Connect with us

Köşe Yazıları

Toplamda Belirecek Çıkış

Yayınlanma:

-

Ulus-devlet süreçleri sadece bizim coğrafyamızda değil bütün dünyada başka bir aşama, başka bir zihniyet inşa etti. Bu aşama ve zihniyetin ürettiği kırılma ve açmazlar devam ediyor.

Bu açmazların bizim coğrafyamızdaki en görünür tablosunu Kürt meselesi oluşturmaktadır.

Yoğun olarak dört ulus-devlet arasına sıkıştırılan Kürt halkı, etrafında dönenip duran bir belâ ve zulüm girdabına dûçâr edilmiştir.

Bu minvaldeki yazı ve tartışmaların uzun yıllar boyunca yoğun bir şekilde ilgili herkesin önceliğinde yer aldığını biliyoruz. Tekrara lüzum yoktur. İşlenmesi gereken, çıkışın yol ve yöntemidir.

Kayyım politikaları ile anlamsızlaşan seçimler, tercihleri bir çırpıda yok sayılan Kürt halkı, siyasi sâiklerle tutuklanan Kürt siyasetçileri, Suriye’nin kaotik ortamında küresel partnerlerden yerel dinamiklere kadar geniş bir alanda işbirliği yapan kimi Kürt oluşumları, Irak’ın kuzeyinde bağımsızlık referandumunu gerçekleştiren özerk Kürdistan yönetimi, İran’da siyasi idam cezalarıyla gündeme gelen Kürt muhalifleri farklı yönelim ve cepheleriyle geniş bir siyasal/toplumsal hareketliliği imliyor.

Türkiye’de tıkanan çözüm süreci, içeriği net bir şekilde açıklanmamasına rağmen pozitif bir tesir üretmiş, çatışma ve ölüm iklimi yerine huzuru ve yaşamı işaret eden bir iyimserlik hâli üretebilmişti.

Temeli sağlam olmayan bir binanın ilk hareketlilikte yıkılması kaçınılmazdır. Adaletin tesis edilmediği bir vasatta atılan hiçbir adım gerçek manada sorun çözücü olamaz. Adalet de ancak bir hakikate bağlı olarak inşa olunabilir.

Hakikatin; devletler, örgütler, akabinde de sürece dâhil olacak emperyalist aktörler marifetiyle iptal edildiği, üzerinin örtüldüğü bir zeminde yol almak güçtür. Hakikatin neşvünema bulmasını imkânsızlaştıracak etkenlere şüpheyle bakılmalıdır.

Düzene konulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak Rabbimiz tarafından yasaklanmıştır. Farklı renk ve dillerin Allah’ın ayetleri olduğu ilahi vurgusunu iptal eden şirk zihniyetleri dertlerimizin en büyük müsebbiplerindendir. İlahi irade ile savaşmak halklarla savaşmaktır, şirkin türlü veçheleri insana henüz dünyada iken cehennem hayatı yaşatmaktadır.

Başlangıç olarak herkesi, bütün tarafları işte bu hakikate davet etmelidir. Vahyin kurtuluş reçetesinden başka esaslı ve kalıcı bir çıkış bulunamaz.

Vahyi kabul etmek istemeyen taraflar, kişiler çıkabilir, çıkacaktır. Adil olmak, mütecaviz olmamak ve saldırgan-sömürgeci herhangi bir tarafla işbirliği yapmamak kaydıyla her türlü müzakere ve anlaşmada taraf olunabilir. Bütün aktörler, en azından buna davet edilmelidir.

İnsanların, hak ve hukukunu müdafaa etmek kimseye zor gelmemelidir. İslami sorumlulukların temelinde de elbette bu vardır.

Ulus devlet zihniyetini yansıtan iradelerle barış ve huzur yakalanamaz. Başka bir kavmin varlığına, diline ve kimliğine dönük amansız ve anlamsız red, kınanılası en büyük utançtır. Yapay ve diğerine dayatılan kimliklerle varılacak tek yer faşizm evrenidir, mutlak tıkanıklıktır. Yeryüzünde mülkü yağmalamak, ortak sahiplerinden gasp etmek karşı durulması gereken en büyük günahlardandır.

