentleşme, kapitalist ekonomi ve teknoloji üçlüsü ile kemirilmesinin bir neticesi olan sosyal izolasyon en çok yaşlıları vurdu. Yaşlılar, çok eski bir geleneği îma eden aile ocağından sürgüne yollandıkça giderek hayat defterinden düşmeye başladılar. Kapitalizm nazarında da verimsiz tüketicilere dönüştükçe -hele de yoksulsa- hem gözden hem gönülden ırak oldular.

Modern Batı toplumlarında görülen bu sessiz yok oluş, bir sürgün hâli giderek Türkiye gibi sanayi toplumu ile geleneksel toplumun özelliklerinin bir arada bulunabildiği yerlerde de görülüyor. Yaşlılar yurdunda yaşayanların ya da Dârülaceze/düşkünler evi gibi mekânların sakinleri artıyor. Üstelik terkedildikleri o sosyal teldolaplarda çürümeye bırakılırken bir de unutulmuşluğun acısı yüreklerinde kavurucu ateşlerin top top yanmasına neden oluyor.

Anomi denilen sosyal değer erozyonunun en somut etkilerinin başında da yaşlıların yaşadığı bu Narayama Türküsü hâli geliyor. Japon yönetmen Keisuke Kinoshita tarafında çekilen bu film, iç burkan hüzünlü bir terk edişin öyküsüdür. Belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terk edilmelerinin iç burkan hikâyelerinin anlatıldığı film, aslında yaşlıların artık lüzumsuz bir eşyaya dönüşümünün de destanıdır aslında.

Torunlarıyla evin başköşesinde saygıyla konuk edilen değerli varlıklardan bir tür sosyal çöpe dönüşümün acılı bir hikâyesidir aslında. Her yaşlının aile sıcaklığı içinde değer bularak kuşaklar içindeki yolculuğun canlı tanıklığı olmak yerine, köklerinden koparılıp başka bir toprağa dikilmek istenen ağaca dönüşümü, sosyal parçalanmanın sonucu! Sosyal parçalanma arttıkça sosyal izolasyon da artıyor ve televizyon bağımlılığı, yerini dijital bağımlığa bırakıyor. İşin daha da kötüsü, yaşlıların yaşadığı yalnızlaşma ve izolasyon, çocukları ve gençleri de içine çeken bir anafora dönüşüyor.

Yapay Zekâ ve Dijital Aşklar Çağı

Sanayi toplumunun sarı öküzleri* yaşlılardı; dijital sanayi sonrasının, pan-kapitalizm çağının sarı öküzleri ise çocuklar ve gençler!

Dijital oyunların verdiği heyecanla giderek daha fazla bir matrix evrenine gömülen dijital alfa kuşağı, bir zamanlar neşeli çığlıklarıyla doldurdukları sokaklardan ekranlara göçtü. Bilgisayar başında geçirilen zamanın artışıyla sokakların ıssızlaşması ve yeni veba sayılan dijital bağımlılık atbaşı gidiyor.

Bununla beraber belki de en acı verici olanı, Bauman’nın Japonya’dan verdiği örnek olsa gerek:

