Connect with us

Köşe Yazıları

Toplamda Belirecek Çıkış

Yayınlanma:

-

Ulus-devlet süreçleri sadece bizim coğrafyamızda değil bütün dünyada başka bir aşama, başka bir zihniyet inşa etti. Bu aşama ve zihniyetin ürettiği kırılma ve açmazlar devam ediyor.

Bu açmazların bizim coğrafyamızdaki en görünür tablosunu Kürt meselesi oluşturmaktadır.

Yoğun olarak dört ulus-devlet arasına sıkıştırılan Kürt halkı, etrafında dönenip duran bir belâ ve zulüm girdabına dûçâr edilmiştir.

Bu minvaldeki yazı ve tartışmaların uzun yıllar boyunca yoğun bir şekilde ilgili herkesin önceliğinde yer aldığını biliyoruz. Tekrara lüzum yoktur. İşlenmesi gereken, çıkışın yol ve yöntemidir.

Kayyım politikaları ile anlamsızlaşan seçimler, tercihleri bir çırpıda yok sayılan Kürt halkı, siyasi sâiklerle tutuklanan Kürt siyasetçileri, Suriye’nin kaotik ortamında küresel partnerlerden yerel dinamiklere kadar geniş bir alanda işbirliği yapan kimi Kürt oluşumları, Irak’ın kuzeyinde bağımsızlık referandumunu gerçekleştiren özerk Kürdistan yönetimi, İran’da siyasi idam cezalarıyla gündeme gelen Kürt muhalifleri farklı yönelim ve cepheleriyle geniş bir siyasal/toplumsal hareketliliği imliyor.

Türkiye’de tıkanan çözüm süreci, içeriği net bir şekilde açıklanmamasına rağmen pozitif bir tesir üretmiş, çatışma ve ölüm iklimi yerine huzuru ve yaşamı işaret eden bir iyimserlik hâli üretebilmişti.

Temeli sağlam olmayan bir binanın ilk hareketlilikte yıkılması kaçınılmazdır. Adaletin tesis edilmediği bir vasatta atılan hiçbir adım gerçek manada sorun çözücü olamaz. Adalet de ancak bir hakikate bağlı olarak inşa olunabilir.

Hakikatin; devletler, örgütler, akabinde de sürece dâhil olacak emperyalist aktörler marifetiyle iptal edildiği, üzerinin örtüldüğü bir zeminde yol almak güçtür. Hakikatin neşvünema bulmasını imkânsızlaştıracak etkenlere şüpheyle bakılmalıdır.

Düzene konulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak Rabbimiz tarafından yasaklanmıştır. Farklı renk ve dillerin Allah’ın ayetleri olduğu ilahi vurgusunu iptal eden şirk zihniyetleri dertlerimizin en büyük müsebbiplerindendir. İlahi irade ile savaşmak halklarla savaşmaktır, şirkin türlü veçheleri insana henüz dünyada iken cehennem hayatı yaşatmaktadır.

Başlangıç olarak herkesi, bütün tarafları işte bu hakikate davet etmelidir. Vahyin kurtuluş reçetesinden başka esaslı ve kalıcı bir çıkış bulunamaz.

Vahyi kabul etmek istemeyen taraflar, kişiler çıkabilir, çıkacaktır. Adil olmak, mütecaviz olmamak ve saldırgan-sömürgeci herhangi bir tarafla işbirliği yapmamak kaydıyla her türlü müzakere ve anlaşmada taraf olunabilir. Bütün aktörler, en azından buna davet edilmelidir.

İnsanların, hak ve hukukunu müdafaa etmek kimseye zor gelmemelidir. İslami sorumlulukların temelinde de elbette bu vardır.

Ulus devlet zihniyetini yansıtan iradelerle barış ve huzur yakalanamaz. Başka bir kavmin varlığına, diline ve kimliğine dönük amansız ve anlamsız red, kınanılası en büyük utançtır. Yapay ve diğerine dayatılan kimliklerle varılacak tek yer faşizm evrenidir, mutlak tıkanıklıktır. Yeryüzünde mülkü yağmalamak, ortak sahiplerinden gasp etmek karşı durulması gereken en büyük günahlardandır.

Sayıp sıraladığımız bu günahlar bölgemizde en çok Kürt halkının yaşadığı coğrafyalarda cürüm olarak kendini göstermektedir.