Sayıp sıraladığımız bu günahlar bölgemizde en çok Kürt halkının yaşadığı coğrafyalarda cürüm olarak kendini göstermektedir.

Müslümanın cürüm karşısında duruşu bellidir: Adaleti talep etmek ve bu doğrultuda sebat etmek! Hem mazluma, hem zalime yeni bir anlayışı, geleceği, dünyayı davet ve tebliğ etmek! Bütün tarafları Allah’ın ipine sarılmaya çağırmak! Çünkü kurtuluş herkesin, her tarafın hakkıdır, kurtuluş çağrısından kimse muaf tutulamaz. Kabul etmeyenler için elbette kendi tercihleri belirleyici olacaktır.

Siyasal ilişkilerin, düzenlemelerin temelinden kopartılan Rabbani düsturlar speküle edilerek bugün bölgemizdeki ulus-devletlerin şoven politikalarına yem edilmiş, esasa taalluk eden boyutları bu kötü niyet ve kullanımların neticesinde gözden düşürülmüştür. Bu noktada ıslah çabaları teoriden pratiğe uzanan geniş bir çizgide birlikte düşünülmeli ve icra edilmelidir.

Düşünsel ve fiili kuşatılmışlığı içinde İslam ümmetinin beli kırılmıştır. Neredeyse bütün alanlarda yozlaşmış bu devasa potansiyel, çürümüş iradelerin elinde ufuksuzluğa mahkûm edilmiştir. Bu vasat, bırakalım Kürt meselesini, herhangi en küçük bir toplumsal problemi bile lâyıkıyla çözemez!

Dönüp dolaşıp şoven politikaların tutsağı olan Türkiye siyaseti bu meseledeki açık tıkanıklığını çok yönlü güvenlikçi tutumlara bel bağlayarak göstermektedir. İslam dünyasına musallat olan konuşup-tartışamama ve türlü faydacı yaklaşımın ötesine geçip mihenk olarak vahyi kabul etmeme hâlleri tıkanıklığı beslemektedir.

Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabındaki “toplamda ortaya çıkacak bir kurtuluş” vurgusu uzun bir yolu, sarp yokuşu işaret eder ama çözüm oradadır. Modern ulus devlet paradigmalarının vâr ettiği ve yeni ulus devlet seçeneklerinden öte çözüm ihtimallerini dışlayan tekçilik, daha uzun ve yıkıcı bir geleceği çözümsüzlük olarak dayatmaktadır.

Radikal bir aşamaya, ses ve söyleme muhtacız. Kendini, önemli bir çoğunlukla müslüman kabul eden bölge halklarının zihinsel ve imani bir sıçrayışa, Kur’an rehberliğinde siyaset kurmaya ihtiyacı vardır. Prangaları kırıp parçalayacak, gelecek ufkunu toplamda vâr edecek tek seçenek budur. Bunu açık yüreklilikle beyan etmelidir.

Kürt meselesi, özelde İslami hareketlerin, genelde bütün siyasi hatların röntgenini çekip gerçek duruş ve samimiyetleri açık eden bir turnusol kâğıdıdır. Bu meselede de sahih bir zemine yaslanan radikal teklifler öne çıkmalı, bütün bu söylemsel zemini pratiğe geçirecek esaslı duruşlar üretilmelidir. Siyasal iradelerin süklüm püklüm olduğu bir dönemde bütün bu beklentiler uzak hayaller gibi duruyor ve bu durum kalıcı olmayan talep ve tavırları besliyor. Farklı taraflar top çevirmeye devam ediyor.