“Tokyo’dan kalkan bir otobüs, çok sayıda genci Atami’de bir plaja boşalttı. Burası başkentte erotik macera peşinde koşanlar için küçük bir mesire ve hafta sonlannın en gözde uğrak yeri. Bunu bugünkü “Yahoo News”dan öğreniyoruz. Otobüsler, Tokyo’dan günde birkaç sefer yapıyor, o zaman içlerinden biri nasıl oldu da yaygınca okunan online haber bülteninde yer aldı? Bu istisnâî otobüs, Atami’ye yeni Nintendo Love+ oyuncularının ilk partisini getirdi. Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi. Akıllı telefonlarının artırılmış gerçeklik yazılımı ile donatılmış kameralarına yapışıp arzularının gerçek nesnelerine, asıl şeye doğru koşturdular: bir aşk çiftinin heykelciğinin tabanına yapıştırılmış küçük bir barkod ile büyüleyici sanal kız arkadaşlara. Akıllı telefonlarına yüklenen bu yazılım sayesinde sanal rüyalarının tek kızını barkodun “büyüsünden kurtarıp” onu yürüyüşe çıkarabilir, eğlendirebilir, ona kur yapabilir ve sadece interaktif ekranda yazan kolay anlaşılır, kesin kuralları takip ederek onun gözüne girmeyi başarabilir. Sonuç garanti ya da para iade… Beraber otelde bir gece bile geçirebilirler: öpüşmeye izin var ve buna teşvik de ediliyorlar ancak seks ne yazık ki şimdilik ulaşılmaz; son teknolojinin bile geçmeyi başaramadığı bazı sınırlar var. Ancak tekno-büyücülerin Love++ ya da Love2 çıktığında, tıpkı geçmişte aştıkları gibi bu sının da aşmış olacaklarına iddiaya girebiliriz.”[1]

Buradaki çarpıcı cümle “Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi.”

Trajedi burada başlıyor, gerçek genç kızlarla değil sanal bir genç kıza büyük bir arzuyla yönelen bu gençler, distopya konusu olacak bir olgu.  Gerçeği varken sanalına duyulan  bu ilgi, gençlerin sanal evrene gömülü yaşam biçimlerine bir örnek. Nitekim araştırmalar, gençlerin dijitalsiz yapamadıklarını ve hayatlarını dijital dünya üzerine kurduklarını gösteriyor. Sık sık telefonlarına bakmadıkça huzursuz oluyorlar. Mobil telefonları onların adeta tamamlayıcı parçaları! Hemen hepsi de dijital oyunlar oynayarak büyümüş çocuklar. Çocukluktan başlayan bu bağımlılık, genç yaşta onların giysileri gibi oluyor, onsuz kendilerini adeta çıplak hissediyorlar!

Bauman’ın dikkat çektiği cinsel ilişki de çoktan hayata geçmiş durumda. Bu söylediğimin ön aşaması da gerçekleşmiş hâlde. VirtaMate ve AnthroHeat gibi insanların sanal gerçeklikte seks yapmaları için özel oyunlar var ancak çoğu zaman insanlar, metaverse sosyal platform VRChat’te yakınlaşıyorlar. Burada oyuncular 25.000’den fazla topluluk tarafından yaratılmış dünyaya katılabiliyor; bunların çoğu masum takılma noktaları iken diğerleri azgın oyuncular için bir üreme alanı. Ancak VRChat ERP (Erotic Role Play- Erotik Rol Oyunları) kullanıcılarının çoğu, ekranda görünenleri simüle etmek için Bluetooth seks oyuncakları kullanarak bunu bir adım öteye taşıyor. Böylece bir distopya daha hayata geçiyor.

Bir başkası ise bir ara çok moda olan Robot Sex partnerleri oldu. Burada gerçek sex deneyimi bir insan partnerle değil bir Robotla yaşanıyor. Şişme bebeklerin robotik versiyonu olan bu oyuncaklar, çoğunlukla gerçek bir partnerle beraberlik yaşayamayanların tercihi

The Sun gazetesinde yer alan bir haber ise yapay zekâ ile aşk tecrübesine dair. Haberde, 28 yaşındaki bir genç kadının, okumak için yurtdışına taşındıktan sonra tam da bunu yaptı. Ayrin isimli hemşire, ChatGPT kullanarak yarattığı yapay zekâlı erkek arkadaşına âşık olduğunu ve bu zevk için ayda 160 sterlin ödediğini açıklıyor. Kocası ise bundan dolayı ona hiçbir şey demiyor. Ayrin, botla sanal sex de yapıyor. Haberde, Yapay Zekâ Sohbet Robotlarının günlük görevler için yararlı bir araç olarak yaygın bir şekilde kullanılırken bazı kullanıcılarca yapay zekâ botunun sevgilileri hâline getirildiği belirtiliyor.