Müslümanın cürüm karşısında duruşu bellidir: Adaleti talep etmek ve bu doğrultuda sebat etmek! Hem mazluma, hem zalime yeni bir anlayışı, geleceği, dünyayı davet ve tebliğ etmek! Bütün tarafları Allah’ın ipine sarılmaya çağırmak! Çünkü kurtuluş herkesin, her tarafın hakkıdır, kurtuluş çağrısından kimse muaf tutulamaz. Kabul etmeyenler için elbette kendi tercihleri belirleyici olacaktır.

Siyasal ilişkilerin, düzenlemelerin temelinden kopartılan Rabbani düsturlar speküle edilerek bugün bölgemizdeki ulus-devletlerin şoven politikalarına yem edilmiş, esasa taalluk eden boyutları bu kötü niyet ve kullanımların neticesinde gözden düşürülmüştür. Bu noktada ıslah çabaları teoriden pratiğe uzanan geniş bir çizgide birlikte düşünülmeli ve icra edilmelidir.

Düşünsel ve fiili kuşatılmışlığı içinde İslam ümmetinin beli kırılmıştır. Neredeyse bütün alanlarda yozlaşmış bu devasa potansiyel, çürümüş iradelerin elinde ufuksuzluğa mahkûm edilmiştir. Bu vasat, bırakalım Kürt meselesini, herhangi en küçük bir toplumsal problemi bile lâyıkıyla çözemez!

Dönüp dolaşıp şoven politikaların tutsağı olan Türkiye siyaseti bu meseledeki açık tıkanıklığını çok yönlü güvenlikçi tutumlara bel bağlayarak göstermektedir. İslam dünyasına musallat olan konuşup-tartışamama ve türlü faydacı yaklaşımın ötesine geçip mihenk olarak vahyi kabul etmeme hâlleri tıkanıklığı beslemektedir.

Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabındaki “toplamda ortaya çıkacak bir kurtuluş” vurgusu uzun bir yolu, sarp yokuşu işaret eder ama çözüm oradadır. Modern ulus devlet paradigmalarının vâr ettiği ve yeni ulus devlet seçeneklerinden öte çözüm ihtimallerini dışlayan tekçilik, daha uzun ve yıkıcı bir geleceği çözümsüzlük olarak dayatmaktadır.

Radikal bir aşamaya, ses ve söyleme muhtacız. Kendini, önemli bir çoğunlukla müslüman kabul eden bölge halklarının zihinsel ve imani bir sıçrayışa, Kur’an rehberliğinde siyaset kurmaya ihtiyacı vardır. Prangaları kırıp parçalayacak, gelecek ufkunu toplamda vâr edecek tek seçenek budur. Bunu açık yüreklilikle beyan etmelidir.

Kürt meselesi, özelde İslami hareketlerin, genelde bütün siyasi hatların röntgenini çekip gerçek duruş ve samimiyetleri açık eden bir turnusol kâğıdıdır. Bu meselede de sahih bir zemine yaslanan radikal teklifler öne çıkmalı, bütün bu söylemsel zemini pratiğe geçirecek esaslı duruşlar üretilmelidir. Siyasal iradelerin süklüm püklüm olduğu bir dönemde bütün bu beklentiler uzak hayaller gibi duruyor ve bu durum kalıcı olmayan talep ve tavırları besliyor. Farklı taraflar top çevirmeye devam ediyor.

Teşhis ve tedavide bilginin, cesaretin ve bunlara bağlı eylemliliğin oluşturacağı sacayağından uzak hâller kimseyi umutlandıramaz. Birbirini besleyen yerel, bölgesel ve küresel siyasal aktörler arasındaki münasebet ve gerilimler, küreselleşme çağındaki konum ve niteliği sürekli tartışılan ulus devletler, ulus devlet yapılarını aşan her türlü sosyalleşme ve direniş biçimleri/ağları bambaşka bir dünyaya doğru sürüklendiğimizin açık göstergeleri iken, temel ve öncelikli meselelerdeki önerisizliklerle muhtemel önerileri yüklenecek kadro ve yapılardan yana yoksunluk acilen üzerinde durulması gereken öncelikli problemlerimizdir.

Bütün bu karmaşık ve çıkışsız gibi görünen tablo, gerilim ve baskı politikalarının devamından başka bir gelecek ihtimalini dışlamıştır. Bu dayatmaya izin vermeyecek olan irade, Rabbani ilkeleri bütün taraflara iletebilmeli ve o ilkeler çerçevesinde sebatkâr bir tavrı kuşanmada ısrarlı olmalıdır.

 

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Müfteriler İçin Yasa

Yayınlanma:

-

Türkiye’de çokça mağduru olan yasalardan biri de 6284 Sayılı Yasa. Bu, öylesine çürük bir yasa ki, kadına şiddeti önlemek gibi iyiniyetli bir çabanın ürünü olsa da yol açtığı yıkım hayli ağır ve yaygın.

