Connect with us

Yazılar

Doğru Strateji, Çekirdek Cemaat – Levent Çavuş

Yayınlanma:

-

Gerçeklik ve Mümkün Arasında İslâmî Hareket” temalı soruşturmamız  çerçevesinde Levent Çavuş’un cevâbî yazısını ilginize sunuyoruz:

DOĞRU STRATEJİ, ÇEKİRDEK CEMAAT

1-            20. yy’da Müslüman memleketlerdeki İslami idealler ile oluşan cemiyetler komplo teorileri ve yeşil kuşak projesi ile sıklıkla ilişkilendirilmiştir. 1947’den 1991’e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi / askeri gerginlik ile yani soğuk savaş sonrası koşullar, İslami hareketlere karşı bu haksız tutumu daha görünür kılmıştır. Fakat açıkça ortada olan bir husus var ki müslüman memleketler mensup oldukları dine ve idealize ettikleri hayat tarzına zıt yaşam biçimlerine zorlanmışlardır. Bu da mensubiyetleriyle pratik yaşamın içindeki gerilimleri yaşayan rahatsız, büyük bir kitlenin oluşumuna sebep olmaktadır. Bir diğer temel gerilim de tüm dünyayı kapsayan, insan fıtratıyla sürdürülen cahili yaşam pratiğinin insan yaratılışı üzerinde oluşturduğu gerilim ve çatışma halidir. Aslında ne bu zorlanılan gündelik yaşam ne de modernitenin değerleri varoluşun gerçekliği değil. Gelinen noktada insan yaratılışı ve doğayla yaşanan çatışma ve ortadaki “fesad” varlığın gerçekliğinin bu gelinen hal olmadığının göstergesidir.

2-            Bu gerilimlerin oluşturduğu potansiyel, bir dizi itiraz hareketinin başlangıç enerjisi için yeter de artar. Fakat bu itirazların gerçekçi bir mücadeleye dönüşebilmesi için sadece bu motivasyon yeterli değildir. Fikri-siyasi derinlik, doğru söylem, doğru bir dil ve insan ilişkisi biçimi, hareketin güvenliği vb. gibi gerekliliklerle donanmış olma ve bunların üzerine bina edilmiş doğru strateji onu devam eder duruma getirebilir. Ayrıca bu gerekliliklerin eksikliği tek sorun da değildir. Var olan gerilimin ürettiği enerjiyi devşirmeye hevesli, makro planda devletten, onun kurumlarından, siyasi partilerden; mikro planda kişilere kadar kötü niyetli nefsîlikler ve manipülasyonlar vs. muhtemel başa çıkmak gereken sorunlardır.

3-            Müslümanlık açısından aşılması gereken bir diğer kriz noktası ise değerleri ile zorunda bırakıldığı gündelik yaşam arasındaki çelişkidir. Ne yazık ki bugün için Müslümanlık bu çelişkiyi fark edecek, fikri manada çözümlemeler yaparak çıkış yollarına ulaşacak teori açısından bile yetersizlik yaşamaktadır. Dolayısıyla değerleri ile pratik dünya arasındaki çatışma onda bir itiraz enerjisi üretse de bu durumu mensubiyeti lehine düzeltecek stratejiyi üretememektedir. Sonuçta var olan potansiyel, düşünsel karmaşa içinde parçalara ayrılarak her türlü manipülasyona daha da açık duruma gelmektedir.

4-            Bu konuda suçlamalar ve hamaset içeren serzenişlerden ziyade sakin, gerçekçi analizler yapılmasına gereksinim olduğu açıktır. Üstelik toplumun ana gövdesi de bu konuda manipülasyonlara açıktır.  Bu durum büyük ölçüde yönetim yapılarının iradeleri altında oluşturulmuştur. Basitleştirmek gerekirse toplumu devşiren veya manipüle edebilen devlet, ihtiyacı olduğunda kullanımına uygun yardımcı bir ek enerji olarak kullanabilmektedir.  Organize devlet aklına karşı kitlesel kalabalıkların yönlendirmelere ve devşirilmelere karşı direnebilmelerini beklemek, onları bu konuda yargılamak hatalı ve haksız olacaktır.