Bu örneklere hüzünlü bir örnek ekleyelim: Yapay Zekâ Botu ile derin bir ilişki geliştirip ona bağlanan yaşlı birinin üzüntü verici sonu… 76 yaşındaki Thongbue Wongbandue, Meta’nın geliştirdiği “Big Sis Billie” adlı yapay zekâ sohbet botuyla kurduğu duygusal ilişki sonucunda trajik bir şekilde hayatını kaybetti.

2017 yılında felç geçiren Wongbandue, bilişsel sorunlar yaşamaya başladı. Bu süreçte, sosyal medya üzerinden “Big Sis Billie” ile duygusal bir bağ kurdu. Yaşlı adamın ailesinin yaptığı açıklamaya göre sohbet botu, Facebook Messenger üzerinden gönderdiği emojilerle dolu mesajlarda “Ben Gerçeğim” diyerek yaşlı adamı kandırmayı başardı. Sohbet botunun, sohbetlerinde “Seni şahsen görmek istiyorum.” ve “Kapıyı sarılarak mı yoksa öperek mi açayım?” gibi ifadelere yer verdiği belirlendi. Yaşlı adamın,  ailesinin tüm uyarılarına  rağmen valizini hazırlayarak buluşmak için New York’a gitmek üzere yola çıktığı belirtildi. New York’a gitmek için tren istasyonuna ulaşmaya çalışırken, Rutgers Üniversitesi kampüsündeki bir otoparkta düşen yaşlı adam, başından ve boynundan ağır yaralandı. Üç gün boyunca yaşam destek ünitesine bağlı kaldı ancak hayatını kaybetti.

İzolasyonun Sanal Sıcaklığı

Tüm bunlar bir sanal evrende yaşamaya başladığımızı ve yapay gerçekliğin asıl gerçeklik hâline geldiğini söyleyen bilge Jean Baudrillrad’ı doğruluyor. Evet, giderek kült bilim kurgu filmi “Matrix”i andıran bir dünyada yaşıyoruz daha doğrusu oraya kaçıyoruz çünkü orası, “tamamı kendi kontrolümüzde olduğunu hissettiğimiz bir dünya” gibi geliyor bize. Gerçekten daha gerçek olan bu dünya, aslında bizi kendi kontrolümüzde gibi hissettirerek kontrolü ele geçiren dünyalar!

Tabii tüm kaçmalar özde yaşadığımıza dünyanın vebası kabul edilen izolasyondan doğuyor. Bu izolasyonun temelinde güvenli mesafe yatıyor. Bu mesafe meselesi soğuk bir günde birbirlerine yanaşarak ısınmak isteyen kirpileri andırıyor.*

Eskiden yaşadığımız cemaatler, elde ettiğimiz bireysel özgürlükle artık bize cehennemi andırıyor; dedikodu, denetim ve bir örnekleştirici yapısıyla cemaat tarzı toplum, dikenli bir çayır gibi gelir bize. Buna mukabil yaşadığımız kentli toplumun kayıtsızlığı, ihtiyacımız olan güvenden yoksun bırakıyor bizi. Bu nedenle sıcaklık arayışı ve güven üzerine duyulan bağlanma gereksinmesi ile özgürlük arasında bir tercihe zorlanmak istemeyiz. Bu da “bir başınalığı” beraberinde getirir ve kendi kendine yetebilmek en önemli erdem olarak onaylanır. Özgürlüğün bedeli yalıtılmışlık olur. Sanal dünya tam da bağ ihtiyacını, aradığımız sıcaklığı, “güvenli” bir mesafe sayesinde bir arada sunan bir âlem olarak cazip geliyor bize ve gerçek dünyada kaçındığımız cemaatlerin yerini sanal cemaatler alıyor. Böylece güvenli kabuklarımızda sıcaklık duygusunu, aidiyet ihtiyacını karşılıyor üstelik özellikle metaverse gibi mekânlarda güvenle hazlarımızı da karşılıyoruz.