Yasayı, müfterileri koruyan, kollayan bir yasa olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Düşünün ki kolayca atılan bir iftira, hakim ve polis gücünü kuşanıp balyoza dönüşüyor ve erkeklerin, babaların suratına iniyor.

Kocanızı evden uzaklaştırıp sevgilinizle alem mi yapmak istiyorsunuz, bu yasa tam size göre, bir telefon veya dilekçe ile iftiranızı atıyorsunuz, hakim 24 saat içinde karar vermek zorunda, “mahkeme” kararı ertesi gün kapınızda. Kocanızın itibarı sarsıldı ve aylarca eve gelemez. Aksi bir durum olursa hapis cezası var, polis hizmetinize amade kılınmış!

İki çocuk babası müvekkilim, bu yasanın şiddetine maruz kalıyor ve dördüncü kez evden uzaklaştırılıyor. Son uzaklaştırma kararı üzerine avukat olarak müdahil oldum ve aşağıdaki dilekçeyi sundum. Uzaklaştırma kararı bir günde alındı, benim itirazım ve takibim sonucu altı gün sonra nihayet karar çıktı: Red. (Şaşırdık mı, hayır.)

Biz de burda avukatçılık oynuyoruz! Eğer kadının sözü ile herhangi bir delile gerek olmaksızın uzaklaştırma kararları verilecekse neden Mahkemeye gidiliyor? Yakındaki bir polis merkezine gidilsin. Neden yargılama yapılıyormuş havası veriliyor? Ve eğer, itirazlar incelenmeden reddedilecekse, neden itiraz hakkı tanınıyor? Yargılama yapılıyormuş gibi bir algı oluşturmak için mi? (Rahat olun, böyle şeylere gerek yok. Kimse bir hukuk devletinde yaşadığına inanıyor değil, beklentimizi düşürdükçe düşürdük zaten.)

Kesin olan bir şey var: Bu yasayı yapanlar, böylesi bir “istismara”, “suistimale” kapı aralayanlar büyük vebal altındalar.

Aile Mahkemesi kalemindeki memur hanım, beni hemen tanımış, “Avukat bey, o nasıl bir dilekçe öyle!” diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Dedim: “Memur hanım, az bile!”

Kadının beyanını putlaştıran “sapkın” anlayış yüzünden cinsel saldırı, cinsel taciz suçlarını işlediği iddiasıyla haksız yere ceza alan, hapse giren çok sayıda mağdur var Türkiye’de.

İyi yasaların bile kötü uygulayıcılar elinde bir zulüm aracına dönüştüğü ülkede bir de üstüne kötü yasalar gelince, yaşamak işkence halini alabiliyor.

Müvekkilim kadına/eşine şiddet uygulamıyor ama maruz kaldığı haksızlığı da kolay kolay içine sindiremiyor, şahidim.

İnsanı, kendi insanını, toplumunu tanımayan, Adalet bilinci, hakka inancı yetersiz yasa koyucuların icraatları ortada. Bize düşen, bu yasaları tahkik ve mahkum etmek, adalete hizmete yarar yasalarla değiştirmek için emek vermek.

Çürük yasalardan bir yasanın mağdurlarından bir mağdurun hal-i pürmelâlini ortaya koyan dilekçemin açıklamalar kısmı bu amaçla dikkatinize sunuyorum:

1. Müvekkilim, yapımı ve uygulaması ciddi anlamda sorunlu olduğu aşikar 6284 sayılı kanunun mağdurlarından biridir.

2. İşbu karar müvekkilin evden uzaklaştırması hakkında verilen 4. karardır.

3. Müvekkilin eşine karşı herhangi bir şiddeti, hakareti, tehditi, aşağılamayı veya küçük düşürmeyi içerir söz veya davranışı bulunmaksızın alınan kararlar hukuka aykırıdır.

4. Herhangi bir delil, rapor, tanık, belge, sözlü veya yazılı ispat aracı, haklı bir karine olmaksızın, yalnızca kadının tek taraflı ve gerçeğe aykırı iddialarıyla, adeta bakkaldan sakız alınır gibi alınan kararların akla, vicdana, adalet duygusuna, hakkaniyete uyan bir yanı bulunmamaktadır. Böyle bir usul ve esasla alınan karara “Yargı Kararı” demek ancak şeklen ve kerhen mümkündür. Hukuk kavramı ve Yargılama’nın mahiyetine sırt çevrilerek karar alınmamalıdır.