Teşhis ve tedavide bilginin, cesaretin ve bunlara bağlı eylemliliğin oluşturacağı sacayağından uzak hâller kimseyi umutlandıramaz. Birbirini besleyen yerel, bölgesel ve küresel siyasal aktörler arasındaki münasebet ve gerilimler, küreselleşme çağındaki konum ve niteliği sürekli tartışılan ulus devletler, ulus devlet yapılarını aşan her türlü sosyalleşme ve direniş biçimleri/ağları bambaşka bir dünyaya doğru sürüklendiğimizin açık göstergeleri iken, temel ve öncelikli meselelerdeki önerisizliklerle muhtemel önerileri yüklenecek kadro ve yapılardan yana yoksunluk acilen üzerinde durulması gereken öncelikli problemlerimizdir.

Bütün bu karmaşık ve çıkışsız gibi görünen tablo, gerilim ve baskı politikalarının devamından başka bir gelecek ihtimalini dışlamıştır. Bu dayatmaya izin vermeyecek olan irade, Rabbani ilkeleri bütün taraflara iletebilmeli ve o ilkeler çerçevesinde sebatkâr bir tavrı kuşanmada ısrarlı olmalıdır.

 

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022)

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Kendini Kandırmayı Sevdiren Döngü

Yayınlanma:

-

Bir seçimin insanları, hele de onca problemi üst üste, iç içe yaşayan bir halkı heyecanlandırması pek tabiidir. Geniş kitleler hemen bir mucize olsun bekler, insanlığın uzun tarihi bunun sayısız örneği ile doludur ancak  hakikat başka bir zaviyeden seslenmeye devam ediyor.

Problemlerin birden çözüme kavuşturulduğu görülmüş şey midir? İdeolojik bir perspektiften bakıldığında bunun cevabı net ve kesindir ancak insanız işte, bir mucize gerçekleşmeli ve gelecek günler için güneş bir an evvel yüzünü göstermelidir.

Bütün güzel temennilere kapımız ve gönlümüz açık. Ayaz bıçak gibi keserken bu ılık beklentiye kim kapısını sımsıkı kapatabilir ki?

Gelin görün ki hayat başka hatlardan akıyor. İnsanlığın en temel çelişkilerindeki en mühim aktörler öyle yerli yerinde duruyor. Kavi ve muhkem duruşlarını tehdit edecek, meydan okuma cesareti gösterecek bir seda işitmiş değiller.

Köşe başları tutulmuş hatta köşeler keskinleştirilmiş! Bu durumda köşeyi, başlarıyla alt üst edecek; okumayı, bağlantılı olarak çözümlemeyi, akabinde de sökümü azimle ve istikamet dairesinde yapacak bir süreç gerekiyor.

Ekonomi, Kürt meselesi, kapitalist tahakküm, küresel çevreleme, bütün boyutlarıyla resmi ideoloji, adalet, ekoloji, eğitim… Kabarıp duran bir listemiz var.  Önümüze sunulan krokide bütün çerçeve ayrıntıları ile belirlenmiş, sınırlar çekilmiş. Enerjimize yazıktır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekrar ve aymazlığına düşmek uzak durmamız gereken birinci tehlikedir.

Kur’an ve siyerin birlikte okunmasından devşirilecek rota bilgisi ve hikmetlerle yol almak temel İslami sorumlulukken bu güzergâhın adının şeklen olması dışında umumiyetle anılmaması kaybın başlangıç noktası ve yeni kaybedişlerin teminatıdır.

Misâk-ı milli sınırlarına hapsedilen, eleştirel siyasal hatlara onun dışında bir alan izni çıkmayan bir oyundan çıkmak hakikatten yana olanların boynuna borçtur, ısrarla tekrar edelim. İşin ucunda ahiret ve en nihayetinde âlemlerin rabbine teslimiyet varsa kurulacak siyasetin her bir parça ve aşaması mevcutların dışında ve bambaşka olmalıdır.

Yerel ve küresel, hangi alan ya da merkez esas alınırsa alınsın “tağutu red ve inkâr” esası “tevhid” ilkesinin tüm teorik ve pratik boyutlarıyla mü’minlerce rehber edinilmelidir. Mütehakkim bir gelecek tasavvurunun bütün tarafları hakikat ve hikmet zemininden ihraç edeceği bilgisi, çıkılacak yolun niteliğine dair taliplisi için mühim ipuçları vermektedir.

İnsanın aceleci tabiatı nice tuzakları davet etmektedir; türümüzün tarihi, İslami bütün çağlar ve aşamalar yine bunun sayısız kanıtıyla dolu iken başka projelerin ıslahına yönelmek büyük nasipsizliktir.

Hakikate davet ve bu davetin eş zamanlı olarak ürettiği direniş bilinciyle zulüm yapılarından çekilmek, tehditler karşısında kenetlenmiş binalar gibi saf tutmak ve Zülkarneyn gibi mazlumların çağrısına yetişmek şiarı çıkılacak yolculukların ışığıdır.

Kendini kandırmayı sevdiren döngü en büyük tuzaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Edebiyattan Pek Anlamam

Yayınlanma:

-

Bir söz, bir sözcük, bir fotoğraf karesi, bir bilgi kırıntısı zihnimize girdiğinde nasıl bir hale dönüşür, neye nasıl yol açar, bunu kestirmek kolay değil. Yediğimiz içtiğimiz vücudumuzda nasıl bir işlemden geçiyor, az çok biliyoruz. Peki ya okuduklarımız, gördüklerimiz zihnimizde nasıl bir süreç izliyor?

Öyle zannediyorum ki hayatta işimize yaramaz sandığımız, “alakasız” görünen bir bilgi bile insanın zihninde bir süre demini aldıktan, başka bilgilerle etkileşime girip harmanlandıktan sonra bir ilgiye, oradan da geçerse somut bir hamleye dönüşür.

İlme hürmet ve algıları açık tutarak merakları beslemek, değeri ölçülemez bir hazinedir.

Ernest Hemingway’in İhtiyar Adam Ve Deniz adlı kitabından altı çizili şöyle bir cümleyle karşılaştığımızı düşünelim: “Erkek yenilgi için yaratılmamıştır. Erkek mahvedilebilir ama yenilmez.”

Bu sözle “erkek olmak” ve ilişkili olarak “kadın olmak” üzerine düşünebiliriz. Ernest Hemingway de kimmiş diye sorup araştırabiliriz. Yahut, yazarı veya kitabı, okumak üzere adım atabiliriz. Bu isim ve kitabı, zihnimizin bir kenarına, “ileride bakarım” notuyla iliştirebiliriz. Bu bilgiyi zerre umursamayıp derhal çöp kutusuna yollamak da pekâlâ mümkün. Seçenek çok. Birini işaretlemek veya soruyu boş bırakmak herkesin kendi bileceği iş. Netice, büyük düşünürümüzün taksirle buyurduğu gibi: Herkesin hayatına kimse karışamaz.

Ölü Ozanlar Derneği” adlı filmi izleyenler lise öğrencilerine hayat dersi olan dizeleri, o dizelerin şairini hatırlıyorlar mı?

bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben /ben gittim daha az geçilmişinden” (Robert Frost)

Yollar ayrılır ve bir tercihte bulunmak durumunda kalırız sıklıkla. “Herkes” ve “hiç kimse”yi ihtiva eden seçenekler işaretlenir ya büyük oranda. 

Büyülü gerçekçiliğin ustası Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez, nevi şahsına münhasır anlatım tarzını, “en fantastik şeyleri en normal şeylermiş gibi anlatan” büyükannesinden miras aldığını belirtmişti. 1982 yılında Nobel Ödülünü alırken, konuşmasında William Faulkner’i ustası olarak anmıştı.

Geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir diyen Faulkner’in romanlarında “geçmiş, şimdinin yakasını bırakmaz.”

Hukuk Edebiyat Okuma Grubumuzun bu sezonki 14 kitaplık listesinde “Kırmızı Pazartesi” ve “Döşeğimde Ölürken” kitaplarına yer vermemiz tevafuk olmuş.

Afro-Amerikalı Nobel ödüllü yazar Toni Morrison, bir konuşmasında, Amerika’nın kölelik tarihine adanmış hiçbir anıtı, hatta yol kenarında bir bankı bile olmadığını söylemiş. Bunun üzerine, 2008 yılında, Güney Carolina’da Charleston yakınlarında kendisine adanmış bir anıt dikilmiş: Yol Kenarında Bir Bank (A Bench By The Road).

Edebiyatla biraz ilgili biri “Uğultulu Tepeler” romanını okumamışsa bile duymuştur. Emily Bronte’nin bu tek kitabı dünya klasikleri içinde özel bir yere sahiptir. Emily’nin, edebiyata meftun üç kız kardeşten biri olduğunu biliyor muydunuz? Bir kardeşi (Charlotte), “Jane Ayre”, diğeri (Anne) ise “Agnes Grey” romanının yazarıdır. Victoria dönemi yazarı üç kız kardeş ve üç klasik. Hayli sıra dışı bir başarı.

Pek çok yazar henüz ilk kitaplarında büyük başarı elde etmiş, edebiyat dünyasına adını yazdırmıştır. Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger’in, Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın, Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin, İnsancıklar ise Dostoyevski’nin ilk romanıdır.

Şilili dünyaca ünlü şair Pablo Neruda 1971’de Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmada “en iyi şair, günlük ekmeğimizi yapandır: Kendisinin tanrı olduğunu düşünmeyen, köşedeki fırıncı” diyerek şiire ve şaire bakışını veciz biçimde ortaya koymuştu. Neruda, Walt Whitman’ın resmini çerçeveletip evinin duvarına astırmıştı. Resmi duvara asan marangoz “portre büyükbabanızın mı” diye sorunca, Neruda “evet” cevabını vermiş.

Lev Tostoy’un ne büyük bir yazar olduğunu anlatmaya gerek yok. Time Dergisi’nin 2007 yılında yayınladığı, dünyanın en büyük romanları listesinde Anna Karenina birinci, Savaş ve Barış üçüncü sırada yerini almış.

Azizlerden daha çok, yenik insanlara yakınlık duyarım” diyen, iyi bir kaleciyken tüberküloza yakalanınca bu hayalinden vazgeçen Albert Camus doğma büyüme Cezayirlidir.

Stephen King dünyanın en ünlü ve üretken yazarlarından biri. Pazarı yılda birden fazla Stephen King romanlarıyla boğmamak için uzun süre takma adla da roman yayınlamış. Ne kadar düşünceli bir insan! (Yoksa o bir ahi mi?)

Siyasi mahkûm olarak Sibirya’da dört yıl çalışma kampında kalan Dostoyevski’nin okumasına izin verilen tek kitap İncil’miş.

Kim demiş edebiyat karın doyurmaz diye? J. K. Rowling’in Harry Potter ve Ölüm Yadigarları adlı kitabı 2007 yılında yayımlandığı ilk gün 11 milyon satmış. (Siz yine de üniversite tercihlerinde ilk sıraya Edebiyat Fakültesi’ni yazmayın!)

Ben edebiyattan pek anlamam, bu bilgileri “Edebiyattan Pek Anlamam” adlı kitaptan seçtim. Bilgilerin ilgilere dönüşmesi, ilgilerin yeni yeni kapılar açması temennisiyle. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Firavun’un Adamlarının Karşısına ve Büyük Kalabalıkların Önüne Çıkan Musa

Yayınlanma:

-

Sözün cazibesine kapılmamak mümkün değildir çoğu zaman, bir şey diyemem lâkin söz bir yerden sonra boş gösterene dönüşürse artık ihtiramını kaybeder. Lafazanlık bu manada son derece tehlikeli bir evredir, uzayıp gider. Eylemden kopuktur. İman, salih amelle anlam kazanır, ete kemiğe bürünür. Lafazanlıktaki maharetin büyüsel bir karşılığı yok değildir ancak eylemden kopukluğu nihayetinde imhasına sebebiyet verecektir.