Sohbet Robotları da metaverse gibi onaylanma ihtiyacına ve sosyal bağ duygusuna seslenip bunu, gerçek dünyada yaşayacağımız olumsuzluklar olmadan yaşamamızı mümkün kılıyor, tıpkı yaşlılara tavsiye edilen evcil hayvanlar gibi! Kontrolün bizde olduğu duygusunu tattırırken onaylanma gereksinmemize de hitap ediyor ancak bu, paradoksal olarak insanları daha da yalıtıp yalnızlaştırarak gerçek dünyadan kopartıyor ve sosyalliğin sıfır noktasını üretiyor!

Nitekim bir araştırma, sosyal yalıtım gerçeğini destekliyor. Duke Üniversitesindeki bilim insanları tarafından yakın zamanda yapılan kapsamlı bir çalışmada araştırmacılar, son 20 yılda sosyal bağlılıkta keskin bir düşüş gözlemlediler.

Şaşırtıcı bir şekilde, Amerikalıların %25’inin hiçbir anlamlı sosyal desteği yok; sırlarını paylaşabilecekleri tek bir kişi bile yok. Ayrıca, tüm Amerikalıların yarısından fazlası yakın aileleri dışında yakın bir sırdaş veya arkadaşa sahip olmadığını bildiriyor. Bugünkü durum, benzer verilerin toplandığı 1985 yılına göre çok daha kötü. (O zamanlar, Amerikalıların yalnızca %10’u tamamen yalnızdı.)

Bu noktada suç, sohbet robotlarından çok endüstri toplumunun ürettiği sosyal yalıtılmışlıkta çünkü yalnızlık, bağımlılığın atası.

Peki, çözüm ne? Bu soruya cevap olarak birçok şey sayılabilir ama en radikali, endüstri toplumundan çıkmak ve ekolojik bir toplumsallığın yolunu açmak! Üstelik birey topluluk diyalektiğini kuran yakınlık grupları tesis etmek.

Liberal birey anlayışı, modern yalnızlığın temel kaynağıdır. Buna mukabil anarşizm, ne sosyalizmin boğuculuğuna ne de liberalizmin atomculuğuna saplanmadan birey topluluk diyalektiğini kurabilmiştir ancak şu bir gerçeklik: Pastoral toplumsallıkları öne çıkaran ilkelci anarşizmin çözümü, çözüm değil. Bütün aksaklıklarına rağmen modern kent, sonuçta bize özgür kalabileceğimiz güvencesini verir. Bu nedenle kentleri tamamı ile terk edip bizi ekolojik cemaatlere mahkûm etmek bana çözüm olarak gelmiyor. Bookchin’in önerdiği “daha insani ölçekli kentler ve ortaklıklar kurabileceğimiz mekânlar üretmek”, özgürlükle aidiyet arasında seçim yapma mecburiyeti kurmadan canlı bir toplumsallığı tesis edebilir gibi görünüyor.

Kısacası sosyal bağlar kurmanın, canlı ve güçlü arkadaşlıklar edinmenin yolu öncelikle özgürlüğümüzü mutlak bir kural olmaktan çıkarmaktan geçer. Sosyallik, uzlaşmazlık kaldırmaz. Sizi sürekli onaylayan bir arkadaşlık sahtedir, en iyi anlaştığımız can dostunuzla bile bir dolu anlaşamadığımız şey vardır muhakkak. Bu nedenle güçlü arkadaşlıklar, asgarî müştereklerde buluştuğumuz ortak zevkler bulabildiğimiz ve birlikte bir şeyler başardığımız üretken arkadaşlıklar… Genç kuşağın ödün vermenin arkadaş olmanın ön şartı olduğunu unutmaması gerekir. Kalıcı ve bir hayat boyu sürecek arkadaşlıklar, o arkadaşlıklar için verilen emekle kurulur.  Bizler de şempanzeler gibiyiz: Yaşlandıkça yeni sosyal bağlar kurmakta isteksiz oluyoruz ve bitpazarına yağan nur gibi eski dostlukların koyulaşmış, kıvam tutmuş bir demli çay gibi olduğunu düşünürüz. Gençler için bu durum, belli ki anlam ifade etmiyor.

Belki de sosyal bağları canlı tutacak başka bir sosyalliği düşünme zamanı geldi de geçiyor.

 

DİPNOTLAR:

* Sarı Öküz hikâyesi şöyle: Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış lâkin civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki! Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları! Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor!” demiş aslanlardan biri. “Nereye gideriz?” diye düşünürlerken “Bir dakika!” diye bir ses duymuşlar. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır!” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hâllederim bu işi!”

Topal aslan, elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Topal aslan, “Saygıdeğer öküz efendiler!” diye başlamış lafa ve “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet, size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden. Bütün suç hep o sarı öküzde! Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım!” diye sürdürmüş sözlerini. Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz, teslim edilmiş aslanlara. Bütün sürünün selameti için bir öküz… Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki hele de öküz etinin tadını aldıktan sonra! “Acıktık!” demeye başlamışlar.

Topal aslan bu defa boz öküzün yanına giderek “Selam!” diye girmiş söze ve “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz ama büyük bir problemimiz var!” “Nedir?” demiş boz öküz. “Şu sizin uzun kuyruklu öküz… Kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp barış içinde yaşamaya devam edelim!” demiş.

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin!” demişler. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün aslanlar daha da güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış.

Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü, sonra karışmayız!” derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin “Hayır!” diyebilecek güçleri kalmamış. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı!”

[1] Zygmunt Bauman, Bu Bir Günlük Değildir, Çev. Didem Kizen, Jaguar Kitap, İstanbul-2014, s.22

**Hikâye şöyle: Soğuk bir günde iki kirpi üşümemek için yanaşıp birbirlerinin vücut sıcaklığı ile ısınmak isterler. Ancak her yaklaştıklarında dikenleri kaçınılmaz olarak birbirlerine batar. Sonunda hem üşümeyecekleri hem de dikenlerinin birbirine batmayacağı uygun bir mesafeyi bulurlar ve amaçlarına ulaşırlar. Bu paradoksal duruma işaret eden Alman filozof Arthur Schopenhauer, bunu sosyal nezaket ölçüsü kabul ederek şöyle anlatır hikâyeyi ve kıssadan hisse üretir: “Soğuk bir kış günü, birkaç kirpi, donmalarını önlemek için karşılıklı sıcaklıkları aracılığıyla oldukça sıkı bir şekilde birbirine sokuldu ama kısa süre sonra dikenlerinin birbirleri üzerindeki etkisini hissettiler ve bu da onları tekrar uzaklaştırdı. Şimdi, ısınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde birbirleri için en uygun mesafeyi bulana kadar bu tekrarlandı. Böylece, insanların hayatlarının boşluğundan ve monotonluğundan doğan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir ancak nahoş ve itici nitelikleri onları bir kez daha birbirlerinden ayırır. Sonunda keşfettikleri ve bir arada olmalarını sağlayan ortalama mesafe, nezaket ve görgü kurallarıdır. Buna uymayanlara İngiltere’de “Mesafeni koru!” deniyor. Bu sayede karşılıklı sıcaklık ihtiyacının yalnızca kusurlu bir şekilde giderileceği doğrudur ancak diğer yandan, tüylerin dikeni hissedilmeyecektir. Yine de kendi iç sıcaklığı çok olan kimse, sıkıntı ve sıkıntı vermekten veya almaktan kaçınmak için toplumdan uzak durmayı tercih edecektir.” Arthur Schopenhauer: Parerga and Paralipomena: Short Philosophical Essays, 2, Oxford University Press, 1 Ocak 1851, ss. 651-652

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri… Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkûm edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı var sayıyoruz. Oysa bugün hâlâ “İyi ki yapmışız!” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası, yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus-devlet, çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus-devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hâli” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlâkî sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında ona yönelen şiddet, nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikâyeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere/toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül’ü yaratan istisna hâlinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet/mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukukî bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların/şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hâlâ yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x