5. Yasanın Hukuk mantığına aykırı ve çürük olması uygulayıcıların elini kolunu bağlamamalı, hakimlerin altına imza attığı kararların maddi değilse bile manevi yükünü taşıdıklarını gözardı edilmemelidir.

6. Karar alınırken titizlik gösterilmemesinin bedelini müvekkilim ve babalarından koparılmış iki küçük çocuk ödemektedir. Bu “keyfi” kararların veballeri olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır. Ortada somut bir gerekçe, hatta ciddiye alınacak bir şüphe bile yokken bir insan 6 aydan fazladır evinden uzak tutulmakta, iki evlat babaları hayattayken kısmen yetim bırakılmaktadır.

7. Müvekkilim son uzaklaştırma kararı uyarınca 2 aylık süresini doldurup evine ve evlatlarının yanına döndüğünde, -ki gidecek başka yeri yoktur, satın aldığı o evin halen kredi borcunu ödemektedir- bu kanunu suistimal etmeyi alışkanlık haline getiren eşi, kendisine “Neden eve geldin!?” diyerek çıkışmıştır. Çocukların yanında tartışmaya girişen eşe, kreşe giden dört yaşındaki küçük çocukları karşı çıkmış ve “Anne, bir daha babamı evden uzaklaştırma!” demiştir. Aylardır annesinin yanında kalan çocuklardan küçüğü, babasının hakim kararıyla evden haksız yere uzaklaştırılmasına dilinin döndüğünce bu şekilde isyan etmiştir. Öte yandan, annesinden çok korkan 7 yaşındaki büyük çocukları, babasının bir kez daha evden uzaklaştırılacağını öğrenince odasına girip ağlamaya başlamıştır.

8. Peygamber eşlerinin bile Allah tarafından vahiyle uyarıldığı bir dünyada bu ülkenin kadınları kelimenin tam anlamıyla melek olsalar bile bu yasa hukuka aykırıdır. Yalnızca kadının beyanı ile, hiçbir somut delile ihtiyaç duymadan verilen kararlar zulüm niteliğindedir.

NETİCE VE TALEP :

Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle, müvekkilim ve iki çocuğunun daha fazla mağdur olmasına engel olunması adına mezkur haksız ve hukuksuz koruma kararının tümüyle kaldırılmasına karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederim.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Aynı Hikâye

Yayınlanma:

-

Zamanlar ve nesiller değişiyor elbette ama hikâye aynı. Aktörler farklı, kurgular benzer. Kurgu da denebilir mi, emin değilim doğrusu. Mutlak bir kurgunun farklı vakitlerde biraz farklı biçimlerde arz-ı endam edişi, ötesi yok gibi.

Habil ile Kâbil’in misyona dayalı soyları her dönem yanımızda, karşımızda duruyorlar. İttifak ve karşıtlıklarımız onların o mutlak kurgudan mülhem pozisyonlarına göre değişiyor ama hikâye devam ediyor, özünü koruyor.

Genç kuşakları heyecanlandıracak, onların havsalalarını yeni anlam alanları ile muhatap alacak bir çizgi ve akışın yokluğundan yakınılabilir. Bu tarz sızlanmaların iyi niyeti mündemiç niteliklerine saygı duyulmalıdır ancak yakınmanın “ne”liğine dâir tartışmalara ihtiyacımız var.

Dönemsel heyecanları tetikleyen yasaklamalar, baskı ve yıldırma politikaları, egemenlerin yaşamların bambaşka taraflarına dönük kuşatmaları gençleri, ideolojik cenahları harekete geçirme potansiyeli vardır mutlaka.

Gençlere dâir bu yazıda da öne çıkan vurgular muhakkak büyük beklentilerin, onların yokluğunda oluşan hayal kırıklıklarının yansımasıdır, bunu da ‘hikâye’ benzetmesiyle dile getirmek tabii karşılanmalıdır.

Genci-yaşlısı ile hakikat yolculuklarında adalet mücadelesi vermeye azmetmiş bir toplam hangi hikâyenin ardından yürüyecektir ya da hangi hikâye onların derlenip toparlanmasına, davranmasına vesile olacaktır?

Hikâye orada öylece duruyor.

Devasa büyüklükte bir destan demeli belki de. Hikâye, görece kısa anlatımlar için daha uygun bir adlandırma.

Orada öylece duran hikâye, üzerinde vâr olduğumuz coğrafya ile yakın zamanlar birlikteliğiyle uzak coğrafyalar ve ciğer paralayan vaziyetler arasında gezinip duruyor: Halk hikâyelerinde olduğu gibi enstrümanlarla buluşan yanık seslerle feryatlarını bütün bir âleme, halklara, coğrafyalara salıyor.