Eylemin teorik çerçeveden, ilmî-usûlî derinlikten kopuk oluşu bir müddet sonra yavanlığı ve kaba tekrarı beraberinde getirecektir. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde bu tehlikeye dikkat çeker. Kuran’ı Kerim’in iman-amel bütünlüğüne, sözün somut karşılıklarına dair uyarıları iman edenler için çok daha geniş bir çemberi daha başından çizer.

İslamcılık tartışmalarına müdahalede bulunan bir yazımda[1] İslamcılığın sahada üretilen bir şey olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Evet, İslamcılık sahada üretilen bir şeydi. Bütün siyasal çalışmalarda, taban örgütlenmelerde, tebliğ-dayanışma çabalarında, kültür-sanat faaliyetlerinde, eylem ve yürüyüşlerde, yoksula uzanan elde kendini somutlamaktaydı. Kitlelerle, hayatla temas kuran İslamcılık teorik tartışmaları da beraberinde büyütüyor, yayın ve diğer tartışma zeminlerini güçlendirip çeşitlendiriyordu.

İslamcılığın AKP iktidarı tarafından rehin alınmasıyla bu bereket imha edildi, devlet imkânları safına geçen belediye, stk ve türlü çeşit bakanlıklar tarafından finanse edilen sempozyum ve benzeri faaliyetlerde İslamcılık bir kadavra muamelesi gördü. Öldürülmüştü, hakkında konuşmaya iştahlı ücretli ağızlar tarafından işlendi, işlendi ve kullanım ömrü tümüyle dolduruldu. Az evvel bahsettiğim yazı doğrudan bu hakikate dönük bir isyandı aynı zamanda. İslamcılık sahada olan bir şeydi ve arsızca kadavra muamelesine tabi tutulamazdı. Gece gündüz çalışan kadınların, malını mülkünü bu uğurda harcayan fedakârların, uzak İslam coğrafyalarında can veren yiğitlerin, dergi-gazete satırlarına nefes veren gayretkeşlerin omuzlarında yükselmişti. Saf değiştiren ücretli koronun haddine değildi onu tartışmak, bereketinden rant devşirmek!

İslami hareket de denilebilir, hatta denilmelidir, sahada olan bir şeyse eğer bu, bugün için de geçerlidir. Her zaman geçerlidir muhakkak ama elde avuçta ne varsa, yani nerede ne kadar bağlısı kaldıysa artık, işte o kitle şaka götürmez hakikatle yüzleşmelidir: Lafazanlıkla eylemcilik arasındaki dengeyi sağlamaya ayarlamalıdır kendini. Sosyal medya çağının tembelliği ve tarafını belli etme imkânını oturduğu yerden belli etme yanılsamasını körüklediği bir zamanın büyüsünden sıyrılmalıdır. Problemli teorik tutumlarla az evvel değinmeye çalıştığım büyüsel yanılsamaların birlikte ürettiği tavırsızlık İslamcılığın son unsurlarını da sahnenin dışına itmek üzeredir.

Emek mücadelesinin türlü çeşit cephelerine, ekoloji savunusundan antiemperyalist-antisiyonist tutumlara uzanan geniş yelpazede halkın ve egemenlerin önünde fiili olarak boy gösteremeyen siyasi-İslami kimlik ilan edilmeyen bir iflas halindedir. Lafazanlığın iştiha ile zirve yaptığı ve sözün meydanlarda, direnişlerde sınanmadığı; Firavun’un adamlarının karşısına ve büyük kalabalıkların önüne çıkan Musa’nın rehber edinilmediği bir mücadele söylemi karşılıksızdır, boş gösterendir. İzahı yapılamaz bir gerçek dışılıktır.

Yerelden küresel direniş ağlarına uzanacak fiili bir perspektiften uzak, sözün çekim alanına hapsolmuş siyasal tavır(sızlık)dan tevbe etmek yeni bir ilk adım olmalıdır. Bunun için eli tutulacak örneklikler dünyanın her tarafında vardır. Sahih bir niyete bakar.

[1] https://www.tasfiyedergisi.net/islamcilik-sahada-olan-bir-seydi/

Devamını Okuyun

GÜNDEM