5-            Sonuç olarak Müslümanlığın bu büyük şaşkınlık ve arayış dönemi bitmeyecek kadar uzun gelmeye başlayınca İslami anlayış ve geleneksel değerleri gittikçe sertleşen bir kontrolden geçirilişe tabi tutuldu. Tarih ve gelenekle hesaplaşma üzerinden işe yarar çözümler arayışı sürdürülmeye çalışıldı. Başlangıçta dayatılan pratiklere direniş refleks olarak muhafazakâr bir cephe oluşumuna çanak tutsa da zaten muhafazakarlığın ilkesizliği Müslümanlığın değer saydıklarından gündelik hayat lehine vazgeçmesiyle sonuçlandı.

6-            Müslümanlığın manipülasyonlara karşı korunmasız hale düştüğü bu ortamda gerçeğin ne olduğu gerçekte yaşananın neye tekabül ettiği anlaşılması zor bir bulmaca durumuna düşmüştür. Öze dönme sloganlarıyla sürdürülen arayışlar, modern düşüncelerin etkisinde kalarak Müslümanlığın çağdaşlaştırılması gerektiği tartışmaları, özelde hadis, vahiy, sünnet, gelenek eleştirileri vs. hep bu etki üzerinden değerlendirilebilir. Bu çözüm arayışı samimiyetine bürünen çabalar sonuçları itibariyle Müslümanlığın o veya bu taraftan devlet açısından kullanışlılığını arttırıp sürdüren negatif katkılara dönüşmüştür.

7-            Belki bir odağın aleti olmamak, egemen yönetim yapılarının değirmenine su taşır duruma düşmemek için ortak düşünce öbekleri oluşturma önerilebilir. Fakat karşılaşılacak olan genel tablo bu manipülasyon karmaşaları arasında sağlıklı kritik imkânı üretemeyen cemaatler egemen yönetimler tarafından kullanılmayı yaşamak ya da yok olmakla karşı karşıya kalacaklardır.

8-            Modern -ulus- devletlerin tanrısal kurumlar durumunda kalması için dini eğilimler ve diğer gereksinimler de bu duruma meşruiyet verecek şekilde sürdürülmek istenmektedir. Manipülasyonun çok görünür şekli de bu kutsallık ve güvenlik üzerinden işletilmektedir. Din, devletin kutsallığını ve diğer ihtiyaçlarında rızanın üretimi için ikna mekanizması olarak kullanılmaktadır. Değerleri ve gündelik hayat çelişkisini, çarpıklığını sözde gidermeye yönelik gayret, bu çatışmanın ana sebebi devlet tarafından manipüle edilmektedir. Devlet tarafından oluşturulan illüzyon kendisini görünmez kılmakta; İslami hassasiyetlerden enerji bulan gayretler devletin yasallaştırmasıyla sıkıntıyı gidermeye yönlendirilmektedir. Bu paradoks bugün Müslümanca gayretlerin oluşup belirginleştiği birçok coğrafyada gözlenebilir.

9-            İslami bir var oluşu mümkün kılmanın temel ihtiyacı enerjiden ziyade doğru strateji ve bu stratejiyi kurup onu pratiğe geçirecek çekirdek bir cemaattir. Kendisini doğru değerlendirebilen; içinde var olduğu sosyal siyasal ortamı özümseyip kavrayan bir cemaat İslami hareketi mümkün kılar. Bunu sürdürebilmenin şartı da manipülasyonlara karşı dikkatli, kıvrak ve güvenlik de oluşturacak bir şura yapılanması ayrıca harekete dair doğru strateji geliştirebilecek derinliktir. Müslümanlığın stratejisinin temel iskeletiyle alakalı Hz. Peygamberin hayatı dikkatle kritik edilerek gerekli soyutlamalar yapılabilir.

10-         Müslümanlığın akledişi, dolayısıyla bu eksende fiiliyata geçecek olan İslami hareketin, olan ile olması gereken konusuna bakışı: olması gerekenin olanı belirlemesi gerektiği yönündedir. Bütün peygamber örnekliklerinde vahyin müdahalesi pratik hayatı şekillendirmeye yönelik olarak etkendir. Ancak böylesi bir hareket İslami olma vasfıyla mümkün olur. Yoksa Peygamber örneklikleri ütopik itirazlar olarak tanımlanamazlar. Sapkın realiteye teslimiyete itirazı öğretmişler ve bu duruşu cennetle mükâfatlandırılacak varlığın, kulluğun gereği olarak tanımlamışlardır. İslam’a giriş cümlesi olarak formüle edilen Tevhid cümlesi “la ilahe” diye bu itirazla başlar.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x