Dijital varlıkların hakikat hedefli kavrayış alanlarında boy verme iddialarından Anadolu’da kuruyan göllerin dudakları çatlatan kuraklıklara uzanan zihinsel altüst oluşlara, Ceylan kızımızdan Aylan bebeğimize kesiksiz ilerleyen zulümlere, alın terinin ayaklar altına alınmaya çalışılan haysiyetine, yıldızlardan cadde ve sokaklara değin hayal edilemez büyüklükteki alanlara tahakküm eden egemenlik biçimlerine, börtü böceğin çığlıklarına, insanın türlü çeşit kuşatmayla nefessiz kalışına kadar aynı hikâye destan olma yolunda emin adımlarla ve gözümüzün içine baka baka devam ediyor.

Hikâye, kendini arayanlar için orada duruyor.

Az evvel dediğimiz gibi, kolayca görünebilmek için kendini büyüterek, azmanlaştırarak. Okuyucu, hadi dinleyici diyelim, esasen yabancısı olmadığı bu kurguya muttali olduktan sonra ne yapacak? İhata imkânlarını aştığı için o çerçeveyi yabancılayıp kendisinden uzak mı duracak?

Hikâye aynı… Muhatapların dönemsel zayıflıkları, alınamayan pozisyonlar onun aynılığını etkilemiyor. Sanırım, İsmet Özel’in “Aynı Adam” şiirindeki “aynılık” eksik olmalı.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İttifaklarda Nereden Başlamalı?  

Yayınlanma:

-

Farklı kişi ve çevrelerin birlikteliği hassas ve kırılgan olur. Dolayısıyla tarafları hırpalayıp yıpratacak ve herhangi bir yakın ya da uzun vadeli fayda hâsıl etmeyecek lüzumsuz ve yersiz tartışmalardan uzak durmak gerekir.

Bu tespitler yakıcı tartışmaların mutlak sûrette yapılmaması gerektiği anlamına gelmez. Bu tarz birlikteliklerin özel konumlarının bir gereği olarak ele alınmalıdır.

Belli/adı konuşmuş bir alan ve pratiğe odaklanmak, çerçevesi belirlenmiş meseleleri ele almak başka oluşumlarla ortak işler yapmak için adım atan çevrelerin işini kolaylaştıracaktır. Niyet ve pozisyonlar kesinleşince oluşacak özgüven iklimi gelecekte çok daha samimi tartışma atmosfer ve ortamları oluşturacaktır.

Uzun ve yorucu müzakereler, teorik tartışmalar bahsettiğimiz bu birliktelikler için risklidir. Salt düşünsel tartışmalarla bir yere varılamaz. Bir şekilde geçmişte yolları kesişmiş, acı tecrübeler etrafında duygusal kopuş ve karşıtlıklar yaşamış grup ya da kişilerin yıkıcı hesaplaşmalara varabilecek değerlendirmeleri fazlasıyla sürdürmelerinin önüne geçilmelidir.

Pratik sorunlar, somut mücadele alanları etrafında bir araya gelmeler sıraladığımız olumsuzlukların aksine bir seyir takip edecek, bambaşka neticeler üretecektir. Belirlenen ve ortaklaşılan alanlarda zulme karşı egemenlerin karşısına dikilen bir irade örgütlenebilirse farklı çevrelerden oluşan mezkûr yapılarda duygudaşlıklar pekişecek, düşünsel/teorik tartışmalar bu iklimin bereketli ortamında çok daha içten ve sıcak koşullarda ilerleyebilecektir.

İslami çevrelerin -çok azı dışında- ısrarla uzak durdukları yerel ve küresel zulüm, yozlaşma ve fitne alanları var. Bahis mevzu ettiğimiz oluşumların, ortak iradelerin ufkunda evvel emirde bu zulüm başlıkları olmalıdır. Sıralanacak madde başlıklarından besmele çekilerek yola koyulmalıdır.

Herhangi bir zulüm alanından yola çıkacak hakikat ve adalet talebi/mücadelesi, meseleleri genele teşmil eden ve zalim-mazlum gerilimini bütün aktör ve süreçleriyle ortaya koyan yapısıyla her adımında, her şeyi söylemiş olabilecektir. Bu zaten ilkesel bir tutumdur.

Gereksiz ve yeni yaralara sebebiyet verecek tartışmalara fazla heveslenmeden, olur olmaz yer ve aşamalarda geçmişi ve hataları deşelemeden yol alındıkça birçok mevzunun kendiliğinden kapandığı ya da bir hâle yola konulduğu görülecektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM